İlk basımı 1997’de yapılan Tahrir Vazifeleri’nde yer verdiği Beklentisiz Bekleyiş başlıklı yazısında İsmet Özel, hakikat (doğru) insanlar arasındaki ilişkiye bir tür bekleme etiği diyebileceğimiz bir perspektiften açıklık getirir. Özel’e göre insanların doğruya teklik, yanlışa ise çokluk yakıştırmalarının sebebi sahip oldukları bir düşünce olgunluğundan kaynaklanmaz. İnsanlar doğruyu tek, yanlışı çok saymakla kendi fikirlerinin doğru, diğerlerininkinin yanlış olduğunu varsaymaya eğilimlidir. Bu tür “bencilce” yaklaşımlara karşı daha derin bir kavrayış bize akla ilişkin tecrübelerin hakikati çekip çevirebilme yeteneğinin insanda bulunmadığını da gösterir. Özel; hakkın, hakikatin, doğrunun tek ve değişmez oluşunun onun insanın kavrayış yeteneğiyle “eşdeğer” sayılmasının gerektirmediğini öne sürer. İnsan elbette hakla, hakikatle, doğruyla irtibat kurabilecek bir imkana sahiptir; ancak bu imkân ona hak ve hakikatin çerçevesini belirleme salahiyeti vermez, çünkü insan böyle bir mevkide değildir. Aksine hakikat karşısında en sahih tutum, “işitici” bir konumda olmaktır.
Hakikat karşısındaki bu sahih konumunu kaybeden, işitici
niteliklerini körelten insanların doğruyu kendi keyiflerince çerçeveleme ve bu
çerçeve dahilinde umduklarını elde etme gereğini gütmeleri sonucu ortaya çıkar
“beklenti.” Özel için beklenti, beklemeye ve beklentiye zıt bir tutumdur.
Bekleyiş, yüzünü hakikate döndürmüş, hakikate yönelmiş, hakikati işitici
özelliklerini korumuş insanın halidir. O, ortaya çıkan sonuçları doğruya biraz
daha yaklaşmanın bir fırsatı olarak görür. İsmet Özel’in kavrayışı içinde bu
hakka, hakikate, doğruya “teveccüh”, yani “yönelmişlik” hali beklemenin en öz
niteliği olarak belirir. Beklentisiz bekleyiş bu yöneliş”in, niyazın handiyse
kendisidir.
Beklentiyi İslam akaidindeki emn ve yeis halleriyle
değerlendiren Özel’e göre Allah’tan ümit kesenler de O’ndan emn olanlar da
hakikat üzerine hükümranlık kurdukları kuruntusuna kapılanlardır. Beklentileri
bu zannın, kuruntunun birer göstergesidir. Beklenti sahipleri, hakikati kendi
belirledikleri bu zanna dayalı çerçeve içerisinde beklentilere kavuşursa
gurura, beklentisi boşa çıkarsa ye’se kapılırlar. Beklenti sahiplerinin bu
hazırlıklarının da bir yönelim içerdiğine hiç kuşku yoktur, ancak bu yönelim
kendi hükümranlık zanları çerçevesinde belirledikleri bir hakikate yöneliktir
eni sonu. Hatta, hakikati işitici özellikleri kaybetmiş beklenti sahiplerinin
temas kurdukları nesnelerden edindikleri beklentiye değgindir yönelimlerinin
saiki. Bu şekliyle de fenomenolojik anlamda noema-noesis denkliğine işaret eden
bir yönelim sayılamaz; çünkü hakikat ile insan idrakinin (kavrayış gücünün) eşdeğer
ve eşit sayılamayacağı apaçıktır. Hakikat ile insan idraki arasında bir
“denklik” ilişkisi kuramayız; yegâne doğru, hal ve hakikat insan idrakini aşar
he zaman.
Hakikatin tek ve değişmez oluşu, insanın onu işitecek kadar
ona yakınlığına bir işarettir en fazla; insanın hakikatle irtibatı işitici
özelliklerini bilemekten geçer, bu özellikleri köreltmekten değil. Ümit ederken
de emn hissi edinirken de olup biten, işitici özelliklerin körelmesi ve hatta
yitirilmesidir. Bu anlamda ümit edenler de emn içinde olanlar da kendi
yaradılışlarının künhüne vakıf olma anlamına gelebilecek bir şekilde hakikati
işitmekten uzak düşerler.
Beklenti ve bekleyişi öyleyse yönelimsellikleri (niyet)
açısından da birbirinden ayırt edebiliriz. Her iki halde de bir yönelim, bir
teveccüh vardır elbette. Beklentide yönelim, insanın hakikati hükümranlık
altına alma şeklinde özetleyebileceğimiz kendi kuruntu ve zanları uyarınca
nesnelerden, hakikatle kavrayış gücünü denkleştirmeye çalışma niyetinden, bu
niyet çerçevesinde hakikati insan idrak gücünün çerçevesine sığdırmak üzere
kuşa çevirmekten türerken bekleyiş halindeki insanda etkin olan yöneliş hakikate
yüzünü döndürme, hakikatle hakikat nezdinde yüzleşme anlamına gelir. Hakikati
tüm veçheleriyle kavrayamayacağını bilen insanın kendini onu işitmeye açmasıdır
bekleyiş. Beklenti sahibi insanda yönelim, beklentinin nüvesini oluşturan
nesne, çıkar veya da menfaatken bu anlamda hiçbir beklenti gütmeden bekleyen
insanoğlu kendini hakikate doğru atmış olur. Bu noktada beklemek, hakikate
yönelmekle eşdeğer bir anlama gelir. Bu atış ve atılışla her insan işitme ve
kabul edilme çapına göre hakikatten üzerine düşen payı almaya hak kazanır.
Beklemek bu anlamda insanın hakikate yönelik oluş haline tekabül eder. Ama
sadece bu kadar da değildir. Ayrıca bekleyen kişi bekleyişinin sebebi olan
değerlere de bekçilik etmektedir böylelikle. Bu ise bir kayıtsızlık hali
değildir, çünkü Özel’e göre kayıtsızlık da bir tür “kapanış” ve “tükeniş”tir.
Beklenti ve bekleyiş arasındaki zıtlık bu yüzden onların
hakikate değgin benimsediği tutumda yatar. Bekleyiş halinde insan hakikatin
söylediklerine kulak verebilen, hakikate teslim olmuş, ona atılmış ve açılmış
bir insanken beklenti sahibi insan ise bunun zıddına hakikati kendi kavrayış
gücü çerçevesinde kontrol edip denetleyebileceği zehabına kapılmış birisidir.
Bir beklentisi olan insanın beklemesindeki yönelimi bu sebeple o beklentinin
tatmine eriştirilmesi olarak kavrayabiliriz. Hakikati kendi beklentisi
doğrultusunda eğip bükmeyi de getirir bu yönelim. Bunun tersine, hakikate
yüzünü dönmüş insan ise kendisine söyleneni işitmeye yönelmiş, hakikate kendini
açmıştır. Onun teveccühü, atılımı bizatihi hakikatedir. Özel’in dikkati
bekleyiş ile beklenti arasındaki farkı hakikate teveccüh etrafında toplar.
Hakikatle irtibatlı olma imkânı taşıyan insanın bu imkânı değerlendirdiği hal
bekleyişken bu imkânı çarçur ettiği hal ise beklentidir. Beklenti ve bekleyişi
ayıran en temel husus, yegâne hakka, hakikate, doğruya dair her iki tutumun
taşıdığı niyetler arasındadır. İlki hakikati kendi çıkarlarına eğip bükmeye
niyetliyken, diğeri olduğu şekliyle hakikati işitmeye meyleder.
Öteki için sorumluluk/En saf pasiflik
Martin Heidegger’i yaptığı çevirilerle Fransa’da tanıttığı
iddia edilen Yahudi filozof Emmanuel Levinas, 1975-1976 akademik yılında
Sorbonne’da verdiği seminerlerde zaman ve ölüm kavramları çevresinde Batı
metafiziğine içkin onto-teolojik mantıktan uzaklaşarak Tanrı kavramını irdeler.
Levinas’ın 5 ve 7 Aralık 1975’te verdiği
seminerler etikten yola çıkarak Tanrı’yı aynı ve öteki arasındaki ilişki
bakımından düşünür. Batı felsefe geleneğinde, ortaçağda Aristo’da tek bir
tanrıbilimci olduğunu, onun da Tanrı olduğunu savlayan Levinas, bu gelenek
içinde etiğin hep Aynı’ya, kendine özdeş olana referansla tahayyül edildiğini
öne sürer. Oysa Levinas için etik; dünyaya, varlığa, bilgiye, Aynı’ya
referanssız bir “imleme”, hedefine geri dönmeyen bir “aşkınlık” getirir.
Levinas görünmez olan ötekinin bir gerçekleşmenin beklenmediği, “içerilemez ve
tematikleştirilemez olan” olduğuna işaret eder.
Etikte öteki için bir sorumluluk, ben’i ve kendi içinde
ben’i sorgulamaya kadar varan, yakamızı kurtaramadığımız ötekinin bizi “rehin”
alışı vardır; sorumluluk burada takınaklıdır ve hatta takınak halinde
sorumluluk vardır, çünkü ötekiyle asla ödeşilmez. Bu sorumluluk ben’i
çekirdeksizleştimeye kadar varır. Öteki’nin (ki öteki her zaman yakın olan, her
zaman komşu olandır) aynı içindeki düğümünde özel bir “pasiflik” olduğunu
söyler Levinas: Sabır. Bu sabır “beklenti olmayan bir sabır”dır, zira Levinas’a
göre “beklenti yönelimseldir, beklentinin içinde beklediğine denk olan bir
yönelimsellik. Her yönelimsellikte olduğu gibi, beklentinin içinde de düşünülen
şey ile düşünceyi dolduran şey arasında bir eşitlik vardır.” Buna karşın sabır,
“beklemeden beklerken, beklememiş, bekleme niyeti olmayan beklemeyken, bekleme
hedefler.” Sabır, kendi beklentisini bastırır, kendi niyetini, yönelimini
yutar. Sabır “uzun zaman”dır. Sabrı içinde zaman kendini vererek sonsuza atıfta
bulunur, zaman kendini sonsuzlukta verir, kendini sonsuzlukta aşar. Ve
böylelikle sabır, beklemesiz bekleme, zamanın kendisi öteki için sorumluluğa
dönüşür. Beklenti sabır içinde bastırılmıştır. Bu sabrın ödü patlar, çünkü
işitmek için fazlasıyla edepli ve kaygılıdır. Korkulan şey bu sabrın
içerdiğindedir. Din adamının endişesine benzer büyük ölçüde, burada korkutucu
olan ilkin ve öncelikle ceza değildir. Beklemesiz beklemede yutulan
yönelimsellik, öteki için sorumluluğa döner böylelikle.
Saf pasiflik halinde, sabır, beklemesiz bekleme, ötekinin
(yakının) darbeleriyle beliren sorumluluk, düşünülebilir olmaktan daha fazla,
daha düşünceli bir düşünce yerleşir. Bu aşkınlık fenomenidir. Bu bakımdan
Levinas’ın tasviriyle beklemesiz bekleme “doldurulacak bir boşluğu değil,
bilmekten daha düşünceli bir düşünceyi ifade eder ya da imler.” Bir uyanıklık
halidir bu esasen. Burada Öteki, Aynı’ya kölelik etmez; aksine Aynı, Öteki’ni
kuşatamadan ona boyun eğer. Öteki, Aynı’yı uyandırır ve ayıltır. Öteki Aynı’nın
içinde bir heteronomi olarak düşünülür Levinas tarafından.
Beklenti, bekleme, bekleyiş, beklemek arasında Levinas’ın da
keskin ayrımlar geliştirdiğini görürüz. Ancak İsmet Özel’in aksine Levinas’ta
beklemesiz bekleme, kendi yönelimselliğini yutmuş ya da daha iyisi onu öteki
için sorumluluk olarak addedebileceğimiz bir tutuma döndürmüştür. İsmet Özel’in
hakikat bağlamında geliştirdiği bekleme etiği, Levinas’ta ters bir istikamet
tutturur. Levinas etikten yola çıkarak içkin bir hakikat tasavvuruna ulaşır:
Sonsuzun aşkın anlamını yitirmeden belirtebilme tarzı.
İsmet Özel’in Farkı
Burada ilginç olan nokta şudur: İsmet Özel’in yaklaşımı
genellikle Levinas’ın Batı felsefe geleneğinden koptuğu noktalarda onunla
yakınlaşır. Bu yakınlaşmanın elbette Heideggerci varlık/oluş düşüncesiyle
irtibatlı kılınabilecek yanları vardır. Heidegger’e dönük 1980’li ve 90’lı
yıllarda öne Yeni Gündem ve sonra da Defter dergisinde ortaya
çıkan iki tartışma bağlamında da esas figür olarak İsmet Özel’in olduğunu
vurgulamak gerekir. İlkinde Özel’in tartışmacı olarak katılımcı olmasına
karşın, ikincisinde onun isminin tartışmacılar tarafından ketmedilerek
tartışmanın yenilendiğini görürüz. Ama İskender Savaşır, Oruç Aruoba, Orhan
Koçak, Mahmut Mutman gibi isimlerin dahil olduğu her iki tartışma bağlamının da
esas konusu ve ekseni değişmemiştir. *
Gerek İsmet Özel ie Emmanuel Levinas’ın en azından bazı
tematik konulardaki yakınlaşması gerekse Türkçe’de Heidegger’in alımlanmasıyla
ilgili tartışma bağlamlarında İsmet Özel isminin oynadığı rol günümüz Türk
aydınları ile Batı’da son yarım yüzyılda gelişen felsefî tutumlar (post-yapısalcılık,
yapısökümcülük vb.) arasındaki ilişki, tutum ve tavırlara ilişkin birçok
meseleyi de gün yüzüne çıkarır. Özel’in diğer aydınlardan ayrıştığı nokta onun
Türk düşünce mirasıyla kurduğu bağlantıya Batılı müellifler dolayımında
getirdiği yorumlarda görülür. Tahrir Vazifeleri başta olmak üzere Özel’in
birçok metninde Batılı müelliflerin izleri ortaya çıkarılabilir, ama
nihayetinde Özel, yukarıda Levinas örneğinde de göstermeye çalıştığımız üzere,
modern Türk düşüncesinin mirasının ana sorunları ekseninde ele alınması zorunlu
bir aydın olarak kalmayı sürdürür.
Fayrap, Mayıs 2016
___________________________
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder