26 Nisan 2026 Pazar

HAKİKAT VE BEKLEYİŞ ETİĞİ: İSMET ÖZEL VE LEVİNAS

 İlk basımı 1997’de yapılan Tahrir Vazifeleri’nde yer verdiği Beklentisiz Bekleyiş başlıklı yazısında İsmet Özel, hakikat (doğru) insanlar arasındaki ilişkiye bir tür bekleme etiği diyebileceğimiz bir perspektiften açıklık getirir. Özel’e göre insanların doğruya teklik, yanlışa ise çokluk yakıştırmalarının sebebi sahip oldukları bir düşünce olgunluğundan kaynaklanmaz. İnsanlar doğruyu tek, yanlışı çok saymakla kendi fikirlerinin doğru, diğerlerininkinin yanlış olduğunu varsaymaya eğilimlidir. Bu tür “bencilce” yaklaşımlara karşı daha derin bir kavrayış bize akla ilişkin tecrübelerin hakikati çekip çevirebilme yeteneğinin insanda bulunmadığını da gösterir. Özel; hakkın, hakikatin, doğrunun tek ve değişmez oluşunun onun insanın kavrayış yeteneğiyle “eşdeğer” sayılmasının gerektirmediğini öne sürer. İnsan elbette hakla, hakikatle, doğruyla irtibat kurabilecek bir imkana sahiptir; ancak bu imkân ona hak ve hakikatin çerçevesini belirleme salahiyeti vermez, çünkü insan böyle bir mevkide değildir. Aksine hakikat karşısında en sahih tutum, “işitici” bir konumda olmaktır.

Hakikat karşısındaki bu sahih konumunu kaybeden, işitici niteliklerini körelten insanların doğruyu kendi keyiflerince çerçeveleme ve bu çerçeve dahilinde umduklarını elde etme gereğini gütmeleri sonucu ortaya çıkar “beklenti.” Özel için beklenti, beklemeye ve beklentiye zıt bir tutumdur. Bekleyiş, yüzünü hakikate döndürmüş, hakikate yönelmiş, hakikati işitici özelliklerini korumuş insanın halidir. O, ortaya çıkan sonuçları doğruya biraz daha yaklaşmanın bir fırsatı olarak görür. İsmet Özel’in kavrayışı içinde bu hakka, hakikate, doğruya “teveccüh”, yani “yönelmişlik” hali beklemenin en öz niteliği olarak belirir. Beklentisiz bekleyiş bu yöneliş”in, niyazın handiyse kendisidir.

Beklentiyi İslam akaidindeki emn ve yeis halleriyle değerlendiren Özel’e göre Allah’tan ümit kesenler de O’ndan emn olanlar da hakikat üzerine hükümranlık kurdukları kuruntusuna kapılanlardır. Beklentileri bu zannın, kuruntunun birer göstergesidir. Beklenti sahipleri, hakikati kendi belirledikleri bu zanna dayalı çerçeve içerisinde beklentilere kavuşursa gurura, beklentisi boşa çıkarsa ye’se kapılırlar. Beklenti sahiplerinin bu hazırlıklarının da bir yönelim içerdiğine hiç kuşku yoktur, ancak bu yönelim kendi hükümranlık zanları çerçevesinde belirledikleri bir hakikate yöneliktir eni sonu. Hatta, hakikati işitici özellikleri kaybetmiş beklenti sahiplerinin temas kurdukları nesnelerden edindikleri beklentiye değgindir yönelimlerinin saiki. Bu şekliyle de fenomenolojik anlamda noema-noesis denkliğine işaret eden bir yönelim sayılamaz; çünkü hakikat ile insan idrakinin (kavrayış gücünün) eşdeğer ve eşit sayılamayacağı apaçıktır. Hakikat ile insan idraki arasında bir “denklik” ilişkisi kuramayız; yegâne doğru, hal ve hakikat insan idrakini aşar he zaman.

Hakikatin tek ve değişmez oluşu, insanın onu işitecek kadar ona yakınlığına bir işarettir en fazla; insanın hakikatle irtibatı işitici özelliklerini bilemekten geçer, bu özellikleri köreltmekten değil. Ümit ederken de emn hissi edinirken de olup biten, işitici özelliklerin körelmesi ve hatta yitirilmesidir. Bu anlamda ümit edenler de emn içinde olanlar da kendi yaradılışlarının künhüne vakıf olma anlamına gelebilecek bir şekilde hakikati işitmekten uzak düşerler.

Beklenti ve bekleyişi öyleyse yönelimsellikleri (niyet) açısından da birbirinden ayırt edebiliriz. Her iki halde de bir yönelim, bir teveccüh vardır elbette. Beklentide yönelim, insanın hakikati hükümranlık altına alma şeklinde özetleyebileceğimiz kendi kuruntu ve zanları uyarınca nesnelerden, hakikatle kavrayış gücünü denkleştirmeye çalışma niyetinden, bu niyet çerçevesinde hakikati insan idrak gücünün çerçevesine sığdırmak üzere kuşa çevirmekten türerken bekleyiş halindeki insanda etkin olan yöneliş hakikate yüzünü döndürme, hakikatle hakikat nezdinde yüzleşme anlamına gelir. Hakikati tüm veçheleriyle kavrayamayacağını bilen insanın kendini onu işitmeye açmasıdır bekleyiş. Beklenti sahibi insanda yönelim, beklentinin nüvesini oluşturan nesne, çıkar veya da menfaatken bu anlamda hiçbir beklenti gütmeden bekleyen insanoğlu kendini hakikate doğru atmış olur. Bu noktada beklemek, hakikate yönelmekle eşdeğer bir anlama gelir. Bu atış ve atılışla her insan işitme ve kabul edilme çapına göre hakikatten üzerine düşen payı almaya hak kazanır. Beklemek bu anlamda insanın hakikate yönelik oluş haline tekabül eder. Ama sadece bu kadar da değildir. Ayrıca bekleyen kişi bekleyişinin sebebi olan değerlere de bekçilik etmektedir böylelikle. Bu ise bir kayıtsızlık hali değildir, çünkü Özel’e göre kayıtsızlık da bir tür “kapanış” ve “tükeniş”tir.

Beklenti ve bekleyiş arasındaki zıtlık bu yüzden onların hakikate değgin benimsediği tutumda yatar. Bekleyiş halinde insan hakikatin söylediklerine kulak verebilen, hakikate teslim olmuş, ona atılmış ve açılmış bir insanken beklenti sahibi insan ise bunun zıddına hakikati kendi kavrayış gücü çerçevesinde kontrol edip denetleyebileceği zehabına kapılmış birisidir. Bir beklentisi olan insanın beklemesindeki yönelimi bu sebeple o beklentinin tatmine eriştirilmesi olarak kavrayabiliriz. Hakikati kendi beklentisi doğrultusunda eğip bükmeyi de getirir bu yönelim. Bunun tersine, hakikate yüzünü dönmüş insan ise kendisine söyleneni işitmeye yönelmiş, hakikate kendini açmıştır. Onun teveccühü, atılımı bizatihi hakikatedir. Özel’in dikkati bekleyiş ile beklenti arasındaki farkı hakikate teveccüh etrafında toplar. Hakikatle irtibatlı olma imkânı taşıyan insanın bu imkânı değerlendirdiği hal bekleyişken bu imkânı çarçur ettiği hal ise beklentidir. Beklenti ve bekleyişi ayıran en temel husus, yegâne hakka, hakikate, doğruya dair her iki tutumun taşıdığı niyetler arasındadır. İlki hakikati kendi çıkarlarına eğip bükmeye niyetliyken, diğeri olduğu şekliyle hakikati işitmeye meyleder.

Öteki için sorumluluk/En saf pasiflik

Martin Heidegger’i yaptığı çevirilerle Fransa’da tanıttığı iddia edilen Yahudi filozof Emmanuel Levinas, 1975-1976 akademik yılında Sorbonne’da verdiği seminerlerde zaman ve ölüm kavramları çevresinde Batı metafiziğine içkin onto-teolojik mantıktan uzaklaşarak Tanrı kavramını irdeler.  Levinas’ın 5 ve 7 Aralık 1975’te verdiği seminerler etikten yola çıkarak Tanrı’yı aynı ve öteki arasındaki ilişki bakımından düşünür. Batı felsefe geleneğinde, ortaçağda Aristo’da tek bir tanrıbilimci olduğunu, onun da Tanrı olduğunu savlayan Levinas, bu gelenek içinde etiğin hep Aynı’ya, kendine özdeş olana referansla tahayyül edildiğini öne sürer. Oysa Levinas için etik; dünyaya, varlığa, bilgiye, Aynı’ya referanssız bir “imleme”, hedefine geri dönmeyen bir “aşkınlık” getirir. Levinas görünmez olan ötekinin bir gerçekleşmenin beklenmediği, “içerilemez ve tematikleştirilemez olan” olduğuna işaret eder.

Etikte öteki için bir sorumluluk, ben’i ve kendi içinde ben’i sorgulamaya kadar varan, yakamızı kurtaramadığımız ötekinin bizi “rehin” alışı vardır; sorumluluk burada takınaklıdır ve hatta takınak halinde sorumluluk vardır, çünkü ötekiyle asla ödeşilmez. Bu sorumluluk ben’i çekirdeksizleştimeye kadar varır. Öteki’nin (ki öteki her zaman yakın olan, her zaman komşu olandır) aynı içindeki düğümünde özel bir “pasiflik” olduğunu söyler Levinas: Sabır. Bu sabır “beklenti olmayan bir sabır”dır, zira Levinas’a göre “beklenti yönelimseldir, beklentinin içinde beklediğine denk olan bir yönelimsellik. Her yönelimsellikte olduğu gibi, beklentinin içinde de düşünülen şey ile düşünceyi dolduran şey arasında bir eşitlik vardır.” Buna karşın sabır, “beklemeden beklerken, beklememiş, bekleme niyeti olmayan beklemeyken, bekleme hedefler.” Sabır, kendi beklentisini bastırır, kendi niyetini, yönelimini yutar. Sabır “uzun zaman”dır. Sabrı içinde zaman kendini vererek sonsuza atıfta bulunur, zaman kendini sonsuzlukta verir, kendini sonsuzlukta aşar. Ve böylelikle sabır, beklemesiz bekleme, zamanın kendisi öteki için sorumluluğa dönüşür. Beklenti sabır içinde bastırılmıştır. Bu sabrın ödü patlar, çünkü işitmek için fazlasıyla edepli ve kaygılıdır. Korkulan şey bu sabrın içerdiğindedir. Din adamının endişesine benzer büyük ölçüde, burada korkutucu olan ilkin ve öncelikle ceza değildir. Beklemesiz beklemede yutulan yönelimsellik, öteki için sorumluluğa döner böylelikle.

Saf pasiflik halinde, sabır, beklemesiz bekleme, ötekinin (yakının) darbeleriyle beliren sorumluluk, düşünülebilir olmaktan daha fazla, daha düşünceli bir düşünce yerleşir. Bu aşkınlık fenomenidir. Bu bakımdan Levinas’ın tasviriyle beklemesiz bekleme “doldurulacak bir boşluğu değil, bilmekten daha düşünceli bir düşünceyi ifade eder ya da imler.” Bir uyanıklık halidir bu esasen. Burada Öteki, Aynı’ya kölelik etmez; aksine Aynı, Öteki’ni kuşatamadan ona boyun eğer. Öteki, Aynı’yı uyandırır ve ayıltır. Öteki Aynı’nın içinde bir heteronomi olarak düşünülür Levinas tarafından.

Beklenti, bekleme, bekleyiş, beklemek arasında Levinas’ın da keskin ayrımlar geliştirdiğini görürüz. Ancak İsmet Özel’in aksine Levinas’ta beklemesiz bekleme, kendi yönelimselliğini yutmuş ya da daha iyisi onu öteki için sorumluluk olarak addedebileceğimiz bir tutuma döndürmüştür. İsmet Özel’in hakikat bağlamında geliştirdiği bekleme etiği, Levinas’ta ters bir istikamet tutturur. Levinas etikten yola çıkarak içkin bir hakikat tasavvuruna ulaşır: Sonsuzun aşkın anlamını yitirmeden belirtebilme tarzı.

İsmet Özel’in Farkı

Burada ilginç olan nokta şudur: İsmet Özel’in yaklaşımı genellikle Levinas’ın Batı felsefe geleneğinden koptuğu noktalarda onunla yakınlaşır. Bu yakınlaşmanın elbette Heideggerci varlık/oluş düşüncesiyle irtibatlı kılınabilecek yanları vardır. Heidegger’e dönük 1980’li ve 90’lı yıllarda öne Yeni Gündem ve sonra da Defter dergisinde ortaya çıkan iki tartışma bağlamında da esas figür olarak İsmet Özel’in olduğunu vurgulamak gerekir. İlkinde Özel’in tartışmacı olarak katılımcı olmasına karşın, ikincisinde onun isminin tartışmacılar tarafından ketmedilerek tartışmanın yenilendiğini görürüz. Ama İskender Savaşır, Oruç Aruoba, Orhan Koçak, Mahmut Mutman gibi isimlerin dahil olduğu her iki tartışma bağlamının da esas konusu ve ekseni değişmemiştir. *

Gerek İsmet Özel ie Emmanuel Levinas’ın en azından bazı tematik konulardaki yakınlaşması gerekse Türkçe’de Heidegger’in alımlanmasıyla ilgili tartışma bağlamlarında İsmet Özel isminin oynadığı rol günümüz Türk aydınları ile Batı’da son yarım yüzyılda gelişen felsefî tutumlar (post-yapısalcılık, yapısökümcülük vb.) arasındaki ilişki, tutum ve tavırlara ilişkin birçok meseleyi de gün yüzüne çıkarır. Özel’in diğer aydınlardan ayrıştığı nokta onun Türk düşünce mirasıyla kurduğu bağlantıya Batılı müellifler dolayımında getirdiği yorumlarda görülür. Tahrir Vazifeleri başta olmak üzere Özel’in birçok metninde Batılı müelliflerin izleri ortaya çıkarılabilir, ama nihayetinde Özel, yukarıda Levinas örneğinde de göstermeye çalıştığımız üzere, modern Türk düşüncesinin mirasının ana sorunları ekseninde ele alınması zorunlu bir aydın olarak kalmayı sürdürür. 

                                                                                                                                Fayrap, Mayıs 2016

___________________________

(*) Ahmet Demirhan, her iki tartışma bağlamını da Heidegger’in günümüz Türk düşüncesinde alımlanma şekillerini ortaya çıkarmak için değerlendirdiği makalesinde bu noktayı tebarüz ettirir. Bkn. “Dasein’ın ‘nüfus cüzdanı’: Heidegger’in Türkiye’de alımlanmasına bir ‘giriş’ denemesi”, Kutadgubilig 30, sy. 233.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder