11 Temmuz 2026 Cumartesi

SUSMANIN VE KONUŞMANIN ZAMANI

Sezai Karakoç, 3 bin 500 kişinin hayatını kaybettiği Varto depremi ardından yazdığı bir yazıda “Aç kalacakları, evsiz kalacakları, salgınla kırılacaklarını yazıp durdular. Bunlar gerçek bile olsaydı, insan, oradakilere acıyarak bunu saklardı. Bir insanlık çağında, bir erdem medeniyetinde, böyle bir felaket önünde, insanlar susar. Yardımdan başka bir şey düşünmez. Teselli ve umut verir. Tedbir ve tenkitler, sorumluların kulağına fısıldanır. Hesap, felakete uğrayanlar kurtarılıp acının üstünden belli bir gün geçtikten ve durum biraz yatıştıktan sonra sorulur” diyor. Aynı yazının başka bir yerinde ise depremde ölenlerin dilinden “Durun. Birdenbire hiçliğe çarptık. Varlığı bulduk. Biz, dağılan kitabın uçuşan yapraklarıysak, siz de orada kalan yapraklarısınız. Yaprakların toplanıp kitabın yine kitap yapılacağı gün gelecektir. Hiçliği bilin, varlığı bilin ve öğretin. Siz, bu dünyadan uzanmış bir elin çevirdiği yapraklarsınız. Sizi okusunlar ve burayı bilmeğe başlasınlar. Yapılarınızı sağlam ve elverişli yapın ama sade ona güvenmeyin. O yapıdan size daha yakın olana güvenin” demeyi de ihmal etmiyor.

6 Şubat’ta gerçekleşen ve Anadolu coğrafyasının tarihinde handiyse en büyük ‘doğal’ felaket sayabileceğimiz, Türkiye’nin üçte birini etkileyerek 45 bini aşkın canımıza mal olan “ikiz depremler”in oluşturduğu ahvalde bu depremden siyasi, sosyal, ticari, medyatik yahut başka türden bir çıkar sağlamaya çalışanların bol bol konuştuğuna, bu konuşmaların muhtevasının ise ekseriyetle gerçekdışı -doğrudan söylemek belki en iyisi- yalan ve yanlış olduğuna şahit olduk. Sezai Karakoç’un yazdığı gibiydi her şey: İnsanlar susuyordu, teselli ve umut veriyordu; ancak erdem medeniyetine dahil olmayanların ise bol bol konuştuğunu görüyorduk. Kimi baraj çatırdattı, kimi ise yardım edenleri aşağılamak gayesiyle olmadık iftiraları savurdu. Devleti düşman görenleri de gördük, kendi ırkçı yahut başka tür fantezilerini depremzedeler üstünden tatmin etmeye çalışanları da. Sözümona bir akademisyen uydurduğu yalan sonrası verdiği polis ifadesinin ardından sosyal medyada paylaştığı mesajda kendisini destekleyenlere teşekkür ediyordu. Hatta bir parti başkanı yerkabuğunun Anadolu plakasının Arap plakası tarafından sürekli sıkıştırıldığını söyleyerek kendi partisinin mülteci karşıtlığını meşrulaştırmaya bile çalıştı.

Sosyal medyadaki bazı kripto hesaplar tarafından yaygınlaştırılan ve deprem dolayısıyla yaşadığımız acıyı kanırta kanırta çoğaltmaya uğraşan bühtanlar depremzedelere teselli vermeye ve umut olmaya çabalayanların şevk ve iradesini kıramayacaktı elbette; lakin ahlak dışılığın ve siyasi çıkarcılığın bu kadar yaygın oluşu da bizi korkutmuyor değildi.

Her nedense başka zamanlarda seslerini pek duymadığımız ya da seslerinin bize duyurulmadığı jeologların, bilim adamlarının seslerinin gür çıkmaya başladığını da fark ediyorduk elbette. Kimi “Ben söylemiştim. Doğu Anadolu fay hattı Elazığ depremi ardından stres yüklenmişti. Kırılacaktı. Ne yazık ki uyarım doğru çıktı” derken kimi de uzunca bir süredir süren çalışmalarını pazarlama fırsatı bulmuşçasına TV’lerde boy gösteriyor, nerelere niçin dikkat etmemiz gerektiğini uzun uzadıya bize izah ediyor, tahminlerini sıralıyordu.

Neyi nasıl ne zaman konuşacağımızı kestirmeye fırsat bulamadığımız gibi neden nasıl ve niçin susmamız gerektiğini de bilmiyorduk. Gerçekleşmesi her ne kadar ‘doğal’ sayılsa da alımlanışında mutlaka beşerî birtakım derslerin çıkarılmasının gerekli olduğu depremler ise ister öncü ister artçı olsun sürüyordu. Kimimiz artçı depremlerin artık günlük üç yüzün altına düşmesi ile normalleşmeye başladığımızı savlıyor ve teselli buluyordu kimimiz de binaların inşasında ve kullanımında yaşanan birçok sıkıntıyı gündeme getirmeye çalışıyordu.

Deprem bölgesi haricindeki şehirlerde deprem öncesi fahiş fiyata satılan evlerin fiyatının bir anda yarı yarıya azalması, ev kiralarının tekrar yükselişe geçişi gibi toplumsal ve iktisadi ahlaksızlığı belgeleyen örnekler geleceğe dair umutlarımızı törpülerken buna zıt olarak Türk halkının ideolojik, toplumsal, siyasal ve kültürel olarak çok farklı kesitleri tarafından deprem bölgesine yapılan hasbi yardımların çokluğu ise enseyi karartmamamızın gerektiğini vurguluyordu.

Yolumuz metafiziğe çıkınca konuşmanın da susmanın da anlamsızlaştığını elbette biliyorduk. Ama yine de merak ediyorduk: Acaba ne zaman konuşmalı ya da susmalıyız? 

Sosyologun yoksulları

 

Yaklaşık bir ay önce, yani 14-28 Mayıs’ta gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük muhalefet kanadından yapılan analizlerin kısm-ı azamisinde ilginç bir teselli ikramiyesi var: Erdoğan’a oy veren seçmenlerin sosyo-ekonomik göstergelerinin ve eğitim düzeylerinin düşük oluşu. Esasen 2007’den beri var olan bir söylemin güncellenmiş hali bu teselli ikramiyesi. AK Parti’ye makarna, kömür vb. yardımlar karşılığında oy verdiği savlanan cahil, yoksul seçmen çoğunluğuna dair üretilen söylemin “daha” gibi mukayese edatıyla güncellenmiş hali bu ikramiye. Erdoğan’a oy vermeyen eğitimli zenginlerden daha eğitimsiz, daha yoksullar ona oy verenler.

İlk söylemde de var olan, ama gizil kalan mukayesenin aşikâr kılınmasından başka bir şey yapılmıyor haddi zatında. Sadece makarna ve kömür yardımlarına dair yapılan o meş’um vurgu eksik. (“Yardımlaşma” kısmı da ilk tur sonuçları belli olunca eleştiriden ırak kalmamıştı ya. Deprem bölgesinde çıkan oylara tepki göstermek adına sözümona depremzedelere yardım edenler, bu yardımlarını zehir zıkkım ediyordu.)

Bireysel, yani tekil birtakım örnekleri devre dışı bırakmak ve bu söyleme bilimsel bir eda kazandırmak amacıyla olsa gerek, bir dönem Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığında bulunmuş, sonra Varşova Büyükelçisi olarak atanmış, Gelecek Partisi Kurucular Kurulu’nda üye, şu anda da Gelecek Partisi Eğitim Politikaları İzleme Kurulu Başkanlığını yürüten, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde uzun süre akademisyenlik yapmış, “oy verme davranışı” alanında uzman Yusuf Ziya Özcan “Recep Tayyip Erdoğan’ın oy aldığı iller eğitim ve sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi göreceli olarak diğer illerden düşük olan illerdir. Bugüne kadar gözlenen bu gerçek, referandumla ilgili yapılan analizde ortaya çıkmıştı. Şimdi de 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan analizde teyit edilmiş olmaktadır” özetiyle sunulabilecek görüşü dile getiriyor.

İlk bakışta epey “bilimsel” ve de “sosyolojik” addedilebilecek bu özet, durumu kavramaktan aciz kalışıyla ilgi çekmektedir aslında. “Bizim desteklediğimiz adaya zengin ve eğitimliler oy verdi; diğerine yoksul ve eğitimsizler” diyebilmenin hazzını (seçim sonuçları göz önünde tutulursa tesellisini) taşıyan bu bakış açısının “Dağdaki çobanla benim oyum aynı mı?” demekten başka bir işe yaramayan söylemi doğrulaması bir yana, sosyolojik olarak seçim sonuçlarının sosyo-ekonomik düzeyi düşük olanlarla yüksek olanların -hadi böyle söyleyelim- bir tür sınıf savaşımının semptomu olarak değerlendirilmesi de mümkündü.

Bu özeti, sözümona bilimsel ve sosyolojik (elbette ODTÜ Sosyolojide uzun süre görev yapmış birine sosyolojinin ne olduğunu hatırlatacak bir durumda olmamız mümkün değil!) bir gerçeğin bu şekilde dışavurumunu durumu kavramaktan aciz kalışıyla niteledik. Bu görüşteki acziyet, esasen hakim bazı “siyaset sosyolojileri”nin de acziyeti. Üretilen “gerçek”, söylem alanının ürettiği bir gerçek. O gerçeğin teyit ettiği de doğrudan söylemin kendisi! Sözgelimi çoğunluğu Erdoğan’a oy vermiş illerde yaşayanların tamamının sosyo-ekonomik ve eğitim düzeyleri aynı değil. Öyle olsa bile yoksul illerle zengin illerin birbirinden farklı adayları desteklemesinin herhangi bir sosyolojik açıklayıcı-eleştirel değeri yok. Sosyo-ekonomik bakımdan farklı illerin farklı adayları desteklememesi belki sosyolojik açıdan araştırmaya, açıklanmaya ihtiyaç duyardı.

Belki “Yoksullar, eğitim düzeyi düşük olanlar niçin Erdoğan’a oy verdi de ‘değişim’    vaadinde bulunanlar bu kesimlerden oy alamadı?” diye sormalı. Böylece sahici, Cumhurbaşkanlığı desteklenen adaylar arasında farkları gözeten, seçmen iradesinin buna göre şekillendiği bir sahneye bu soru sayesinde varabilirdik. Açık ki aralarında Özcan’ın da bulunduğu (ki Özcan da en azından 2007 seçimleri ya da 2010 referandumunda Erdoğan’ın temsil ettiği görüşe oy vermiş biri olmalı) büyük bir değişim vaat eden Kılıçdaroğlu’nun (seçim sürecinde sergilediği müthiş varyasyonlarla vaadini tutmuş biridir Kılıçdaroğlu. Sürekli değişken bir söylemi bu süreçte yeterince sergilemiş, hatta destekçilerini bile zorda bırakmıştı) vaadine niçin daha yoksul, daha eğitimsiz seçmenler inanmadı? CHP ve onun şürekası seçim sonuçlarını gerçekten bilimsel (sosyolojik) tutarlılığa ve açıklayıcılığa sahip bir biçimde yorumlamak istiyorlarsa eski söylemlerin defterini dürmeyi başarmalılar, sözümona bazı “gerçek”ler icat edip onun yeni versiyonlarını üretmeyi ise asla yapmamalılar. Mahmut Hayrani’nin ahfadı olduğunu yer yer vurgulamaya özen gösteren Kılıçdaroğlu’nun ve destekçilerinin Nasreddin Hoca gibi leyleği kırpıp kırpıp kuş yapmasına da gerek kalmaz hiç değilse.

8 Temmuz 2026 Çarşamba

Kurban bir düşünce biçimidir

Tarih boyunca kurban hemen her insan topluluğunda görülen bir fenomen. Beşerî toplulukların en erken dönemlerinden beri tanrılara sunulan armağanlar, adaklar, kanlı ritüeller, fedakarlıklar vb. pratiklerin insanoğlunun kutsal ile ilişkisinde önemli bir yer tuttuğu söylenebilir. Bu pratiklerin sadece dini ibadet biçimi arz etmediği de eklenmelidir: onlar insanın korkuları, umutları, suçluluk duygusu ve kurtuluş arayışlarının da somut bir tezahürü olabilir.

Antropolojik ve tarihi verilerle kurbanın ortaya konan birçok dramatik tarzını açıklamak için modern dinler tarihinin kurguladığı evrimci anlatının düğüm noktasında yer alan Hz. İbrahim’in oğlu yerine Allah’ın indirdiği koçun kurban edilişi kıssası önemlidir elbette. Bu kıssa hem İbrahimî dinlerle birlikte insan kurbanının yasaklanmasının ve yerine başka bir kurban biçiminin geçirilmesinin sembolik anlatımıdır hem de modern-pozitivist anlatının bu dinlerin öncesinde insanın ilkel, basit düşünme tarzlarını kurban pratiklerinde gözlemesini sağlar.

Kurban pratikleri çok kez bir toplumun düzenini, otoritesini ve kutsal ile ilişkilerini yeniden kuran; onları teolojik, siyasal ya da sosyolojik bakımdan yorumlamalara imkân tanıyan bir mahiyet sergiler. İbrahim kıssası soy, miras, meşruiyet meselesi şeklinde de ele alınır. Hz. İbrahim’in iki oğlu, İsmail ile İshak’ın arasındaki gerilim şeklinde ele alınan mesele Tanrısal vaatlerin ve ahitleşmenin hangi soy üzerinden süreceği şeklindeki bir anlatı yapısını doğurur. Tek tanrılı üç dinin de Hz. İbrahim’in anlatısını kendi teolojik çerçeveleri uyarınca yorumladıkları, Yahudilikte kıssanın İshak üzerinde bir soyun kutsallaştırılması ile ilişkilendirilirken Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın kurbanı ile bağlantılı bir sembolizmle bağlanır.

İslam’ın ise bu kıssayı Hz. İbrahim’in sınavı ve iman ile teslimiyetin en yüce örneği olarak gördüğü açıktır. Kurban da dolayısıyla bu teslimiyet sembolizmi içinde ele alınır. Prof. Dr. Yasin Aktay’ın İsmail’in Gülüşü adlı eseri kurban kavramını yeniden düşünmeye davet ediyor. Kurbanın sadece bir hayvan kesme ritüeli olmaktan çok, bir düşünce tarzı olduğunu belirten Aktay insanın bir şeye yaklaşırken başka birçok şeyden uzaklaştığını, bir tercihte bulunurken başka birçok şeyden vazgeçtiğini de vurguluyor. Bu açıdan kurbanın sadece hayvan boğazlamak olmadığını, neye yaklaştığını ve neyi ardında bıraktığını bilmek olduğunu ifade eden Aktay, onun Yahudilerle Müslümanlar arasında insana, soya, mirasa ve mülke bakış konusunda beliren düşünme ve yaklaşım farkını gösterdiğini belirtiyor.

Yahudilerin seçilmiş soy anlatılarını kurban edilen oğlu İshak olarak belirleyişleriyle meşrulaştırmaya çabaladıklarının altını çizen Prof. Dr. Aktay, Tevrat kıssasında Hz. İsmail’in dışlandığını, Müslümanların ötekileştirildiğini belirtiyor. Ona göre, İbrahim kıssası yalnızca bir baba-oğul dramı değildir: “Bu kıssa teslimiyet ile yorum, sevgi ile imtihan, yasa ile istisna, insan kurbanı ile hayvan kurbanı, soy ile seçilmişlik, miras ile adalet arasında düğümlenen bir eşiktir. Bu eşikte… bir dizi şeytanî vesvese devreye girer… İbrahim’in bıçağı sadece bir kesme aleti değildir; insanın Allah’la, vicdanla ve toplumla ilişkisini açığa çıkaran ve bütün bu vesveseleri de kesen keskin bir semboldür.”

Kitabında kurban ve haccı sadece ibadet sosyolojisi açısından değil özellikle siyaset düşüncesindeki merkezilikleri bakımından da ele alan Aktay, Maimonides’ten modern biyopolitik teorilere, Agamben’den çağdaş Filistin okumalarına kadar teo-politik ve felsefi bir tartışma da yürütüyor. Tarih boyunca kurbanın bazen mabette sunulan hayvan, bazen savaşta öne sürülen asker, bazen yoksulluğa mahkûm edilen kitle, bazen de sessizce yok edilen bir halk olduğuna dikkat çeken Aktay insan kurbanının reddedildiği sanılan modern dünyada kurban mekanizmalarının nasıl sekülerleşerek sürdüğünü gösteriyor. Gazze’de yaşanan soykırımın modern dünya için bir istisna değil bir ayna olduğunu ifade eden Aktay kurbanı anlamanın sadece dinî bir pratiği değil, modern hayatın gizli anatomisini anlamak olduğuna dikkat çekiyor.

6 Temmuz 2026 Pazartesi

Kurgu’nun iki asli yarışçısı: Şiir ile öykü

Somutlamak için öykü

1957'de Pazar Postası'nın (şimdilerde adı hep İkinci Yeni şiiriyle anılan bu derginin) 50. sayısında yazdığı bir yazıda Turgut Uyar hayatla bağını koparmamış her şiirin iyi kötü, gizli açık bir öyküsü olduğunu vurgular. Uyar, elbette, öykü demekle kastettiğinin bütün ölçü, değer ve şartlarıyla "öykü sanatı" olmadığını da ayrıca tasrih eder; onun kastettiği bir "baştan geçen", bir "yazgı", yahut şairi o şiiri yazmaya yönelten “olaylar silsilesi”dir. Şiirin altında gizliden gelişip şiiri yöneten böyle bir öykü olmadıkça şiir bile yazılamayacağına kanidir Uyar. Çağına uygun şiirin, çağın kişilerinin öyküsünü veren şiirler olduğunu da tavzih eden Uyar, Max Jacop'un iyi şiir yazmak isteyenlere yönelik önerileri arasında yer alan "Somutlayınız" maksiminin şiir personaları üzerinde uygulanmasında ancak bir macera, bir sergüzeşt, bir olaylar dizisinin, kısaca bir "öykü"nün etkin olduğunu da belirtir. En popüler iki edebi tür olan şiir ile öykü sanatının ortak alanıdır belki de bu türden bir somutlama. Uyar’a göre, handiyse iyi şiir, personaların ruh hallerini, karşılaştıkları olaylara ilişkin takındıkları tutum ve davranışlarıyla özetleyerek anlatmayı seçerken iyi öyküler de bizatihi bu tutum, eylem ve davranışlar arasında kurguladığı sebep-sonuç ilişkileri ile personaların karakteristik tavırlarını bize aktarmaya uğraşır. Esasen öykü sanatına atfedilen kurgu boyutunun şiirden de pek eksik olmadığının bir beyanıdır Turgut Uyar’ın bu minval üzere yazdıklarının özü. Kurgu, şiir ile öykü sanatının, dahası tüm edebi sanatların ortaklaşa paylaştıkları bir özelliktir neredeyse.

Yapısalcı ayartma

Turgut Uyar’ın benimsediği bakış açısına kısmen muhalif bir konumdan hareketle Türk şiirini yapısalcı bir okumaya tabi tutmaya çalışan bir anlayışa da burada yeri gelmişken değinmek gerekir. Bu anlayış kısmen şiirdeki kurguya değgin boyutları dışlamaya uğraşır, en azından kurgunun şiirin özüne müteallik unsurları yerine biçimsel unsurlarını önemser, öne çıkarır. “Lirik-retorik” kavram ikilisini kendisine çıkış noktası seçen bu anlayış, lirik saydığı şiirlerin retorik şiirlere üstün olduğunu ileri sürüp bunu göstermeye çalışırken, retorik addettiği şiirlerdeki gerek tahkiye unsurlarını gerekse de bu unsurları besleyen dünya görüşlerini kendine delil edinmeye uğraşır. Bu anlayışa kalırsa, Namık Kemal’den Mehmed Akif’e retorik şiirin büyük ustaları, benimsedikleri tahkiyecilik sebebiyle didaktik, şiiriyetleri eksik, tercih edilmez metinler ortaya koymaktaydılar. Bu bakış açısının elbette lirik şiirden tahkiye unsurlarını tamamen dışlamaya dönük meyli, tahkiye unsurlarının şiiriyete zarar verdiği öncülüyle hareket etmesi, yapısalcılığa uygun bir şekilde eşzamanlı mukayese edilmesi gereken (yapısalcı bir yaklaşımın “üstünlük-tercih edilirlik” nokta-i nazarından kıyasladığı metinlerin aynı dönemde yazılmış olması, yani tarihsel-toplumsal süreçlerin yol açtığı farklılaşmaların etkisinin kıyaslamaya zarar vermemesi gerekir) çeşitli şiir verimlerini, kötü ve art niyetli bir okumayla artzamanlı bir şemada üstün ya da değersiz bulması gibi kusurları eleştirilebilir. Retorik-lirik kavram çiftinin Türk şiirinin gelişimini yorumlamada eksik kalmasının en önemli sebebi ise bize kalırsa, Türk şiirindeki anlatısal unsurları yorumlamaya elveren tarihsellik (öykülenen zaman) boyutunu ısrarla ıskalamasıdır. Bu tarihsellik boyutu bir şekilde “tahkiye”ye dayanır, ondan beslenir, böylelikle şiirdeki kurgunun öze dair etkisini güçlendirir. Bu kavram çiftine dayalı bakış aynı zamanda öykü ile şiirin, dolayısıyla Türk şiiri ile Türk öyküsünün ortak kesişim alanını da görmezden gelir. Bu türden yapısalcı okumalar bu ortak kesişim alanını “biçimsel” unsurlara indirgemede işlevselse de taşıdıkları nakısalar biçimin ötesine geçen unsurlara bakışta bizi yanlış sonuçlara götürebilir. (*)

İki kitap: Şairin öyküleri, öykücünün dizeleri

Ali Emre’nin Acar Süvari Tutuk Arbalet, Güray Süngü’nün ise Sayıklar Bir Dilde adıyla kitaplaştırdığı metinler “şiir ile öykünün ortak kesişim alanı”nı soruşturma bakımından son derece dikkat çekici. Bu metinler sadece şiir ile öykünün ortaklaşa paylaştığı bir kesişim alanında hareket etmeleriyle değil, Ali Emre’nin bir şair, Güray Süngü’nün de bir öykücü olarak bu metinleri üretmesiyle de ilginç, ilginç olduğu kadar birlikte okunmayı hak eden metinler. Bir şair olarak Emre, şiirlerdeki öykülerin peşine düşerken bir öykücü olarak Süngü, bir dizeden yola çıkarak küçümen öyküler anlatıyor bize. Süngü’nün anlattıkları sanırım böyle nitelenebilir, çünkü kendisi bu metinlerin şiir olmadığını belirtiyor, birer inceleme de değil bu metinler. İçerdikleri olay kırıntıları ve ruh halleriyle ‘küçümen öykü’ nitelemesine daha yatkın duruyorlar. Zaten kitabın yayınevi tarafından öykü dizisinde yayınlanmış olması da bu gözlemimizi tasdik ediyor. 21 şairden seçtiği 22 dizeyi kendine çıkış noktası edinen Süngü böylelikle hem o dizelerin uyandırması muhtemel etkileri birer öyküyle örnekleyip o dizelere bir cevap üretiyor böylelikle hem de o dizelerin taşıdığı güçlü ve yoğunluklu baskıya dirençli, en az onlar kadar sıkıştırılmış, parlak ve ilgi çekici metinler ortaya koyuyor. Ayrıca Süngü bu metinler aracılığıyla sözkonusu dizelerde sıkışmış bulunan, o dizelerde gizli olduğu ileri sürülebilecek kurgu ögesini de genişletip ferahlatıyor, görünür kılıyor bir yerde. O dizelere, onların işaret edebilecekleri muhtemel ve mümkün anlamların en azından bir kısmını daha rahat sunabilecekleri birer öykü bağışlıyor. Güray Süngü’nün dizelerini seçtiği şairler arasında Ece Ayhan, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Didem Madak, Ahmet Haşim, Sezai Karakoç, Turgut Uyar, İbrahim Tenekeci, Mustafa Akar, Furkan Çalışkan gibi modern Türk şiirinin çeşitli dönemlerinden şairler bulunuyor. Sadece Cahit Zarifoğlu’nun iki ayrı dizesine iki ayrı metin üretmiş Süngü. Dizelerin hangi şiirlerden olduğunu belirtmeye gerek duymamış, bu dizelerin içerdiğini düşündüğümüz ‘gizli kurgu’yu açık hale getirecek ipuçlarını (bu ipuçları arasında alındıkları şiirler en önemlisi belki de) da okurun fehmine emanet etmiş. Diğer yandan öyküler her ne kadar ilk elden dizelerin işaret etmesinin muhtemel olduğu çeşitli anlamların açımlanması, örneklenmesi gibi okunabilirse de o dizelere baş vurulmaksızın da bu öykülerin kendi başlarına bir hayat sürebileceklerini, yani edebi bakımdan o dizelere muhtaç olmadıklarını vurgulayıp ifade etmek gerekiyor.

Emre ise kitabında Mehmed Akif’le başlayıp İbrahim Tenekeci ile biten 10 inceleme yazısında incelediği şairlerin şiirlerinde bize anlattığı öyküleri irdeliyor; bunu yaparken “devir-şahıs-eser” üçgeninde incelediği şair ve şiirleri de bir yerde çözümlüyor. Şiirlerden şairlere uzanan bu incelemelerde şiir seçimlerine yön veren temalar genelde yoksulluk, acıma, isyan, işkence, bunalma, direniş, gurbet, ölüm gibi merkezi bir konu. Emre, kitabındaki incelemelere bir giriş yazısı niteliği taşıyan “Eşik Söz”ünün bir yerinde son asırdaki şiirimizin ya çok genel ve bulanık anlatılara ram olduğunu yahut temel gerekçesini ve çerçevesini yitirerek minimal boyutlara indirgenmiş parça güzelliklere, iç dökümlerine boğulmuş olduğunu, kendisine ses verecek, bir nebze de olsa yankı verecek bir hikâye bulmakta ya da bulduğu hikâyeyi anlatmakta zorlandığını gözlemliyor. Şiirin de en az öykü kadar kurmaca bir tarafının olması gerektiğine kani olan Emre’nin, esas konuların periferisinde eğleştiğimiz, dizeci ve hatta kelimeci bir boyuta geldiğimiz yönündeki yakınması da bu süreci bir başka hikâye olarak nitelemesiyle sonuçlanıyor. Son asır şiirimize ilişkin bu yönde esaslı değerlendirmelere, isimler, akımlar, kuşaklar vb. dışsal nitelikler haricinde bizatihi şiirin yazımını konu edinen; şiir ile diğer söz sanatları arasındaki ilişkilerin kıymetine eğilmiş; yine şiirin kendi dışındaki, sözgelimi siyaset, tarih, iktisat vb. büyük anlatılarla bağlarını sorunlaştıran metinlere pek az rastlıyoruz. Bu açıdan şiirimizin kendi öz öyküsünün, yani teknik, anlatım, kurmaca vb. alanlardaki deviniminin nasıl ve hangi yönde geliştiğine, bu gelişiminde kendi dışındaki unsurlarla nasıl bir iletişim ve etkileşim içinde olduğuna dair bir açık bir fikre pek sahip değiliz.

Bu iki kitabın birlikte okunmasının şimdiye dek üzerinde çokça durulmamış, başka meselelerin gölgeleri arasında kalmış şiir ile öykü sanatı arasındaki ilişkileri daha vazıh bir biçimde serimlememize, şiir ile öykünün, dahası bütün bir edebiyatın asli sahası sayabileceğimiz ‘kurgu’yu en azından Türk edebiyatı bağlamında yeniden düşünmemize imkân sağlayacağını düşünüyoruz. Bu meselenin artık gerek şairlerin gerekse de öykücülerin kaçamayacakları sorumlulukları onlara yüklediğini de söylememiz gerekiyor.

 

(*) Bu tür bir yaklaşıma ilişkin daha geniş bir eleştiriyi şu yazıda yapmıştım: Türkiye’de Siyaset ve Edebi Özerklik Sorunu, Atlılar, sayı: 13, Eylül-Ekim 2004

21 Haziran 2026 Pazar

Popüler ırkçılığın felsefi köklerine mukaddime

Immanuel Kant, 1764’te yayınladığı “Yüce ve Güzel Olanı Hissetme Üzerine Gözlemler” adlı eserinde, Afrika siyahlarının doğadan zekâ alamadıklarını öne sürerken Hegel, siyahların insanlığın yüz karası olduğunu ve Afrika’nın ve Afrikalıların Dünya tarihinin bir parçasını oluşturamayacağını, çünkü bu yönde herhangi bir kültürel gelişme sergileyemediklerini “Tarih Felsefesi Dersleri”nde belirtir. David Hume, Immanuel Kant ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel gibi diğer birçok batılı filozof da batıda yaşayan insanları diğer insanlardan, biyolojik ve kültürel açılardan aşağıda görerek ırkçılık genel başlığı altında toparlayabileceğimiz birçok sorunun oluşuna yol açtıklarını söylemek mümkündür. Aydınlanma olarak bilinen dönemdeki Avrupa’da üne kavuşan hemen her felsefecinin benzeri düşünceleri dile getirdiği görülür. Bir anlamda onlar ırkçılığın mübah görülmesine yol açan düşünme şeklinin ana hatlarını oluştururlar.

Deyim yerindeyse modern çağlarda bu düşünme şekli, ırkçılığı hem mümkün kılar hem de ona bir talep oluşturur. Baumann’ın deyişiyle başarının yalnızca beşerî yüksek değerlerle ölçülebileceğini ilan etmiş bir çağ, sınırları aşmanın eskisinden de daha kolay olduğu yeni koşullara, sınır çizmenin ve sınırları korumanın kefaretini ödeyecek bir yakıştırma teorisine gerek duyar. İnsan gruplarını, iktidar, sınıfsal konum ve kültürel duruma göre birbirinden ayıran bu yaklaşım yabancılara karşı duyulan nefret için gerekli örnek ve stereotipleri de imal eder. Irkçılığın “İşgalleri, köleliği ve sömürgeciliği haklı çıkarmak ve meşru göstermek adına ortaya atılmış bir teori”, farklı zamanlarda “ötekinin farklı biçimlerde ele alınmasına bağlı olarak ortaya çıkan aslında tarihsel bir fenomen” olduğunu söyleyebiliriz. Onun kültürel tarihi hemen hemen modern Avrupa tarihinde izlenebilir. Modernlikle mümkün olan ırkçılığı Avrupa’nın kendi sömürgeci geçmişini meşrulaştırmakta önemli bir araç haline dönüştürdüğünü görürüz.

Bugün bilhassa Avrupa’da İslamofobia ve göçmen karşıtlığı olarak tezahür eden ırkçılığın kendisinden olmayanı dışlama ve bu göç hareketlerini durdurmak amacıyla yabancı düşmanlığını yaymanın bir aracına dönüştüğünü belirtmeli. En iyi Almanya’da yaşanan Solingen fecaatiyle özetlenebilecek hareketlerin bir şekilde Avrupalı yönetici akıllar tarafından da desteklendiği iddia edilebilir.

Günümüz Türkiye’sinde bilhassa Suriyeli ya da Afgan muhacirler üzerinden kendine bir alan açmaya çalışan ırkçı teşebbüslerin ise Avrupalı benzerlerine nazaran böylesi bir felsefi arka planı olmadığı, bu yüzden salt bazı ekonomik gerekçeleri kendine mazeret olarak seçtiği görülmektedir. Felsefi arka planın olmayışını en iyi halkın yaşadığı bazı ekonomik sıkıntıları kullanan bazı teşebbüslerin hep popüler birtakım varsayım ve fantezilere dayanarak ortaya çıkışı ispatlar. Bu teşebbüsler esnasında ırkçılığa yarayacağı düşünülen birtakım olaylar ya icat edilir ya da vuku bulmuş olaylar ırkçılığa yarayacak şekilde yalan ve dedikoduyla çarpıtılmaya uğraşılır. Bu noktada bu tür yalan ve dedikodu yoluyla çarpıtmalar için sosyal medyanın hızı kullanılarak bazı toplumsal infiallere yol açıldığını kaydetmeli. Herhangi bir felsefi arka planı bulunmayan popüler tasavvurlar yoluyla yürütülen muhacir karşıtı propagandaların Kayseri’de olana benzer şekilde güvenlik meselesi ve maliyetine dönüşmesine dikkat edilmeli.

Gerek Avrupa’da yaygın ırkçı yaklaşımların gerekse Türkiye’de yaygınlaşmaya çalışan benzeri tutumların seküler bir akılla ortaya çıkmaları da ilginç değilse bile dikkat çekicidir. Türkiye’de kendini Tengrici sayan zevatın bilhassa Suriyeli ve Afgan muhacir düşmanlığı yaptığı görülüyor. Sözümona Türkiye’nin iyiliğini düşünen bu zevatın düşmanlıkları genelde Avrupa dışından gelen göçmen ve turistlere yöneliyor. Burada bile seçici bir tavır sergileyen zevat uluslararası politik oyunlara payanda olmakta da tereddüt etmiyorlar.

Türk milletinin varlık beyanı: 15 Temmuz

 

Yazının tamamına yayılacak ve çıkış noktamızı yansıtacak fikri hemen girişte ifade edeyim: 15 Temmuz 2016 tarihi “uluslararası üst akl”ın Kızıl Milyarder'ler gibi birtakım finansörler yardımıyla öteden beri desteklediği FETÖ, PKK-PYD vb. bileşenleri aracılığıyla Türkiye'yi işgal girişimine muazzez halkımızın verdiği cevabı yansıtır. Bu tarih öncesinde, daha 2014’te yazdığım bir yazıda FETÖ’cü yazarlarda rastladığım nihilist hırçınlıklara değinmiştim, Türkiye’de arzu ettiği iktidara ve güce ulaşamadıkça, üstlerinden cümle “kamusal kamuflajlar” çekildikçe FETÖ’cülerin nihilist eylemlere kalkışabileceği zımni bir iddiasıydı o yazının. Açıkça söylemek gerekir ki darbe girişimi de bu “nihilist-hırçın” eylemlerden biriydi hiç kuşkusuz.

Mel’un darbe ve işgal girişiminden tam 10 gün önce yazdığım bir yazıda ise o sıralar 17-25 Aralık süreci dolayısıyla kimilerinin “AK Parti-cemaat kavgası” olarak sunmaya çabaladıkları sürecin aslında “Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesi” olduğunu vurgulamıştım. Bana kalırsa FETÖ ile mücadele Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir “varlık mücadelesi” idi. Mücadele, “bazı küresel güç odaklarına karşı bu milletin ve bu devletin öz savunması, bir nevi ölüm kalım savaşı”ydı.

Ölüm-kalım savaşı

15 Temmuz gecesi, bu varlık mücadelesinin neler ihtiva ettiğini, edebileceğini bize hatırlatması bakımından önemli. Ama tabii ki salt bu bakımdan değil, başka birçok unsur bakımından da önemli bu devrim. İlkin siyasi-tarihsel anlamını belirginleştirmeliyiz söz konusu mücadelenin.

O gece, geçirdiğim üç ameliyat sebebiyle evde koltuk değneğiyle bilgisayar başında bütün gelişmeleri, yüreğim ağzımda izlemek zorunda kalmamın bana yaşattığı tüm mahcubiyetle yazıyorum şimdi: Şerri defeden elleri, ağzı ve kalbiyle bu ülkenin, üzerinde hayat sürdüğümüz toprakların kaderini değiştiren bir geceyi yaşatmıştı çünkü muazzez halk. Devlet içinde, birtakım kamusal kamuflajlarla görünmez bir hale gelmiş kriptoların koç başlığını üstlendiği işgal girişimini kanıyla ve canıyla bertaraf eden bir halktı bu. Salt devleti değil, kendini de savunmuştu bu halk, kendi iradesini, varlığını, onur ve haysiyetini; sadece geçmiş kazanımlarını değil, gelecek umutlarını da o yüzden bu savunmaya dahil edebilirdik. Biz kazanmış, birtakım “manda suratlılar”, Kızıl Milyarder’in adamları, o gece sela okuyan müezzinlere düşman olanlar, darbeciler için kadeh kaldıranlar, Bağdat caddesinden geçen tankları alkışlayanlar kaybetmişti.

Esasen uluslararası üst aklın Gezi olaylarından 17-25 Aralık’a, oradan 15 Temmuz’a ve devamında 14-28 Mayıs tarihinde gerçekleşen seçimlere kadar birçok teşebbüsü varitti. Her teşebbüsünde bu aklın kullandığı birtakım araçlar arasındaydı FETÖ, Kızıl Milyarder’in finanse ettikleri, PKK-PYD, birtakım siyasi unsurlar ve diğerleri… Uluslararası üst aklın kullanabileceği birtakım “manda suratlıları” arayıp tarayıp bulmasına ya da bizatihi yetiştirmesine şaşırmadık hiç, şaşırmadık çünkü yüzyılı aşan bir süreyi kuşatıyordu bu aklın temsil ettikleriyle bu halkın varlığının temsil ettikleri arasındaki mücadele. 15 Temmuz gecesi TBMM’nin bombalanmasının bana ilk hatırlattığı bu yüzden bu halka saldıran, onun topraklarını işgale çalışan “yedi düvel”, Çanakkale cephesi, Irak cephesi, Filistin Cephesi, Kurtuluş Savaşı, bundan ötesi son yüzyılımızda cümle aleyhimize yaşananlar olmuştu. Düşman Sakarya’ya kadar dayanmış, ama biz geri adım atmamıştık yüzyıl önce; 15 Temmuz gecesi halkın geri adım atacağının düşünülmesi belki de sırf bundan dolayı muhaldi, muhal olmaya mahkumdu.

Varlık beyanı milletin haysiyeti

15 Temmuz’da Türk halkının doğrudan ortaya koyduğu “varlık iradesi”nin ya da başka bir deyişle “varlık beyanı”nın yüzyılı aşkın bir süredir bu milletin öz varlığı ile zaten ispatlı olduğu, bu durumu değiştirmeye çalışan her teşebbüse karşı tarihsel bakımdan da görülebileceği üzere doğrudan ya da dolaylı bir biçimde ama mutlaka nitelikçe alt edilmesi imkansız bir özsel kuvveti ihtiva ettiği de söylenmeli. FETÖ, darbe ile salt Recep Tayyip Erdoğan’ı ve AK Parti’yi değil, onu seçen halkın varlığını da tasfiye etmeye çalışmıştı.

Bütün bu söylediklerimizin 15 Temmuz gecesinin siyasi-tarihsel anlamından tutamaklar sunduğu açık. O gecenin siyasi ve tarihsel bakımdan bize ifade ettikleri sadece bunlarla kayıtlı değilse de buraya kadar aktardıklarımızın yüzyıllık bir arka plana yaslanarak yorumlanması gerektiği, bir mücadelenin varit olmasından ötürü de siyasi olduğu, bu gecenin tarihsel ve siyasi bakımdan bir varlık beyanı olduğu ısrarla bariz hale getirilmeli.

Elbette bu gece söz konusu varlık beyanı/beka kaygısından yola çıkarak belirlenecek birtakım felsefi anlamları bize gösteriyor. Ancak onları da inşallah başka bir yazıda tebellür ettirelim.

Batı’nın günahlarını örten şal: Nazizm

 

19 Ekim 2015’te Kudüs’te düzenlenen 37’nci Dünya Siyonist Kongresi’nde konuşan İsrail’in mevcut Başbakanı Binyamin Netanyahu, “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti. Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin’e giderek ona, ‘Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya (Filistin’e) gelir’ dedi. Hitler, ‘Peki ne yapayım onlara’ diye sordu. Hüseyni ‘Onları yak’ dedi” demişti. Netanyahu’nun tarihi tahrif eden bu açıklamasına bazı Yahudi tarihçilerin ve Netanyahu muhalifi siyasetçilerin Holokost’u, Nazizm’i ve Hitler’in Yahudilere yönelttiği şiddeti küçülttüğü gerekçesiyle itiraz ettiğini belirtelim. Binyamin Netanyahu’nun bir tarih profesörü olan babası Benzion Netanyahu’nun evinde büyümesine rağmen Hitler’in Yahudilere dönük şiddetinin 1941’in Haziran’ında başladığı gerçeğini ıskalayarak bu açıklamayı yaptığına dikkat çekildi o tartışmalar esnasında. İşin ilginç yanı Hitler’in sorumluluğunu Müslümanlara yıkmak isteyen Netanyahu’yu eleştirenler arasında Almanya Başbakanı Merkel’in sözcüsü Steffen Seibart da yer alıyordu. Seibart “İnsanlığa karşı işlenen bu suçun sorumluluğunun Almanlara, bize ait olduğunu biliyoruz” demişti.

Binyamin Netanyahu’nun Hitler’i aklayan, ona fikri Kudüs Müftüsü Hacı Emin Hüseyni’nin telkin ettiğini savlayan bu konuşmasının onun tarih bilgisizliğinin aksine tarihi bile isteye tahrif ettiğini gösterdiğini düşünüyordum o sıralar. Şimdi de aynı düşüncedeyim. Bu sözlerin HAMAS’ın öncülük ettiği Aksa İntifadası’nın hemen evvelinde kamuoyuna tekrar yansıtılmasını birileri muhakkak başka türlü yorumlayacaktır. Hatta aynı dönemlerde -deli saçması ifadelerin tekrarlandığı dönemlerde- Newyork Times gazetesinde “Bebek Hitler’i Öldürmeli miyiz?” sorusunu esas tutan anketin -ki gazetenin okurlarından yüzde 40’ı bu soruyu olumlu cevaplamış, evet öldürmeliyiz demiştir- de yer aldığını bize hatırlatan musavver yorumcularımız, yönetimi başta olmak üzere medyası, şirketi, istihbaratı, askeri, bombasıyla İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırımın ve bebek katliamının gerekçelerinin bu saldırıdan önce hazırlandıklarını söyleyebilecekler. Elbette bu perspektif en nihayetinde Aksa İntifadası’nın İsrail’in yapmayı zaten düşündüğü katliamı gerekçelendirilmesini sağladığını söylemeye kadar varıyor. Neredeyse İsrail saldırılarında katledilen çocukların ölümünden HAMAS’ın suçlandığını görüyoruz. İki ayı aşkın bir süredir çocuklara, BM binalarına, hastanelere, kiliselere, camilere saldıran İsrail ama suçlanan HAMAS. İsrail’in soykırım yapmasını meşru gösteren açıklamaların Batı’da hükümetler düzeyinde yoğunlaştığını söylemek gerekiyor. 7 Ekim tarihinde gerçekleşen Aksa İntifadası’nı gerekçe gösteren bu açıklamaların hemen hepsi ölenleri bile bühtan altına almaktan çekinmiyor, onları suçlu ilan ediyor.

Aksa İntifadası’nın bunu tetiklediğini varsayan yorum çizgisini baz alan perspektifin bu açıdan son kertede bir tür İsrail propagandası olduğunu söylemeli. Gerek bu yorumlar gerekse bu perspektif Netanyahu’yu ve İsrail denen zulüm düzeneğini aklamak anlamına geliyor bir yerde. Başta ABD olmak üzere Batılı hükümetlerin, Batılı medyanın canı gönülden bu aklama işini gerçekleştirdiklerine şahit oluyoruz. Hatta teoride ‘müzakere’den yana olan Habermas gibi bazı sosyal bilimcilerin bile bu aklama işine dahil olduklarını, pratikte yaptıkları açıklamalarla bu perspektifi açıkça desteklediklerini belirtmemiz elzem. Oysa hem bu perspektifin değerlendirme hatalarını göstermek hem de onun Netanyahu ve İsrail zulüm düzeneğini aklamasını engellemek, hiç değilse kayda almak gerekli. Bu perspektif hatalarını düzeltmenin bir yolu elbette etkin tarihi gündeme getirmekten geçiyor.

Netanyahu’nun “tarih tahrifi” olarak değerlendirilen yukarıdaki açıklamalarının bir anlamda toprak gaspının ardından tarihin gaspını da amaçladığını görmeli. Aslında Netanyahu’nun tahrifi olarak değerlendirilen durum yirminci yüzyıl tarihinin, bir anlamda Filistin topraklarının Siyonistler tarafından gaspının hikayesinin de meşrulaştırılması olarak anlaşılmalıdır. Sözümona Netanyahu, Kudüs müftüsünün Hitler’e verdiği akıl sebebiyle Filistin topraklarını Siyonistlerin işgal ettiğini iddia etmektedir. Netanyahu’nun yaptığı açıklamanın Nekbe’nin sebebini Shoah olarak göstermesi bir yana, bu açıklamayla Belfaur deklarasyonu ve devamındaki Siyonist çetelerin İngiliz mandasındaki Filistin’de yaptığı Müslüman ve Hıristiyanlara yönelik şiddet eylemlerinin de perdelenmesinin amaçlandığı besbelli. Halbuki daha Shoah yaşanmamışken, İkinci Dünya Savaşı bile çıkmamışken İngiliz mandası altındaki Filistin topraklarında önemli bir Yahudi şiddeti ve yerleşimci sorunu vardı. Bu şiddet eylemlerinin saklanması için iyi bir gerekçe sunmaya çalışan Netanyahu’nun niçin Kudüs müftüsünün Adolf Hitler ile görüşmek istediğine değinmemesi ise ilginç değil bu bakımdan.

Esasen Netanyahu’nun ileri sürdüğü Müslümanların Nazilerle iş birliği iddiası da yabancı değil, bu iddianın bir benzerini -hatırlayanlar bilir bu deli saçmasını- Aliya İzzetbegoviç (dolayısıyla Bosnalı Müslümanlar) için Bosna Savaşı esnasında Sırplar dile getirmişti. Sözümona Aliya İzzetbegoviç Nazilerle iş birliği yapmıştı. Netanyahu’nun 2015’teki konuşmasının 2023’te Aksa İntifadası’nın hemen öncesinde tekrar servise konmasının sebebi böylelikle anlaşılabilir. İsrail şu ya da bu şekilde girişeceği büyük katliamı meşrulaştırmaya çalışıyordu. İntifada dolayısıyla HAMAS’ı suçlamaya varan tez canlı yorumcuları boşa düşüren açıklamayı ise HAMAS siyasi lideri Halit Meşal yaptı: eğer bu intifada olmasa idi Mescid-i Aksa’yı da yıkmayı hedefliyordu bu katliamla İsrail. Bunun meşruiyet gerekçesini devşirmek için 2015’teki konuşma tekrar servise kondu ve Shoah’ın, Yahudilerin Hitler eliyle maruz kaldığı o büyük katliamın meşrulaştırıcılığı çağrıldı. Böylelikle söyleyebiliyoruz ki Naziler ne sadece İsrail’in katliamlarının meşrulaştırıcı figürü ne de Sırpların. Doğrudan ABD ve AB ile simgeleştirebileceğimiz Batı’nın katliamcılığının kötü, şeytani figürü Naziler. Bu katliamcılığın “insan hakları, hümanizm, demokrasi” vb. şallarla örtülmesinin de aracı. Batı kendi günahlarının üstünü böylelikle örterek dünyaya insan hakları, hümanizm, demokrasi pazarlayabiliyor pekâlâ. Ben değil, benim öteki yüzüm yaptı demenin kibarcası belki de.