“Türk tarihi” mümkün mü?
İlkin başlığımızdan başlayalım: “Türk tarihi” deyişi
genelde Anadolucular için muğlak ve kabul edilemezdir. Sözgelimi, 1924 yılında
çıkmaya başlayan Anadolu mecmuasında “Milli Tarihimizin İsmi” adlı bir makale
yayınlayan Mükrimin Halil Yinanç için Türk tarihi “Anadolu Tarihi”dir. O,
Selçuklu Türkü, Osmanlı Türkü gibi kullanımları eleştirerek Anadolu’yu bir
hanedan tarihi ile eşleştirmenin yanlış olduğunu, milli tarih kastedilerek en
fazla “Anadolu Türkleri Tarihi” denebileceğini ileri sürer. Yinanç’a göre, ırk
birliği, ulus birliği biçiminde değerlendirilmemelidir. Türk Tarihi
adlandırmasıyla dünya üzerindeki bütün Türk oluşumlarının tarihinin
kastedildiğini vurgulayan Yinanç bir Türk devletinin vatanı olması dolayısıyla
Anadolu topraklarında yaşanan tarihin Anadolu Türkleri Tarihi ya da Anadolu
Tarihi biçiminde adlandırılması gerektiğini düşünür.
Aynı adlandırmaya Nurettin Topçu’da da rastlamak elbette
şaşırtıcı değildir. Topçu Yarınki Türkiye adlı kitabında yer alan bir
makalede şöyle der sözgelimi: “Bizim milletimiz, Orta Asya’dan kaynayan Türk
ırkından çıkmış ve dokuz yüz yıl önce Anadolu’da kurulmuştur. İlmi adı ‘Anadolu
Türkleri Tarihi’ olan bu tarih ve bu millet, Türk ırkından ayrılan Oğuz
boylarının Müslüman olarak Anadolu’ya yerleşmesiyle başlamış oldu. Göçebe olan
Türkmen Anadolu’da toprağa yerleşti; cenkçi iken çiftçi oldu. Şamanlıktan
kurtulup İslâm’a sığındı… Dokuz yüzyıldan beri Anadolu’da yaşayan millet
İslâm’ın sinesinde yaşayan bu çiftçi millettir.”
Milli Tarihimizin Coğrafyası Yoksa Belirsiz mi?
Anadolu Türklüğü’nün tarihini Malazgirt zaferi öncesinden
başlatan Yinanç beş zamansal dilimle, yani sügar valileri (Abbasi halifeleri
döneminde Anadolu’daki Türkler), Al-i Selçuk, Tavaif-i Müluk, Al-i Osman ve
Cumhuriyet dönemi olarak belirlediği yaklaşık bin 200 yıllık bu dönemden
milletleşme bakımından çok da emin değildir. Çünkü başka bir çalışmasında “…bin
yıllık tarihe ve meydana getirilmiş olan hazır bir vatana mâlik olan
milletimizin diğer Türklerden ayrı ve müstakil bir devlet ve tarihi vardır”
ifadelerini de kullanır. Malazgirt zaferiyle başlayan milli tarih, coğrafya
temellidir; lakin coğrafyanın kendi tarihi ile milli tarih pek örtüştürülmez. Malazgirt
Zaferi’ni milli tarihin miladı kabul eden Yinanç, Anadolu’daki Türklerin
tarihini, Hititler yahut Anadolu’ya eski çağlarda göçmüş Turanî halkları esas
alarak başlatmayı peşin peşin reddeder. Anadolu’ya Maveraünnehir’den Anadolu’yu
fethedebilmek için Abbasiler tarafından gönderilen Türk askerlerinin yerleşimi
de Anadolu Türklüğü’nün başlangıcında yer almaz. Bu dönem ancak Anadolu’nun
fethine ve Türk yerleşimine hazırlık olması bakımından bir zemindir Yinanç’ın
gözünde. Bu tarih kurgusunun yol açtığı ilk şey Anadoluculuk tarafından
önemsendiğini inkâr etmeyeceğimiz tarihsel süreklilik fikrinin inkarını
içermesidir. Milli tarihi coğrafya zemininde temellendirmek isterken
Anadolucular tıpkı eleştirdikleri Turancılar ve İslamcılar gibi realiteden
kopar ve İslam medeniyet havzasıyla Türk dünyasından kopmak, tarihi çevreye bigâne
kalmak gibi bir sonuca yol açarlar. Anadolucular, tarih boyunca ve hemen
bugünkü sınırlarıyla çevreden, İslam aleminden ve Türk dünyasından yalıtılmış
bir Anadolu tasarlar. Yinanç’ın
eserlerinde karşılaşılan bu ikirciklilik ve belirsizlik Anadolu Türkleri Tarihi’nin
yaşandığı coğrafya, yani Anadolu için öngördüklerinde izlenebilir. Yinanç Anadolu
Türklerinin fütuhat ve tavattunlarına ait bütün olayları Anadolu Türklüğünün
tarihi içine dercetmekte, bu bakımdan Rumeli, Mağrip, Mısır ve Yemen gibi uzak
coğrafyaları da pekâlâ bu tarihin konusu olabilecek bir içeriğe sahip
kılmaktadır. Bu durumda Anadolu’nun sınırlarını belirleme sorunu ortaya
çıkmaktadır: Hakikaten Anadolu nerede başlamakta ve nerede bitmektedir?
Tarihsel kurgu kendine Anadolu coğrafyasını merkez edinmiştir de bu Anadolu
nerededir?
Nurettin Topçu’nun aradığı sentez
Süleyman Yalçın önderliğinde Aydınlar Ocağı tarafından 12
Eylül rejimine önerildiği ifade edilen Türk-İslam sentezinin ilk izlerine özellikle
Nurettin Topçu’nun eserlerinde rastlanır. Milliyetçiliğimizin Esasları
adlı eserinde “Anadolunun toprağı kanlarıyla yıkanan ecdadın ruhundan gelen
ilham sayesinde, şuurlu zümrede İslam’ı Anadolunun tarihi ile içtimai
yapısından ayırmayan gerçek sezgi hayat buldu. Anadolucular, gerçek
milliyetçiliğimizi bin yıllık tarihimizden çıkararak onun kalbine İslam’ı
koydular. Turancıların maddeci ütopizminin ve altı okların kaba realizmine
karşılık Anadoluculuğun getirdiği ruhçu idealizm, coğrafyanın gerçeğinde
ebediliğe göz koyan ruhların selamet davasını yaşatıyordu. Evvelkiler gibi o
bir inkâr davası da değildi. Belki bin yıllık tarihin ruhundan sızan ilhamın mahsulü
olmuştu. Gönülleri Cengiz Han’a değil Yıldırım Han’a, vicdanları boşluğa değil
ebedîliğe götürüyordu. Bu ruhçu milliyetçiliğin temellerini Melikşah’ın ve
Mevlana’nın, Yunuslarla Yavuzlarla kurduğu kabul edilmelidir” diyerek hem
Turancı Türkçülüğü hem de CHP’yi eleştiren Nurettin Topçu, Anadoluculuğa
üfürdüğü ruh ile Türk ülkesinde Türklükten ayrı bir İslam hayali kurmanın dar
görüşlülük olduğunu da addeder. O handiyse Anadolu coğrafyasında Türklük ile
İslam’ın olağandışı bir sentezine ulaşmış gibidir.
Bütün Anadolucular gibi ırk ile milleti birbirinden ayırt
ederek düşünen Topçu Anadolu’ya gelen Türklerin, Etilerin medeniyetini kabul
edip kendilerinden öncekilerin tekniğini aldıklarını ve çiftçi olduklarını
söyler. Topçu elbette çiftçi bir Eti’yi, bozkırların savaşçı-göçmen Türk’üne
yeğleyecektir. Şu sözler O’na aittir: “Eti çocukları, bugünkü Anadolu
köylüsünün ilk kökleridir… Kısa boylu, tekerlek, yanık yüzlü, sakin alınlı Eti
çocuğu gibi, bugünkü Anadolu’nun çocuğu olan kuru, yanık yüzlü…” Topçu, yine de
“Soyumuz, Oğuz çocuklarının, Anadolu’nun dokuz yüz yıllık tarihi içinde bu
topraklarla eriyip aslını kaybetmeyen Türk soyudur” demeyi de ihmal etmez,
Etilerden Türkmenlerin sadece tekniği aldıklarını, aralarında herhangi bir
kaynaşma olmadığını vurgulamaya gayret eder.
Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet
Kaplan’dan Hilmi Ziya Ülken, Mehmed Halid, Mükrimin Halil Yinanç, Ziyaeddin
Fahri Fındıkoğlu, Nurettin Topçu’ya kadar hemen bütün Anadolucu’larda
-özellikle erken dönemlerde- Anadolu’nun esas unsuru kabul edilen Oğuz
Türklerinin birbirinden ayrı tutulup zaman zaman Büyük Selçuklular ile Anadolu
Selçukluları arasındaki ilişkinin ailevî yakınlığa indirgendiğini, Irak, Suriye
ve Kafkasya’da yaşayan Türklerin Anadolucuların kurgusunu oluşturdukları
milletin dışında tutulduğunu vurgulayabiliriz. Yunus Emre’nin yanında Ahmet
Yesevi ismine kolay kolay rastlanmamasının bir sebebi sayabiliriz bu durumu.
Coğrafî ayrılıklar, bazen mezhep ayrılıklarıyla, bazen de İngilizlere atıfla,
anavatan ile müstemlekeler arasında yapılan bir ayrımla destekleniyordu.
Anavatan dışındaki Oğuz Türkleri de müstemleke ahalisi durumuna
indirgenebiliyordu.
Topçu’nun icadı: Türk-İslam sentezi
Yine de Nurettin Topçu’da Remzi Oğuz Arık, Hilmi Ziya
Ülken, Mükrimin Halil Yinanç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet
Kaplan, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi Anadoluculara nazaran İslamiyet vurgusu
daha belirgindir. O, milliyeti “soy”, toprak ve iktisattan oluşan maddi unsur
ile din, dil, dilek birliğinden oluşan manevi unsurun birleşiminden ibaret
sayar. Topçu bir yerde millete dini bir nitelik yükler ve şu sözleri kullanır:
“Malazgirt’ten Sakarya’ya kadar mukaddes toprağa ruhlarını karıştıran ecdadın
emaneti olan millet; zulmü de cehaleti de kabul etmek istemeyenler ona ne ad
verirlerse versinler; toprağıyla, ahlâkı ve imanıyla, kaderi ve gerçek
iradesiyle Anadolu Türk milletidir.”
İlginçtir, Topçu Anadolu’ya yerleşmeden önceki
Türkmenlerin hayatlarını “anavatanı olmayan, dünün ve yarının hesabının
kendisinden sorulmadığı yerlerde macera arayan ve yağmacılıkla yaşayan,
zorbalık” hayatı olarak değerlendirmekte beis görmez. Hatta Topçu’ya göre,
Anadolu’ya yerleşmiş Türkmen, toprağa bağlandıktan sonra Arap ve Orta Asya
Türkü gibi göçebe olmaktan çıkıp sorumluluk sahibi olmuştur, “…bugün Anadolunun
kendi milleti olan çiftçi köylüye, Orta Asyadaki türkmenin çocuğu demekten
ziyade, Anadoluda yaşamış ve Anadoluyu kurmuş, ilerletmiş kavimlerin çocuğu,
Anadolu tarihinin çocuğu demek daha doğru olur.” Asıl milli tarihi Türk’ün
Müslüman oluşuyla başlatan Topçu “Anadolu’nun bizim olan tarihinde ona yeniden
ruh ve hayat veren İslâm dininin ve bunu Anadolu’ya getiren Türkmen’in rolü
büyüktür. Onun içindir ki biz millî tarihimize, Anadolu’da ilk medeniyetlerin
yaşadığı devirlerden, yani binlerce sene evvelden başlayacak yerde, Anadolu’ya
Türk unsur tarafından İslâm ruhunun saçıldığı devirlerden yâni bin yıl
evvelinden başlıyoruz. Bu el bu ruhla Anadolu’da buluştu. Türkmen’i de, İslâm
dinini de Anadolu’da tanıdık. Bunlar, Anadolu’da bizim oldular. Anadolu’nun
Müslüman olan Türkmeni bizimdir. Onlar, Anadolu’ya yerleşirken, Anadolu
binlerce yıllık tarihe ve zengin medeniyetlere sahib olmuştu. Türkmen’in
Anadolu’ya getirdiği bir inkılâptır, yeni bir ruhtur. İslâm olmadan evvelki
Anadolu bize benzemiyor. İslam onun ruhunu değiştirdi. Bu ruh başkalığı
sebebiyle Anadolu’nun İslam’dan evvelki hayatını benimsemiyoruz” demekten
kendini alamaz.
Osmanlı nefreti Batılıları kıskandırır!
Gerek Yinanç’ta gerekse Topçu’da kaygısını asla
göremeyeceğimiz şey tarihsel bütünü kaybetme tehlikesidir. Bu isimler, Cumhuriyetçi
Türk Tarih Tezi’nin etnik kökene dayalı tarihyazımına karşı coğrafyayı
kutsayarak, bu coğrafya üzerinde ortak bir yaşam süren insanları dini ya da
milli sezişlerle birbirine bağlayan mistikliğe yol göstererek siyasal pratikler
oluşturmaya çabalar. Ayrıca her iki isimde de Osmanlı münafereti dikkat
çekmektedir.
Osmanlı hanedanlığı Mükrimin Halil Yinanç için çoğunlukla
Anadolu’nun ihmal edildiği dönemlerdir. Ona göre Osmanlı hanedanı yüksek Türk
seciyesini kaybetmiş, yönetim devşirme unsurlara bırakılarak Türkler devletten
dışlanmış, hatta devşirmeler intikam amacıyla zaman zaman Türkmenleri ezmiş,
Türkmenler sık sık kozmopolit sayılabilecek Osmanlı’ya karşı ayaklanmış, Türk
kanı anavatan dışında kalan bölgeler için boş yere akıtılmıştır. Çandarlı Halil
Paşa’yı idam ettirerek Çandarlı sülalesini devlet kademelerinden uzaklaştıran Fatih
Sultan Mehmed’in, İstanbul’un fethinden sonra artık devleti Anadolu beyleriyle
birlikte yöneten bir Türk hakanı ve millet reisi olmadığı, müstebit bir Roma
imparatoru olduğu iddiası da Yinanç’a aittir. O, özellikle Kanuni’den itibaren
Türklerin devlet yönetiminde görünür olmaktan çıktığını ve devletin kapıkulları
tarafından idare edildiklerini düşünür. Mükrimin Halil’in bir diğer eleştirisi
de padişahların Müslüman hükümdarların kızlarıyla evlenme ve kızlarını, kız
kardeşlerini İslam ve Türk hanedanına mensup prenslere verme âdetinden
vazgeçilmiş olmasıdır. Çünkü Yinanç, padişahların artık devşirme kökenlilerle
evlenmeye başladıklarını, kızlarını ve kız kardeşlerini kendi kölelerine,
devşirme çocuklarına verecek kadar bayağılaştıklarını düşünür.
Nurettin Topçu’nun Osmanlı hakkındaki olumsuz görüşleri
de Yinanç’ın uzağına pek düşmez. Topçu da Yeniçeri Ocağı’na Müslüman edilerek
alınan Hıristiyan unsurların milletimizin başına bela olduğunu, koca bir millet
kuran tertemiz Türk hanedanının sarayının, zehirli çember gibi devşirme
vezirler tarafından sarıldığını iddia eder. Dahası, milletin ana soyuna
dışarıdan karışanların onun geçmiş ve geleceğine ait mesuliyetlere sahip
olmadıkları için o millete –ana soya- zehirleyici etki yaptıklarını, felaket
getirdiklerini düşünür. Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde görev yapmış olan
Sırp, Arnavut, Arap ve Çerkez kökenlileri de Müslümanlık kisvesi altında
böylesi bir eylem içerisinde bulunmakla suçlar.
Topçu ve Hareket ekolünün Osmanlı’ya yönelik
eleştirileri sadece siyasi ve idari boyutlarda kalmaz, sanat ve edebiyat da bu
eleştirilerden nasiplenir. Sözgelimi 1939 tarihli bir yazısında Topçu, Divân,
Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatlarını Anadolu’nun milli değerlerine
yabancı, başka bir alemin ürünü olarak değerlendirir. Divan edebiyatını
çürümüşlüğün sembolü addeden Topçu, başka bir yerde, “Hâmid Afrika ile Asya’da
mevzularını aramayıp da, Malazgirt’de, Antakya muhasarasında, Ankara meydan
muhaberesinde veya Niğbolu’da arasaydı, eserleri milli olurdu, hem de ebedî
olurdu” demekten kendini alamaz. Edebiyatta olduğu gibi musikide de Şark ve
Garb musikisi diye bir ayrımın olmadığını vurgulayan Topçu, “Alman’ın Alman
musikîsi, İtalyan’ın İtalyan musikîsi yaptığı gibi, Türk insanının da Türk
ruhunun seslerini yansıtacak milli bir musiki”ye ihtiyacı olduğunu belirtir.
Mimaride de Osmanlı mimarisine dönük eleştirileri vardır Topçu’nun. “Yığın
halinde, dev gövdeli, ruhsuz galeri mimari üslubu” olarak nitelediği yaklaşımın
Anadolu Türk mimarisini yansıtmadığını düşünen Topçu için Türkiye’nin “milli”
mimarisini Selçuklu mimarisi ve kervansarayların üslubu temsil eder.
Deyim yerindeyse Anadolucu kavrayışta “ben” 1071’den
sonra Anadolu’yu kendine yurt edinmiş Müslüman Oğuz Türk’ü yani “Anadolulu”dur.
Osmanlı bürokratik aygıtında görev alan devşirme kökenliler, Çerkez, Tatar,
Arap bürokratlar ile Rumeli’den Anadolu’ya göç etmiş olan muhacirler son
tahlilde bu toprakların öz evlatları olarak asla kabul görmezler. İçlerinde
Müslüman ya da Türk soyundan olanların bulunuyor olması da Anadolucular için
“öteki” oldukları gerçeğini değiştirmez.
“Yerli” sosyo-politik travma
Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmiş olması ve “elde
kalan son vatan parçası olan Anadolu’nun” Kurtuluş savaşı ile kurtarılması
olaylarının karakterize ettiği sosyo-politik travmanın etkisi altında
geliştirilen Anadoluculuğun, merkezi güçlendirmek için inşa ettiği tarih
tasavvurunun bu sosyo-politik travma ile mücadele etmek bir yana daha da
kuvvetlendirdiğini düşünebiliriz. Anadolucu tarih tasavvuru ile “tarih
denizi”ndeki Türk tarihi Anadolu yarımadasına hapsedilerek parçalanıyor, bir
köksüzlük ve yalnızlık hissi oluşuyor. Hatta Selçuklu tarihi ve Oğuz Türkleri
bile bu parçalanmadan nasiplerini alıyorlar. Yinanç ve Topçu’da kuvvetlenen Osmanlı
karşıtı tavır, çokça önemsenen bin yıllık Anadolu tecrübesi ile uyuşmazlığı bir
yana, Anadoluluk üzerinden kolektif bir kimlik oluşturmaya da mümkün
görünmüyor. Anadolu’da yaşayan halkın el’an heterojen unsurlardan oluştuğunu
göz ardı eden yaklaşım bir üstkimlik olarak kurguladığı Anadoluluğu da
imkansızlaştırdığını fark etmiyor. Sözgelimi Azerbaycan Türklüğü ile Anadolu
Türklüğünün aynı milletten olmadıklarını vurgulamak için mezhep farklılığını
gündeme getirmek kendiliğinden Nihal Atsız’ın eleştirilerine konu olacak
şekilde Türkiye’deki alevi vatandaşları Türk saymamaya kadar varabilir.
Anadolu’nun Türklerden önceki halkıyla herhangi bir kaynaşma olmadığını öngören
yaklaşım Türkiye’deki farklı etnik unsurların hemen tamamını Anadolulu üst
kimliği ile toparlarken bu üst kimliğin asli içeriğini Müslüman Oğuz boyuyla
sınırlamaya çalışmak da açık çelişkiye yol açıyor.