12 Nisan 2026 Pazar

Yeryüzü nasıl bölündü? Nasıl anlamlandırıldı?

 Yirminci yüzyıl siyaset ve hukuk felsefesinde ilk akla gelen isimlerden sayılır hiç kuşkusuz Carl Schmitt. "Siyasal"ı "dost ve düşman ayrımı" olarak tanımlayan ve bu tanımlamayla birlikte yirminci yüzyılda siyaset felsefesini Leo Strauss'la beraber yeniden ayağa kaldırdığı iddia edilen Schmitt, ayrıca kullandığı siyasi ilahiyat, karar, olağanüstü hâl, istisna, partizan, güçlü devlet, normal düzen hukuku, nomos gibi kavramlarıyla da sık sık gündeme gelir. Kendi ifadesiyle "jus publicum europaeum'un son bilinçli temsilcisi" olan Schmitt'in bir anayasa hukukçusu olarak politik felsefeye yönelik ilgisini daha 1920'lerden itibaren göstermeye başladığını biliyoruz.

İlk kez 1950'de yayınladığı Yeryüzünün Nomosu eseriyle Schmitt, 1600'lerden 1900'lere kadar uzanan Jus Publicum Europeaum (Avrupa Kamu Hukuku) döneminin uluslararası hukukun temelini oluşturduğunu ileri sürer. Bu süreçte Avrupa devletleri hem kendi aralarında toprak paylaşımı yaptı hem de Avrupa dışı bölgeleri ele geçirdi; bu da kara ve deniz dengesine dayalı yeni bir küresel düzen yarattı. Ayrıca, ruhani iktidarın sonu ile birlikte bireyler vatandaşlık yoluyla toprağa bağlandı. Devlet ise, merkezi ve rasyonel yapısıyla egemenlik hakkını elinde tutan ve dost-düşman ayrımına karar veren ana otorite konumuna geldi. Schmitt'in anladığı şekliyle devlet, Katolik ve Protestanlık ayrımının yol açtığı mezhep savaşlarının kargaşaya sürüklediği Avrupa'da Kilise'yi ve feodal güçleri etkisizleştirerek düzeni yeniden kurma başarısı göstermiştir. Schmitt'e göre devlet, kendi ülkesi sınırları dahilindeki her konuda kendi üstünde hiçbir otorite tanımadığı ve hükmünü yürüttüğü için egemen olan merkezi ve rasyonel bir iktidardır. Bu nedenle devlet siyasal olanı, yani dost-düşman ayrımını, denetim altında tutan temel aygıttır. Kamusal düşmanı tanımlama yetkisi devlet için birliğini tehlikeye sokmamak adına ortak bir düşman yaratılması anlamına gelir.

Modernliğin siyasal anlamı

Eserinde yeryüzünün bölünmesini, düzenlenmesini ve anlamlandırılmasını içeren temel ilke konumuna getirdiği nomos kavramını tarihsel bir düşünme eksenine dönüştüren Schmitt, Jus Publicum Europeaum döneminin doğuşundan çöküşüne kadar uzanan tarihi süreci hukukun, savaşın ve egemenliğin anlamına dair yaptığı analizlerle inceler. Bu surette Schmitt'in eserinde küresel düzenin köklerini, Batı medeniyetinin sınırlarını ve modernliğin siyasal anlamını da söz konusu ettiği söylenebilir.

Eserinin önsözünde Avrupa merkezli uluslararası hukuk düzeninin sona erme sürecinde olduğunu, dolayısıyla yeryüzünün eski nomosunun da battığını belirten Carl Schmitt, o nomosun masalsı ve beklenmedik bir biçimde keşfedilen Yeni Dünyadan, tekrarı mümkün olmayan tarihi bir olaydan doğduğunu vurgulayarak bu olayın modern tekrarının ancak fantastik paralelliklerle hayal edilebileceğini ileri sürüyor. İnsanların düşüncesinin yeniden dünyevi varoluşlarının temel nizamına yönelmesi gerektiğini söyleyen Schmitt "Biz dünyanın anlam alanını arıyoruz" cümlesini kuruyor. Eserinde göze aldığı riski ve temel amacı bu cümleyle dile getiren Schmitt "Yeryüzü, barışçıl olanlara vadedilmiştir. Yeryüzünün yeni bir nizamı düşüncesi de yalnızca onlara açılacaktır" ifadesine yer veriyor. Eseri Türkçeye çeviren Furkan Şimşek'in kapsamlı açıklama ve notları da eserin okunuşu kolaylaştırıyor.

9 Şubat 2026 Pazartesi

Heidegger'i biz kalarak anlamak

 Yaklaşımıyla sadece felsefe alanında değil şiir, resim, mimarlık, teoloji vb. diğer alanlarda da kayda değer tartışmalara yol açmış 20. yüzyılın en etkili filozofu sayabileceğimiz Martin Heidegger'in özellikle Hölderlin, Stephan George gibi Alman şairlere de ilgi gösterdiği, birçok çözümlemesinde onların dizelerine atıf yaptığı, hatta zaman zaman şiirlerini kapsamlı bir şekilde kendi yaklaşımını doğruladıklarını göstermek amacıyla yorumladığı görülür. Felsefenin geleneksel söz dağarını lağvedip ona yeni bir söz dağarı kazandırmak gibi cür'etli bir düşünmeye girişen Heidegger'in bunun için de mevcut felsefi geleneği sil baştan yeniden, bu kez kendi girişimi çerçevesinde okuduğunu görürüz. Bütün "ham" bilgilerden uzaklaşarak onları rafine bir hale dönüştürmeyi amaçlayan bu cüretkâr girişimin siyasal alanda tökezlemesi ise kaçınılmazdır handiyse. Heidegger'in 1933'te Nasyonal Faşizm'le (Nazizm'le) temasına dönük değerlendirmeler buna işaret eder belki de. Yine de, bize en yakın ve en açık olanın tasvirinde en çok zorlandığımız şeyler olması gibi Heidegger de "zorluk"la okunur, "zorluğu" sever, zorlar; Heidegger'i siyasi okunuşunun ötesinde okumak gerektiği açıktır.

İbrahim Kalın'ın 2019 sonbaharında Almanya'nın Baden-Württenberg eyaletinde, Feriburg şehrine otuz kilometre mesafedeki Todnauberg köyünde, Kara Orman'ın kenarına kurulmuş Heidegger'in kulübesine yaptığı yolculuğu sadece felsefi temelli değildir. Elbette, kendi söyleyişiyle Kalın'ın oraya giderken zihninde bir dizi düşünce, kavram ve mesele vardır; ancak onun için bu ziyaret şu anlama gelir: "Heidegger'in kulübesine yolculuğumun temeli, onun düşüncesine yönelik ilgim, alakam ve ihtimamımdı. Heidegger'in düşüncesinin kulübesiyle, köyüyle, şehriyle, Kara Oman'ıyla, Almanlığı ve Avrupalılığıyla olan irtibatı da bu ilgi alakanın kurucu ve tamamlayıcı unsurları arasında yer alıyor. Kulübeyi ziyaret etmek demek, tüm bu unsurlarla da yüzleşmek demek".

Katip, ravi, şarih...

Heidegger'in düşüncesinin derinlik ve enginlik kazanmasını sağlayan şeyin Kara Orman'ın sağladığı ortam olduğunu söyleyen Kalın böylelikle "tabiatı romantize etmeden onu Varlık'ın bir tezahürü olarak görmek, Varlık sorusunun açık seçik bir şekilde ortaya konmasına yardımcı olur" demektedir. Heidegger'le birçok meseleyi müzakere ederek yer yer Nesimi, Yunus Emre, Aşık Veysel'in sohbete dahil olmasına; yer yer Heidegger'le Molla Sadra'nın baş başa konuşmasına imkan tanıyan, bu müzakere esnasında ihtiyaç hasıl oldukça mütercimlik, katiplik, ravilik, şarihlik yapan İbrahim Kalın, kitapta hem eleştiri mesafesini koruyor hem de "yargılamadan, yabancılaşmadan ve ötekileştirmeden anlamaya, öğrenmeye ve kavramaya" çalışıyor.

Heidegger ile birlikte varlık, medeniyet, teknoloji, felsefe, şiir, hakikat, özgürlük kavramlarını, bu kavramların işaret ettiği içeriğin en asli yanlarını ele alan Kalın, "Heidegger'le çıktığımız yolu önemsiyorum ama bizi götürmek istediği yer konusunda şüphelerim var" demeyi de ihmal etmiyor. Heidegger'in düşüncesini sistematikleştirmekten uzak duran Kalın bunun sebebinin Varlık'ın özü ve hakikatiyle ilgili bir durum olduğunu tasrih ediyor. Ona göre "Her sistematikleştirme çabası, her şeyi ihata eden Varlık'ın her an yeniden tecelli ve tezahür eden hakikatini sınırlı, soyut ve donuk bir kalıba sokma riskini taşır."

Eserinde Heidegger'in varlık düşüncesinin sunduğu imkanları, biz kalarak anlamaya ve anlatmaya çalışan Kalın "Risk alma pahasına Heidegger'i kendi konfor alanından alıp bizim dünyamızda bir gezintiye çıkardım. Bunu, Heidegger'in düşüncesini tarif etmeden ama kendimize de yabancılaşmadan yapmaya gayret ettim. Medeniyetle arası tüm okumalarımda yapmaya çalıştığım şey hep bu oldu" cümlelerini kuruyor.

7 Ocak 2026 Çarşamba

6 ciltte Weber külliyatı

 Sosyolojinin üç kurucu isminden biri addedilen Max Weber (diğerleri Emilié Durkheim ve Karl Marx'tır) püriten ahlak, zorlayıcı emek, bürokrasi ve kapitalizm etkisindeki ekonomik başarı arasındaki ilişkileri inceleyen Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu başlıklı eseriyle epey ünlüdür. Weber elbette ayrıca modern dünyaya ve onun altında yatan rasyonalizasyon süreçlerine karşıt gördüğü karizma ve mistisizm gibi toplumsal fenomenler hakkında da yazdı. Almanya'da sosyolojinin akademik bir disiplin olarak kurulmasına katkı sağlayan çabalarıyla da dikkat çeken Weber objektiflik ihtiyacındaki ısrarı ve insan eylemini anlamaya dönük motivasyon teorisiyle de modern sosyolojinin gelişimine kalıcı ve derin etkiler bıraktı.

Weber giderek sanayileşen ve karmaşık görünüm arz eden modern toplumların doğuşundaki etkenleri, bu toplumlarda geçerlilik kazanmış otorite tarzlarını, modern devlet ve bürokrasiyi, Avrupa'da aydınlanma sonrası oluşan sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik şartları tartışan yaklaşımının en temelde modern ile gelenek zihni ayrışmaları merkeze alarak çözümler. Bu ayrımı esas ittihaz ederek meşruiyet, rasyonelleşme, toplumsal eylem, kültürel ahlak, ekonomik gelişme, bürokrasi, karizma, rutinleşme gibi halen üzerlerinde birçok tartışmanın sürdüğü bir kavramsal söz dağarına çözümlemelerinde yer veren Weber'in yönteminde Alman tarihselcilik geleneğinin izleri baskın şekilde izlenirken yer yer pozitivist etkilerin de bulunduğu görülür.

Özgün kavramlar geliştirdi

"İdeal tip"ler ve "tarihsel tipler" gibi kendine özgü bir kavramsal avadanlık geliştiren Weber'e göre sosyal bilimlerin ürettiği bilgi ile doğa bilimlerinin ürettiği bilgi arasında nitelik bakımından önemlice farklar olsa da sözgelimi sosyolojik bilgiler de en az fizik ve kimyanın "kesin" bilgileri kadar geçerlidir.

20. yüzyıl sosyal bilim literatüründe yapısalcı, bireyci, pozitivist, öznelci, liberal, milliyetçi gibi birbiriyle uyuşması çok güç birçok sıfat verilen makalelere sahip Weber'in Ekonomi ve Toplum gibi doğrudan ekonomik süreçlerin toplumsal etkilerine odaklı çalışmaları da vardır. Ekonomi ve Toplum'u Almancadaki uzmanı editörlerin hazırladığı Max Weber Külliyatındaki edisyonun çevrilmesiyle Türkçede 6 cilt halinde yayımlamayı hedefleyen Al Baraka Yayınları ilk ciltte Topluluklar'a yer veriyor. Çalışma Almanca orijinalinde ayrıntılı editör önsöz ve notlarından Weber'in eksizsiz metinlerine kadar 4 bin sayfanın üzerinde bir külliyat oluşturan 6 ciltle Weber'in dinî topluluklardan tahakküm sosyolojisine, hukuktan şehre pek çok metnini tarihsel ve teorik bağlamına oturtulmuş bir biçimde Türkçeleştirmeyi hedefleyen 6 cildin ilk cildini oluşturan kitapta Weber'in toplulukların genel ekonomik ilişkilerinden hanehalkı, etnik, piyasa, siyasi topluluklara; güç prestiji ve milli duygudan sınıflar, zümreler ve partilere; savaş zümrelerinden hane birliği, aşiret ve mahallelere kadar metinleri bulunuyor.

Kitap bu haliyle aslına sadık bir biçimde edisyondan geçirilmiş, fragmantel bir çalışmayla karşılaştırıyor bizi. Bu parçalı yapıya ayrıntılı teorik ve tarihsel notlarıyla editörler bağlam kazandırıyor. Türkçe'deki Max Weber Külliyatı'na ait bir eser haline getirenler ise kitabı yayına hazırlayan Vefa Saygın Öğütle ve mütercim Şeyma Akın. Almanca editörünün beş yıl çalıştığı Topluluklar cildinin çeşitli ve eşit biçimde mümkün yorumlara bir oyun alanı bırakmak ve Max Weber araştırmaları için sağlam bir metinsel zemin sağlamak gibi amaçları var.

26 Kasım 2025 Çarşamba

Gelecek, gittikçe yaklaşan bir tehdittir

 Günümüzdeki hayat akışına ilişkin izlenim ve tecrübelerimize yol açan zaman tasavvurunda yaşanan önemli bir değişim var. İçinde yaşadığımız şimdiyi çekiştiren iki noktayı Alman asıllı Amerikalı akademisyen Hans Ulrich Gumbrecht "bir yanda somutluk, bedensellik ve insan hayatının mevcudiyeti üzerine ısrar ... karşısında ise kendisini mekândan, bedenden ve dünyadaki-şeylere duyusal temastan soyutlamış radikal bir spiritüelleşme" şeklinde özetliyor Türkçeye "Bizim Geniş Şimdimiz" adıyla kazandırılan kitabında. İlk çekim noktasının içinde yaşadığımız zaman-mekân kavrayışında oluşturduğu sonuçların "kültür eleştirisi"nin tınılarıyla karşılandığına işaret eden Gumbrecht radikal spiritüelleşmenin de modernizasyon sürecinin bir parçası olduğunu vurguluyor.

Şimdiyi analiz için başvurulan fikri çerçevenin epistemoloji tarihiyle melankolik bir kültür eleştirisinin buluştuğu yerde şekillendiğini belirten Gumbrecht böylelikle günümüze dair kapsamlı bir teşhiste bulunuyor. Teşhisini şekillendirirken çağdaş dünyaya mevcudiyet perspektifinden bakan Gumbrecht, "şimdi"nin Kartezyen özneye kendi habitatını veren şey olduğunun altını çiziyor.

Geçmiş şimdimize akar

"Tarihsel zaman" fikrinin gündelik sohbetlerde, entelektüel ve akademik çevrelerde kendini göstermesine, yeniden üretmesine rağmen artık ne tecrübelerimizi edinme araçlarımızı ne de fiillerimizi açıklayabilecek sağlam bir temel sunamadığını belirten Gumbrecht, bugün "tarihsel zaman" diye bildiğimiz zaman-mekân kavrayışı içinde yaşamadığımızın göstergesinin en iyi geleceğe karşı tavrımızda gözlenebileceğine kani. Ona göre "Gelecek bizler için artık kendini imkanların açık ufku olarak göstermez, aksine o kendini bütün gelecek tahminlerine gün geçtikçe kapatan bir boyuttur. Daha beteri, gelecek gittikçe yaklaşan bir tehdittir..." Geçmişin yitip gittiğine ilişkin ifade edilen tasavvurlara rağmen içinde yaşadığımız zaman-mekânda hiçbir şeyi ardımızda bırakamadığımızı belirten Gumbrecht geçmişin şimdimize adeta aktığını söylüyor. Böylelikle bizi yutan geçmiş ile tehditkâr bir gelecek arasında kalan şimdimiz farklı zamanlılıkların eş mekanına dönüşür: "Geniş şimdimiz, içinde birbiriyle rekabet eden dünyalarıyla, çok sayıda imkânı hâlihazırda aynı tepside sunar; bu yüzden sahip olduğu kimliğin -şayet öyle bir kimlik varsa- keskin köşeleri yoktur. Fakat, aynı zamanda, geleceğin bize kendini kapatmış olması ... eylemeyi imkansızlaştırmaktadır; çünkü gerçekleşecek bir zemin yoksa ortada eylem de yoktur. Genişleyen şimdimiz, geleceğe ve geçmişe doğru hareket edecek sahayı sunmasına sunuyor fakat vaziyet o ki tüm bu çabalar dönüp dolaşıp çıktıkları yere dönüyor."

Lyotard'dan Heidegger ve Gadamer'in kavram ve yaklaşımlarına Edmund Husserl, Hannah Arendt, Peter Sloterdijk'ten Robert Musil gibi romancı isimlerine, dil felsefesinden varlık felsefeleri ve hermenötik gibi alanlara dek genişleyen şimdi üzerinde küreselleşme, edebiyat, spor kültürünün etkilerini çözümleyen Gutemberg, kartezyen özne tasavvurunun epistemolojik hayat alanı olan "tarihin daraltılmış/sıkıştırılmış şimdi"si gibi yeni bir figürün de ortaya çıkması gerektiğini belirtiyor. Reinhardt Koselleck'in tarihsel bilinci tarihselleştirmesinden, Weberci anlamda "anlam kültürleri-medeniyet kültürleri" tipolojileştirmelerine Gutemberg, içinde yaşamak zorunda kaldığımız zaman bilincinin gündelik tecrübelerimiz üzerindeki etkilerini irdeliyor.

24 Ekim 2025 Cuma

Post-seküler dünyada din

 Modernlikle birlikte ortaya çıktığı söylenen sekülerleşmenin kültürel, dini ve ideolojik temellerinin uzun bir süreçte yatan çok katmanlı bir gerçeklik olduğu söylenebilir. Modern sekülerleşmenin epistemolojik ve ontolojik temellerinin Aydınlanma düşüncesi ile yapılandığı, küresel bir olgu haline dönüştüğü ve paradigmatik sayabileceğimiz bazı kavram ve teoriler, yaklaşım ve perspektiflerle başta felsefe ve sosyoloji olmak üzere tarih, antropoloji, psikoloji gibi birçok disiplinin nesnesi haline dönüştüğü vurgulanabilir.

Entelektüel yenilgi

Sekülerleşme köklendiği dünyanın dini, siyasi, ekonomik ve kültürel boyutları içinde teorileştirildi. Pozitivizmin etkisi altında gelişen klasik sekülerleşme yaklaşımları dinin toplumsal etkisinin zayıflayacağı varsayımında bulundu. Ancak pozitivist paradigmanın yaşadığı entelektüel yenilgi hem bu öngörüleri yanlışladı hem de bir süreç olarak sekülerleşme ile bir ideoloji olarak sekülarizm konusunda ayrım yapılmasına sebep oldu. Sekülerleşmeye dair öngörü ve teorilerin revizasyonuna sebep olan yeni dini hareketler, maneviyatçı eğilimler, pratikler ve din benzeri oluşumlar ile dini çoğullaşma, tartışmaların odak noktasını sekülerleşmenin pratik görünümlerine kaydırdı.

Post-seküler dünyada din ve İslam'da sekülerleşmeyi tartışan kitabı "Sekülerliğin Ötesi" adlı kitabında Celaleddin Çelik, İslam dünyası ve Türkiye'de çok sarsıcı kimlik ve kültür değişmelerinin odağında yer alan, popüler kültürde anahtar bir konuya dönüşen sekülerleşmeyi ele alıyor. Sekülerleşmenin Türkiye'de ele alınışının bakış açısına göre anlam ve değeri değişen bir durumu ifade ettiğini belirten Çelik "Örneğin din ve geleneğin hakimiyet zincirlerinden kurtulmak isteyenler için özgürleştirici, baskı ve geriliğin bertaraf edilmesini sağlayan bir çözüm, muhafazakâr ve dindarlar açısından ise yabancılaşma ve yozlaşmanın sebebi, dinden uzaklaşmanın kaynağı olarak yorumlanıyor." diyor. Oysa yeni zamanlarda bütün sınırlarını ortadan kaldıran akışkanlıkla birlikte "kutsalın sekülerleşmesi" kadar "sekülerin kutsallaştırılması" gibi hibrit, melez ya da sembiyotik oluşumların da tezahür ettiğini belirten Çelik, Türk modernleşme sürecinin söz konusu dini-kültürel görünümleri ve modelleri örnekleyen kayda değer bir sekülerlik tartışmasını temsil ettiğini düşünüyor.

Günümüzün İslami düşünce ve hareketlerin ideolojik direncini temin eden geleneksel hafızanın seküler sadme ile yaşadığı sendelemenin üstesinden gelmek için ya iç eleştiri, uyanış, tecdid mekanizmaları inşa etmeye ya da kolektif direnç kaynakları için daha yoğun bir şekilde politize olmaya sevk ettiğini vurgulayan Çelik "Modern sekülerizmle ilişkisinde İslami hafızanın kültürel yapılar ve kodları 'yapısal soykırıma' uğrarken, postmodern süreçlerde ise Müslüman zihni, ben idrak ve tasavvuru bir eksen kaymasına maruz kalmıştır" diyor. 

14 Ekim 2025 Salı

Felsefe filozofun yaşam tarzını etkiler mi?

 Felsefe tarihlerinde aktarılan anekdotlar sayesinde filozofların düşünceleri açıklanmaya çalışılır. Sözgelimi Diyojen'e dair anlatılan birçok menkıbe ya da Arşimed'den aktarılan suyun kaldırma kuvvetini buluş hikayesi buna mebnidir büyük ölçüde. Filozofun düşüncesi ile hayatın birbiriyle uyuştuğu ya düşüncesinin hayatını ya da hayatının düşünce yapısını belirlediği öngörüsüne yaslanan bu anektod aktarımları hiç kuşkusuz onların yaklaşımının kamil anlamıyla aktarılmasında epey elverişlidir. Bu tür eserler içinde en gözdesi elbette Diogenes Laertius'un on kitaplık Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri eseridir. Antik çağ filozoflarıyla ilgili birçok anektod bu eserden yararlanılarak aktarılmaktadır.

Bununla birlikte Hans Blumenberg'in kişisel eşyaları arasından çıkan notlara ve bazı gazete yazılarına dayanan kitabı Filozofu Baştan Çıkarmak bir tarafıyla düşünürlerin hayat ve felsefelerinin birbirine uymadığı, gülünç ve nahoş durumları aktarıyor bir tarafıyla da günümüzde egemen düşüncelerin temel yapılarının ve esin kaynaklarının anlaşılması yolunda önemli ipuçları sağlıyor. Sözgelimi hoşgörünün en genel formülünün insanların duymak istediklerini onlara söylemek ve hatta kendilerinin bunu istediklerini fark etmeden yapmak olduğunu belirten Blumenberg, "Dünyamızın içinde bulunduğu durum için teselliye ihtiyacımız var ve bilimin bu teselliyi sağlama çabası hiç aşikâr değildir" diyor.

Modern bilimin geleneksel anlayışta yer edinen insanın evrendeki özel konumunun ortadan kaldırılmasında etkili olduğunu ve modern dünyadaki umutsuzluğun temelini oluşturduğunu kaydeden Blumenberg, insanın evrendeki özel konumunun kaybıyla sonuçlanan yeni durumda bilim adamlarınca benimsenen ona teselli sağlama amacındaki çabanın arka planında yatan saikin de bilim insanlarının kendi çıkarları olduğunu söylüyor.

Hakikate hizmet

Bu çıkarım "yalnızca hakikate hizmet etme" olarak adlandırılacak bilim insanlarının kendi meşruiyetlerini tedarik ettiği sadakat yemininin sınırlarını gösteriyor: Pekâlâ kamuoyunda daha fazla yer almak ya da şöhret olmak için konuşurlar: Yaklaşan kuyruklu yıldızlardan virüs mutasyonlarına, deprem kahinliğinden türlü felaketlere kadar birçok heyecan verici konuyu dinleriz onlardan.

Heidegger, Wittgenstein, Kant, Freud, Hegel, Schopenhauergibi filozofların görüş ve düşüncelerini hayatlarındaki onların hayatlarındaki birtakım olaylar bakımından yorumlayan, yer yer katılan, çoğu kez eleştiren Blumenberg, klasik filozof anekdotlarını önemseyenlerin felsefenin davranış ve yaşam tarzı üzerinde neler sağlayabileceğine dair düşünce deneyi olarak da görülebilecek kurgusal unsurlar olduğunu gözden kaçırabileceklerini vurguluyor. Her zaman kurguların gerçeklerden daha güçlü olduğunu belirten Blumenberg de bazen kurgu uydurabiliyor. Kitabında uydurduğu bir kurguyu, "üçüncü bin yılın filozoflarının uygun bir şekilde ölümler ve son sözler atfedemeyecekleri endişesiyle" Heidegger'in ölümü öncesinde söylediği son söz olarak yazdığını anlatıyor: Artık endişelenecek bir neden yok!

Eserinde varlık felsefesinden dil felsefesine kadar geniş bir mecrada birçok düşünürü anan, çeşitli düşünme formlarındaki benzerlik ve farklılıkları deşen Hans Blumenberg'in bu noktada karşılaşılabilecek kimi dolaylı kimi dolaysız paradokslara, düşkünlük ve çekiciliklere,sınanmamışlıklara, tesellilere, ayartmalara, kışkırtmalara veketlenmelere de değiniyor.

26 Eylül 2025 Cuma

Sonuna yetişecek nasılsa herkes

SERVET SENA SORKUN/YENİŞAFAK

Murat Güzel’in 2008’de yayınlanan ilk şiir kitabı Uzak Koku ikinci baskısını 2020 yılında yaptı. Mutlak Müzik adlı ikinci şiir kitabı Muhit Kitap’ta yayınlandı. Ayrıca Ketebe yayınlarından çıkmış Modern Türk Ruhunun Trajedisi adlı bir eleştiri kitabı var. Kendisiyle gazetelerdeki köşe yazıları, internet yazıları ve dergilerdeki eserleriyle de sık sık karşılaşıyoruz.

Son zamanlarda okumaktan en keyif aldığım kitaplardan biri olan, şairin yeni şiir kitabı Ağaçların Diyalektiği, Muhit Kitap’tan okuyucuyla buluştu. Kitap, adından da anlaşılacağı gibi, doğa ve insan ilişkisini derinlemesine ele alan şiirlerden oluşuyor. Ancak bu şiirlerin yüzeydeki doğa betimlemelerinin ötesinde, daha derin bir felsefi tartışma barındırdığını fark etmek ve hüzünle yoğrulduğunu anlamak için yakın bir okuma yapmak gerekiyor.

Diyalektik, antik Yunan’dan modern çağa kadar uzanan bir tartışma ve düşünme biçimi olarak bilinir. Güzel, bu terimi doğa ile olan ilişkisini tanımlamak için kullanıyor. Ağaçların rüzgârla, insanlarla ve birbirleriyle olan diyaloglarını, birer düşünsel karşıtlık olarak betimliyor. Kitabın ilk bölümünde ağaçlar, sadece doğanın bir parçası olarak değil, aynı zamanda insanların, şehirlerin ve anıların sembolleri olarak da karşımıza çıkıyor. Bu durum öte yandan Güzel’in doğayı insanların dışında saymadığını da gösteriyor: Güzel, ağaçlarla yaptığı bu metaforik konuşmalarla, okuyucularını kendi içsel dünyalarına da bir yolculuğa çıkarıyor.

BİR HESAPLAŞMA ÜZERİNE

Kitabın ikinci bölümü “Aporia” adını felsefi bir terimden alıyor. Aporia, bir konunun hangi yönünün takip edilmesi gerektiği konusunda yaşanan kararsızlık ve belirsizliği ifade eder. Güzel, bu bölümde modern hayatla ve uygarlıkla olan hesaplaşmasını sürdürüyor. Şairin önceki eserlerinde de gördüğümüz bu hesaplaşma, Ağaçların Diyalektiği’nde de derinleşerek devam ediyor. Burada, modern dünyanın getirdiği karmaşalar ve belirsizlikler karşısında şairin kişisel çatışmalarına tanık oluyoruz.

Ağaçların Diyalektiği, şiirlerinde yoğun imgeler ve metaforlar kullanarak okuyucularına zengin bir okuma deneyimi sunuyor. Gerek adlandırmalarda gerekse şiirlerin içeriğinde Güzel’in kendi okumalarından edindiklerini rahatça kullandığını, atıflarla bu metinlere işaret ettiğini de görüyoruz. Sözgelimi Kur’an-ı Kerim’den alıntı yaptığı gibi Gazzali, Şibli, Maarri gibi müelliflere de selam gönderiyor. Bu açıdan önceki kitaplarındaki tavrını sürdürüyor şair. Hipermetinlere olan düşkünlüğü bu şiirlerde de bulunuyor. Şairin hayat yolculuğunun bir durağı olan Ağaçların Diyalektiği’nde doğaya, eşyaya ve insanlara şairden önce sinmiş esrarın, belirsizliklerin çözülmeye; içsel çatışmaların bu çözümler yoluyla karşılanmaya çalışıldığı söylenebilir.

Ayrıca her bir şiir, hem bağımsız birer eser olarak okunabilirken, aynı zamanda kitabın genel temasına katkıda bulunan bir bütünün parçaları olarak da değerlendirilmelidir. Güzel’in şiirleri, hayatımızdaki çıkmazlarla başa çıkma biçimlerini de ele alıyor. Şair, “Mutantan bir sokaktım kendime, çıkmaz” dizesinde de olduğu gibi birçok şiirinde, insanın kendi içsel çıkmazlarına işaret ediyor. (Dize “çıkmaz”ı belirginleştirirken içsel “tantana”ya da işaret ediyor.) Bu dizeler, okuyucularına modern hayatın getirdiği çeşitli zorluklarla nasıl başa çıkabileceklerine dair ipuçları veriyor. Güzel’in doğa ile kurduğu bu derin bağ, aynı zamanda insanın kendi iç dünyasında yaşadığı karmaşaları da anlamlandırma çabasını yansıtıyor. Ayrıca önceki kitaplarda sıkça rastlanan “uzun” şiirlerin bu kitapta teke indiği görülüyor. Böylece sanki Ağaçların Diyalektiği tek bir şiirmiş de sonradan parçalanmış duygusuna kapılıyor okur. Şairin başvurduğu epik ve dramatik unsurlar da bu duygunun oluşumuna epey katkı sağlıyor.

İÇSEL KAVGANIN ŞİİRDEKİ SESİ

En imgeci görülebilecek şiirlerinde bile, Güzel’in imge eleştirisi yaptığı dikkat çekiyor. Şiirlerin sesinde ve sunumunda benimsenen epik ve dramatik unsurlar bu eleştirilerde başrolü oynuyor. Aynı epik ve dramatik unsurlar şairin kendisiyle ve şiiriyle adım adım kavga ettiğini de sezdiriyor. Bu içsel kavga, şiirlerinin derinliklerinde hissediliyor ve okuyuculara imgelerin ötesine geçip, şairin kendi içsel dünyasındaki çatışmaları anlamalarına olanak tanıyor. Bu şiirlerde, Güzel’in şiir sanatına dair sorgulamaları ve toplumsal eleştirileri de yer alıyor, bu da şiirlerini daha da zenginleştiriyor.

Ağaçların Diyalektiği, hem doğa severlerin hem de felsefi derinlik arayanların ilgisini çekecek nitelikte bir eser. Murat Güzel, bu kitapla birlikte Türk şiirine yeni ve özgün bir soluk getiriyor.