29 Temmuz 2026 Çarşamba

ODUNCU MUSA DESTANI-TOPAL'I VURDULAR

 

Rampalı önünde dayı

Topal’ı vurdu kör olasının teki

Peşinden koştuk ama yakalayamadık

Ara sokaklarda kaybettirdi kendini


Ağır yaralı kaldırıldı Topal

Annesi geldi hastaneye

Bütün yaşıyla bütün anıları

Bütün yaşadıklarıyla annesi

Bütün gözyaşlarıyla annesi

Ve feryat figan kız kardeşi

 

Başarılı geçti dayı ameliyat

Yine de uzun süre yattı Topal

Pencere kenarından seyrederek

Canına yandığımın hayatı

ODUNCU MUSA DESTANI-İKİ ŞAHİT

 

Kahve çıkışı yorgun, yürüyorduk Aydoğdu'da, raylara yakın

Köpekler havlıyordu dayı uzaktan, ama kafamız kıyak

Neşeliydik, damarlarımızda gümbür gümbür akan kan

Nereden nasıl çıktı karşımıza, bilemedik körolası İshak

Avenesi yanında, Yarımağız Cengiz, Erol ve Mito

"Sakın", dedi Musa "bulaşmak yok, dayının emri, sakın!"

Dayanamadı yine de, bilirsin dayı, delidoludur Osman

Bastı kalayı, tutamadık ne yaptıksa, atıldı üstüne İshak'ın

Yumruk yumruktu, tokat tokat, kavga küfürdü ağız dolusu

Ad aldığıydı da Musa, sanki yarılmış bir denizin ortası

Birden parladı sustalı, kalleş İshak, nasıl da uzadı o kısa kolu

Koşarak kaçtı avene kestirmeden, Musa kan içinde yere yığıldı


Topal olayı eksik anlattı, ya unuttu tümden, ya şaşırdı

Bizden başka kimse görmedi çünkü o bir anda çıkan kamayı

Doğrudur, raylara yakın karşılaştık İshak'la, ama bunun öncesi de vardı

Kılıç atarken kahvede, İshak avenesiyle gelip alayımıza tehdidi bastı

Sabretti Musa, sustu, yüzüne bakmadı deyyusun, kaş bile kaldırmadı

Diş sıktı, aldırmadı, girdi de araya Kahveci Ali aldı götürdü, uzaklaştırdı

Oturduk beş-altı parti daha, yanık oynadık, kılıç attık, arada kafayı bulduk

Planladılar belki orada yolumuzu kesmeyi, o kadarını bilmiyorum artık

Doğrudur, raylara yakın rastlaştık, sayıca çoklardı, onlar dağsa biz tepe

Doğrudur, duramadı Osman, bilirsin hepimizden genç, hepimizden körpe

Kanı bir anda kaynadı, tutamadık, atıldı üstlerine, kavga dayı böyle başladı

27 Temmuz 2026 Pazartesi

İhvan-ı Müslimin'i 'içeriden' okumak

 Mısır'ın halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi'nin, batıcı-laik 'sözde' liberal gruplardan oluşan Temerrüt Hareketi'nin önayak olduğu, Suudi Arabistan, BAE gibi Körfez rejimlerinin mali ve siyasi olarak desteklediği bir koalisyon eliyle askeri darbe sonucu görevden uzaklaştırılıp tutuklanmasıyla dünya çapında eşine benzerine çok az rastlanabilecek ölçüde bir sivil itaatsizlik hareketi başlatan Müslüman Kardeşler Teşkilatı'na (İhvan-ı Müslimin) dair bilgilenmelerimizi yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettik.

İhvan-ı Müslimin'in Mısır'da gerek Albay Cemal Abdunnasır döneminde gerekse Enver Sedat döneminde gerekse de Hüsnü Mübarek döneminde karşı karşıya kaldığı ağır baskılara rağmen «silahlı mücadele» içine asla girmemeye özen gösteren bir çizgide hareket etmesine ve aktif toplumsal mücadelelerden çok sivil alanda oluşturduğu mekanizmalar (hastane, aşevi) aracılığıyla varlığını sergilemesine karşın, İhvan'dan kopan bazı oluşumların silahlı mücadele yöntemine başvurmasına aldanan birçok gözlemci, darbecilerle mücadelede İhvan için en büyük tehlikenin protestoların 'silahlı mücadele' düzeyine kayması olabileceğini belirtti sözgelimi. İhvan-ı Müslimin hareketinin ortaya çıkışından bugüne geçirdiği evreleri, yaşadığı baskıları ve bunlara verdiği tepkileri yeterince bilmediğimiz böylelikle ortaya çıktı.

TOPLUMSAL MESELELERE DUYARLILIK

1928'de Mısır'ın İsmailiye şehrinde dini bir ıslah hareketi olarak Hasan el Benna ve altı arkadaşının kurduğu Müslüman Kardeşler diğer dini cemaatlere nazaran baştan itibaren toplumsal meselelere duyarlı davrandı ve Mısır'ın sömürge altında yönetilmekten kurtulmasından Filistin sorununa kadar siyasi ve toplumsal birçok olayda tavrını çık ve seçik ortaya koyan bir hareket oldu. 

Türkiye'de 1960'lardan itibaren özellikle Seyyid Kutup (Kutup'un 150'den fazla eseri defalarca, farklı mütercimler tarafından Türkçe'ye kazandırılmıştır. Fizilal-il Kur'an adlı tefsiri ve Yoldaki İşaretler'i en çok okunan eseridir. Bunların yanısıra İslam'da Sosyal Adalet, İslam ve Kapitalizm Çatışması süregelen tartışmalara da hâlâ ışık tutacak kalibrededir. İslam ve Kapitalizm Çatışması'nın ilk müterciminin de Yaşar Nuri Öztürk olduğunu hatırlatalım) çevirileriyle dini bilgilenme sürecine katkıda bulunmuş bir hareket olarak İhvan'ın çağdaş Mısır tarihinde tuttuğu yeri Türkçe'ye yansıtan çok fazla eser yoktur elimizde. Hasan el Benna, Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Zeynep Gazali, Abdülkadir Udeh gibi birçok İhvan mensubunun eseri Türkçe'ye kazandırılmışsa da harekete ilişkin genel bir tarihsel değerlendirme içeren bir eserin olmayışı hiç kuşkusuz büyük bir eksikliktir.

Hasan el Benna, kendi eliyle kaleme aldığı ve Türkçe'ye M. Beşir Eryaysoy tarafından aktarılan Hatıralar'ında bütün samimiyetini kuşanmış bir halde 1940'lara kadar hem kendi fikri ve dini dünyasının oluşumunda önemli etkenleri anlamamıza imkan tanır, hem de hareketin fikri ve toplumsal zeminine ışık tutar.

İhvan-ı Müslimin'in ortaya çıkışına dair Hasan el Benna'nın hatıraları en önemli kaynak olmayı sürdürür. Bir dönem Mısır'da ikamet etmiş Ali Ulvi Kurucu'nun Hatıraları'nda da İhvan-ı Müslimin ve Hasan el-Benna hakkında gözlemler bulmak mümkündür.

EN ÇOK BİLİNEN ESER 'YOLDAKİ İŞARETLER'

İhvan-ı Müslimin'in 1950'lerden itibaren Mısır'ın siyasi sahnesinde önemli bir yer tuttuğu, 1952'de Cemal Abdünnasır'ın mensup olduğu Hür Subaylar Hareketi eliyle Kral Faruk'un devrilmesine katkıda bulunduğu, Abdülkadir Udeh'in Nasır'ın hukuk danışmanlarından biri olarak cemaat ile Nasır arasındaki iletişimsel irtibatı kurduğu kayıtlıdır. Ancak Nasır, kendi otoriter yönetimine karşı bir tehdit olarak gördüğü İhvan-ı Müslimin'i tasfiye etmek üzere çok ağır müeyyide ve baskılara başvurmuştur. Hasan el Hudeybi'nin Genel Mürşidliği yaptığı hareket bu baskılara karşı dönemin şartlarında Mısır halkının sergilediği duyarsızlığı da hesaba katan temkinli bir tavır geliştirmiştir. 27 Ağustos 1966'da Nasır tarafından idam edilen Seyyid Kutup'un gerek Yoldaki İşaretler'i gerekse Fizilal-il Kur'an'ı hapishane sürecinde yazdığını ve özellikle Mısır halkının İhvan'a yönelik olarak Enver Sedat'ın baskıcı uygulamalarına duyarsız kalmasına bir tepki boyutu içerdiğini söyleyelim. İhvan hareketi içindeki ilk fikri ve siyasi bölünme ve kopmalara da mesnet teşkil etmiştir Kutup'un eserleri. Kutup'un 'Yoldaki İşaretler' adlı eseri farklı ve zaman zaman birbiriyle çelişkili yorumlara da yol açmıştır. Bazı yorumcular Kutup'un halihazırdaki toplumu tamamen cahiliye toplumu olarak nitelediğini düşünerek 'tekfirci' bir bakış açısıyla Yoldaki İşaretler'i okurken bazıları ise varolan toplumdan uzaklaşarak 'uzlet' içinde olma önerisini bulmuştur bu eserde. Yoldaki İşaretler'i 'cihad' nokta-i nazarından değerlendirenler de olmuştur. Yoldaki İşaretler'i esas ittihaz eden, bu eserdeki İslam'ın ancak Müslüman bir cemaat içinde tam anlamıyla yaşanabileceği yönündeki tezini çıkış noktası alarak içinde yaşanılan toplumdan Müslüman Toplum'a hicreti strateji olarak benimseyen Mustafa Şükrü ve arkadaşlarının et-Tekfir ve'l Hicre, Salih Seriyye'nin liderliğini yaptığı Cihad hareketi, sadece fikri ve toplumsal düzeyde varlık gösteren ve siyasi çalışmalar bakımından herhangi bir aktiviteye sahip olmayıp ılımlılığı tercih eden Selefiler gibi gruplar Mısır'daki İslami akımların çeşitliliğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu akımların çoğu yaygınlık kazanamamıştır. Salih el Verdani'nin 1990'larda Fecr Yayınevi tarafından basılan 'Mısır'da İslami akımlar' adlı eseri eksik de olsa İhvan-ı Müslimin ve sonrasındaki akımlarla ilgili bilgiler içermektedir.

Cemal Abdünnasır, Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemlerindeki baskı silsilelerine rağmen gerek Hasan el Hudeybi gerekse Ömer et-Tilmisani'nin Genel Mürşidliği altında İhvan-ı Müslimin'in ısrarcı bir şekilde temkinli ve ılımlı duruşunu bozmadığını bilmek gerekir. İhvan-ı Müslimin'in darbe protestolarına karşı benimsediği tutumun aynı pasif direniş geleneğinin bir parçası olarak değerlendirilmesi bu açıdan doğru olur. Hasan el Hudeybi'nin 'İslam Dünyasında İnanç Sorunları', Seyyid Kutup'un eserleri dolayısıyla çıkan tartışmalarda ılımlı bir tutuma işaret eder. Yine aynı şekilde Mustafa Şükrü'nün 1977'de Enver Sedat tarafından idam edilmesinin akabinde İhvan-ı Müslimin Genel Mürşidi olan Ömer et-Tilmisani'nin şiddet yanlısı görüşlere karşı geliştirdiği söylemler de aynı ılımlılık ve temkinliliğin tarihsel örnekleri arasında yer alır. (Yeni Şafak, 16 Eylül 2013)



23 Temmuz 2026 Perşembe

BİR DAVA ADAMI: M. ASIM GÜLTEKİN


Kendisini de pekâlâ dava adamı sayabileceğimiz merhum Akif Emre, ölümüne yakın bir dönemde, 2013'te kaleme aldığı "Dava Adamı" başlıklı bir köşe yazısında "Dava adamı dediğimiz bir model, fedakarlığın, fikir öfkesinin, samimiyetin, karşılıksız vermenin, paylaşmanın erdem olduğu bir insan modelidir. Kariyerizmin yer almadığı, ikbal hesaplarının yapılmadığı geçmiş ve yaşanan anla hesaplaşmanın yoğun bilincini yüklenen yüreklere işaret eden bir insan tipidir. Bir yanda varoluş bilincini diriltmeye çalışırken diğer tarafta çağdaş uygarlık adına çökertilen kurumların işlevini yüklenirler. Her biri birer okul işlevi görür. Bu ülkenin geleneğiyle, imanıyla, kültürüyle yeniden bağ kurmaya çalışırken inanmanın, bu topraklar için ne anlama geldiğini genç beyinlere zikrederler bıkmadan" satırlarına yer vermişti. Bu satırları okuduğumda aklıma ilk gelen birkaç kişiden biriydi M. Asım Gültekin. Elbette Akif Emre'nin yazısında Asım'ın bazı özelliklerini anlattığını doğrudan varsayabileceğimiz başka satırlar da bulmak mümkündü. Her ne kadar doğrudan Asım’ı kasdetmediği açıksa da en azından kendisinin, Asım’ın ve daha başka birçoklarının rahatça içinde yer aldığını düşündüğümüz bir tipolojinin ana hatlarını belirliyordu Akif Emre’nin bu yazısı.

Dava Okulunun Muallimiydi

O yazıyı "bir dava adamının yıllardır yayınlamadığı kitabını okumaya başlama"sının kendisinde uyandırdığı çağrışımlar sebebiyle yazdığını ifade ediyor Akif Emre. Akif Emre’nin bu ifadesinden çıkartabileceğimiz ilk sonuç belki de dava adamlarının çoğu kez kültür dünyamızda kitap vb. ilk elde somut sayılabilecek çalışmalarla görünür halde olmaktansa başka yollarla yer aldığıdır. Sözgelimi Asım da uzunca bir süre kitap yayınlamaktan imtina etti. Alışmak Ölümüne Karşı adıyla ilk kitabını epey gecikmeli bir şekilde 2015 yılında okurla buluşturmuşsa bundan. Ama Asım’ı birçok kitabın, birçok derginin yayınlanma serüvenin arka planında sezmek de mümkün. Dava adamlarının kitap-dergi vb. kalıcı somut eserlerin ortaya çıkarılmasına elverecek süreçleri kolaylaştırdığı, bu süreçlerde iş göreceklere el ayak olup yardımcı oldukları, onları yetiştirdikleri, böylelikle bu süreçleri mümkün hale dönüştürdükleri hiç ama hiç unutulmamalı. Bu nitelikleriyle okuldur onlar.

Asım’ın ömrü boyunca sürdürdüğü çabayı sadece kitap, sadece dergi yayıncılığıyla sınırlamak da haksızlık olur elbette. O gerçek anlamıyla bir muallimdi ve muallim olmasının bir neticesi olarak hayatımızdaki güzellikleri çoğaltma peşinde idi. Müslümanların mizah dergisinin olmamasına içerlemişse ne yapar ne eder mutlaka bir mizah dergisinin çıkarılmasına öncülük ederdi. Cafcaf böyle vücut bulmuştu mesela. Çevresinde toplanan gençlerin yeteneklerine uygun uğraşılar belirleme noktasında da Asım’ın ayrıca mahir olduğunu söylemek mümkün.

Vazifesi Okumak ve Okutmaktı

Asım için insanlar her zaman ikiye ayrılırdı: Müslümanlar ve diğerleri. Bütün güzelliklerin Müslümanlardan olduğu bilinciyle davranan Asım için güzellikleri Müslümanlar arasında yaygınlaştırmak hep ilk hedefti. Asım’ın kapsama alanına girmeniz için Müslüman olmanız yeterliydi. Sizden sadır olacak güzelliği yaygınlaştırmayı en önemli vazifesi olarak görürdü sözgelimi. Yanlışları ne kadar çok olursa olsun onun bir Müslümanı sevmesi için bir güzelliğin ondan sadır olması yeterliydi. O bu güzellikle anardı anacaksa o kişiyi. Yanlışları görmezden geldiği anlamına gelmezdi elbette bu. Elinden geldiğince bu yanlışları düzeltmeye çalıştığına şahidim en azından, lakin bir başkasına takdim ederken o kişiyi, yanlışıyla değil, güzelliğiyle aktarmayı tercih ederdi.

Hiç mi sevmediği kişi yoktu Asım’ın? Elbette vardı, ama sevmediklerini anmayı da sevmezdi Asım. Sevmediği kişinin güzel bir işi olur ve yanında o iş övülürse, o övgüyü yapana tavır koyan kimselerden de sayılmazdı. Sadece susar, dinlerdi o işle ilgili güzellikleri ya da o güzellikleri nasıl benimseyip çoğaltabileceğinin düşüncesi içine girerdi. Kolay kolay başkaları hakkında dedikodu ya da gıybet işitmezdiniz Asım’dan. Ne sevdiklerinin ne de sevmediklerinin kötü huyları hakkında konuşmayı tercih ederdi. Genel olarak sadece sevdiklerinin güzel işleri, güzel hasletleri süslerdi konuşmalarını. Yanında bir başkasını çekiştirmeye çalışırsanız eğer seviyorsa o kişiyi itiraz eder, onu çekiştirmenize engel olmaya çalışırdı; sevmediği birisi ise sadece dinlerdi, çekiştirmeye pek müdahil olmak istemezdi. Bu özellikleri sadece “kişi”ye, Asım’a özel saymak da mümkün değildi Asım’a kalırsa; Asım’ın dava adamlığına mekniydi bu özellikleri, dava adamlığının bir devamıydı.

Kitap Postası’ndan Cafcaf dergisine Dunyabizim.com internet sitesinden Sabah Namazı Platformu’na, Cahit Zarifoğlu anmalarından Safahat ve Muhammediye okumalarına kadar dikkat çeken birçok etkinlikte imzası vardı Asım’ın. Sadece bunlarla yetinmemiş, belirlenmiş bir kitap etrafında hemen her şehirde, yurtta okuma gruplarının oluşması için de çaba sarf etmişti bir ara. Teorisyen olmaktan çok pratik çözümler üretme noktasında etkin, teoride ve sözde kalan birçok şeyi hayata geçirmekte mahir bir kişilikti. Allah rahmet eylesin.

ASIM'IN KARA HABERİ

ASIM'IN KARA HABERİ

 

Rahmetli M. Asım Gültekin'i hemen hepimiz daha çok 'beyaz haberler'iyle bilirdik, merhum Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adam adlı şiirindeki “beyaz haberlerim var kardeşlerim” dizesinden mülhem; önce Yeni Şafak'taki köşesinde, sonra Gerçek Hayat dergisinde yazmıştı beyaz haberlerini Asım. Nerede hangi etkinlik varsa, kim nasıl bir güzel işe imza atmışsa bunu muhakkak ilk olarak Asım'dan, onun beyaz haberler’inden okur ya da işitirdik. 1985'lerden sonra ortaya çıkan, birçoğumuzun ilk gençlik yıllarında sürurla dinlediği ve 1990'larla birlikte 'yeşil pop' diyerek küçümsemeye başladığı marşlara yönelik yoğun ilgisiyle de tanınırdı Asım; başta Ömer Karaoğlu ile Eşref Ziya Terzi olmak üzere bu janrı icra edenlerin Müslüman muhitlerde hak ettikleri takdiri görebilmeleri ve yine hak ettikleri konumlarda olabilmeleri için verdiği mücadeleyle bu janrı severek dinleyenlere olduğu kadar, sonradan sevmese de ilk gençliklerinde hep bu marşlarla büyümüşlere de efsanevi bir kişilik olarak göründü.

 

Ayrıca merkezde ya da taşrada, her nerede olurlarsa olsunlar fanzin ya da dergi her ne çıkarırlarsa çıkarsınlar; söyleşi, konferans, etkinlik, sergi, okuma halkası vb’nden hangi yararlı işlere imza atan olursa olsun hep Asım’ın verdiği destek ve öğütlerle yol kat etti bir yerde. Gençlerin kitap okuması için gösterdiği gayretle de bildik Asım’ı. Gerçek bir muallimdi Asım, bağlısı olduğumuz davanın değerlerini asla bıkmadan usanmadan, gocunmadan gocundurmadan savunur, yaşatmaya uğraşırdı. Muallimdi dedik, ki zaten 2008'de de "Yılın Öğretmeni" ödülünü almıştı. Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Mehmed Akif Ersoy gibi önemli isimleri hatırlardan asla çıkarmamamız gerektiğiyle ilgili her türlü faaliyette mutlaka onun da tuzu biberi olurdu, işin bir ucundan muhakkak o da tutardı.

 

Benim için böyleydi en azından. Sözgelimi 2002'de dünya gözüyle ilk kez Sezai Karakoç'u görmüşsem bu Asım sayesindedir; Cağaloğlu'ndaki Diriliş gazetesinin bulunduğu büroya çıkan merdivenleri biraz da onun zoruyla adımlamışımdır. Aynı gün İz yayıncılıkta Osman Bayrakdar, merhum Ahmet Şişman, Mustafa Ruhi Şirin ve İlhan Kutluer'le tanışmışsam Asım sayesindedir. Yine o gün rahmetli Mahmut Balcı'nın Cağaloğlu'nda Defne Han'da bulunan yayınevine uğramış, kendisiyle hasbihal etmiş, dertleri ve sıkıntıları kadar projelerini, hedeflediklerini de dinlemiştik... Asım, bildiğimiz Asım, her zamanki yol açıcı önerileriyle Mahmut abiye kısmen de olsa ışık olmuş, ışık tutmuştu.

 

Müslümanlar arasında iyiliklerin, güzelliklerin yayılması onun en büyük muradıydı. Bu yüzden Müslümanların ayrıştığı noktalara değil; üzerinde uzlaştığı, birleştiği noktalara dikkat eder, onları gürbüzleştirmeye, geliştirmeye uğraş verirdi. Çirkinlikleri değil, güzellikleri konuşmayı severdi Asım, elinden geldiğince dili döndüğünce hepimizi hayra teşvik eder, şerrden uzak kılmaya çalışırdı. Öyle ki handiyse "İttihad-ı İslam" idealinin yürüyen bir örneği gibiydi, kolay kolay başkası hakkında olumsuz bir söz duymazdınız Asım'dan; dedikodularla, söylentilerle vakit kaybetmezdi. Nerede ne yapılması gerektiğini kendine has o sağlam içgörüsüyle bulur, çıkarır ve yapardı.

 

Asım'ın beklenmedik ölümü sonrası dostlarının onunla ilgili düzenledikleri çeşitli etkinliklere dair Hakan Arslanbenzer "İnsanlar çok güzel andı Asım Gültekin'i. Ama son zamanında yalnızdı da hiçbirimizin haberi yoktu. Hepimiz Asım'ın bizden daha samimi arkadaşları var sanıyorduk. Halbuki yoktu. Bizdik hepsi. Bizim samimiyetimiz de bu kadarmış. Allah rahmet etsin. Allah çocuklarının yolunu açsın" şeklinde gayet yerinde bir mesaj yazdı sosyal medyada. Hakan'ın duasına iştirak ediyoruz elbette, mesajının işaret ettikleriyle birlikte. Ama Hakan'ın ifade ettiklerine birkaç ekleme de yapmak gerekiyor. Çünkü Asım'ın yalnızlığı sırf dostlarının samimiyeti ile alakalı da değildi, çünkü dışavurumcu bir kişilik değildi Asım; her ne kadar müthiş enerjik ve yapıcı biri ise de kendisiyle, içinde bulunduğu ruh halleriyle ilgili konuşmayı pek sevmezdi. Dostları, yani biz bir şekilde bunu sezecek donanıma sahip değildik. Ancak benzeri bir şeyi aramızdan herhangi biri yaşıyorsa bunu sezen biriydi Asım. Asım'ın gidişiyle belki biz Asım'dan daha yalnız kaldık. Uzaklarda da olsa her daim halimizi hatırımızı soran, yakına geldiğinde geldiğinden haberdar eden, size özel projeler üreten, bu projeleri yürürlüğe koymanıza elinden gelen bütün yardımları yapan bir dost. Başladığınız işi tamamlamak için ihtiyaç duyduğunuz ne varsa -teşvik başta olmak üzere- onu size temin için bütün gayretiyle uğraşan bir dost… Böyle bir dostu kaybetmenin başkalarını bilmem ama bana maliyeti büyük.

 

Diğer yandan Asım, Müslümanların, gençlerin, yazar çizer tayfanın sıkıntısı ile ilgilenmeyi, kendi sıkıntılarıyla ilgilenilmesine yeğ tutardı. Herhangi bir kişiye hiç mi kırılmaz, küsmez insan? Asım kimseye küsmezdi, kırılmazdı kolayına. Küsse, kırılsa bile en son o küsülen, kırılan kişinin haberi olurdu bundan, haberdar olduğunda da bu küslükle kırgınlıkla ilgili Asım’dan kendisiyle ilgili tek bir olumsuz sözün dahi sadır olmadığını hayret içinde fark ederdi. Mü’mindi çünkü Asım, kolayına kırılmazdı Müslüman kardeşlerine, aleyhlerinde kötü söz sarf etmekten -bazen onlar hak etse de- hep geri dururdu. Asım’ın cehdi mü’minliği içreydi, mü’minliği dolayısıylaydı. Bütün çabası, gayreti daha yaşanabilir bir hayat, ülke ve dünya özlemiyle yüklüydü. Maalesef bu özlem, gerçekleşebilmek için belki, aramızdan bir kurban seçti.

 

En son, pandemi öncesi bir sürpriz yapmış, Sabah Namazı Platformu dolayısıyla Aksaray’a giderken bir gün önce Konya’ya uğramıştı. Konya’ya uğramasının bahanesi hazırdı aslında, bir önceki gelişinde yeterince gezemediği Rampalı Çarşı’daki sahaflarda vakit geçirmek istiyordu bu kez. Birlikteydik. Bir sahafta epey bir müddet oyalandı. Birçok kitap buldu. Hafızamızı tazeleyen birçok kitap gösterdi bize ayrıca. Sahaftan zar zor çıkarabildik Asım’ı. Çıkmamak için elinden gelen çabayı da sarf etti aslında. Sahafın raflarını sistematik bir şekilde tarıyordu çünkü ve henüz taramadığı bazı raflar kalmıştı, onlara da bakmak muradındaydı. Ama vakit gecikmişti. Hüseyin beyle birlikte zor bela ikna ettik Asım’ı ve Mehmet Bakırcı hocanın evine yaptığımız kısa süreli bir nezaket ziyaretinin ardından Hüseyin beyin ikramına birlikte konuk olduk. Bu sohbetin dünya gözüyle Asım’ı son görüşüm olduğuna hâlâ inanamadığımı da söylemek zorunda hissediyorum kendimi.

 

Beni bağışla, bu vefasızı bağışla kardeşim…

YERLİLİĞİN İLK ŞARTI: BAĞLAMA

Önceki akşam, Selçuk Üniversitesi’nin değerli akademisyenlerinden Prof. Dr. Memduh Gezici beyin davetiyle Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin yeni binasında yine değerli şair ve yazarlarımızdan Murad Kapkıner ve Ragıp Karcı ağabeylerle oturduk.

Bir grup üniversite öğrencisi de hazır bulundu mecliste.

Murad Kapkıner’e ait divan sazını aldı eline Ragıp abi.

Sözü Murad abiye bıraktı.

“Dökme zülüflerin”den Yozgat sürmelisine, Ali Ekber Çiçek’e ait Haydar Haydar’dan diğer gönül akoru türkülerimize uzandık.

Ragıp Karcı, 1963’te darbe girişimi sonrası idam edilen Harp Okulları Komutanı Talat Aydemir’in o meş’um girişimi sonrası askeriyeden uzaklaştırılan biri.

Ancak bu konuda asla ağzından tek kelime bile alamayacağınız biri.

Belki kendini o olayın kurbanlarından biri olarak gördüğü için, belki o meş’um olayla hayatının sonraki bütün akışı değiştiği için.

Yine de ilim ve irfan dolu.

Ehli saz.

Bağlama ustası.

Her iki anlamda birden.

Yani hem bağlama aletini imal edebiliyor hem de virtüöz derecesinde icra edebiliyor.

Necip Fazıl Kısakürek, Fethi Gemuhluoğlu, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Alaeddin Özdenören, M. Akif İnan önceki akşamki sohbetimizde gerek muazzez hatıralarıyla gerekse eserleriyle dilimizdeydi.

Gah onlarla arasındaki ilişkilerin boyutlarını örnekledi Ragıp abi, gah eserlerinde gördüğü bazı kusurları gerçek bir münekkit olarak işaretledi.

Ragıp abinin Necip Fazıl Kısakürek’ten, Fethi Gemuhluoğlu’ndan aktardığı hatıraların bir şekilde kayıt altına alınması gerekliydi.

Belli mi olur, belki bir gün Ragıp Karcı anılarını kaleme alır ve biz de birinci ağızdan bu anıları okuruz.

Ama benim önemsediğim yaklaşımlarından biri şuydu Ragıp abinin.

Gençlere “Ya türkü söyleyin ya türkü dinleyin. Çünkü türkü söylemek/dinlemek bizim bir gönle sahip olduğumuzun ve bu gönlün de bu toprakların gönlü olduğunu idrak etmenin en sade yolu” dedi.

Bir süredir ülke siyasal gündeminde dile getirilen yerli ve milliliğin ilk şartının da bu olduğunu vurgulamamıza fırsat verdi Ragıp abi: Bağlama, yerliliğin ilk şartıdır!

DOLU DOLU BİR YAZ NASIL YAŞANIR?


 

Okullar tatil oldu, öğrenciler bütün bir okul döneminde sergiledikleri performansı ölçen karnelerini aldılar, başarı seviyelerini anne ve babalarıyla birlikte gördüler ve artık yaz tatilinin boşluğuna dalmaya başlayabilirler.

     

     Seçenekler de vakit kadar bol

Birçok öğrenci bu boşluğu ailesinin, okulunun ya da yakın çevresinin düzenlediği çeşitli aktivitelerle dolduracaktır: Ya ailenin çıkıp geldiği topraklara sıla-i rahim ziyaretinde bulunacak, böylelikle memleket ahvalini daha yakından tanıma fırsatı edinecek; ya da yine ailenin medar-ı maişet derdiyle kopup geldiği topraklara olan özlemini dindirme girişiminde onlarla birlikte aynı sızının kendisine değen yanlarını keşfedecektir.

Bazı öğrenciler okul sonrası düzenlenen çeşitli kurslarla okulda edindiği bilgileri takviye etmeye gayret edecek, büyük bir çoğunluk ise yazları açılmaya başlayan dini kurslarda hem Kur'an-ı Kerim okumayı hem de dini bilgilerini geliştirmeyi hedefleyecektir.

Gurbette okuyan öğrenciler -ki genelde üniversiteli ya da liselidirler- için ise tatiller aileleriyle hasret gidermenin belki de en önemli vesilesidir. Ailelerine, çocukluk arkadaşlarına kavuşan bu gençlerin ne sevinçlerine ne de yapmayı tahayyül ettiklerine bir sınır çizmek ise elbette mümkün değildir.

 

En zorlusu tatilde bile çalışmak!

Bir de elbette yaz tatillerinin boşluğunu seyyar satıcılık, tezgahtarlık, garsonluk, amelelik vb. bazı gelip geçici işlerde çalışarak geçirmek zorunda olanlar vardır. En zorlusu da bu olsa gerektir: Kışları okul okumak, yazları ise okul için harçlık kazanmak gayesiyle çalışmak zorunda olmak! Yazı özgürlük olarak kavramayacaktır elbette bu gençler.

Bütün bir yaz boşluğunu ne memleket ziyareti ne takviye kurslara katılma ne ailesiyle birlikte vakit geçirme ne de çalışma mecburiyetiyle geçirmeyecek olanlar da vardır elbette. Bunların büyük bir çoğunluğunun bütün bir yazı ailelerinden gizli saklı bilgisayar ve internet oyunlarıyla geçireceklerini ya da arkadaşlarıyla birlikte düzenleyecekleri bazı aktivitelerle dolduracaklarını varsaymak mümkün.

 

     Rutin dışına çıkmayı öğrenin!

Bütün bu ihtimaller ve varsayımlar arasında yine de yaz tatilinin öğrenciler için belli bir rutinin dışına çıkma özgürlüğünü sağladığını vurgulamalıyız. Bu rutin dışılık, haftanın beş günü okula gitme, diğer zamanları da ders çalışma ve ödev hazırlama ile geçirme zorunluluğundan kurtuluşu getiriyor elbette. Gelişim çağlarında kendilerine ayıracakları vakitleri artıran bu rutin dışılığı nasıl değerlendirecekleri konusunda onlara yardımcı olacak ebeveynleri ya da başka rehberleri de olacaktır muhakkak öğrencilerin. Fakat bir insan için en iyi rehberin hemen her zaman en yakın arkadaşları olduğunu da unutmamalı. Arkadaşlıklarını çoğaltan, zenginleştiren gençler elbette bu tatillerden en fazla kârı da elde etmiş olacaklardır. Bu kârın gerçek bir kazanım olması ise kurulacak arkadaşlıkların doğruluk ve sağlamlık ölçütlerine bağlı kalacaktır. Arkadaşlık etmek kadar, hangi amaçla arkadaşlık edildiğinin de önemi böylelikle daha iyi kavranacaktır.

Çocukluğun, öğrenciliğin, gençliğin mutena zamanlarıdır yaz ve elbette onun tatili, boşluğu. Onlara bu tatili nasıl geçirmeleri gerektiğini anlatan, öğütleyen büyüklerin göz ardı etmemeleri gereken şey, sadece kendi geçmiş zamanları, geçmiş tecrübeleri, geçmiş düşünceleri değildir bu sebeple.

 

Gelin tanış olalım!

Gençlerin yaz tatillerini farklı meslek gruplarından insanlarla tanışıklıklarını geliştirmek için bir fırsat addetmeleri de mümkün ve hatta gerekli. Sanayici olarak tanıştıkları ağabeylerin onların atölyelerinde ya da fabrikalarında ham maddenin nasıl şekil aldığını görecekler çünkü ya da bir terzi tanıdıkları olursa onun ısmarladığı çayın yanında, el maharetiyle kesilen kumaşın nasıl insan bedenine en uygun şekilde dikildiğini...

Mimar ya da mühendis tanıdıkları sayesinde masalar üzerine serilen aydıngerlerin birer binaya dönüşeceğine şahit olacaklar. Müşteriye kitap satmaktan çok insan yetiştirme gayreti olan kitabevi sahipleriyle tanışmanın lezzetini tadacaklar. Yahut tanıdıkları kişi bir avukatsa, gerçekten yaşanmış birçok insan dramını dinleyecek, birçok tecrübeyi bizzat yaşamaya gerek kalmadan öğrenecekler.

Başları sıkıştığında uğrayabilecek mekanlar ve dostlar da edinmeliler elbette. Her biri ayrı bir bilgedir dostların, yeter ki yaşadıklarını paylaşacak yakınlık kurulabilsin her biriyle. Yazarlardan, aydınlardan, gazetecilerden daha çok hayat tecrübeleri vardır birçok insanın ve inanın onlar birçok yazardan, hocaefendiden, entelektüelden daha çok hayata tutunmayı sağlayan, kibirden uzak, en içten addedilebilecek öğütleri verir!

Yaz, sadece öğrencilerin, sadece gençlerin değil; boş vakte sahip hemen her insanın gönlünde taşıdığı hazineyi zenginleştirmenin yolunu sunar; o yolu görebilene tabii!