19 Temmuz 2026 Pazar

TÜRK TARİHİ ANADOLU’YA SIĞAR MI?

 “Türk tarihi” mümkün mü?

İlkin başlığımızdan başlayalım: “Türk tarihi” deyişi genelde Anadolucular için muğlak ve kabul edilemezdir. Sözgelimi, 1924 yılında çıkmaya başlayan Anadolu mecmuasında “Milli Tarihimizin İsmi” adlı bir makale yayınlayan Mükrimin Halil Yinanç için Türk tarihi “Anadolu Tarihi”dir. O, Selçuklu Türkü, Osmanlı Türkü gibi kullanımları eleştirerek Anadolu’yu bir hanedan tarihi ile eşleştirmenin yanlış olduğunu, milli tarih kastedilerek en fazla “Anadolu Türkleri Tarihi” denebileceğini ileri sürer. Yinanç’a göre, ırk birliği, ulus birliği biçiminde değerlendirilmemelidir. Türk Tarihi adlandırmasıyla dünya üzerindeki bütün Türk oluşumlarının tarihinin kastedildiğini vurgulayan Yinanç bir Türk devletinin vatanı olması dolayısıyla Anadolu topraklarında yaşanan tarihin Anadolu Türkleri Tarihi ya da Anadolu Tarihi biçiminde adlandırılması gerektiğini düşünür.

Aynı adlandırmaya Nurettin Topçu’da da rastlamak elbette şaşırtıcı değildir. Topçu Yarınki Türkiye adlı kitabında yer alan bir makalede şöyle der sözgelimi: “Bizim milletimiz, Orta Asya’dan kaynayan Türk ırkından çıkmış ve dokuz yüz yıl önce Anadolu’da kurulmuştur. İlmi adı ‘Anadolu Türkleri Tarihi’ olan bu tarih ve bu millet, Türk ırkından ayrılan Oğuz boylarının Müslüman olarak Anadolu’ya yerleşmesiyle başlamış oldu. Göçebe olan Türkmen Anadolu’da toprağa yerleşti; cenkçi iken çiftçi oldu. Şamanlıktan kurtulup İslâm’a sığındı… Dokuz yüzyıldan beri Anadolu’da yaşayan millet İslâm’ın sinesinde yaşayan bu çiftçi millettir.”

 

Milli Tarihimizin Coğrafyası Yoksa Belirsiz mi?

Anadolu Türklüğü’nün tarihini Malazgirt zaferi öncesinden başlatan Yinanç beş zamansal dilimle, yani sügar valileri (Abbasi halifeleri döneminde Anadolu’daki Türkler), Al-i Selçuk, Tavaif-i Müluk, Al-i Osman ve Cumhuriyet dönemi olarak belirlediği yaklaşık bin 200 yıllık bu dönemden milletleşme bakımından çok da emin değildir. Çünkü başka bir çalışmasında “…bin yıllık tarihe ve meydana getirilmiş olan hazır bir vatana mâlik olan milletimizin diğer Türklerden ayrı ve müstakil bir devlet ve tarihi vardır” ifadelerini de kullanır. Malazgirt zaferiyle başlayan milli tarih, coğrafya temellidir; lakin coğrafyanın kendi tarihi ile milli tarih pek örtüştürülmez. Malazgirt Zaferi’ni milli tarihin miladı kabul eden Yinanç, Anadolu’daki Türklerin tarihini, Hititler yahut Anadolu’ya eski çağlarda göçmüş Turanî halkları esas alarak başlatmayı peşin peşin reddeder. Anadolu’ya Maveraünnehir’den Anadolu’yu fethedebilmek için Abbasiler tarafından gönderilen Türk askerlerinin yerleşimi de Anadolu Türklüğü’nün başlangıcında yer almaz. Bu dönem ancak Anadolu’nun fethine ve Türk yerleşimine hazırlık olması bakımından bir zemindir Yinanç’ın gözünde. Bu tarih kurgusunun yol açtığı ilk şey Anadoluculuk tarafından önemsendiğini inkâr etmeyeceğimiz tarihsel süreklilik fikrinin inkarını içermesidir. Milli tarihi coğrafya zemininde temellendirmek isterken Anadolucular tıpkı eleştirdikleri Turancılar ve İslamcılar gibi realiteden kopar ve İslam medeniyet havzasıyla Türk dünyasından kopmak, tarihi çevreye bigâne kalmak gibi bir sonuca yol açarlar. Anadolucular, tarih boyunca ve hemen bugünkü sınırlarıyla çevreden, İslam aleminden ve Türk dünyasından yalıtılmış bir Anadolu tasarlar.  Yinanç’ın eserlerinde karşılaşılan bu ikirciklilik ve belirsizlik Anadolu Türkleri Tarihi’nin yaşandığı coğrafya, yani Anadolu için öngördüklerinde izlenebilir. Yinanç Anadolu Türklerinin fütuhat ve tavattunlarına ait bütün olayları Anadolu Türklüğünün tarihi içine dercetmekte, bu bakımdan Rumeli, Mağrip, Mısır ve Yemen gibi uzak coğrafyaları da pekâlâ bu tarihin konusu olabilecek bir içeriğe sahip kılmaktadır. Bu durumda Anadolu’nun sınırlarını belirleme sorunu ortaya çıkmaktadır: Hakikaten Anadolu nerede başlamakta ve nerede bitmektedir? Tarihsel kurgu kendine Anadolu coğrafyasını merkez edinmiştir de bu Anadolu nerededir?

 

     Nurettin Topçu’nun aradığı sentez

Süleyman Yalçın önderliğinde Aydınlar Ocağı tarafından 12 Eylül rejimine önerildiği ifade edilen Türk-İslam sentezinin ilk izlerine özellikle Nurettin Topçu’nun eserlerinde rastlanır. Milliyetçiliğimizin Esasları adlı eserinde “Anadolunun toprağı kanlarıyla yıkanan ecdadın ruhundan gelen ilham sayesinde, şuurlu zümrede İslam’ı Anadolunun tarihi ile içtimai yapısından ayırmayan gerçek sezgi hayat buldu. Anadolucular, gerçek milliyetçiliğimizi bin yıllık tarihimizden çıkararak onun kalbine İslam’ı koydular. Turancıların maddeci ütopizminin ve altı okların kaba realizmine karşılık Anadoluculuğun getirdiği ruhçu idealizm, coğrafyanın gerçeğinde ebediliğe göz koyan ruhların selamet davasını yaşatıyordu. Evvelkiler gibi o bir inkâr davası da değildi. Belki bin yıllık tarihin ruhundan sızan ilhamın mahsulü olmuştu. Gönülleri Cengiz Han’a değil Yıldırım Han’a, vicdanları boşluğa değil ebedîliğe götürüyordu. Bu ruhçu milliyetçiliğin temellerini Melikşah’ın ve Mevlana’nın, Yunuslarla Yavuzlarla kurduğu kabul edilmelidir” diyerek hem Turancı Türkçülüğü hem de CHP’yi eleştiren Nurettin Topçu, Anadoluculuğa üfürdüğü ruh ile Türk ülkesinde Türklükten ayrı bir İslam hayali kurmanın dar görüşlülük olduğunu da addeder. O handiyse Anadolu coğrafyasında Türklük ile İslam’ın olağandışı bir sentezine ulaşmış gibidir.

Bütün Anadolucular gibi ırk ile milleti birbirinden ayırt ederek düşünen Topçu Anadolu’ya gelen Türklerin, Etilerin medeniyetini kabul edip kendilerinden öncekilerin tekniğini aldıklarını ve çiftçi olduklarını söyler. Topçu elbette çiftçi bir Eti’yi, bozkırların savaşçı-göçmen Türk’üne yeğleyecektir. Şu sözler O’na aittir: “Eti çocukları, bugünkü Anadolu köylüsünün ilk kökleridir… Kısa boylu, tekerlek, yanık yüzlü, sakin alınlı Eti çocuğu gibi, bugünkü Anadolu’nun çocuğu olan kuru, yanık yüzlü…” Topçu, yine de “Soyumuz, Oğuz çocuklarının, Anadolu’nun dokuz yüz yıllık tarihi içinde bu topraklarla eriyip aslını kaybetmeyen Türk soyudur” demeyi de ihmal etmez, Etilerden Türkmenlerin sadece tekniği aldıklarını, aralarında herhangi bir kaynaşma olmadığını vurgulamaya gayret eder.

Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan’dan Hilmi Ziya Ülken, Mehmed Halid, Mükrimin Halil Yinanç, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nurettin Topçu’ya kadar hemen bütün Anadolucu’larda -özellikle erken dönemlerde- Anadolu’nun esas unsuru kabul edilen Oğuz Türklerinin birbirinden ayrı tutulup zaman zaman Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçukluları arasındaki ilişkinin ailevî yakınlığa indirgendiğini, Irak, Suriye ve Kafkasya’da yaşayan Türklerin Anadolucuların kurgusunu oluşturdukları milletin dışında tutulduğunu vurgulayabiliriz. Yunus Emre’nin yanında Ahmet Yesevi ismine kolay kolay rastlanmamasının bir sebebi sayabiliriz bu durumu. Coğrafî ayrılıklar, bazen mezhep ayrılıklarıyla, bazen de İngilizlere atıfla, anavatan ile müstemlekeler arasında yapılan bir ayrımla destekleniyordu. Anavatan dışındaki Oğuz Türkleri de müstemleke ahalisi durumuna indirgenebiliyordu.

 

Topçu’nun icadı: Türk-İslam sentezi

Yine de Nurettin Topçu’da Remzi Oğuz Arık, Hilmi Ziya Ülken, Mükrimin Halil Yinanç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Kaplan, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi Anadoluculara nazaran İslamiyet vurgusu daha belirgindir. O, milliyeti “soy”, toprak ve iktisattan oluşan maddi unsur ile din, dil, dilek birliğinden oluşan manevi unsurun birleşiminden ibaret sayar. Topçu bir yerde millete dini bir nitelik yükler ve şu sözleri kullanır: “Malazgirt’ten Sakarya’ya kadar mukaddes toprağa ruhlarını karıştıran ecdadın emaneti olan millet; zulmü de cehaleti de kabul etmek istemeyenler ona ne ad verirlerse versinler; toprağıyla, ahlâkı ve imanıyla, kaderi ve gerçek iradesiyle Anadolu Türk milletidir.”

İlginçtir, Topçu Anadolu’ya yerleşmeden önceki Türkmenlerin hayatlarını “anavatanı olmayan, dünün ve yarının hesabının kendisinden sorulmadığı yerlerde macera arayan ve yağmacılıkla yaşayan, zorbalık” hayatı olarak değerlendirmekte beis görmez. Hatta Topçu’ya göre, Anadolu’ya yerleşmiş Türkmen, toprağa bağlandıktan sonra Arap ve Orta Asya Türkü gibi göçebe olmaktan çıkıp sorumluluk sahibi olmuştur, “…bugün Anadolunun kendi milleti olan çiftçi köylüye, Orta Asyadaki türkmenin çocuğu demekten ziyade, Anadoluda yaşamış ve Anadoluyu kurmuş, ilerletmiş kavimlerin çocuğu, Anadolu tarihinin çocuğu demek daha doğru olur.” Asıl milli tarihi Türk’ün Müslüman oluşuyla başlatan Topçu “Anadolu’nun bizim olan tarihinde ona yeniden ruh ve hayat veren İslâm dininin ve bunu Anadolu’ya getiren Türkmen’in rolü büyüktür. Onun içindir ki biz millî tarihimize, Anadolu’da ilk medeniyetlerin yaşadığı devirlerden, yani binlerce sene evvelden başlayacak yerde, Anadolu’ya Türk unsur tarafından İslâm ruhunun saçıldığı devirlerden yâni bin yıl evvelinden başlıyoruz. Bu el bu ruhla Anadolu’da buluştu. Türkmen’i de, İslâm dinini de Anadolu’da tanıdık. Bunlar, Anadolu’da bizim oldular. Anadolu’nun Müslüman olan Türkmeni bizimdir. Onlar, Anadolu’ya yerleşirken, Anadolu binlerce yıllık tarihe ve zengin medeniyetlere sahib olmuştu. Türkmen’in Anadolu’ya getirdiği bir inkılâptır, yeni bir ruhtur. İslâm olmadan evvelki Anadolu bize benzemiyor. İslam onun ruhunu değiştirdi. Bu ruh başkalığı sebebiyle Anadolu’nun İslam’dan evvelki hayatını benimsemiyoruz” demekten kendini alamaz.

 

Osmanlı nefreti Batılıları kıskandırır!

Gerek Yinanç’ta gerekse Topçu’da kaygısını asla göremeyeceğimiz şey tarihsel bütünü kaybetme tehlikesidir. Bu isimler, Cumhuriyetçi Türk Tarih Tezi’nin etnik kökene dayalı tarihyazımına karşı coğrafyayı kutsayarak, bu coğrafya üzerinde ortak bir yaşam süren insanları dini ya da milli sezişlerle birbirine bağlayan mistikliğe yol göstererek siyasal pratikler oluşturmaya çabalar. Ayrıca her iki isimde de Osmanlı münafereti dikkat çekmektedir.

Osmanlı hanedanlığı Mükrimin Halil Yinanç için çoğunlukla Anadolu’nun ihmal edildiği dönemlerdir. Ona göre Osmanlı hanedanı yüksek Türk seciyesini kaybetmiş, yönetim devşirme unsurlara bırakılarak Türkler devletten dışlanmış, hatta devşirmeler intikam amacıyla zaman zaman Türkmenleri ezmiş, Türkmenler sık sık kozmopolit sayılabilecek Osmanlı’ya karşı ayaklanmış, Türk kanı anavatan dışında kalan bölgeler için boş yere akıtılmıştır. Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirerek Çandarlı sülalesini devlet kademelerinden uzaklaştıran Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’un fethinden sonra artık devleti Anadolu beyleriyle birlikte yöneten bir Türk hakanı ve millet reisi olmadığı, müstebit bir Roma imparatoru olduğu iddiası da Yinanç’a aittir. O, özellikle Kanuni’den itibaren Türklerin devlet yönetiminde görünür olmaktan çıktığını ve devletin kapıkulları tarafından idare edildiklerini düşünür. Mükrimin Halil’in bir diğer eleştirisi de padişahların Müslüman hükümdarların kızlarıyla evlenme ve kızlarını, kız kardeşlerini İslam ve Türk hanedanına mensup prenslere verme âdetinden vazgeçilmiş olmasıdır. Çünkü Yinanç, padişahların artık devşirme kökenlilerle evlenmeye başladıklarını, kızlarını ve kız kardeşlerini kendi kölelerine, devşirme çocuklarına verecek kadar bayağılaştıklarını düşünür.

Nurettin Topçu’nun Osmanlı hakkındaki olumsuz görüşleri de Yinanç’ın uzağına pek düşmez. Topçu da Yeniçeri Ocağı’na Müslüman edilerek alınan Hıristiyan unsurların milletimizin başına bela olduğunu, koca bir millet kuran tertemiz Türk hanedanının sarayının, zehirli çember gibi devşirme vezirler tarafından sarıldığını iddia eder. Dahası, milletin ana soyuna dışarıdan karışanların onun geçmiş ve geleceğine ait mesuliyetlere sahip olmadıkları için o millete –ana soya- zehirleyici etki yaptıklarını, felaket getirdiklerini düşünür. Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde görev yapmış olan Sırp, Arnavut, Arap ve Çerkez kökenlileri de Müslümanlık kisvesi altında böylesi bir eylem içerisinde bulunmakla suçlar.

Topçu ve Hareket ekolünün Osmanlı’ya yönelik eleştirileri sadece siyasi ve idari boyutlarda kalmaz, sanat ve edebiyat da bu eleştirilerden nasiplenir. Sözgelimi 1939 tarihli bir yazısında Topçu, Divân, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatlarını Anadolu’nun milli değerlerine yabancı, başka bir alemin ürünü olarak değerlendirir. Divan edebiyatını çürümüşlüğün sembolü addeden Topçu, başka bir yerde, “Hâmid Afrika ile Asya’da mevzularını aramayıp da, Malazgirt’de, Antakya muhasarasında, Ankara meydan muhaberesinde veya Niğbolu’da arasaydı, eserleri milli olurdu, hem de ebedî olurdu” demekten kendini alamaz. Edebiyatta olduğu gibi musikide de Şark ve Garb musikisi diye bir ayrımın olmadığını vurgulayan Topçu, “Alman’ın Alman musikîsi, İtalyan’ın İtalyan musikîsi yaptığı gibi, Türk insanının da Türk ruhunun seslerini yansıtacak milli bir musiki”ye ihtiyacı olduğunu belirtir. Mimaride de Osmanlı mimarisine dönük eleştirileri vardır Topçu’nun. “Yığın halinde, dev gövdeli, ruhsuz galeri mimari üslubu” olarak nitelediği yaklaşımın Anadolu Türk mimarisini yansıtmadığını düşünen Topçu için Türkiye’nin “milli” mimarisini Selçuklu mimarisi ve kervansarayların üslubu temsil eder.

Deyim yerindeyse Anadolucu kavrayışta “ben” 1071’den sonra Anadolu’yu kendine yurt edinmiş Müslüman Oğuz Türk’ü yani “Anadolulu”dur. Osmanlı bürokratik aygıtında görev alan devşirme kökenliler, Çerkez, Tatar, Arap bürokratlar ile Rumeli’den Anadolu’ya göç etmiş olan muhacirler son tahlilde bu toprakların öz evlatları olarak asla kabul görmezler. İçlerinde Müslüman ya da Türk soyundan olanların bulunuyor olması da Anadolucular için “öteki” oldukları gerçeğini değiştirmez.

 

“Yerli” sosyo-politik travma

Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmiş olması ve “elde kalan son vatan parçası olan Anadolu’nun” Kurtuluş savaşı ile kurtarılması olaylarının karakterize ettiği sosyo-politik travmanın etkisi altında geliştirilen Anadoluculuğun, merkezi güçlendirmek için inşa ettiği tarih tasavvurunun bu sosyo-politik travma ile mücadele etmek bir yana daha da kuvvetlendirdiğini düşünebiliriz. Anadolucu tarih tasavvuru ile “tarih denizi”ndeki Türk tarihi Anadolu yarımadasına hapsedilerek parçalanıyor, bir köksüzlük ve yalnızlık hissi oluşuyor. Hatta Selçuklu tarihi ve Oğuz Türkleri bile bu parçalanmadan nasiplerini alıyorlar. Yinanç ve Topçu’da kuvvetlenen Osmanlı karşıtı tavır, çokça önemsenen bin yıllık Anadolu tecrübesi ile uyuşmazlığı bir yana, Anadoluluk üzerinden kolektif bir kimlik oluşturmaya da mümkün görünmüyor. Anadolu’da yaşayan halkın el’an heterojen unsurlardan oluştuğunu göz ardı eden yaklaşım bir üstkimlik olarak kurguladığı Anadoluluğu da imkansızlaştırdığını fark etmiyor. Sözgelimi Azerbaycan Türklüğü ile Anadolu Türklüğünün aynı milletten olmadıklarını vurgulamak için mezhep farklılığını gündeme getirmek kendiliğinden Nihal Atsız’ın eleştirilerine konu olacak şekilde Türkiye’deki alevi vatandaşları Türk saymamaya kadar varabilir. Anadolu’nun Türklerden önceki halkıyla herhangi bir kaynaşma olmadığını öngören yaklaşım Türkiye’deki farklı etnik unsurların hemen tamamını Anadolulu üst kimliği ile toparlarken bu üst kimliğin asli içeriğini Müslüman Oğuz boyuyla sınırlamaya çalışmak da açık çelişkiye yol açıyor.

15 Temmuz 2026 Çarşamba

İKİ YENİ DERGİ: ŞİİRVERSUS İLE BUZDOKUZ

 


Türkiye’de öteden beri en zor işlerden biri de yeni bir dergi çıkarmak olarak görünür. Dergi ister edebî-kültürel alanda isterse başka bir alanda yayın yapacak olsun, bağımsız, herhangi bir sermaye grubuna dayanmaksızın kendi yağıyla kavrulabilecek bir kıvama hiçbir zaman ulaşamaz. Dağıtım meselelerinden tutun da satış gelirlerinin derginin masraflarını çıkarmadaki yetersizliğine kadar birçok hususla uğraşmak zorunda kalır dergi çıkaranlar. Bu tür mali sorunların yanısıra daha önemli bir konu, yani derginin münderecatının her sayıda önceki sayılarla en azından aynı kıvamda sürdürülmesini sağlamak meselesi vardır. Demem o ki önceki sorunlarla birlikte, onların üstüne bir de dergiye eserlerle katkı verenlerin kaprisleriyle uğraşmak zorundasınızdır, ayrıca dergiye her eser gönderenin de derginin okuru olduğu şüphelidir. 1990'larda 2 aylık yayınlanan Sombahar dergisinin yayın yönetmeni dergi kapanırken son söz olarak şunu yazmıştı: "Dergimize şiir gönderenlerin sayısı, satış tirajımızdan fazla."

Oysa dergiler her kültür için o kültürün ara sokakları mesabesindedir Cemil Meriç merhumun anlatımı uyarınca. Kültürel caddeleri oluşturan kitaplara nazaran dergiler herhangi bir kültürü, o kültürün gelişmesine imkân sağlayan ortamı, dönemi, isimleri daha iyi kavrayabilmemiz bakımından handiyse daha değerli ve daha gereklidir. Bir yerde dergilerin probleminin bundan dolayı doğrudan doğruya edebiyatın da temel problemleri arasında yer aldığını iddia edebiliriz.

2020 yılında çıkmaya başlamış yeni dergiler arasında şiir alanında iki ayda bir yayınlanan Şiirversus ve Buzdokuz dergilerinin farklı bir önemi olduğunu düşünüyorum. Bu önem büyük ölçüde onların günümüz şiirine ilişkin taşıdıkları açıklayıcı niteliklerden neşet ediyor.

Yayın yönetmenliğini Furkan Çalışkan’ın yaptığı Şiirversus, ünlü Alman şair Hölderlin’in dili ‘mülklerin en tehlikelisi’ sayan görüşüne açıkça bir telmih içeren “Şiir, sahiden ‘mülklerin en tehlikelisi’ midir?” diye sorarak başladığı yayın hayatında “ne gecikmiş anlamların ne de gelecek imkanların peşinde” olmadığını, “yeni göstergeleri” izleyeceğini belirterek şiir denen “kamaşma”ya insan olmanın meselelerini davet edeceklerini vaat etti. İlk sayısında “ıssızlık” harici başka hiçbir müştereği olmayan şiirler kadar şimşek çakması ve ardından gelen gök gürültüsü arasındaki o kamaşmayı yaşayan şiirlere de sayfalarını açan Şiirversus’un esasen “karşı”, “aleyhinde” anlamlarına gelen Latince versus edatına önem verdiğini görebiliriz. Ancak derginin versus deyişini bir karşıtlıktan çok bir ‘karşılaşma’, hatta ‘birliktelik’ tarzında kavradığını da söylemeliyiz. Bununla birlikte bu birliktelik uyumlu ve insicamlı olmaktan çok ‘çatışmalı’ bir birliktelik, her ne kadar ‘çatışma’nın ana unsurları tam olarak tebellür etmemişse de.

Görebildiğim kadarıyla Şiirversus’un ilk iki sayısında onca erkek şair arasında sadece iki kadın şairin yer alması (birinci sayıda Zülal Yılmazer, ikinci sayıda Gökçe Özel) derginin “kadın şairler” konusunda özel bir hassasiyetinin olup olmadığı sorusunu da gündeme getiriyor. Derginin ilk sayısında Ezra Pound’dan ve Percy Bysshe Shelley’den şiir çevirileri yer alırken ayrıca “Çevirmen versus Çevirmen” bölümünde de Ali Püsküllüoğlu ile Cevat Çapan’ın Arshibald Macleish’in Ars Poetica’sını çevirileri mukayese ediliyor. İkinci sayıda aynı bölüme konu çevirmenler ise Talat Sait Halman ile İsmail Haydar Aksoy. İkinci sayıda ayrıca “Dergi versus Dergi” başlıklı bir bölümün daha oluşturulduğunu görüyoruz. Bu bölümde Mehmet Emin Küçüker Olağanşiir ile Başka Dünyalar dergilerini irdelerken, Samet Karataş da Kaygusuz ve Aşkar dergilerinde yayınlanan eserleri eleştirel bir bakışla ele alıyor. Dergide şairler ve eleştirmenlerle yapılan söyleşiler de yer alıyor. İlk sayıdaki söyleşide İsmet Özel’in şiir ve düşüncelerini ünlü Alman siyaset felsefecisi ve hukukçu Carl Schmitt’in ‘partizan’ teorisi ekseninde ele alan Aynı Adam kitabıyla bildiğimiz Hüseyin Sarı yer alırken ikinci sayıda şair Hakan Şarkdemir ile söyleşi gerçekleştirilmiş.

Şiirversus’a mukabil daha insicamlı, şiir anlayışı bakımından birbirleriyle aynı istikamete sahip metinlere yer verdiğini gördüğümüz Buzdokuz ise yaygın beğeni kalıplarına karşıt bir şiir anlayışını vaat ediyor. Buzdokuz bu açıdan “ileri şiir” nitelemesini kullanarak estetik-politik alandaki çıkar temelli ittifaklara karşı kendini bir kale olmakla tavsif ediyor. Genel yayın yönetmenliğini Hayriye Ünal’ın yaptığı dergide Hakan Şarkdemir şiir, Murat Üstübal eleştiri ve Atakan Yavuz da tercüme editörlüklerini üstlenmiş. Tercümeye özel bir editörlük tahsis edilmesinden de anlaşılacağı üzere derginin bu alana da ayrı bir önem atfettiği görülebilir. Buzdokuz’u “mevcut dünyanın sonunu getiren madde” şeklinde anlamlandırarak “şiirin bilinen dünyanın dışında simgesel bir alanda ortaya çıktığına işaret” eden başyazıya göre şiir gerçekten şiirse herkesin peşinden koştuğu dünyadan bir kopuşu gerektiriyor. Bu kopuşa gelip geçici de olsa “özgürlük” deme yanlısı Buzdokuz. Dünyayı, “kendi sonunu düşleyen bir madde”nin, “bir bakıma şiir”in içinde tasavvur eden çıkış yazısı uyarınca son derece açık bir dille yazılmış şu cümleyi aktarmanın tam sırası: “Bize şiir ve teoriyi, insanın meselelerinin etrafında bir araya getirecek bir dergi gerek. Bu dergi bunun için var.” Yapılan bu belirleme doğrultusunda ilk sayısında “Şiirin çıkarsızlığını” dosya konusu edinen derginin böylelikle her sayıda şiire değgin belli bir konuyu dosyalar oluşturarak ele alacağını kestirebiliriz, nitekim 2020’de yayınlanan ikinci sayısının adı konmamış dosya konusunu da “eleştiri” teşkil etti.

Buzdokuz’un ilk iki sayısında yer alan şiirlerde sergilenen şiir anlayışlarının daha önceden Osman Özbahçe’nin yönetiminde çıkan Karagöz dergisindeki anlayışlarının bir devamı olduğu söylenebilir. Serkan Işın’ın partizanlığını yaptığı görsel şiir, Murat Üstübal’ın biçimci, Hakan Şarkdemir’in modern epik, Osman Özbahçe’nin ‘imgeci realist’, Hayriye Ünal’ın ‘çoksesli’ (Özbahçe’nin şiiri için yapılan bu niteleme Üstübal’a ait) şiir anlayışlarının karşılıklı etkileşimi içinde yeni isimlere de yer veren dergide şiirleriyle dikkat çeken bu yeni isimler arasında Emre Söylemez, Zehra Gündoğmuş, Mert Özden, Yusuf Koşal vardı. Dergi, eleştirel teorik yazılar haricinde kendi anlayışına uygun şiir çevirileriyle de ilgi topladı. İlk iki sayıda Luke Bradford, Astra Papaschrictodoulou, Anita Sezgener, Anthony Etherin, Michel Deguy, Louis Zukofsky şiirleri tercüme edilen isimlerdi. Derginin ilk sayısında ressam Komet ile bir söyleşi de yer aldı. Söyleşiyi Ali Yoksuz, Hayriye Ünal ile Nalan Kulunç gerçekleştirmiş. Dergi içindeki bölüm adlandırmalarında dijital kültüre ait “ESC, CTRL+A, HOME, CTRL+S, CTRL+Z, PRT SC, CAPS LOCK, END” kullanımı da “bilinen dünya”nın metaphora’sından, yani “sınır ötesi”nden anlaşılanın ne olduğunu göstermesi bakımından ilgiye değer.

Diğer yandan T Dergi’nin ilk sayısında yer alan yazısında 2020’de çıkan şiir dergilerini de dahil ederek dergilerde yayınlanan şiirlerin hemen hepsinde “Türkçe’nin sesi”nin olmadığını savlayan Mehmet Aycı’nın “Bu dergilerdeki şiir kavganın başladığı yerden mi parlıyor? Hayır. Bir var etme, üretme kaygısı mı, alın terinden mi parlıyor? Hayır. Yazının ve yazgının parlaması mı? Hayır. Niye soruyorum ki. Parlama mı var sanki.” ifadelerinde aşırılık gözlemlediğimizi de belirtelim.

GÜNÜMÜZ ŞİİRİ VE YENİLİK

Modern Türk şiirinde son büyük konvansiyonu oluşturan İkinci Yeni’yi alaşağı edebilmek amacıyla son yirmi-yirmi beş yıldır birçok farklı veçheden birbirinden değişik çıkış noktalarına sahip gah biçimsel gah kurgusal gah doğrudan içeriğe yönelik birçok yenilik çabasını gözlemliyoruz. Bu çabalara ilişkin asıl ağırlık verdikleri noktalara bakarak yapabileceğimiz çeşitli tasnifler olsa da bu yenilik çabalarının tamamında yeniliğin bir “fikir” olmaktan ziyade bir “arzu”yu temayüz ettirdiğine kâniyiz- daha doğrusu bu çabalar şiirimizde yenilik arayışlarının dört başı mamur anlamda bir fikre dönüşemediğini, arzu düzeyini bir türlü aşamadığını gösteriyor bize. Onca çabaya, yazılan onca birbirinden farklı ve ilginç şiire rağmen yeniliğin bir türlü arzu düzeyinin ötesine geçemeyişi, elbette yenilik yolunda çaba gösterenlerin yaptıklarını tümden fikirden yoksun bir şekilde ortaya koydukları anlamına gelmiyor. Ancak ortaya çıkan verimlerin temelinde yatan asıl saikin şiir geçmişimizin günümüzde eskimiş-ölmüş taraflarını ortaya çıkarmak amacına matuf dile getirilişi olmaktan öteye geçemeyişi, bu çabaları yine tümden işlevsiz kılmasa da yetersiz addetmemize yol açıyor. Geçmişin sahiden eskimiş, ölmüş taraflarını görmeyi maharet saymıyoruz bu haseple. Zaten o taraflara yaslanarak yazılan şiirleri, o ölü-eski yanlara üfledikleri sahte ruhlarla caka satanları, şairlerin çoğu kez en fazla bir tebessümle karşıladığına şahidiz. Diğer yandan şiirdeki yenilik arayışlarının kendilerini sırf şiire bağlı tutarak ifade etmesinden mütevellit bir yetersizliği de ayrıca işaretlemeli. Her sanat eserinde bir şekilde mutlaka bulunması gereken “şölen” ve “katılımcı boyut”un sınırları belirsiz bir seçkinci anlayışı yükselten bu arayışlarda bir noktadan sonra karşılık bulamadığını, bu yüzden de arayışların giderek sadece dil içre çeşitli oyunlara dönüştüğünü söylemek gerekli. Çoğu yenilik çabasında gözlemlediğimiz hermetik nüanslar zaten sayıca az olan şiirin audience’ını/cemaatini/izlerçevresini daha da daraltmaktan öteye geçemedi.

YÜZYILLIK YENİLİK

1990’ların ikinci yarısında şiirde gelişen değişim iradesinden güç bulan birçok çabaya tanıklık ettik 2000’ler boyunca. Üç önemli öbekte değerlendirebileceğimiz bu çabaların bir kısmı -özellikle Heves ve Ücra dergilerinde vuku bulanlar- büyük ölçüde “biçimci” olarak adlandırılabilecek nitelikteydi. Dünya şiirinde özellikle yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde çeşitli örneklerini gördüğümüz Rus biçimciliği, fütürizm, Dadaizm, kübizm, somut şiir vb. akımların etki ve izlerini üstünde taşıyan bu arayışlar içerisinde bazıları diğerlerinden daha dikkat çekici göründü. Sözgelimi Murat Üstübal ile merhum Bülent Keçeli’nin birlikte çıkardıkları Ücra dergisinde zaman zaman disleksik boyutlara varan dilsel saptırmalarla işleyen bir şiir anlayışı hakimken sözkonusu ikili gerek yazdıkları yazılarla gerekse çeşitli şairlerle ve birbirleriyle yaptıkları sohbetlerle bu anlayışı yaygınlaştırmaya çalıştılar. Yer yer anlamın ve dolayısıyla muhayyilenin de devre dışı bırakılmaya çalışıldığı birçok şiir örneğine yer verilen derginin “şiir okurlar”ına dönük olmaktan çok “şiir yazanlar”a dönük bir yayın çizgisi izlediği rahatça söylenebilirdi. Buna karşın, Ücra’nın çizgisinde bilhassa Deleuze, Lacan gibi esasen birbirine düşman çağdaş Fransız figürlerin felsefi düşüncelerinden eşanlı yararlanmaya çalışan bir tür bir kafa karışıklığının etkileri tasrih edilebilirdi. Ancak dilyapılarının ve dilyetisinin neredeyse bir otomatizme bağlanarak bozumunu amaçlayan bazı kötü örnekler dışarıda bırakılırsa, Ücra’daki çaba şiirsel bir yenilik arayanların arzularını teskin edecek boyutlara ulaşmasa da kendiliğinden bir kıymeti haizdi. En azından Ücra şairleri yinelemekten çok yenilemeyi tercih ediyorlardı. Yine de kendilerine seçtikleri soykütüğündeki düşünce, şiir ve istikametin görece Türk şiirinin ana mecrasınca açıkça etkisiz bulunduğu kabul edilenler arasında olması bu çabanın sürüklediği yenileme iradesinin arzu ettiğini varsayacağımız bir etki hacmine ulaşmasını zorlaştırdı.

Birbirinden farklı yenilikçi çabaların bir üssü haline gelmeyi amaçlayan Heves’te ise Mehmet Öztek ile Ali Özgür Özkarcı gerek yazdıkları yazılarla gerekse şiirleriyle dikkat çektiler. Önceki kuşaktan Haydar Ergülen, Enis Akın gibi şairlerin de desteğini aldıklarını gözlemlediğimiz Heves’in yine de yenilikçiliği ne doğrudan klasik şiir dilini ve dilsel söyleyişi değiştirme ne de dilyapılarını ve dilyetisini bozma gibi girişimleri pek fazla yeğlemediği de ortadaydı.

Şiirde yenilikçiliğin ikinci büyük kanadını oluşturduğunu düşündüğümüz bağımsız çabaların (sözgelimi Efe Murad’ın “madde şiir”i ile Yücel Kayıran’ın “felsefi şiir”i) yanısıra bazı eski tüfek şair diyebileceğimiz isimlerin de zaman zaman daha genç şairlerle ittifaklar kurarak yenilik arayışlarına katkı verdiklerini vurgulamak gerekir. Sözgelimi Ahmet Güntan, hem “Parçalı Ham” manifestosuyla hem çıkardığı Cehd dergisiyle bu çabalara ivme kazandırdı. Güntan’ın 2000’li yıllarda çıkan hemen bütün yenilikçi çabalara gerek yaygınlaştırma gerekse ürünle destek verme konusunda önemli addedilmesi gereken bir performans izlediğini yeri gelmişken vurgulamalı. Enis Akın ise Ömer Şişman’la birlikte “kekeme şiir”i savunduğu ortaklığı 2010’lardan itibaren Natama dergisinde örnekleyip belirgin bir hacme ulaştırmayı başardı.

1990’ların sonunda “nesne-obsesif” bir şiiri savunduğunu bildiğimiz Serkan Işın, 2000’lerle birlikte yöneldiği “görsel şiir”i ısrarlı çabalarla bir ilgi odağının merkezi haline getirmeyi başardı. Dijital ortamda poetikhars adıyla yayın yapan sitesinde birçok “görsel iş”e ve görsel şiiri savunan metne yer veren Işın, Karagöz dergisiyle birlikte etkinliğini artırdı. Ortaya çıkan ürünlerin şiir yerine “iş” olarak nitelenmesi belki de görsel şiir yaklaşımının en tutarlı yanıydı.

Bu yenilikçi çabaların yanısıra Türk şiirinin ana mecrasına duyarlı, epik-dramatik bir soydan gelen diğer çabaları da tasrih etmeli. Sözgelimi Hakan Arslanbenzer’in Fayrap dergisinde ısrarlı bir şekilde sürdürdüğü “popülist”, Eren Safi’nin sadece iki sayı çıkan Huruç dergisinde savunduğu “siyasi”, Hayriye Ünal’ın Hece dergisinde yazdığı ve handiyse poetika hacmine vardırdığı yazılarla dile getirdiği “çok sesli”, Hakan Şarkdemir’in Kökler ve Karagöz’de sergilediği “modern epik”, benim savunduğum şekliyle “ironik realist” şiir anlayışlarının bu minvalde olduğu vurgulanabilir. Osman Özbahçe’nin doğrudan konuşmaya dayalı, imgeyi ıskalamayan, realist şiir anlayışını da bu çeşitlilik içerisinde ayrıca zikredebiliriz. Ortak pek çok yanları olan, ama buna rağmen aynı şekilde ayrıştıkları pek çok noktanın da bulunduğunun rahatça gösterilebileceği bu çeşitlilik içerisinde bu şiir anlayışlarının günümüz şiirinin görünümünü önemli ölçüde değiştirdiği savunulabilir.

Elimizdeki siyah çubuk

 

ANNELER VE ÇOCUKLAR

 

Anne ölünce çocuk

Bahçenin en yalnız köşesinde

Elinde bir siyah çubuk

Ağzında küçük bir leke

 

Çocuk öldü mü güneş

Simsiyah görünür gözüne

Elinde bir ip nereye

Bilmez bağlayacağını anne

 

Kaçar herkesten

Durmaz bir yerde

Anne ölünce çocuk

Çocuk ölünce anne

(Sezai Karakoç)

 

Anne ve çocuk konusu her nerede nasıl konuşulursa konuşulsun, aklıma ilk gelen şey hep Sezai Karakoç'un biçimce minimal (3 kıtada hepi topu 12 kısa dize), özce devasa (devasa çünkü, anne ya da çocuğun ölümü durumunda, ölüm durumunda hissedilen o kederi ifade eder) şiiri Anneler ve Çocuklar olur. 2016'da annem ansızın vefat edince de aklıma gelen bu şiir olmuştu. Evet ansızın olmuştu, her şey Mayıs ayı ile Eylül ayı arasında olup bitmişti; yapacak herhangi bir şey bulamamıştık bu beş aylık sürede ağlamak ve taziyeleri kabul etmekten başka. Bizi, beş erkek kardeşi koca evde yalnız bırakmak istemeyen eş dost ve akrabalara rağmendi kalplerimizin sızısı.

Yaşadığımız acının kaybı dinsin diye eve ziyarete gelen, Kur'an okuyan, başsağlığı dileyen, dua edenlere elbette usulü ve adabınca davranıyor, onlara teşekkürlerimizi sunuyor, dualara iştirak ediyor, merhum annemize diledikleri rahmetlere canı gönülden katılıyorduk; lakin onların da bizi anlamadığını, anlayamayacağını, içimizdeki acıya, babamızdan sonra annemizi de kaybetmemizin bizde oluşturduğu şu dibi delik dünyada "yapayalnızlık" ve artık "kimsesizlik" duygusuna asla muttali olamayacaklarını da düşünüyorduk. Bu kimsesizlik duygusuydu belki de elimizdeki o siyah çubuk. Bahçelerdeki kuytu köşelerde değildik gerçi; ama her bulduğumuz fırsatta mutlaka kendimizi dinlemek istiyorduk, kendimizi kendimize anlatmak geçiyordu içimizden hep, bir türlü başaramıyorduk bunu. İçimizdeki o tedirgin edici fısıltıları belki sakinleştirebilir, dindirebiliriz umuduyla kalabalık içinde de olsak kendimize çekilmek için fırsatlar arıyor, kendimize yapılması elzem olmayan birtakım işler icat ediyorduk. Ama o kimsesizlik gelip yapışıyordu yakamıza bir şekilde, ne olacaktı acaba bundan sonra, biz böyle ne olacaktık? Kendimiz bile anlamıyorduk kendimizi. Kendi acımıza bile kendimiz muttali olamıyorsak başkaları acımızı ve bizi nasıl anlayabilir, bizimle nasıl hemhal olabilir, bizi içine düştüğümüz o dehşetengiz kör kuyudan kim nasıl çıkarabilirdi ki?

Bazen taziyelerini telefon aracılığıyla ulaştırmak isteyenler de oluyordu. Telefon açanlar bizim için ne kadar değerli kişiler de olsa gelen bu telefonlara bile bakmak istemiyorduk. Uzun uzun, hep söylendiği gibi acı acı çalıyordu telefon, ya da bize öyle geliyordu ve biz o telefonu açmaya korkuyorduk. Bazen balkonda boşluğa karşı tek başına oturuyor, annemizle birlikte başımızdan geçen iyi veya kötü, olumlu ya da olumsuz bütün olayları hatırlıyor, hatırlamaya çalışıyor; kendi kendimize buruk bir şekilde gülümsüyor ya da acımızı daha da koyultuyorduk aklımıza hasbelkader gelen her anla, anıyla.

Anne, çocuk ve ölüm... Sezai Karakoç'un şiirinin de açıkça gösterdiği üzere bu üçlünün olduğu her yerde bir ne yapacağını bilmezlik, bir kendine kapanma, herkesten kaçma, kimseye hiçbir şekilde görünmeme hissi siner üstünüze başınıza. Bu histen kurtulmak imkansızdır ne çocuk ne de anne için. Çocuk annesiyle birlikte çocuktur, anne çocuğuyla birlikte anne. Ya onlar artık olmayacaklarsa yahut sadece anılarda kalacaklarsa? Ne yapacağını bilememe hali bir de o büyük kaybın yaşattığı hüzün ve kederle birleşince her şey siyahlaşır. Eşyalar, dış dünya, doğa… Simsiyahtır güneş, simsiyahtır sokaklar, ağaçlar; şu koltuklara o siyah boyayı kim döktü, ya bu masa niye hep siyah ki? Çevrenizdeki her şey kararır, karanlıklaşır…

Siyah, bilinmezin, gizemin, matem ve melankolinin rengidir hep. Ruhunuz büzüşmüş, şiirdeki "ağızdaki küçük leke"ye dönmüştür handiyse. Konuştuğunuz an ağzınızdan çıkan kelimeler kederli ve büzüşmüş ruhunuzun üstlerine sindiği küçük küçük lekeler gibi saçılır dünyaya. Onlar bile siyahtır sanki. Karanlık gelir hep kalbinizin bir köşesinde durur. Çünkü karanlıktır duyduğunuz bütün sözler. Gelip geçici midir peki bu duygular? Hiç sanmam! İki buçuk yıl sonra, annem her aklıma geldiğinde, evet şimdi bile, aynı duyguları, bu sefer daha hafif de olsalar, yine yaşıyorum.

Çünkü anne evdir hep. İlk bilgedir. İlk öğretmenimiz, ilk eğitmenimiz, bize hayatı yaşama şekillerini gösterenimizdir. Ne öğrenmişsek, kişiliğimiz nasıl gelişmişse, anne sayesindedir. Bizi biz kılandır anne. Annenin kaybı bu dünya gurbetinde yeniden sokakta kalmanın bir simgesidir. Öksüzlük sadece annesini kaybetmiş olmak anlamına gelmez bu yüzden. Öksüzlük yerinden yurdundan, bizi biz kılan duygu ve değerlerden kopmuş olmadır en nihayetinde. Evden hep dışarıda kalmak zorunda olmadır annesizlik. Hep karaşınlıktır bir öksüzün bahtına düşen, hayata hep yenik başlamaktır annesizlik ona. Doğmadan babasını, altı yaşındayken annesini kaybeden o kutlu peygamberin izinde bu yenikliği, bu gücenikliği gidermenin yollarını arar bulur bir öksüz. Başarabilirse ne mutlu ona!

12 Temmuz 2026 Pazar

BÜYÜK OYUNU GÖRELİM

 

Bazı basma kalıp ifadeler vardır çeşitli sözümona analizlerde sık sık karşılaştığımız. Analistin söyleminde üstü kapalı yer alır okuyucuya dönük o uyarı: Bu konuyu ele alacağım ama asıl tartışılması gereken, tartıştığım şey başkadır. (Biz de öyle yapacağız sanırım!)

Bu’nun yerine şu’nun geçirilmesinde birebirdir bu basmakalıp, klişe, her derde deva, deux ex machine ifadeler doğrusu. “Bu” hakkında yapıldığını zannettiğiniz analiz bir bakmışsınız “şu” hakkında yapılan bir analize dönüşmüştür, aslında ilk başta da öyledir. Niye bu böyledir? Sebep basittir aslında. “Bu” hakkında bize analiz sözü veren analistin “bu”nun gerçekleştiği bölgeye, o bölgenin ya da meselenin tarihine, tarihi arka planına, “bu” ile doğrudan ilişkili aktörlere dair yeterli bilgisi yoktur, ama analistin her nasılsa artık bize konu hakkında “bazı şeyler diyesi” mevcuttur. Aslında analizin “bu” ile bir ilgisi olmaması bir yana, “şu”ya da bir iması yoktur. “Şu”, muhayyel kalır bir yerde. “Bu”yu ele almayı vaat eden analistin söyleminde var olur yalnızca. Onun neden “bu”yu ele alamadığını açıklar belki de “şu”nun o muhayyel/söylemsel varlığı. Çünkü şu bu’dan daha önemli, daha kapsayıcı, daha büyüktür! Analistimiz “bu”da kendini gösteren “şu” daha büyük sorunu ele almaktadır. “Bu” hakkındaki bilgisizliği örten şaldır “şu” diye görülen.

Sözgelimi 6 Ekim’de oyunda oynaşta olanların 7 Ekim 2023’te gerçekleşen El Aksa İntifadası’nın getirileri ve götürüleri ile ilgili bir muhasebeyi 8 ay sonra gerçekleştirdiğini görürüz. Bu muhasebe ilginçtir İsmail Haniyye’nin şehadeti günlerinde dile getirilmiştir. Yeri gelmişken vurgulamalı: İsmail Haniyye’nin oğlu babasının kanının Gazzeli bir çocuğun kanından daha değerli olmadığını da ifade etmişti. Bu muhasebede El Aksa İntifadası dolayısıyla karşılaşılan şiddet ve soykırım sonucu yaklaşık 40 bin canın kaybını “değmezdi bu kadar kayba” bakışıyla ele alan açının sekiz ay önce HAMAS’ın açıklama yaparak ifade edilmesine engel olmaya çalıştığı söylemle olan yakın akrabalığı ilgi çekicidir. O zaman El Aksa İntifadasının zaten Filistinlileri katleden İsrail’e meşruiyet verdiği iddia edilmişti hatırlanacak olursa. El Aksa İntifadası büyük bir oyundu bu iddiaya bakılırsa. O “büyük oyun”un İran ile İsrail’i denklemin iki ucuna dönüştürme girişimi olduğu da o zaman çokça sözümona analistlerce ifade edilmişti. Bu iddiaya dayalı analizler bu durumu ifşa etmeye yönelmiştiler. Oysa HAMAS, daha o zaman bu intifada olmasa idi terör devletinin Aksa’ya yönelik büyük bir saldırıyı gerçekleştireceğini söylemişti. Zaten intifada isminin Aksa olması da bu niyete işaret ediyordu: Aksa’yı koruma intifadası!

Devam edelim. 7 Ekim öncesi ara ara ama sürekli İsrail tedhişiyle yaşanan can kayıplarını göz ardı eden muhasip bakış sekiz yılda gerçekleşen sistematik saldırıların benzerinin sekiz aya sıkıştırılması ve artık İsrail’in daha önceden de var olan “dokunulmazlığı”nın daha da artırılması, onun şiddetine “meşruiyet” kazandırılması, Gazze’nin tamamının kaybedilmesinin kesinleşmesi vb. hususları zikretmenin El Aksa İntifadasının kazanımlarını niçin görmemeye sebep teşkil ettiğini belirtemiyor. ABD Temsilciler Meclisi’ndeki son alkış olayında da görüldüğü gibi uluslararası sistem içinde İsrail’in var olan dokunulmazlığının “artırılması” hususundan daha fazla üstü örtük bu “dokunulmazlığın” aşikâr kılındığı bir süreç yaşanıyor. Çoğu kez “Batı’nın ikiyüzlülüğü” olarak kurulan terkibin yanlış olduğuna işaret ediyor süreç. Batı ikiyüzlü değildir! Bunu dünyanın bütün çıplaklığıyla görmesi için El Aksa İntifadası gerekti, intifada “insan hakları, fikir özgürlüğü” vb.  deyişlerle dile getirilen o maskeyi düşürdü. Bir anlamda HAMAS Aksa İntifadası aracılığıyla hakikatle aramızdaki perdeyi kaldırdı!

İsrail şiddetine “meşruiyet” kazandırma meselesi ise doğrusu çok komiktir. Komik çünkü bu meşruiyet ancak Walter Benjamin’in ünlü Şiddet Üzerine adlı makalesinde değindiği Niebo olayında olduğu gibi “mitik” bir meşruiyet olabilir. Fayrap’ta o makaleyi ve Niebo olayını İsrail şiddetini anlamlandırmak için daha detaylıca Apollon Netanyahu da Artemis Hanginiz diye yazdığımız için daha fazla üzerinde durmayacağız ama bize kalırsa her ne olursa olsun böylesi bir şiddetin meşru görülemeyeceği söylenmelidir. Hele bunun Aksa İntifadası sonrası yaşandığını iddia etmek açıkça Siyonist propagandaya boyun eğmektir. “Festival basma” olayıyla Aksa İntifadasının amaçlarını özdeşleyen anlayışı da aynı şekilde değerlendirmekte bir beis yoktur: Siyonist propagandanın söyleme “sızma” şekilleri bir anlamda şeytan ayartması ya da vesvasül hannas gibidir!

İsrail ile İran’ı Filistin ve Gazze meselesi dolayısıyla uluslararası Ortadoğu denkleminin iki ucu kılma girişimi olarak Aksa İntifadası sunumunu ele almaya geçebiliriz şimdi. Bu “büyük oyun”u elbette görmeli! Ortadoğu’da Filistin Meselesi dolayısıyla oyun ne kadar büyük olursa olsun başat aktörlerin sayısının ikiye indirgenebilmesinin düşünülmesindeki aksaklık ve kolaylık bir yana, bu oyunu her düşünmemizde açıklamaya çalışılan fenomenin açıklayıcı sebep kılındığı bir kısır döngüye kendiliğinden sevk ediliriz. Bir nevi petitio principiidir yaşanan. Aksa İntifadasının kurduğu bir denklem varsa bu açıktır oysa: İsrail (Batı) ve Dünya!

Öyleyse biz “büyük resme” bakalım. “Göğüs göğüse çarpışma” görmek isteyen muhasebeci yaklaşımların ısrarla Aksa İntifadasının Filistin direnişine kazandırdığı hususları bu sebeple görmezden gelmesi affedilemez doğrusu. Aksa İntifadasının önemli sonuçlarından biri elbette İsrail toplumu üzerinde belki de şimdiye dek hiç olmadığı kadar ağır bir şok ve travma bırakmasıydı. Demir Kubbe vb. savunma aygıtları sayesinde rahatça yaşayacaklarını zanneden toplumun yaşadığı şok ve travma asla göz ardı edilemez. Neredeyse nihilizme varan ölçülerde yaşanan bu travmayı görmezden gelmek mümkün değildir. Ayrıca önceki aşamaları düşünülürse II. İntifada sonrası Filistin Direnişi’nin Aksa İntifadasının bu anlamdaki kazanımlarının fazlalığı da görülebilir. 7 Ekim 2023’e kadar  uzunca bir süre abluka altında kalmış bir halkın Aksa İntifadasıyla sergilediği var olma azmini, bu intifadanın ve devamındaki olayların önümüze açtığı yeni ve yeni olduğu kadar eski(mez) gerçekliği de o “büyük resme” dahil etmek gerekiyor belki de. Elbette yazıyı tamamladığımız sıralarda CNN International’a düşen ve analistin bütün analizlerini geçersizleştiren askeri raporu da zikretmeli. HAMAS bütün ihtişamıyla ayakta ve bu sekiz ay boyunca gerçekleşen sivil kayıplar da İsrail ve hempalarının kötülükle dolu sicilinde.

11 Temmuz 2026 Cumartesi

SUSMANIN VE KONUŞMANIN ZAMANI

Sezai Karakoç, 3 bin 500 kişinin hayatını kaybettiği Varto depremi ardından yazdığı bir yazıda “Aç kalacakları, evsiz kalacakları, salgınla kırılacaklarını yazıp durdular. Bunlar gerçek bile olsaydı, insan, oradakilere acıyarak bunu saklardı. Bir insanlık çağında, bir erdem medeniyetinde, böyle bir felaket önünde, insanlar susar. Yardımdan başka bir şey düşünmez. Teselli ve umut verir. Tedbir ve tenkitler, sorumluların kulağına fısıldanır. Hesap, felakete uğrayanlar kurtarılıp acının üstünden belli bir gün geçtikten ve durum biraz yatıştıktan sonra sorulur” diyor. Aynı yazının başka bir yerinde ise depremde ölenlerin dilinden “Durun. Birdenbire hiçliğe çarptık. Varlığı bulduk. Biz, dağılan kitabın uçuşan yapraklarıysak, siz de orada kalan yapraklarısınız. Yaprakların toplanıp kitabın yine kitap yapılacağı gün gelecektir. Hiçliği bilin, varlığı bilin ve öğretin. Siz, bu dünyadan uzanmış bir elin çevirdiği yapraklarsınız. Sizi okusunlar ve burayı bilmeğe başlasınlar. Yapılarınızı sağlam ve elverişli yapın ama sade ona güvenmeyin. O yapıdan size daha yakın olana güvenin” demeyi de ihmal etmiyor.

6 Şubat’ta gerçekleşen ve Anadolu coğrafyasının tarihinde handiyse en büyük ‘doğal’ felaket sayabileceğimiz, Türkiye’nin üçte birini etkileyerek 45 bini aşkın canımıza mal olan “ikiz depremler”in oluşturduğu ahvalde bu depremden siyasi, sosyal, ticari, medyatik yahut başka türden bir çıkar sağlamaya çalışanların bol bol konuştuğuna, bu konuşmaların muhtevasının ise ekseriyetle gerçekdışı -doğrudan söylemek belki en iyisi- yalan ve yanlış olduğuna şahit olduk. Sezai Karakoç’un yazdığı gibiydi her şey: İnsanlar susuyordu, teselli ve umut veriyordu; ancak erdem medeniyetine dahil olmayanların ise bol bol konuştuğunu görüyorduk. Kimi baraj çatırdattı, kimi ise yardım edenleri aşağılamak gayesiyle olmadık iftiraları savurdu. Devleti düşman görenleri de gördük, kendi ırkçı yahut başka tür fantezilerini depremzedeler üstünden tatmin etmeye çalışanları da. Sözümona bir akademisyen uydurduğu yalan sonrası verdiği polis ifadesinin ardından sosyal medyada paylaştığı mesajda kendisini destekleyenlere teşekkür ediyordu. Hatta bir parti başkanı yerkabuğunun Anadolu plakasının Arap plakası tarafından sürekli sıkıştırıldığını söyleyerek kendi partisinin mülteci karşıtlığını meşrulaştırmaya bile çalıştı.

Sosyal medyadaki bazı kripto hesaplar tarafından yaygınlaştırılan ve deprem dolayısıyla yaşadığımız acıyı kanırta kanırta çoğaltmaya uğraşan bühtanlar depremzedelere teselli vermeye ve umut olmaya çabalayanların şevk ve iradesini kıramayacaktı elbette; lakin ahlak dışılığın ve siyasi çıkarcılığın bu kadar yaygın oluşu da bizi korkutmuyor değildi.

Her nedense başka zamanlarda seslerini pek duymadığımız ya da seslerinin bize duyurulmadığı jeologların, bilim adamlarının seslerinin gür çıkmaya başladığını da fark ediyorduk elbette. Kimi “Ben söylemiştim. Doğu Anadolu fay hattı Elazığ depremi ardından stres yüklenmişti. Kırılacaktı. Ne yazık ki uyarım doğru çıktı” derken kimi de uzunca bir süredir süren çalışmalarını pazarlama fırsatı bulmuşçasına TV’lerde boy gösteriyor, nerelere niçin dikkat etmemiz gerektiğini uzun uzadıya bize izah ediyor, tahminlerini sıralıyordu.

Neyi nasıl ne zaman konuşacağımızı kestirmeye fırsat bulamadığımız gibi neden nasıl ve niçin susmamız gerektiğini de bilmiyorduk. Gerçekleşmesi her ne kadar ‘doğal’ sayılsa da alımlanışında mutlaka beşerî birtakım derslerin çıkarılmasının gerekli olduğu depremler ise ister öncü ister artçı olsun sürüyordu. Kimimiz artçı depremlerin artık günlük üç yüzün altına düşmesi ile normalleşmeye başladığımızı savlıyor ve teselli buluyordu kimimiz de binaların inşasında ve kullanımında yaşanan birçok sıkıntıyı gündeme getirmeye çalışıyordu.

Deprem bölgesi haricindeki şehirlerde deprem öncesi fahiş fiyata satılan evlerin fiyatının bir anda yarı yarıya azalması, ev kiralarının tekrar yükselişe geçişi gibi toplumsal ve iktisadi ahlaksızlığı belgeleyen örnekler geleceğe dair umutlarımızı törpülerken buna zıt olarak Türk halkının ideolojik, toplumsal, siyasal ve kültürel olarak çok farklı kesitleri tarafından deprem bölgesine yapılan hasbi yardımların çokluğu ise enseyi karartmamamızın gerektiğini vurguluyordu.

Yolumuz metafiziğe çıkınca konuşmanın da susmanın da anlamsızlaştığını elbette biliyorduk. Ama yine de merak ediyorduk: Acaba ne zaman konuşmalı ya da susmalıyız? 

Sosyologun yoksulları

 

Yaklaşık bir ay önce, yani 14-28 Mayıs’ta gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük muhalefet kanadından yapılan analizlerin kısm-ı azamisinde ilginç bir teselli ikramiyesi var: Erdoğan’a oy veren seçmenlerin sosyo-ekonomik göstergelerinin ve eğitim düzeylerinin düşük oluşu. Esasen 2007’den beri var olan bir söylemin güncellenmiş hali bu teselli ikramiyesi. AK Parti’ye makarna, kömür vb. yardımlar karşılığında oy verdiği savlanan cahil, yoksul seçmen çoğunluğuna dair üretilen söylemin “daha” gibi mukayese edatıyla güncellenmiş hali bu ikramiye. Erdoğan’a oy vermeyen eğitimli zenginlerden daha eğitimsiz, daha yoksullar ona oy verenler.

İlk söylemde de var olan, ama gizil kalan mukayesenin aşikâr kılınmasından başka bir şey yapılmıyor haddi zatında. Sadece makarna ve kömür yardımlarına dair yapılan o meş’um vurgu eksik. (“Yardımlaşma” kısmı da ilk tur sonuçları belli olunca eleştiriden ırak kalmamıştı ya. Deprem bölgesinde çıkan oylara tepki göstermek adına sözümona depremzedelere yardım edenler, bu yardımlarını zehir zıkkım ediyordu.)

Bireysel, yani tekil birtakım örnekleri devre dışı bırakmak ve bu söyleme bilimsel bir eda kazandırmak amacıyla olsa gerek, bir dönem Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığında bulunmuş, sonra Varşova Büyükelçisi olarak atanmış, Gelecek Partisi Kurucular Kurulu’nda üye, şu anda da Gelecek Partisi Eğitim Politikaları İzleme Kurulu Başkanlığını yürüten, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde uzun süre akademisyenlik yapmış, “oy verme davranışı” alanında uzman Yusuf Ziya Özcan “Recep Tayyip Erdoğan’ın oy aldığı iller eğitim ve sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi göreceli olarak diğer illerden düşük olan illerdir. Bugüne kadar gözlenen bu gerçek, referandumla ilgili yapılan analizde ortaya çıkmıştı. Şimdi de 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan analizde teyit edilmiş olmaktadır” özetiyle sunulabilecek görüşü dile getiriyor.

İlk bakışta epey “bilimsel” ve de “sosyolojik” addedilebilecek bu özet, durumu kavramaktan aciz kalışıyla ilgi çekmektedir aslında. “Bizim desteklediğimiz adaya zengin ve eğitimliler oy verdi; diğerine yoksul ve eğitimsizler” diyebilmenin hazzını (seçim sonuçları göz önünde tutulursa tesellisini) taşıyan bu bakış açısının “Dağdaki çobanla benim oyum aynı mı?” demekten başka bir işe yaramayan söylemi doğrulaması bir yana, sosyolojik olarak seçim sonuçlarının sosyo-ekonomik düzeyi düşük olanlarla yüksek olanların -hadi böyle söyleyelim- bir tür sınıf savaşımının semptomu olarak değerlendirilmesi de mümkündü.

Bu özeti, sözümona bilimsel ve sosyolojik (elbette ODTÜ Sosyolojide uzun süre görev yapmış birine sosyolojinin ne olduğunu hatırlatacak bir durumda olmamız mümkün değil!) bir gerçeğin bu şekilde dışavurumunu durumu kavramaktan aciz kalışıyla niteledik. Bu görüşteki acziyet, esasen hakim bazı “siyaset sosyolojileri”nin de acziyeti. Üretilen “gerçek”, söylem alanının ürettiği bir gerçek. O gerçeğin teyit ettiği de doğrudan söylemin kendisi! Sözgelimi çoğunluğu Erdoğan’a oy vermiş illerde yaşayanların tamamının sosyo-ekonomik ve eğitim düzeyleri aynı değil. Öyle olsa bile yoksul illerle zengin illerin birbirinden farklı adayları desteklemesinin herhangi bir sosyolojik açıklayıcı-eleştirel değeri yok. Sosyo-ekonomik bakımdan farklı illerin farklı adayları desteklememesi belki sosyolojik açıdan araştırmaya, açıklanmaya ihtiyaç duyardı.

Belki “Yoksullar, eğitim düzeyi düşük olanlar niçin Erdoğan’a oy verdi de ‘değişim’    vaadinde bulunanlar bu kesimlerden oy alamadı?” diye sormalı. Böylece sahici, Cumhurbaşkanlığı desteklenen adaylar arasında farkları gözeten, seçmen iradesinin buna göre şekillendiği bir sahneye bu soru sayesinde varabilirdik. Açık ki aralarında Özcan’ın da bulunduğu (ki Özcan da en azından 2007 seçimleri ya da 2010 referandumunda Erdoğan’ın temsil ettiği görüşe oy vermiş biri olmalı) büyük bir değişim vaat eden Kılıçdaroğlu’nun (seçim sürecinde sergilediği müthiş varyasyonlarla vaadini tutmuş biridir Kılıçdaroğlu. Sürekli değişken bir söylemi bu süreçte yeterince sergilemiş, hatta destekçilerini bile zorda bırakmıştı) vaadine niçin daha yoksul, daha eğitimsiz seçmenler inanmadı? CHP ve onun şürekası seçim sonuçlarını gerçekten bilimsel (sosyolojik) tutarlılığa ve açıklayıcılığa sahip bir biçimde yorumlamak istiyorlarsa eski söylemlerin defterini dürmeyi başarmalılar, sözümona bazı “gerçek”ler icat edip onun yeni versiyonlarını üretmeyi ise asla yapmamalılar. Mahmut Hayrani’nin ahfadı olduğunu yer yer vurgulamaya özen gösteren Kılıçdaroğlu’nun ve destekçilerinin Nasreddin Hoca gibi leyleği kırpıp kırpıp kuş yapmasına da gerek kalmaz hiç değilse.