Dilthey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dilthey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2026 Pazartesi

Sanat eseri nesne değil, bir karşılaşmadır

 Martin Heidegger'in üç ünlü öğrencisinden biri olan Hans-Georg Gadamer (diğer ikisi Gerhard Krüger ve Leo Strauss'tur) daha çok Hakikat ve Yöntem kitabında geliştirdiği felsefi hermenötikle tanınır. Gadamer'in felsefi hermenötiğinin Heidegger'le açılan hermenötik ufkun devamı olduğu söylenebilir. Gadamer, felsefi hermenötiğinin temel eseri olan Hakikat ve Yöntem'de bilimselci veya romantik-klasik hermenötik yaklaşım gibi Schelermaicher'e, Diltey'e kadar uzanan anlama ve açıklama parçalarından oluşan "hermenötik daire"ye dair meseleyi ele alır. Gadamer, anlama ve yorumlamanın bir yöntem meselesine indirgenemeyeceğini, hatta yöntemin zaman zaman hakikatin önündeki en önemli engel olabileceğini söyler. Gadamer için bir metni anlayabilmek, hakikati yakalayabilmek için takip edilmesi gereken yöntemsel prosedürleri tarif eden yaklaşımların ihmal ettikleri şeyin bu metni anlayanın, bu hakikati yakalamaya çalışanın metinle kendi öznel deneyimi, kişisel özellikleri, tarihsel koşullarıdır.

Varoluşunun ontolojik şartı: Anlamak

Odağı metnin kendisinden okuyana kaydıran Gadamer'in itirazı, metnin yazarı kadar, okuyandan bağımsız bir varlığının olmadığını da vurgular. Heidegger'in "anlama"yı insan varoluşunun ontolojik şartı olarak konumlandırmasına dayanan bu itiraz sanatın doğasını da yeniden tanımlamanın imkânına kavuşur. Çünkü sanat; anlama üzerine düşünürken, okuduğumuz metinleri veya konuştuğumuz insanları, karşımızda bir metin gibi duran durumları, tabiatı anlama üzerine düşünürken neler yaşadığımızı daha iyi anlamamızı sağlayan bir olay olarak değerlendirilebilir. Sanat eseri karşımızda bir nesne olarak durmaz; konuşur. Bize bir şey "anlatmaktan" çok, bizi düşünmeye davet eder. Onun anlamı kavramlara sığmaz; ama kavramlar, onun varlığıyla yankılanmaya başlar. Tıpkı, bir müzik notasının çalındıktan sonra havada asılı kalması gibi, sanat da söylenemeyecek olanı duyulur kılar. Gadamer'e kalırsa estetik tecrübe bir oyundur, ama hafif bir oyun değildir. Bu oyun ciddidir; çünkü insanı kendisiyle, başkasıyla ve gelenekle karşı karşıya getirir.

Yasin Aktay'ın Türkçeye "Güzele Dair" adıyla özenli bir dile kazandırdığı eser Gadamer'in estetik düşüncesini hermenötik felsefenin merkezine yerleştirdiği temel metinlerden biridir. Gadamer eserinde estetik deneyimi, modern düşüncenin sıklıkla indirgediği öznel "zevk" alanının ötesine taşıyarak,hakikatle ilişkili bir tecrübe biçimi olarak ele alır. Bu kitabında felsefi hermenötiğin temel ilkelerini estetik düşünceye uygular; sanatın, anlamın açığa çıkma biçimlerinden biri olduğunu, yani hakikat tecrübesinin asli alanlarından birini oluşturduğunu ileri sürer. Gadamer'e göre sanat eseri, bir "nesne" değil, bir karşılaşmadır. Sanatın anlamı, izleyici ile eser arasındaki diyalogda ortaya çıkar. Bu, yorumun tek yönlü bir yorumlama eylemi değil, karşılıklı bir açıklanma süreci olduğu anlamına gelir. Böylece güzellik, yalnızca "hoş" ya da "beğenilen" değil, hakikatin bizde yankı bulduğu bir tecrübe alanı hâline gelir.

Gadamer geliştirdiği hermenötik estetik anlayışla, modern estetiğin öznel beğeni yargısına dayalı Kantçı mirası da eleştirir. Kant için güzellik, evrensel bir "hoşlanma" biçimidir; Gadamer içinse, güzellik "anlamın tecellisi"dir. Yani güzellik, hakikatle karşılaşmanın bir kipidir, akılla değil, katılımla anlaşılır. Kant'tan başlayarak Alman idealizmi ve modern estetik geleneğiyle hesaplaşan Gadamer, sanat eserini ne salt bir nesne ne de kavramsal bir içeriğin örneği olarak görür. Sanat eseri, ona göre, anlamın hazır kavramlar altında sınıflandırıldığı bir örnek değil; aksine, kavramların ancak onun varlığıyla harekete geçtiği ve yankılandığı bir olaydır. Bu bağlamda estetik deneyim, hayal gücü ile anlama yetisinin serbest oyunu olarak, bilgisel olduğu kadar varoluşsal bir boyut taşır.

12 Mayıs 2020 Salı

Hermenötik alandaki tartışmaların hülasası

Bir rivayete göre eski Greklerde, yerdeki insanlar ile gökteki tanrılar arasında bağ kuran, tanrıların insanlara iletilmesi için gönderdikleri mesajların yorumcusu olarak kabul edilen Hermes’e kadar kökleri uzatılan bir disipline verilen bir isim hermenötik. Doğrudan yorumlama sanatı olarak da tanımlanabiliyor yer yer. Elbette hermenötiğin nasıl tanımlanması gerektiği de aynı disipline içkin bir yorumlama sorunu olarak algılanabiliyor pekâlâ. Günümüz düşüncesinde ise kökleri 19. yüzyılda Kitab-ı Mukaddes etrafındaki tefsir geleneğini Biblikal bir hermenötiğe doğru eviren Schleiermacher ve Ast’a dek izlenebilecek temelde felsefi ve tarihsel bir disiplin olarak konumlamak mümkün bu disiplini.
Söz nasıl anlaşılmalı?
Dilthey, Rickert gibi Alman methoden streit’ının önemli isimleri tarafından ileri sürülen beşerî bilimlerin doğa bilimlerinden farklı bir metodolojik yaklaşıma sahip olması gerektiği düşüncesiyle temellük ettikleri bu disiplin Heidegger ile onun tilmizi Gadamer eliyle Vattimo’nun deyişine göre zamanımızın bütün bilimlerinin ve hatta entelektüel ortamının da ortak dili haline dönüşmüştür. Bu disiplinin kurucu isimleri olarak Schleiermacher, Dilthey, Husserl, Heidegger, Gadamer, Ricoeur, Derrida, Habermas gibi modern felsefenin çetin cevizleri sıralanabilir. Hermenötiğin sosyoloji üzerindeki etkileri Dilthey, Husserl ve Max Weber’den başlayarak Schutz, Erwin Goffman, Harold Garfinkel, Peter Winch, Peter L. Berger gibi modern sosyolojinin önemli isimlerinin eserlerinde izlenebilir. Hermenötiğin özgül kurulma tarzında ilahiyat disiplininin tuttuğu yere bakılırsa, onun bu alandaki tartışmalar üzerinde de belirleyici bir etkisinin olacağı göz ardı edilemez.

Hermenötik bir bakıma doğrudan “söz” (söz ile her türlü metin -ister yazılı olsun ister olmasın kod- kastedilir) ile “eylem” (her türlü davranış, tutum, tavır, pratik) arasındaki ilişkinin sorgulanması anlamına gelir. Sorgulama sadece ‘ilişki’ye değil, ayrıca bu ilişkinin taraflarının özgül konumlarına da odaklanır. Sözgelimi, sözün nasıl anlaşılması gerektiğinden onun hakikaten bir anlamının olup olmadığına, varsa bu anlamın nasıl bulunup çıkarılacağına kadar uzanan bir metodolojik tartışma varken, ayrıca bu metodolojik tartışmanın geçerliliğini de felsefi açıdan sorgulayan yaklaşımlara rastlanabilir.Ya da fenomenolojik hermenötikçi olarak tavsif edebileceğimiz Ricoeur “eylem”in anlamlı bir metin olarak da okunabileceğini vurgular.
İlk yayımı yaklaşık 25 yıl önce yapılmış Önce Söz Vardı, hermenötik alandaki tartışmaların o dönem Türk düşüncesinin ihtiyaç duyduğu bir hülasasını sunuyordu. Özellikle postmodernizm, postyapısalcılık vb. yaklaşımlar eliyle sözün Batı’daki kurulma biçimlerinin sorgulanması, Sokrates’ten bu yana yürürlükte kalmış bir metafiziğin “aşılması” amacına dönük çabalarla karakterize edebileceğimiz felsefi arenanın genel bir resmini bize o haliyle sunuyordu metin. Yasin Aktay, Erol Göka, Abdullah Topçuoğlu’nun birlikte kaleme aldığı eserin bu ilk basımı üzerinden çeyrek yüzyıl geçtikten sonra hazırlanan üçüncü basımda ise özellikle Yasin Aktay’ın epey zorlu bir görevi başarıyla tamamladığı görülüyor. Eserin diğer yazarları bu durumda kendilerinin sadece katkı sağlayanlar konumuna çekilmelerinin uygun olacağını da belirtmişler. Aktay, hermenötik tartışmanın özellikle Gadamer, Derrida, Habermas ve Caputo etrafındaki yeni gelişimlerini; tartışmanın sosyoloji ve ilahiyat bakımından imalarını da vuzuha kavuşturan yeni basımda aradan geçen 25 yılda hermenötik etrafında Türkçe’de oluşmuş literatürü de irdeliyor. Eserin üçüncü basımı bu haliyle alandaki temel tartışmaları özetlemenin ötesine geçmiş, yeni yaklaşımlara da uç verecek bir konuma erişmiş.

3 Kasım 2017 Cuma

Hermenötiğin tanımına ulaşmak imkansız mı?

Türk düşünce hayatının son 25 yılında en ilgi çekici, yeni ve gözde konularından biridir hermenötik. Bunda elbette son dönem İslam modernistleri arasında önemli bir yer kaplayan Fazlurrahman’ın Kur’an-ı Kerim’in tefsiri konusunda geleneksel yöntemleri eleştirerek önerdiği “bütüncül metod” ve “tarihselci” yaklaşımların da önemli bir etkisi var olsa da hermenötik yaklaşımlara yönelik ilginin asıl saiki sanırım Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1980’lerin sonuna dek sosyal bilimlerde etkili olmuş pozitivist yaklaşımların o zamandan bu yana çözülüşü ve itibar kaybıdır.
Fazlurrahman’ın “bütüncül tefsir metodu” ile Hıristiyan reformistlerin, özellikle Luther, Melanchion ve Flacius gibi Protestan düşünürlerin kutsal metinleri kendi içlerinde tutarlılık ve süreklilik arz eden metinler olarak ele alıp bu metinlerdeki her bir cümle ya da pasajı metinlerin bütünselliği perspektifinden anlama ve açıklama, böylelikle yorumlama gayretleri arasında bir yakınlık elbette vardır. Bu yakınlık özellikle Fazlurrahman’ın düşüncelerine yakınlığı ile temayüz eden Ankara İlahiyat çevresinde açık bir etkiye kavuşmuş, “bütüncüllük” aksiyomatiği hermenötik ilgilerle de eş zamanlı okunmaya çalışılmıştır.
Anlayıcı sosyoloji
Diğer yandan özellikle Durkheim-Ziya Gökalp etkisiyle büyük ölçüde Fransız sosyal bilimler düşüncesinin, 1960’lardan sonra da nicelliğe ve ölçümlemeye önem veren Amerikan sosyal bilimlerinin gölgesi altında serpilen Türkiye’deki sosyal bilimler geleneğinin 1903-1905 arasında Dilthey ve Rickert’in katkısıyla Almanya’da gelişen yöntem tartışmaları (“methodenstreit”) neticesinde gelişen Max Weber’in “anlayıcı sosyoloji”siyle simgeleyebileceğimiz Alman sosyal bilimler geleneğine yabancı oluşu bilinir. 1980’lerin sonundan bugüne bu yaklaşımların etkisinin kırılması ve Alman sosyal bilimler geleneğinin Türkiye’deki etkisini artırması da hermenötik yaklaşımları yaygınlaştırmıştır.
Türkiye’de hermenötik düşüncenin itibar kazanmasında Doğan Özlem, Yasin Aktay, Erol Göka gibi sosyal bilimciler kadar etkin bir role sahip isimlerin arasında gelir Burhaneddin Tatar hoca. Gadamer, Hirsch, İbn Hazm gibi düşünürler üzerine yaptığı çalışmalardan yakinen bildiğimiz Burhaneddin Tatar modern hermenötik yaklaşımları ele aldığı kitabında hermenötiğin belirli bir tanımına ulaşmanın imkansızlığını savlayarak bu yaklaşımların tarihini, temel kavram ve sorunlarını ele alıyor. Böylelikle hermenötik yaklaşımları araştırmaya girişecek olanlar için gerçekten önemli bir rehber ve el kitabı da sunuyor. 3 Derste Hermenötik, özellikle son yirmi beş yılda Türk düşüncesinde etkinleşen sorunların, belirsizleşen konu ve yaklaşımların izlerini daha sarih bir zeminde sürmek isteyenlerin sık sık başvurabileceği bir kitap.

28 Temmuz 2017 Cuma

Tarih biliminin tarihsel sorunları

Başta fizik ve kimya olmak üzere birçok doğa biliminin erken modern dönemlerde kazandığı büyük başarı itibar ve paye, başta tarih olmak üzere beşeri olgu ve olaylarla ilgili disiplinlerin hem geçerlilik hem de bilimsellik iddia ve statülerini sarstı.
Özellikle geçmişte vuku bulmuş olgu ve olayları belli bir anlamsal çerçevede anlatmayı esas tutan tarih disiplininin kullandığı ‘nesnellik’, ‘nedensellik’ gibi bazı kategorilerin bilimsel geçerlilikleri üzerine yürütülen polemikler, doğa bilimlerinde kullanıldığı şekliyle bu kategorilerin beşeri bilimlere aktarılıp aktarılamayacağı; beşeri bilimlerin kendilerine has ve ‘bilimsel’ kategorilerle işleyip işleyemeyeceği, dahası bu disiplinlerin ‘bilim’ sayılıp sayılamayacağı gibi daha köklü ve bu disiplinlerin “bilimsel statü” taleplerini meşrulaştırmalarında zorluk çekmelerine yol açacak tartışmalara da meydan verdi.
Tarihi vakaların, doğada meydana gelen olaylar gibi tekrar edilebilirlik, belirlilik ve düzenlilik gibi matematiksel açıklama modeline elverişli olmayan özelliklere sahip olması fizik yasalarına benzeterek tarih biliminin yasaları diyebileceğimiz bir şeyden bizi mahrum eder. Bu durumda tarih araştırmacılarının determinizm-indeterminizm, rastlantı-zorunluluk, nedensellik-ereklilik gibi kavram çiftleri tarih vb. beşeri bilimlerin ‘nesne’lerini açıklarken kullandıkları anlamsal çerçeveler için işlevselleştirilemez. Bu kavram çiftleri yerinde daha gevşek benzerlik ve bağıntılar ön plana çıkarılır. Bir disiplin olarak tarihin kendi ‘nesne’si olarak belirlediği olgu ve olayların doğa bilimlerinin nesnesi addedebileceğimiz olgu ve olaylarla aralarındaki ‘nitelik’ farkı, her iki bilim grubu arasındaki metodolojik ve felsefi ayrışmanın da başlangıç noktasıdır belki de.
Tarihi bilimleştirme
Ondokuzuncu yüzyılda gözde bir felsefi disiplin haline gelen tarih felsefelerinin çeşitli metafizik sayabileceğimiz spekülasyonlar aracılığıyla tarihsel akışa atfettikleri düzenlilik, sebeplilik ve anlam; özünde ‘ilerleme’ mitine dayalıydı. Gerek Hegel ile Marx’ın tarih felsefeleri, gerekse Aydınlanma dönemi tarihçilerinin geçmişe ilişkin yorumları insanlığın aklın egemenliği ve rehberliğinde hem maddi hem de manevi olarak daha iyiye doğru yol aldığını savlayan ‘ilerleme’ idesi çerçevesinde yorumlanabilir. Ancak özellikle 20. yüzyılda yaşanan savaşlar, kitlesel katliamlar, çeşitli dini ve etnik çatışmalar Aydınlanma dönemine ilişkin bu iyimserliğin iler tutar bir yanının olmadığını da göstermiştir. Bu durum bir yandan tarih felsefelerini gözden düşürürken diğer yandan Avrupamerkezci kültürdeki merkezi çatışmayı da gözler önüne sermiştir.
Tarih disiplininin kendini modern bir bilim olarak kurma sürecinde karşılaşabileceğimiz tarih felsefesinin ‘nedensellik’ sorununa ilişkin yaklaşımını irdeleyen Zehragül Aşkın, Serpil Durgun ve Bekir Geçit lineer, ilerlemeci ve bütünselleştirici bir tarih anlayışı (pozitivist tarih anlayışları) ile tarihselci (Dilthey ve Rotracker’in tarih anlayışları) tarih yorumları etrafında bu sorunun çözümlenme yollarını araştırıyorlar. Elbette tarihte bir ‘nedenselliğin’ olup olmadığı, varsa bu nedenselliğin nasıl yorumlanması gerektiği, yoksa tarihin bir bilim olarak statüsünün ne olacağı gibi sorular da araştırmanın kapsamında yer alıyor.
Kant, Hegel, Marx, Popper, Dilthey, Rotracker, Collingwood, E. H. Carr, Annales Okulu tarihçileri, Walter Benjamin gibi birçok tarih filozofu ve tarihçinin görüşlerini bu sorun etrafında tartışan kitap tarihe ve tarihin nasıl anlatılıp yorumlanacağına değgin soruları da tekrar gündeme taşıyor.