Derrida etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Derrida etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2023 Cumartesi

Derrida'nın genetik tartışması

 Yirminci yüzyılda edebiyat eleştirisinden felsefeye, sosyolojiden dilbilime, hukuka, kültür teorisine ve mimarlığa kadar birçok alanda yeni açılımlar getirmiş yapısökümcü okuma ile fenomenoloji ve Edmund Husserl'i, dilbilimi ve Ferdinand de Saussure'ü, psikanalizi ve Jacques Lacan'ı, yapısalcılığı ve Levi-Strauss'u mantıksal sonuçlarına götürerek eleştiren Jacques Derrida özellikle felsefede yapısalcılık sonrası olarak bilinen dönemin Foucault ve Deleuze ile birlikte öne çıkan isimlerindendir.

İkili karşıtlıklar

Gösteren /gösterilen, duyulur/ düşünülür, konuşma /yazı, söz/dil, artzamanlı/eşzamanlı, uzam/zaman, edilgenlik/etkenlik gibi kavramsal karşıtlıklarla örülen metafizik felsefenin bu ikili yapısını yapısöküme uğratarak sorguladı ve bu türlü sorgulamalar ışığında sözgelimi Marks, Freud ya da Nietzsche gibi düşünürlerin eserlerini yeniden değerlendirdi. Derrida için belirli kavramların karar verilemezliğine dikkat çekmek ya da karmaşıklıklarını ön plana çıkarmak için anlaşılmaz hale getirmeyi yapısal bir gereklilik olarak işledi. O, ikili karşıtlıkları olduğu gibi koruyan, hatta dil bağlamında gösteren/gösterilen gibi yeni karşıtlıklar inşa eden yapısalcılığa karşı gösteren'den bağımsız bir gösterilen'in mümkün olmadığını ortaya koyar. Sesmerkezcilik ve sözmerkezcilikleri reddedişinden "metnin dışında hiçbir şey" olmadığını savlayan ünlü sözü ve differânce, disseminance gibi kavramlarıyla, Platon'dan günümüze çeşitli metinlerin ve filozofların nasıl okunması gerektiğine ilişkin "özgül" yöntemiyle radikal şüpheciliğin belki de en önemli temsilcisidir.

Derrida'nın Paris'te Ecole Normale Supérieure'deki okutmanlık görevi kapsamında 1975 sonbaharı ile 1976 Haziran'ına dek verdiği "Yaşam Ölüm" semineri bir ilk sayılabilir. Derrida'nın bu seminerinde iki büyük eserinde yayınlanmış ve pek çok konferansta sunulmuş metinlerin ilk taslağı bulunur: 14 oturumluk seminerin 2. oturumu hiçbir değişikliğe uğramaksızın Otobiyografiler: Nietzsche'nin Öğretisi ve Özel İsmin Politikası'nda yer alır. Sekizinci ve dokuzuncu oturumun bir bölümü de Berlin'de Hans-Georg Gadamer'in de bulunduğu bir konferansta sunulur. Seminerin son dört oturumu da Kartpostal: Sokrates'ten Freud'a ve Ötesine kitabında yer bulur. Seminer metninin kitaplaşmasına büyük katkı sunan Pascale-Anne Brault ile Peggy Camuf Derrida'nın Kartpostal kitabının önsözünde bu seminere ilişkin yazdıklarını da aktarıyor: "Bu söylemin sınırlarında tutunmaya çalışacağı metin, Freud'un Haz İlkesinin Ötesinde'sidir. Bunu esasında üç halkalı bir yol izleyen bir seminerden çıkarıyorum. Her seferinde Nietzsche'nin bir metnindeki bir izahından yola çıkan bu seminer, her şeyden önce biyoloji, genetik, epistemoloji ya da yaşam bilimlerinin tarihinden gelen 'modern' bir sorunsalın içerisine dahil olmaktaydı. İkinci halka Nietzcshe'ye dönüş ve sonra Nietzcshe'nin Heideggerci okuması üzerinden bir izah. Ardından, burada, üçüncü ve son halka."

14 oturumluk bu seminerin kitaplaşmış metni Yaşam Ölüm adıyla Türkçeye Can Batukan tarafından çevrildi. Seminerde sıkıştırılmış bir biyoloji ve genetik tartışması yer alıyor. Derrida bu tartışma esnasında Fransız biyolog François Jakob'a ve Georges Canguilhem'a başvuruyor. Onların metinlerine ilişkin sabırlı ve keskin okumalar ve analizler yapan Derrida bu bilimsel söylevleri kavramsal temellerine dek yapısöküme uğratıyor. Böylelikle Derrida, kendi düşüncesinin başta yaşam sorusu, canlılık ve ölüm sorusu olmak üzere çağımızın sorularını ele almada nasıl yetkin olabileceğini de gösteriyor.

30 Eylül 2022 Cuma

Heidegger'in egzistansiyel tasavvuru

 Günümüz felsefe dünyasında isimleri anılmadan, kendilerine bir şekilde atıf yapılmadan felsefe yapılamayacağını bildiğimiz bazı isimler vardır. Sokrates, Platon, Aristoteles vb. felsefenin klasik isimleri dışında Descartes'le başladığı kabul edilen modern dönemlerde Kant, Hegel, Nietzsche, Wittgenstein gibi felsefenin bu tarz isimleri arasında ismini sık sık duyabileceğimiz isimlerin başında gelir Martin Heidegger. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Jean Paul Sartre dolayısıyla bütün dünyada felsefe ve sanatta yaygınlaşan varoluşçu akımın fikirlerini dayandırdığı isimlerden biridir Heidegger. Yine bu savaş öncesinde 1933'te Nazi partisine üye olmasından tutun da teknoloji karşıtlığına ilişkin ilgi çekici düşünceleri ileri sürmesine kadar birçok veçheden ilgi uyandırır Heidegger. Onun düşüncesinin başlıca konusunu ise Varlık meselesi teşkil eder. Etkisi beşeri bilimlerden edebiyata, psikiyatri ve hermenötikten teolojiye birçok alanda izlenebilecek Heidegger'in bu etkisi Gadamer'den Sartre'a, Merleau-Ponty'den Levinas, Foucault ve Derrida'ya pek çok kıta felsefecisi üzerinde kalıcılaşmış bile sayılabilir.

İlk kez 1927'de yayınlanan ve felsefe tarihinin önemli eserleri arasında sayılan Varlık ve Zaman adlı kitabıyla Martin Heidegger'in eski Yunan'dan kendisine kadar gelen Batı felsefe geleneğini varlık sorusunu unutmakla itham ederek varlık meselesini yeni bir ışık altında tartışmayı amaçlar. Unutulan varlığın anlamını zamanın ufkunda açığa çıkarmayı hedefleyen bir proje olarak görebileceğimiz bu eserinde Heidegger bunu yapabilmek için öncelikle Dasein analitiğini geliştirir. Dasein analitiğinde dünya kavramının merkezi bir öneme sahip olduğu söylenmelidir. Bu analitikte dünya kavramı Dasein'in varoluşuna anlam vermek bakımından öne çıkar.

Kökensel birlikli yapı

Heidegger, hem bir yandan Parmenides'ten Descartes yoluyla modern zamanlara kadar ulaşan dünya tasavvurları geleneğini eleştirir hem de bu geleneğin uzlaşmaz bir şekilde iki ayrı varolan olarak ele aldığı ben ile dünyanın kökensel olarak birlikli bir yapı içinde olduğunu ileri sürer.

Heidegger'in tasavvurunda dünyayı dünya yapan şeyi, Varlık ve Zaman'daki dünya kavramına Heidegger'in Dünyası adını taşıyan çalışmasında derinliğine nüfuz etmeye çalışan Özkan Gözel şunları söylüyor: "Dünya, içerdiği şeylerin toplamı coğrafi bir mahal olarak epistemolojik bir ilginin konusu olmanın öncesinde ve ötesinde, Dasein'ı Daein yapan temel ontolojik belirlenimi ifade eder... dünya-da-olma, fırlatılmışlık ile ölüm arasında varolan Dasein'ın özsel varlık karakterini oluşturur." Heidegger'in varlık ve Zaman'da özne ve nesne dikotomisini aşmaya çalışarak ne nesnel olan ne de öznel sayılması gereken bir egzistansiyel tasavvur geliştirdiğini işaret eden Gözel kitabında Varlık ve Zaman kitabında geliştirdiği dünya kavramına ve dünya-da-olma'nın anlamına odaklanarak filozofun dünyasına nüfuz etmeyi deniyor. Varlık ve Zaman'dan seçtiği bölümlerin ayrıntılı bir şerhini hedefleyen Gözel eserdeki dünyasallık mevzusunun tüm boyutlarını ele alma gibi bir amaç taşımıyor yine de. Ancak seçilen ve ayrıntılı olarak şerh edilen kısımların taşıdığı merkezilik dolayısıyla Varlık ve Zaman'a iyi bir giriş hüviyeti sergilediğini vurgulayabiliriz.

Kitabında ayrıca Heidegger'in dünya tasavvurundaki değişimleri takip edebilmesi için Françoise Dastur'un makalesine de yer veriyor Gözel. Yine kitapta ek olarak Heidegger'in Dasein'a ilişkin kullandığı "ölüme-doğru-varlık" kavramının ve ölümlülüğün dünya-da-olma ile ilişkisi sebebiyle Gözel'in daha önce yayınladığı başka bir makalesi daha yer alıyor.

12 Mayıs 2020 Salı

Hermenötik alandaki tartışmaların hülasası

Bir rivayete göre eski Greklerde, yerdeki insanlar ile gökteki tanrılar arasında bağ kuran, tanrıların insanlara iletilmesi için gönderdikleri mesajların yorumcusu olarak kabul edilen Hermes’e kadar kökleri uzatılan bir disipline verilen bir isim hermenötik. Doğrudan yorumlama sanatı olarak da tanımlanabiliyor yer yer. Elbette hermenötiğin nasıl tanımlanması gerektiği de aynı disipline içkin bir yorumlama sorunu olarak algılanabiliyor pekâlâ. Günümüz düşüncesinde ise kökleri 19. yüzyılda Kitab-ı Mukaddes etrafındaki tefsir geleneğini Biblikal bir hermenötiğe doğru eviren Schleiermacher ve Ast’a dek izlenebilecek temelde felsefi ve tarihsel bir disiplin olarak konumlamak mümkün bu disiplini.
Söz nasıl anlaşılmalı?
Dilthey, Rickert gibi Alman methoden streit’ının önemli isimleri tarafından ileri sürülen beşerî bilimlerin doğa bilimlerinden farklı bir metodolojik yaklaşıma sahip olması gerektiği düşüncesiyle temellük ettikleri bu disiplin Heidegger ile onun tilmizi Gadamer eliyle Vattimo’nun deyişine göre zamanımızın bütün bilimlerinin ve hatta entelektüel ortamının da ortak dili haline dönüşmüştür. Bu disiplinin kurucu isimleri olarak Schleiermacher, Dilthey, Husserl, Heidegger, Gadamer, Ricoeur, Derrida, Habermas gibi modern felsefenin çetin cevizleri sıralanabilir. Hermenötiğin sosyoloji üzerindeki etkileri Dilthey, Husserl ve Max Weber’den başlayarak Schutz, Erwin Goffman, Harold Garfinkel, Peter Winch, Peter L. Berger gibi modern sosyolojinin önemli isimlerinin eserlerinde izlenebilir. Hermenötiğin özgül kurulma tarzında ilahiyat disiplininin tuttuğu yere bakılırsa, onun bu alandaki tartışmalar üzerinde de belirleyici bir etkisinin olacağı göz ardı edilemez.

Hermenötik bir bakıma doğrudan “söz” (söz ile her türlü metin -ister yazılı olsun ister olmasın kod- kastedilir) ile “eylem” (her türlü davranış, tutum, tavır, pratik) arasındaki ilişkinin sorgulanması anlamına gelir. Sorgulama sadece ‘ilişki’ye değil, ayrıca bu ilişkinin taraflarının özgül konumlarına da odaklanır. Sözgelimi, sözün nasıl anlaşılması gerektiğinden onun hakikaten bir anlamının olup olmadığına, varsa bu anlamın nasıl bulunup çıkarılacağına kadar uzanan bir metodolojik tartışma varken, ayrıca bu metodolojik tartışmanın geçerliliğini de felsefi açıdan sorgulayan yaklaşımlara rastlanabilir.Ya da fenomenolojik hermenötikçi olarak tavsif edebileceğimiz Ricoeur “eylem”in anlamlı bir metin olarak da okunabileceğini vurgular.
İlk yayımı yaklaşık 25 yıl önce yapılmış Önce Söz Vardı, hermenötik alandaki tartışmaların o dönem Türk düşüncesinin ihtiyaç duyduğu bir hülasasını sunuyordu. Özellikle postmodernizm, postyapısalcılık vb. yaklaşımlar eliyle sözün Batı’daki kurulma biçimlerinin sorgulanması, Sokrates’ten bu yana yürürlükte kalmış bir metafiziğin “aşılması” amacına dönük çabalarla karakterize edebileceğimiz felsefi arenanın genel bir resmini bize o haliyle sunuyordu metin. Yasin Aktay, Erol Göka, Abdullah Topçuoğlu’nun birlikte kaleme aldığı eserin bu ilk basımı üzerinden çeyrek yüzyıl geçtikten sonra hazırlanan üçüncü basımda ise özellikle Yasin Aktay’ın epey zorlu bir görevi başarıyla tamamladığı görülüyor. Eserin diğer yazarları bu durumda kendilerinin sadece katkı sağlayanlar konumuna çekilmelerinin uygun olacağını da belirtmişler. Aktay, hermenötik tartışmanın özellikle Gadamer, Derrida, Habermas ve Caputo etrafındaki yeni gelişimlerini; tartışmanın sosyoloji ve ilahiyat bakımından imalarını da vuzuha kavuşturan yeni basımda aradan geçen 25 yılda hermenötik etrafında Türkçe’de oluşmuş literatürü de irdeliyor. Eserin üçüncü basımı bu haliyle alandaki temel tartışmaları özetlemenin ötesine geçmiş, yeni yaklaşımlara da uç verecek bir konuma erişmiş.

12 Aralık 2019 Perşembe

Nietzsche hakkında 850 sayfalık ansiklopedik bir kaynak

Yüz yılı aşkın bir süredir çağdaş düşüncenin Fredrich Nietzsche’nin meydan okuyuşuyla boğuştuğunu söyleyebiliriz. Kendi felsefesiyle Batı felsefesi arasına ayırıcı bir sınır koyan Nietzsche, tarihsel hattı kırma ve kendi felsefesi sayesinde yeni bir tarihsel çağ oluşturma fikriyle sadece tekil hakikatin nasıl bilinebileceği sorunuyla değil, aynı zamanda nasıl yaşanabileceği sorunuyla da alakadar olur. Avrupalı nihilizmin özünü teşkil ettiği düşündüğü hayatı olumsuzlayan bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi istemiyle provokatif bir dil benimseyen Nietzsche açısından mutlaklık faraziyesiyle donatılmış hakikat tamamen bir hipotez, bir kurgu ve varsayımdır.
Nietzsche’nin “Platonculuğun ters çevrilmesini” amaçlayan bakış açısı ile “değerlerin yeniden değerlendirilmesi” girişimi arasında içsel bir bağ vardır. Putların Alacakaranlığı kitabında kurgusal, tözcü ve aşkın yapılarla işlediğini düşündüğü Batı metafiziğine karşı benimsediği meydan okumayı sistem felsefesi üretmekten çok çekiçle felsefe yapma olarak gören Nietzsche, bu dünyada, bu yaşamın ötesinde değerleri değerlendirmenin standart ya da temel addedilebilecek bir yolu olmadığını ileri sürer ve ona göre değerlerin değerlendirilmesi de hayata bağlı bir girişime dönüştürülmelidir. Sadece hayatı olumlamaya yaslanan Nietzsche’nin bakış açısından Avrupa nihilizmi Hıristiyan ahlakına inandıkça hayatı mahkûm eder. Nietzsche’ye dayanarak her ahlak görüşünün bir şekilde nihilizmle sonuçlandığını bile söyleyebiliriz. Ardından din bulunmayan, dini bir düşünce ile desteklenmemiş bir ahlak için bile nihilizmden geçme handiyse zorunludur.
Nietzsche’nin konu edindiği meselelerin sadece bir ontoloji meselesi değil, aynı zamanda gücün dini, ahlaki ve siyasal bölüşümü ile de alakalı olduğunu düşünebiliriz. Bu meselelerin önemli bir bölümünün kendi toplumsal, siyasal ve kültürel gerçekliklerimizde de farklı bir biçimde de olsa izlerinin olduğunu biliyoruz. Türkiye’nin kültürel, felsefi, dini, etik, politik ve estetik sorunlarını yeniden değerlendirme girişiminde Nietzsche’yi bir “işaret fişeği olarak görüp göremeyeceğimiz” sorusu etrafında hazırlanmış yılda iki kez yayınlanan felsefe dergisi Özne’nin Nietzsche Özel Sayısı. Sadık Er ol Er ile Volkan Ay’ın editörlüğünü birlikte üstlendiği özel sayıda popüler kültür tarafından sığlaştırılmış Nietzsche’nin düşüncelerini bu yüzeysel okumaların cenderesinden kurtarıp derinlikli ve kapsamlı bir şekilde ele almak amaçlanıyor.
Çileci ideal
Dergide, Nietzsche’nin “nihilizm”, “güç istenci”, “çileci ideal”, “dekadans” gibi bazı özel kavramlarının nasıl alımlanması gerektiğine dair makalelerin yanı sıra onun düşüncelerinin çağdaş felsefi figürler tarafından yorumlanma biçimlerini değerlendiren makaleler de yer alıyor. Heidegger’in Nietzsche okumalarına özel bir önem atfedilen bu tür makalelerde ayrıca Spinoza, Kant, Schelling, Hegel, Schopenhauer gibi filozoflar ile Nietzsche’nin fikirleri arasındaki bağlar da aydınlatılmaya çalışılıyor. Ayrıca Sigmund Freud, Carl Gustave Jung, Badiou, Deleuze, Derrida, Foucault, Cioran, Irıgaray, Vattimo, Kristeva gibi çağdaş düşünürler üzerindeki Nietzsche gölgesinin etkilerini soruşturan makalelere de dergide yer verilmiş.
Böylelikle Nietzsche hakkında 850 sayfalık ansiklopedik bir kaynak haline gelen derginin mümkün mertebe “Nietzsche’nin vantrilogluğundan” uzak durmaya çaba sarf ettiğini de vurgulayalım.

16 Mayıs 2019 Perşembe

Heidegger’de varlık düşüncesi ve fark metafiziği

Günümüz düşüncesinde felsefeden edebiyata, tasarımdan mimariye, sinemadan psikanalize kadar birçok farklı alan ve düzeyde ‘özne’ ve ‘öznellikler’den çok üzerine söz bina edilen temel kavramlardan biri ‘fark’ kavramıdır belki de. ‘Fark’ın bir kavram olup olmadığından başlayarak onun işaret ettiklerinin anlamı etrafında gelişen birçok düşünüş biçimi ayırt edilebilir. Sözgelimi Levinas, Deleuze, Derrida ve Lyotard gibi Fransız düşünürlerde fark kavrayışının Batı düşüncesinde oynadığı role dair birbirleriyle son kertede uyuşmayacak türden felsefelerle karşılaşırız. Bu dört düşünürün de bir şekilde etkilendiği, belki çağdaş tinsellikteki en önemli vurgulara bir şekilde müdahil olan bir düşünürdür Martin Heidegger. 
Farkın özü
Heidegger, özellikle, Varlık ve Zaman (Sein und Zeit) adlı temel çalışmasının ardından gelen çalışmalarında, farkı metafizik ve ontolojik düzeyde ele alır. Onu varlığın, düşünmenin, yaratımın ve yaratıcı düşüncenin temel ilkesine dönüştürür. Orta ve geç dönem çalışmalarında Heidegger, etik ve politik bir bağlamda düşünmekten çok, metafizik ve ontolojik bir bağlamda çözümlemeyi yeğler. Hatta Heidegger için metafizik ve ontolojik bakımdan fark, handiyse yaratım ve düşünmekle özdeş sayılabileceği için, Heidegger düşüncesinin de ana problemi olarak fark görülebilir. 
Heidegger, farkın özdeşliğin karşıtı değil, tam aksine özdeşliğin kendisinin farkın özü olarak görülebileceğini savlayarak antik Grek felsefesindeki düşünmenin Roma kültürü ve Hıristiyan teolojisi ile çağın manevi ihtiyaçlarına uyarlanmasının yol açtığını ve bir yerde modern çağdaki farkın olumsuzlanması ile varlığın unutulmuşluğunun doğurduğu problemlerin kökeni olduğunu göstermeye çalışır. Böylelikle o, farkı olumsuzlamanın bir temsili olmaktan çıkarıp olumlamanın etkin gücüne dönüştürmeye uğraşmaktadır. Varlık ve Zaman adlı eserinde varlık ve Dasein’ı özdeş kılan, handiyse varlığın Dasein merkezli bir yorumuna yönelen Heidegger’in Metafizik Nedir adlı eseriyle örneklenebilecek orta ve geç dönem çalışmalarında ise bu kez varlığın Dasein’i de aştığı, varlığın Dasein’a değil, Dasein’ın varlığa tabi olduğu bir metafiziğe yöneldiğini söyleyebiliriz. Heidegger’in felsefesi üzerine genel bir değerlendirmeye girişmeyen Sinan Kılıç, Martin Heidegger’de Metafizik Fark başlıklı kitabında onun varolanların varlığının dili olarak metafiziği nasıl kavradığını soruşturuyor. Kılıç, kitabında, Heidegger’ın varlığı mutlaklık bakımından değil farklılık bakımından irdelediğini belirtiyor. Buna göre, varolanların varlığı orada açığa çıkarılmayı bekliyor bir şekilde düşünülmez; Heidegger için varolanların varlığı şairler ve düşünürler tarafından tarihsel formda farklılaştırılarak oluşturulur. Kılıç, bu bakımdan Heidegger’in Özdeşlik ve Ayrım adlı çalışmasında farkı bir kavram olmaktan çıkartıp, onu varolanların varlığı bakımından hem varolanların hem de varlığın bir ilkesine dönüştürdüğünü tespit eder. Heidegger’in bu hamlesiyle metafiziğin geleneksel tarihinde de radikal bir değişikliğin vuku bulduğunu ifade edebiliriz; Heidegger bu hamle ile Antik Grek’ten günümüze kadar olan felsefe tarihini varlığın tarihi, varlığın ve farkın unutulmasının tarihi olarak tasvir edebilir. 
Eserinde Kılıç, Heidegger’in varlık düşüncesinin ve fark metafiziğini inşasının ayrıntılarını ortaya çıkarıyor. Bu düşünmenin klasik ve modern çağdaki felsefelerle irtibatını da araştırıyor. 

14 Kasım 2018 Çarşamba

Niçin hiç kimse bir ‘Hıristiyan sorunu’ndan bahsetmez?

Marx’tan beri Batı düşüncesinde bir “Yahudi sorunu”nun olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca elbette bir “zenci sorunu” da vardır Batılıların gözünde, bir “Müslüman” sorunu da. Peki ama niçin hiç kimse bir “Hıristiyan sorunu”ndan bahsetmez? Soruyu soranın sorunun bir parçası olduğu yolunda Heidegger’in Metafizik Nedir’de dile getirdiği o ünlü hatırlatmayı göz önünde tutarak cevabı aranması gerekli bir sorudur bu. Bir nevi masayı tersine çevirerek, sorulan soruyu sorana iade etmeye çalışmak gerekiyor. Gil Anidjar’ın Ahmet Demirhan tarafından Türkçe’ye çevrilen Kan: Bir Hıristiyanlık Eleştirisi kitabı masanın tersine çevrilmesinin doğurgularını görebileceğimiz türden bir kitap.
Modern Batı medeniyetinin, dahası modern Batı’nın ortaya çıkışında antik Grek, Hıristiyanlık ve Yahudi inancı ile Roma hukukuna dayalı kökenlerin bulunduğu iddiası öteden beri hep tekrarlanagelir. Elbette bu iddia ve ezbere yönelik bazı eleştiriler de vardır. Bu eleştirilerin büyük bir kısmını Edward Said’in Şarkiyatçılık kitabıyla erişiriz. Lakin Said’in seküler hümanist bakışından dolayı Şarkiyatçılık’ın temsil ettiği eleştirel çizginin Batı dediğimiz söylemsel yapıyı yeterince soruşturma konusu edinemediğini de kabul etmek gerekir.
Siyasal ilahiyat
Diğer yandan Talal Asad’ın antropoloji disiplini içinde sekülerlik ve din konularını ele alan çalışmaları da sekülerleşmenin ‘Hıristiyani pratiklerin içinde barındırdığı teolojik vasattan ayrılması zor olan’, hatta Hıristiyanlık ile birlikte gelişen bir süreç olduğunu ortaya koyar. Anidjar’a göre, bilimsel bilginin bir nesnesi olarak ırkçılık ulusalcılık gibi sekülerleşmenin bir paradigmatiğidir; ama ırkçılığı tasvir etmekte başarısız kalır çünkü, ırk ile din arasındaki ayrımın kendisi bizatihi bunların ‘oluşturulma tarihi’nin bir etkisidir. Carl Schmitt’in bilinen ‘siyasal ilahiyat’ tanımını özellikle ‘Hıristiyan sorunu’nu vazedebilmek üzere yeniden biçimlendiren, yeniden kuran Gil Anidjar modern dünyanın tüm anlamlı kavramlarının akışkan bir hale getirilmiş teolojik kavramlar olduğunu ileri sürüyor kitabında. Yani modern dünyada hem Hıristiyan teolojisinin önemli kavramları dolaşımdadır, hem de bu kavramlar içerdikleri akışkanlıkla siyasal bir kabullenmeyi yansıtmaktadır. Kitaba yazdığı kapsamlı giriş yazısında mütercim Ahmet Demirhan bu iki kavram aracılığıyla kitaptaki tezlerin felsefeden edebiyata, tıptan tarihe, bilimden hukuka, siyasetten ekonomiye birçok alanda ileri sürülmesine, etki ve sonuçlarına şahit olduğumuzu ifade ediyor.
Okunması epey güç, battal dilli, ağır bir kitap Anidjar’ın kitabı. Bu kısmen ele aldığı konudan, yani din, ulus, devlet gibi kavramların Batı Hıristiyanlığının başta tarihsel-siyasal ilahiyatında olmak üzere, ekonomiden tıbba farklı alanlardaki anlamsal dönüşümlerinin izlenmesindeki battallıktan, kısmen de bu dönüşümleri izlemeyi imkan tanıyacak üslubun mecburen kısmi ve parçalı bir bütünlük oluşturma zorunda kalışından kaynaklanır. Antik Yunan’dan Pavlus’a, Augustine’den Derrida’ya, Hobbes’tan Agamben’e,Shakespeare’den Schmitt’e, Hegel’den Freud’a, Jacob Taubes’ten Franz Rosenweig’e yürütülen bir tartışmada günümüz sosyal bilimleri için temel nitelikte sayılan çalışmaların da hasar görmemesi imkansızdır. Benedict Anderson’un Hayali Cemaatler’i, Michel Foucault’un Cinselliğin Tarihi, Marshall Berman’ın Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’u taşıdıkları ana tezler bakımından Anidjar’ın bakış açısından epey olumsuz etkilenecektir.