Hegel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hegel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2025 Salı

Felsefe filozofun yaşam tarzını etkiler mi?

 Felsefe tarihlerinde aktarılan anekdotlar sayesinde filozofların düşünceleri açıklanmaya çalışılır. Sözgelimi Diyojen'e dair anlatılan birçok menkıbe ya da Arşimed'den aktarılan suyun kaldırma kuvvetini buluş hikayesi buna mebnidir büyük ölçüde. Filozofun düşüncesi ile hayatın birbiriyle uyuştuğu ya düşüncesinin hayatını ya da hayatının düşünce yapısını belirlediği öngörüsüne yaslanan bu anektod aktarımları hiç kuşkusuz onların yaklaşımının kamil anlamıyla aktarılmasında epey elverişlidir. Bu tür eserler içinde en gözdesi elbette Diogenes Laertius'un on kitaplık Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri eseridir. Antik çağ filozoflarıyla ilgili birçok anektod bu eserden yararlanılarak aktarılmaktadır.

Bununla birlikte Hans Blumenberg'in kişisel eşyaları arasından çıkan notlara ve bazı gazete yazılarına dayanan kitabı Filozofu Baştan Çıkarmak bir tarafıyla düşünürlerin hayat ve felsefelerinin birbirine uymadığı, gülünç ve nahoş durumları aktarıyor bir tarafıyla da günümüzde egemen düşüncelerin temel yapılarının ve esin kaynaklarının anlaşılması yolunda önemli ipuçları sağlıyor. Sözgelimi hoşgörünün en genel formülünün insanların duymak istediklerini onlara söylemek ve hatta kendilerinin bunu istediklerini fark etmeden yapmak olduğunu belirten Blumenberg, "Dünyamızın içinde bulunduğu durum için teselliye ihtiyacımız var ve bilimin bu teselliyi sağlama çabası hiç aşikâr değildir" diyor.

Modern bilimin geleneksel anlayışta yer edinen insanın evrendeki özel konumunun ortadan kaldırılmasında etkili olduğunu ve modern dünyadaki umutsuzluğun temelini oluşturduğunu kaydeden Blumenberg, insanın evrendeki özel konumunun kaybıyla sonuçlanan yeni durumda bilim adamlarınca benimsenen ona teselli sağlama amacındaki çabanın arka planında yatan saikin de bilim insanlarının kendi çıkarları olduğunu söylüyor.

Hakikate hizmet

Bu çıkarım "yalnızca hakikate hizmet etme" olarak adlandırılacak bilim insanlarının kendi meşruiyetlerini tedarik ettiği sadakat yemininin sınırlarını gösteriyor: Pekâlâ kamuoyunda daha fazla yer almak ya da şöhret olmak için konuşurlar: Yaklaşan kuyruklu yıldızlardan virüs mutasyonlarına, deprem kahinliğinden türlü felaketlere kadar birçok heyecan verici konuyu dinleriz onlardan.

Heidegger, Wittgenstein, Kant, Freud, Hegel, Schopenhauergibi filozofların görüş ve düşüncelerini hayatlarındaki onların hayatlarındaki birtakım olaylar bakımından yorumlayan, yer yer katılan, çoğu kez eleştiren Blumenberg, klasik filozof anekdotlarını önemseyenlerin felsefenin davranış ve yaşam tarzı üzerinde neler sağlayabileceğine dair düşünce deneyi olarak da görülebilecek kurgusal unsurlar olduğunu gözden kaçırabileceklerini vurguluyor. Her zaman kurguların gerçeklerden daha güçlü olduğunu belirten Blumenberg de bazen kurgu uydurabiliyor. Kitabında uydurduğu bir kurguyu, "üçüncü bin yılın filozoflarının uygun bir şekilde ölümler ve son sözler atfedemeyecekleri endişesiyle" Heidegger'in ölümü öncesinde söylediği son söz olarak yazdığını anlatıyor: Artık endişelenecek bir neden yok!

Eserinde varlık felsefesinden dil felsefesine kadar geniş bir mecrada birçok düşünürü anan, çeşitli düşünme formlarındaki benzerlik ve farklılıkları deşen Hans Blumenberg'in bu noktada karşılaşılabilecek kimi dolaylı kimi dolaysız paradokslara, düşkünlük ve çekiciliklere,sınanmamışlıklara, tesellilere, ayartmalara, kışkırtmalara veketlenmelere de değiniyor.

4 Ekim 2024 Cuma

Kant ve Hegel de ırkçılığı besledi

 Modern önyargı türleri arasında belki de en şedidi ve aklen kabul edilmesi en zor olanı olumsuz duygular beslenen topluluğa karşı negatif stereotipler üreterek işleyen ırkçılık olsa gerektir. Irkçılığı antropolojinin temel günahı addeden Claude Levi-Strauss ona bir köken bulamasa da özellikle modern çağlarda ırkçılığın gezi edebiyatı ile asıl anlamına kavuştuğu görülür. Batı'da sözü edilen gezi edebiyatının gelişmesi ise emperyalizm ve sömürgecilikle iç içedir. David Locke'tan Immanuel Kant ve Hegel'e kadar birçok felsefecinin de yorumlarıyla ırkçılığı beslediğini vurgulayabiliriz. Özellikle Hegel, Batılı seyyahların zaten çarpıtma ve yanlı yorum dolu gezi notlarını kaynak seçerken onları bir daha çarpıtır ve ırkçılığa davet çıkaran yorumlar yapar. Batı toplumlarında ırkçı fikirlerin yaygınlaşmasında Avrupa'nın ekonomik ve siyasi çıkarlarının önemli bir rol oynadığını biliriz; ancak Locke, Kant, Hegel gibi filozofların ve Aydınlanma çağının da bu sürecin inşasında önemli olduğu görülür.

Cahiliyenin bir türü

Genel Yayın Yönetmenliğini Yunus Badem'in yaptığı Tezkire dergisinin 88. sayısında ırkçılık bir dosya olarak ele alınıyor. Dosyada yer alan yedi makale ve bir söyleşi de üç inceleme ve değerlendirme yazısıyla takviye edilmiş. Dergide ayrıca gündemdeki konuları ele alan üç yazı da bulunuyor. Hiçbir bilgiyle giderilemeyecek cahiliyenin bir türü olan ırkçılığa karşı modernliğin aldığı bazı tedbirlerin onun aydınlanmış vehmini yansıttığını belirten Yasin Aktay'ın yazısı ile açılan dosyada Mahmut Hakkı Akın Amerikan sosyolojisinin kurucu ismi sayılan W. E. B. Du Bois'in "göçmen karşıtlığı ve ırkçılık" karşıtı görüşlerini ele alıyor. Sümeyye Sakarya ise ırk sonrası dünyaya odaklandığı çalışmasında ırkçılığın 'öteki' ve modernleşme süreçlerindeki yerini soruşturuyor. Irkçılık söz konusu edildiğinde sık sık zikredilen de Gobineau'nun argümanlarını, düşüncelerini ve ırkçılık etrafındaki etkisini sorgulayan Mustafa Demirci de böylelikle günümüz ırkçılığının mümkün temellerini soruşturuyor. Dergide Ayberk Eryılmaz'ın çevirdiği ve Nadiya N. Ali, Lucy El-Sheriff ile Hawa Y. Mire'nin ortak makalesi ise İslamofobiyi konu seçerek onun operasyonel açılımlarını irdeliyor. Kızıl Goncalar dizisinde yer alan söylemler üzerinden bu tür dizilerin toplumsal ve kültürel olarak İslamofobiyi güçlendirdiğine işaret eden Aydın Aktay'ın makalesini

Türkive ve Almanya'da göçmen karşıtlığıyla ön plana çıkan iki siyasal partiyi mukayese eden Şahika Akın'ın yazısı takip ediyor. Aynı zamanda dosya editörlüğünü yapan Ufuk Necat Taşçı'nın yazısı ise Afrika'daki kimlik bunalımını kolonizasyon ve Batı ırkçılığı ile birlikte tartışıyor: "Afrika kıtasında her anlamda bağımsızlaşma amacındaki ülkelerin, Batı-Doğu arasındaki rekabetin bir unsuru olmaktan çıkarak, Afrikalı bir reçete oluşturmaları gerekmektedir."

Bekir Berat Özipek dergide kendisiyle yapılan söyleşide "Avrupa'da aşırı sağın sergilediği tutumun aynısını, Türkiye'de merkez sol ve onun etki alanındaki ayrımcı, ırkçı siyasi oluşumlar sergiliyor" tespitini dile getiriyor. Dergide ayrıca Kamil Ergenç kanı merkeze alan politik kültürü Sıbgatullah Kaya da milliyetçiliği gündem yazılarında tartışıyorlar. Emine Çift, İlhan Bilici ve Esra Ekiz de yazdıkları yazılarla ırkçılık konusunda öne çıkan çeşitli kitapları değerlendiriyor.


8 Temmuz 2023 Cumartesi

Erken dönem Yunan felsefesi

 Hemen bütün felsefe tarihlerinde ilk filozoflar olarak anılır Sokrates öncesi felsefe ile ilgilenenler. Yedi Yunan hakimden Pytagoras, Parmenides, Heraclitus'a, Thales, Anaximander, Anaximenes sıralamasına kadar presokratik filozoflar hakkında tüm bilgilerin onlardan daha sonraki eserlerde aktarılan alıntılar ve anektodlar olduğunu söylemek gerekir.

1988'de Napoli'de verdiği derslerde bir bakıma "Batı kültürünün başlangıcı" olduğu kabul edilebilecek Yunan felsefesinin başlangıcını inceleyen Gadamer Türkçeye "Felsefenin Başlangıcı" adıyla çevrilen derslerde bu incelemenin sebebini açıklarken son derece dürüst: "Bu konu yalnızca tarihsel bir ilgi oluşturmuyor. Radikal bir dönüşümün yanı sıra, bir belirsizlik ve özgüven eksikliği döneminde bulunan kendi kültürümüzün mevcut sorunlarıyla da ilgili; bu nedenle tamamen farklı, bizimkinin aksine Yunan kültüründen doğmamış olan kültürlerle bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Yunan düşüncesinin gelişiminin ilk aşamalarına ilgi duymamızın bir nedeni bu." Presokratiklerin incelenmesinin bir bakıma Batı düşüncesinin yazgısına dair anlayışı derinleştireceği umudunu taşıdığı bu bakış açısıyla Gadamer, Thales, Homeros ya da M. Ö. 2. yüzyıldaki Grek dili analiziyle değil Platon ve Aristoteles'in aktardığı şekliyle psresokratik felsefeyi inceliyor. Ona göre böylesi bir tutum alış zorunlu; çünkü "Presokratiklerin felsefi bir yorumu ancak bu yolla mümkün... Bunun dışındaki her yöntem, felsefe içermeyen bir tarihselciliktir."

İLK YORUMLAYAN ALMANLAR

Batı felsefesinde presokratikleri araştırma ve metinleri ana dilinde derinlemesine yorumlama görevini ilk kez üstlenenlerin Romantikler olduğunu vurgulayan Gadamer, 18. yüzyılda Avrupa üniversitelerinde felsefi metinleri orijinal dilinde incelemenin genelgeçer bir kural olmadığına dikkat çekerek el kitapları yerine orijinal metinlerin incelenmeye başlanmış olmasının önemli bir tutum değişikliğini yansıttığına işaret ediyor. Presokratiklerin felsefi araştırma ve yorumuna ilk girişen Alman düşünürlerin Hegel ve Schleiermacher olduğunu söyleyen Gadamer özellikle Hegel'in eserlerinde presokratik felsefenin Hegel düşüncesi için ne kadar önemli olduğunu gösteren birçok unsur bulunduğunu da vurguluyor. Gadamer'e kalırsa Hegel diyalektik düşünme yönteminin mimarisini inşa ederken presokratklerle işaret edilebilecek felsefenin ilk patikalarının kendisine rehberlik etmesine izin vermiştir. 19. yüzyılda Hegel ile beraber klasik felsefeye yönelik tarihsel araştırmayla birlikte felsefenin presokratiklerle sürekli yeniden başlayan ve hiç bitmeyene bir diyalogunun da başladığı sonucuna ulaşan Gadamer, presokratikleri felsefi incelemesinin öncülü olarak "başlangıç" kavramının birbirinden ayırt edilmesi mümkün olmayan üç anlamını belirliyor: "Tarihsel-zamansal anlam, başlangıç ve sona ilişkin refleksif anlam, başlangıca ilişkin en olası ve en sahici düşünceyi, yani nasıl bir rol izleyeceğini önceden bilmeyen bir başlangıca ilişkin anlam."

20. yüzyılın başında etkin Eduard Zeller ve Wilhelm Dilthey isimleri yardımıyla presokratikleri yorumlama denemesinde Hegel ve Schleiermacher'in süregelen etkilerini betimleyen Gadamer "sorunlar tarihi" ve "etkin tarih" gibi hermenötik yaklaşımının önemli bileşenlerini de bu isimler üzerinden paylaşıyor.

Presokratikleri, yani Batı düşüncesinin başlangıcı ele alırken kendisine en sağlam zemin olarak Platon ve Aristoteles'in metinlerini seçen Gadamer, böylelikle presokratik düşüncenin tutarlı bir biçimde yorumlandığı metinler olarak Platon ve Aristoteles metinlerini kabul ettiğini gösteriyor. Presokratik felsefeyi, Platon ve Aristoteles metinlerinin bu felsefeden aktardığı fragmanlar ve görüşler doğrultusunda yorumlayan Gadamer derslerinin sonunda Martin Heidegger'i anmadan edemiyor: Batı düşüncesinin en büyük dramının presokratiklerde olmayan metafiziğin uçurumuna düşüş olduğunu iddia eden bir Heidegger.

30 Eylül 2022 Cuma

Heidegger'in egzistansiyel tasavvuru

 Günümüz felsefe dünyasında isimleri anılmadan, kendilerine bir şekilde atıf yapılmadan felsefe yapılamayacağını bildiğimiz bazı isimler vardır. Sokrates, Platon, Aristoteles vb. felsefenin klasik isimleri dışında Descartes'le başladığı kabul edilen modern dönemlerde Kant, Hegel, Nietzsche, Wittgenstein gibi felsefenin bu tarz isimleri arasında ismini sık sık duyabileceğimiz isimlerin başında gelir Martin Heidegger. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Jean Paul Sartre dolayısıyla bütün dünyada felsefe ve sanatta yaygınlaşan varoluşçu akımın fikirlerini dayandırdığı isimlerden biridir Heidegger. Yine bu savaş öncesinde 1933'te Nazi partisine üye olmasından tutun da teknoloji karşıtlığına ilişkin ilgi çekici düşünceleri ileri sürmesine kadar birçok veçheden ilgi uyandırır Heidegger. Onun düşüncesinin başlıca konusunu ise Varlık meselesi teşkil eder. Etkisi beşeri bilimlerden edebiyata, psikiyatri ve hermenötikten teolojiye birçok alanda izlenebilecek Heidegger'in bu etkisi Gadamer'den Sartre'a, Merleau-Ponty'den Levinas, Foucault ve Derrida'ya pek çok kıta felsefecisi üzerinde kalıcılaşmış bile sayılabilir.

İlk kez 1927'de yayınlanan ve felsefe tarihinin önemli eserleri arasında sayılan Varlık ve Zaman adlı kitabıyla Martin Heidegger'in eski Yunan'dan kendisine kadar gelen Batı felsefe geleneğini varlık sorusunu unutmakla itham ederek varlık meselesini yeni bir ışık altında tartışmayı amaçlar. Unutulan varlığın anlamını zamanın ufkunda açığa çıkarmayı hedefleyen bir proje olarak görebileceğimiz bu eserinde Heidegger bunu yapabilmek için öncelikle Dasein analitiğini geliştirir. Dasein analitiğinde dünya kavramının merkezi bir öneme sahip olduğu söylenmelidir. Bu analitikte dünya kavramı Dasein'in varoluşuna anlam vermek bakımından öne çıkar.

Kökensel birlikli yapı

Heidegger, hem bir yandan Parmenides'ten Descartes yoluyla modern zamanlara kadar ulaşan dünya tasavvurları geleneğini eleştirir hem de bu geleneğin uzlaşmaz bir şekilde iki ayrı varolan olarak ele aldığı ben ile dünyanın kökensel olarak birlikli bir yapı içinde olduğunu ileri sürer.

Heidegger'in tasavvurunda dünyayı dünya yapan şeyi, Varlık ve Zaman'daki dünya kavramına Heidegger'in Dünyası adını taşıyan çalışmasında derinliğine nüfuz etmeye çalışan Özkan Gözel şunları söylüyor: "Dünya, içerdiği şeylerin toplamı coğrafi bir mahal olarak epistemolojik bir ilginin konusu olmanın öncesinde ve ötesinde, Dasein'ı Daein yapan temel ontolojik belirlenimi ifade eder... dünya-da-olma, fırlatılmışlık ile ölüm arasında varolan Dasein'ın özsel varlık karakterini oluşturur." Heidegger'in varlık ve Zaman'da özne ve nesne dikotomisini aşmaya çalışarak ne nesnel olan ne de öznel sayılması gereken bir egzistansiyel tasavvur geliştirdiğini işaret eden Gözel kitabında Varlık ve Zaman kitabında geliştirdiği dünya kavramına ve dünya-da-olma'nın anlamına odaklanarak filozofun dünyasına nüfuz etmeyi deniyor. Varlık ve Zaman'dan seçtiği bölümlerin ayrıntılı bir şerhini hedefleyen Gözel eserdeki dünyasallık mevzusunun tüm boyutlarını ele alma gibi bir amaç taşımıyor yine de. Ancak seçilen ve ayrıntılı olarak şerh edilen kısımların taşıdığı merkezilik dolayısıyla Varlık ve Zaman'a iyi bir giriş hüviyeti sergilediğini vurgulayabiliriz.

Kitabında ayrıca Heidegger'in dünya tasavvurundaki değişimleri takip edebilmesi için Françoise Dastur'un makalesine de yer veriyor Gözel. Yine kitapta ek olarak Heidegger'in Dasein'a ilişkin kullandığı "ölüme-doğru-varlık" kavramının ve ölümlülüğün dünya-da-olma ile ilişkisi sebebiyle Gözel'in daha önce yayınladığı başka bir makalesi daha yer alıyor.

7 Mayıs 2022 Cumartesi

Akıl dışı, akıl karşıtı değildir

 Tarihi boyunca felsefi düşüncenin en önemsediği beşerî yeti belki de akıldır. Özellikle Descartes'in "Düşünüyorum o halde varım" cümlesiyle açıldığı varsayılan modern felsefi çağda akla yüklenen düşünme ve bilme görevlerinin onu neredeyse her türlü yaşama ve düşünme çabasının yargılanacağı yegâne merci haline dönüştürdüğü bile söylenebilir. Descartes'çı cogitodan "şeylerin düzeni" ile "fikirlerin düzeni" arasında ayniyet vazeden Spinoza'ya ya da "Akli olan gerçektir gerçek olan aklidir" sözüyle akıl ve gerçeklik arasında bir anlamda bir köprü başka bir anlamda ise önemlice bir bağlılaşım kurarak modern politik yaklaşımların pek çoğunu etkileyen Hegel'e kadar modern felsefenin birçok önemli durağında güvenilir bir kılavuz rolü üstlenir. Hatta Descartes'ten Hegel'e akıl, düşünme faaliyeti üzerindeki tahakkümünü pekiştirir.

20. yüzyılda iki büyük savaşın yaşattığı büyük acılar, akıl sayesinde ulaşıldığı ileri sürülen teknolojik gelişmelerin gerek doğada gerekse insanda oluşturduğu tahribat, anlam kayıpları ve çok çeşitli bunalımlar dünyanın akılla kavranılabilir/açıklanabilir oluşuna ilişkin önemli kuşkuların doğmasına da sebebiyet verdi. Kimi zaman dünyanın akla uygun olmadığı, aklın dünyayı olduğu gibi kavramada yetersiz kalacağı ve üstelik kendi başına bir varlığının olup olmadığının da kuşkulu olduğu şeklinde birçok görüş bu minvalde dile getirildi. Sözgelimi Hegel'in akıl sayesinde ve vasıtasıyla dünyayı anlayabileceğimiz ve onu tüm bilinmezlikleriyle birlikte bilişsel ufkumuza dahil edebileceğimizi ileri sürdüğünü biliyoruz. Buna karşın "Akıl dünyaya nasıl geldi? Akılsız bir şekilde, rastlantı sonucu, kazara" diye yazan Nietzsche'nin aklı "bedenin kendisine el olsun diye" oluşturduğu bir organ olarak tasavvur ettiğini de biliyoruz.

Duyguların işlevi

Akıldışının Aynasında ismini taşıyan kitabında Nietzsche, Heidegger ve Foucault'nun felsefeleri üzerinden aklı ve akıl dışını tartışan Fahrettin Taşkın, akıl dışı derken aklın karşıtlarını değil, akla tahvil edilemeyecek, akılla sınırları çizilemeyecek olanı kastettiğini de tasrih ediyor. Akla güvenilmeyen yerlerde filozofların daha üstten bir kavrayış imkânı olduğunu savlayarak başka yetileri öne sürdüklerini hatırlatan Taşkın, duyguların işlevini öne süren Kierkegaard'ı, kör istencin dünyanın gerçeğini açıklayabileceğini savlayan Schopenhauer'ı, aklın kavrayış gücünün yetersizleştiği yerlerde şiiri ve "özlü düşünme"yi öne çıkaran Heidegger'i işaret ediyor. Öncelikle Descartes'ten Hegel'e felsefede anlaşıldığı şekliyle akıl düşüncesinin ana hatlarıyla genel bir taslağını çıkarmaya gayret eden Taşkın Nietzsche, Heidegger ve Foucault'nun akıl ve akıl dışı hakkındaki görüşlerini birbirini takip eden bölümler boyunca tartışıyor. Bu tartışmalar esnasında akıl dışının bazı görünümlerini Nietzsche ile Foucault'da epistemoloji, Heidegger'de ontoloji ile ilişkilerinde belirginleştirmeye çalışan Taşkın, beden, ruh, duyum, duygu, istenç, bilinç ve akıl gibi insanın mahiyetine dair söz konusu edilebilecek diğer birçok yeti ve kavramı da tartışmaları esnasında motif olarak seçiyor.

Aklın akıl dışıyla kurduğu muhataralı ilişkileri, aklın modern iktidarını ve bu iktidara dair sergilenen entelektüel muhalefeti ele alan çalışmasında Taşkın ele aldığı üç filozofun perspektifiyle bakılırsa "aklın duyguyla ve böylece dünyayla bakımından sadece dışarıda, dünyanın temellerinde "kapanmaz bir yarığın" olduğu değil... aklın da kendi temelleri bakımından bu yarıktan münezzeh" olamayacağını vurguluyor. Foucault ve Nietzsche'ye dayanarak duygunun düşünceye indirgenemeyeceğini belirten Taşkın, nedensellik ve akıl arasındaki ilişkileri de ele alarak akıldışının hatlarını belirginleştiriyor.

31 Aralık 2019 Salı

İmge, biricikliğin vekilharcı mı?


İronik realizm, sadece edebi anlamdaki gerçekçiliklerin değil, politika ve sosyoloji kökenli gerçekçiliklerin de bir yapısökümüdür; onların gerçeklik tasavvurlarında yatan, kolay kolay farkına varılamayan, farkına varılsa bile bu tür gerçekçiliklerin bağlılarına vaad ettiği politik ve toplumsal kârlar bakımından rahatlıkla gözardı edilebilecek bazı dirençli önyargı ve varsayımların, kör noktaların, çelişkilerin ironik tavırda içerilen eleştirel mesafe sayesinde açığa çıkarılışıdır. Bu mesafe, kavgada yumruk atabilmek için rakibe karşı alınması gerekli asgari mesafedir aynı zamanda.
Bu anlamda ironik realizm, edebi olduğu kadar politik, politik olduğu kadar edebi imaları içeren, bu imaları içermesine karşın bu imalar sayesinde yaşanan gerçeklikle arasındaki mesafeyi kısaltmaya yanaşmayan ve bu yüzden özünde edebi/estetik olan bir alanda geçerlilik talep etmekle yetinen, kendini edebi alanla sınırlayan, bu alanda ikamet eden, yumruk atma mesafesini koruyan bir tutumdur. İronik realizmin imge sorununa bakışı  bu yüzden saf(dil) gerçekçiliklere, politik ve sosyolojik gerçekçiliklerin edebi gerçekçilikler üstündeki baskısına karşı dirençli bu mesafeyi koruma anlamında temel bir hamledir. Öte yandan bu hamleyle aynı zamanda beşeri deneyimde köklendiği savlanan "biriciklik" nosyonunu da devre dışı bıraktığımız görülür. Çeşitli imgecilikler yoluyla erişilen politik "özdeşlikler zinciri"ni de anlamsızlaştıran bir tutum ve tavırdır benimsediğimiz.
İmge sorunu bir "biriciklik", bir ayniyet arzusu/sorunudur. Modern mecaz retoriğinde imge sorununun neredeyse tamamını oluşturan biriciklik ve ayniyet arzusu/sorununa yaklaşımımızdaki bu stratejik hamleyi poetika harici başka mecralara çekmeye çalışan anlayışlara değineceğiz bu yazıda. Bunu yaparken elbette ironi, gerçeklik, imge, biriciklik, ayniyet vb. kavramlara bakışımızı yeniden düzenlememiz, bu konudaki düşüncelerimizi yeniden ifade etmemiz gerekecek. (İmgeciliğe karşı aldığımız konumun bir kör döğüşü olmadığı da böyle tebarüz edecek.) Bu yazı böyle bir düzenleme/tekrarlama gayretinin, bu konudaki sarahati yeniden kavramaya çalışmanın bir ürünüdür. Ama önce ironi ve gerçeklik ilişkisinin "başka" mecralardaki izini sürmek istiyoruz. Böylece modern mecaz retoriğindeki "biriciklik" ve "ayniyet arzusu" olarak imge sorununa yaklaşımımıza dair izhar edilen bazı şek ve şüpheleri daha rahat değerlendirebileceğiz.
Saf ironi, yaşadığımız gerçekliğe mesafeliliğin ön şartı ise, saf gerçekçilik de saf ironinin bizi savuracağı kötümserlik ve nihilizme, edebiliğin kendi içine kıvrılarak uyuklamasına, kötürümleşmesine, çürümesine karşı alınmış eleştirel bir ön tedbirdir. Bu yanıyla, bu iki saflığın saf olmayan bir bireşimini temsil eden "ironik realizm", gerilimli bir beraberliğin kısaltılmış, sadeleştirilmiş, hatta uzlaştırılmış bir haline tekabül eder. Yani o da en az yapısöküme uğrattığı anlayışlar kadar yapısöküme, bu tür bir radikal hermenötiğe açıktır. İronik realizm tabirindeki gerilime değinmek, esasen bu tabirin kuşattığı/belirlediği/oluşturduğu edebi kertenin yorumlanışında ironi unsurunun gerçeklik unsuruna nazaran daha öncelikli ve ağırlıklı olduğunu söylemenin başka bir şeklidir. Bu tabirdeki ironi kendiliğinden tabirin oluşturulmasına giden yola dair radikal hermenötik kuşkuları beslemelidir ya da bu kuşkularla birlikte bir sarahat alanını belirlememize imkan tanımalıdır. İroninin kavramsal düzenlenişine dair bu imkan, sezgisel-felsefi bir imkan şimdilik. Peki ironi, metin yorumlamalarına dair felsefi yaklaşımlar dışında, edebi bir eser için ne anlama gelir?
"İroni yoksa sanat eseri de yoktur" demiş Solgery, görüşleriyle Hegelci estetiğin önemli beslenme kaynaklarından birini oluşturan filozoflardan biri. Modern zamanlarda "sanatın, şiirin vb. ölümü" temalarını bize kakalayanlardan biri olan Hegel'in beklentisi elbette etkin aklın hileli yollarının, yani modern batının politik, sosyal, kültürel hayatıyla belgelediği zihinsel kamaşmanın nihai zaferiydi. Bu bakış açısına göre batı, insanlık tarihinde ortaya çıkmış bir biriciklik anının tezahürüydü neredeyse. İnsanlık tarihinin doruk noktası, bu tarihe atfedilebilecek ne kadar anlam varsa hemen hepsinin varıp varabileceği yegâne ufuktu. Oysa ileri sürülen bu beklenti kendi beklentisizlik ufkunu da oluşturdu. Artık kimse batıdan bir şey beklemiyor, güneşin batmasından başka! Demem o ki, Hegel'in adının hâlâ bu tartışmalarda geçmesinin yegâne sebebi, onun hâlâ meydan okunacak kağıttan bir kaplan oluşudur. İroni belki de bunu yeniden keşfetmenin en etkili aracı olduğu için benimsenmektedir. Açıklayalım: Safdil gerçekçilikler (realizmler), tıpkı safdil coşumculuklar (romantizmler) gibi dolayımlılığın (dolayısıyla içkinlik ve aşkınlık, günah ve tevbe, suç ve kefaret, borç ve hesaplaşma, metin ve dünya, özsel dil ve ham dil, hakikat retoriği ve mecaz retoriği, ben ile öteki arasındaki geçişliliğin ve tersine dönmenin) reddedilişinin başka bir ifade tarzı ve tezahürüdür. İnsanlık tarihine, devrimci coşkuya (biriciklik ve ayniyet arzusu, şeylerin kendileri olarak göründükleri, dile ve zihne saydam oldukları yegâne kerte, hemen her zaman bu coşkunun zirveye ulaştığı noktada deneyimlenmez mi haddi zatında? Romantizm bundan başkaca bir ifadeye sahip midir?) sahip çıkan politik bilinçlilik tarzları ile bu bilinçliliğin aesthesis alanındaki deneyimlenme tarzlarındaki koşutluk: İşte İngiliz/Fransız/Alman romantizmlerinin kesişme düzlemi!
Karikatürize ederek çizdiğimiz bu sahneye hemen gerçekçiliklerin durumunu da eklemek gerek: Politik ve sosyal gerçekçilikler, edebi gerçekçilikler kadar safdil değildir; daha kurnaz, daha dolambaçlı yolları, etkin aklın hileli yollarını tercih ederler ve hemen her zaman tercih ederler. Onlar da dolayımlılığı reddeder reddetmesine, onlar da kendiliğindenci, doğrudancı (voluntarist), masumiyetçidirler; ama buraya kadar saydığımız sıfat ve semptomlardan rahatça çıkarsanabilir ki ,bunu savunma tarz ve şekilleri edebi gerçekçiliklerin erişemeyeceği bir üçkağıtçılığın, hokkabazlığın, dolayımcılık ve demagogluğun ürünüdür. Edebi gerçekçilikler, biçimsel bile olsa, temsile dayalı (dolayımlı) olduklarının farkındadırlar; bu noktada politik ve sosyal gerçekçiliklerle rekabete kalkışmayacak kadar kendini bilen, masum ve iradi bir tavrı ve yönelimi edebi anlamdaki dürüstlükle bitiştirmek/birleştirmek zorunda kalırlar.
Edebi gerçekçiliklerin temel çelişkisi,  gerçeklikle aralarındaki dolayımı özünde kabul etmekle birlikte onu teknik anlamda reddetmelerindedir. "Bu senin hikayen!" diye haykırdıklarında bile anlattıkları hikayeyi üstüne alacak herhangi bir öznenin olmadığının farkındadırlar. Onların her seferinde muhataplarına (audience'a) "Bu senin hikayen" demeleri, demek zorunda kalmaları, muhatapların anlatılanlarla herhangi bir özdeşleşmeyi başaramadıklarının zımnî bir ikrarıdır aslında. Marx'ı başarılı bir edebi/siyasi eleştirmen kılan, buna rağmen nihai kertede Marx'ın yazlarına dayanan Marksistleri başarısız birer politikacı/edebiyatçı yapan bundan başkaca bir şey değildir. Edebi anlamda en püriten Marksist gerçekçilik anlayışlarından birini temsil eden Gyorgy Lukacs'ın Hegel'den "el alan" bir tür tarihselcilikle ulaşmaya çabaladığı "sınıf bilinci"nin, özdeşleştirmeci yanlarıyla Bertolt Brecht'in politik yadırgatıcı bakışının eleştirel kalıcılığına erişemediği bilindikte, hemen her seferinde temsil ettiği özü biçimselleştirici (estetikleştirici) bir jestle yetinmek zorunda kalan edebiliğin ve edebi gerçekçiliğin, gerçeklik tasavvurlarının imalinde politik ve sosyal gerçekçiliklerin hazır yapım mamulleriyle rekabet etmesini beklemek boşuna olacaktır. Saf/sofuca gerçekçilik, günümüzde gerçeklik duygusunun yitimine yaktığımız bir ağıt olmaktan öteye geçemez.
Hemen bu  noktada ironiye değgin bir ayartmaya, iğvaya düçar kalabiliriz. Saf ironi de gerçeklik duygusuna yakılmış ağıttan çok, bu duygunun yok edilmesinin şen şatır elebaşlarından biri olmaya eğilimli, hatta bazen namzettir. Bu eğilim, kendine "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!" şeklinde özetlenebilecek bir yön çizmeye varırsa, yani yumruk atma mesafesinden uzaklaşırsa ironinin ne şenliği ne şatırlığı kalır. İroninin gerçeklik duygusunun yakıldığı cadı kazanının altına çalı çırpı taşımaktan imtina etmesi bile onun hayırla yad edilmesi için yeterlidir gerçi, eğer ateş ironik mesafeyi de tutuşturmayacaksa!
"İronik realizm" tabirinin götürülmeye çalışıldığı başka mecralara dair bütün bu ihtiraz kayıtlarından sonra yazımızın asıl konusunu teşkil eden imgeciliğin beşeri deneyime atfedilebilecek türden bir biricikliği "temsil etme" ehliyetine sahip olup olmadığını edebi siyaset bakımından ele almaya geçebiliriz. Biz saf/sofuca gerçekçiliğin daha incelikli, daha girift hale dönüşmüş şekillerini imgecilik olarak vasfediyoruz. İmgeciliğin soykütüğünde realizmin bulunduğu haddi zatında inkâr edilemez bir husustur. Batıda Ezra Pound, T. S. Eliot vb. şairlerin "imgeci" tutuma teğet geçmelerinin asli sebebini de burada aramak gereklidir.
İmgeciliği sofuca gerçekçiliğin düşünümsel gerçekçiliğe evrildiği bir kerte olarak algılamaya dayalı bu yaklaşımımız için en esaslı başlangıç noktası modern Türk şiirinin asli şekillenişidir. Modern Türk şiirinde imgecilik ile gerçekçilik arasındaki bağlar pek fark edilmez çünkü. İkinci Yeni'nin imgeci yanları ile Sezai Karakoç'un bu hareketten bahsederken kullandığı "neo-realizm" adlandırması arasındaki "sorunlu" irtibat şimdiye dek pek soruşturulmamıştır. Oysa, daha en baştan beri imgecilik ile gerçekçilik arasındaki bağların hem yapısal hem de sentagmatik bakımdan ibare ile ifade arasındaki ilişkiler sorununda (ibarelerin/kelime öbeklerinin özel sıralanışları aracılığıyla oluşturulan ifadelerin biçimlendirilmesi) düğümlendiğini görebilmek için pek fazla düşünmek de gerekmez. "Kelime" ve "kelime öbekleri" ("ibare") ile "dize" ve "dize öbekleri" ("ifade") arasında ne tür münasebetler olduğu, şiirin başat olarak bunlardan hangisine dayandırılması gerektiği sorunu, İkinci Yeni'ye  atfedilen imgeciliklerin belki de en önemli "teknik" sorunudur.
Gerçekçi ifadelerin, imgeci ibarelere parçalanıp dönüştürülmesiyle; saf/sofuca gerçekçiliklerin, bu saflığa ve sofuluğa direnen imgelerin üretimi sayesinde imgecilikler içinde çözündürülmesi süreci, elbette Hegel ve Adorno'nun ummadıkları bir biçimde modernist diyalektiğin tersine dönmesiyle sonuçlanır. Günümüzde "görsel" ya da "kolaj" olduğu iddia edilen bir çok şiirimsinin hem varolmalarının hem de birer gerçeklik müzesine, natürmortlara dönüşmesinin sebeplerinden biri budur. Aydınlanmanın nesnel istemi öznel bir ifadeye kavuşturulamadığı için imgenin ve imgeciliklerin tasfiye edilemediğini ileri sürerek, imgelere dair materyalist bir bakış açısı geliştirmeye çalışan Adorno'nun 'negatif' sezgilerine sadık kalarak söylemek gerekirse, tikelin biricikliği tümelin geçerliliğini nefyeder. Varolan artık tikelin biricikliğinin mistikleştirilmiş/kutsanmış halleridir; buna da birileri imge demektedir. Mistikleştirme/kutsama edimleri ile materyalize etme, büyüsünü bozma edimleri aslında aynı madalyonun önü ve arkasıdır. Yahut daha iyi bir benzetmeyle boş bir kağıdın önü ve arkasıdır. Bu kağıdın neresi ön, neresi arkadır? Bunu belirleyecek olan sizin bu kağıda düştüğünüz özel işaretlerdir. Modern Türk şiiri bu "özel" işaretlerin ard arda gelişinin, bana kalırsa, en güzel biçimde yazılmış bir tarihidir.
Aydınlanma'nın diyalektiğinin 'bütünlük' tasarımına bazen yandaş, bazen karşıt işleyişi tikelin lirizminin tümelin epiğine galebe çalması olarak düşünülürse elbette hata edilmiş olur. İmge, imgecilikler yüzünden yok olmuştur çünkü. Böyle bir ortamda tikelin lirizminden bahsetmek,  asla tamamlanamayacak bir ibarenin ifadeye dönüşmesini beklemek demektir. Ne de olsa gündelik dilde lirik ibarelerden değil, lirik ifadelerden bahsedilir. İfadenin ibareye üstünlüğü, ironinin imgeye üstünlüğüdür. İronik anlam, ilk elde sözel bir ifadenin bütüncül, dolayısıyla lafzı da çerçeveleyen içkin anlamıdır. Bunu "aşkın"ın "içkin"e üstünlüğü olarak anlayanlar olacaktır. Oysa hiçbir zaman Bütün'ün Parça'ya aşkın olduğu söylenemez. Modern olsun olmasın herhangi bir şiirin anlamı sırf o şiirdeki imgelerin anlamı çözüştürülerek ortaya konamaz.
Bütüncül anlam ile parçacıl anlam arasındaki bağ, içkin ve aşkın anlam arasındaki bağ ile ele alınamayacak bir bağdır çünkü. Günümüz şiiri açısından İkinci Yeni'nin kalıcılaşmış, böylelikle üzerinde çeşitli miras kavgalarının yapılabileceği bir hazineye dönüşmüş döneminin ibare ve ifde sorununun ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren İkinci Yeni şairlerinin tercihlerini "ifade"den yana koymaya başladıkları dönem oluşu bu yüzden pek şaşırtıcı değildir. İkinci Yeni mirası etrafında sürdürülen tartışmaya bakışımızı daha ayrıntılı olarak başka bir yazıda dile getirmeyi düşündüğümüz için burada bu değiniyle yetinmek zorunda kalıyoruz.
Bir ifadenin içkin anlamının, o ifadenin lafzi anlamıyla hemen her zaman örtüşmediği iyi bilinir. Gündelik dilde yerleşik darb-ı mesel ve deyimlerin, argo ifadelern, dilin elastikiyeti olarak bilinen anlam kaymalarının sürekli hatırlattığı bir olgudur bu. Yer yer lafzi anlamla çatışan, çelişen bir anlamdır içkin anlam. İroni lafzi anlam ile gerçek anlam, yüzey ile derinlik arasında işgören, hatta içkin anlamın lafzi anlamla nasıl ve nerede çatışması, çelişmesi gerektiğini bile kendi şekillenişi içinde kendi özgül ağırlığıyla belirleyebilen bir edebi figürdür. İroni, bu yüzden, çoğu kez diyalojik bir söz sanatıdır. Bir muhataba konuşur her zaman. Bu yüzden "lirik ironi" gibi bir garabeti değil, "dramatik" hatta "epik ironi"yi tahayyül edebilirsiniz pekâlâ. Öznel ya da nesnel ironiden bahsedebilirsiniz aynı şekilde. Çünkü "öznellik" de "nesnellik" de diyalojiktir, her iki halde de bir muhatap  bulunur.
İroninin özgül ağırlığının diyalojik sözel ifadeye dağılımı, bu sözel ifadedeki lafzi anlamla (görünür/yüzeysel anlamla) arasındaki gerilimin dalgalanışına dayalı olarak içkin (gerçek/derin) anlamın belirlenişini değiştirir bu yüzden. İfadeyi oluşturan en küçük birimden (ibareden) başlayarak ifadenin bütün kuruluş düzeneğini baştan sona kat ederek kaplayan bir anlamsal gerilimdir ironi. Ne ifadeyi aşar ne ifadenin altında kalır ne de onunla özdeşleşir. İronik bir ifadenin üzerimizde oluşturduğu temel etki, "o" ifadenin gözüpek ama görünmez etkisi bile sayılabilir kimi zaman bazı bakımlardan. Lakin bütün görülmezliğine, kolayca dile getirilemezliğine karşın varlığını bize sadece bir "etki" olarak sergilediği için hiçbir zaman onu "biricik" kabul etmeyeceksinizdir. İmge de ilkin ironiye benzer bir biçimde, hemen her zaman kendini ibareyle, tikelin biricik deneyimiyle özdeşleştirmek, görünmeze dair bir kaç "iz" ve "işaret"le yetinmek zorunda kalır.  Fakat bu ""iz" ve "işaret"ler imge sözkonusu olduğunda genelde hep bir biricikliğe telmih olarak ele alınır. Ya da imgenin tamamlanamaz, açık uçlu "kuruluşu" içinde böylesi bir "biricik" deneyimi ifade ettiği düşünülür. İmge biricikliğe teşne oldukça, bu biricikliğin biricik olduğu an'ı ya da yeri bir "gizli öte" veya ""o belde" tasavvurunu da yaşatacaktır.
Sırf bu sebepten dolayı bile imgenin ironiye tabi olduğu ileri sürülebilir. Bu cümlenin ifade ettiği şey, kesinlikle imgenin biricikliğinin yadsınması değildir. İleri sürdüğümüz sav şudur: Biriciklik imgede hemen her zaman mütereddittir. Biriciklik imgenin parçalanışıyla/ortadan kalkmasıyla izi ortaya çıkabilecek bir şeydir. Bu, hemen her zaman bir imgenin kendine has bir biricikliği oluşturduğu, kurduğu anlamına gelir. Biriciklik imgeye öncel değil, imgeyle birlikte, imgenin ortaya çıkışıyla ortaya çıkan, yani imge sonrası bir deneyimdir.
İmgeye has tutulacak biricikliğin beşeri deneyime atfedilmesini eleştirdiğimizi ifade edersek imge sorununda durduğumuz yer böylece anlaşılır. Herhangi bir metinde ya da şiirde aktarılacak olan, başka insanlara aktarılması, ifade edilmesi gerekecek olan; dile döküldüğü andan itibaren o metnin yazarı ya da o şiirin şairi neyi kastederse etsin, okurun bir anlam yükleyerek okumasını gerektirecek olan; hiçbir zaman "saf bir biriciklik" olarak kavranamaz ya da hissedilemez.  İmgenin "biricik" olduğu bir an varsa, bu an imgenin "herhangi bir şey ifade edemediği" bir andır. Ne söze ne yazıya ne de resme dökülebilendir imgenin gösterdiği, yani kendisi.  İmge biricikse, biricikliğiyle sahici ve otantik ise ibareye bile gelmez, bir işe ve işleve koşulamaz. İmgecilerin, bir şiirin anlamını soranlara yönelik katı tutumları, yani bu anlama ilişkin yapılan herhangi bir soruşturmayı neredeyse bir "teşhir" faaliyeti, "teşhircilik" sapması olarak görmeleri de böylelikle açıklanabilir. Öyleyse birilerinin bize "biriciklik" olarak yutturmaya kalktıkları şey, bu "biriciklik" anlarına, "mahrem" anlara ilişkin retroaktif bir kurmadır, bu biriciklik anlarının sözle, yazıyla ya da görsellikle ifade ve taklit edilişidir. Teşhire ve teşhirciliğe karşı bir teşhir ve teşhircilik! Belki de bu yüzden imge hep hayali bir "biriciklik" anının taklidi, kopyası; üstüne üstlük kötü bir taklidi, kopyası olarak kalır. İmge her zaman imgenin imgesidir! İmge sorununun soykütüğünde özgül bir politik eklemlenme, bir tür Platoncu mağara istiaresi bulmamız boşuna değildir dolayısıyla.
Doğrusu, biricikliğe dayalı bir imge tasavvurunu piyasaya sürenlerin imge ile biriciklik arasındaki bu tersine dönmeyi kavrayamamalarına şaşırdığımız bile söylenebilir. Taklide karşı otantisiteyi, biricikliği ve dahi imgeyi savunduğunu zannedenler, Platon'u yok yere hafife aldıkları halde oturup bize dinsel simgelerle modern imgeler arasındaki "kurucu" farklılaşmayı izaha yeltenmektedirler.
Zihne ilişkin kendine özgü tektoniğinde muhayyileyi algılama yetisi ile anlama yetisi arasındaki bölge olarak tasrih edip belirsizleştiren Kant bile bu noktada hâlâ aşılamaz görünür. Çünkü, imge ancak ifade edilemezliğiyle imge olabilir. İfade edilmek, dilin tabiatı icabı iletilebilir olmaktır. Algı ile idrak arasındaki çarpışmanın bir ürünü olarak imge, dolayısıyla ifadeye ("idrak" ve "yaratıcı dimağ"a) direnen bir sınırdır. Bu yüzdendir ki genel olarak bir imgenin nasıl anlaşılacağına dair bir yöntem ya da bir algoritmadan bahsedemiyoruz. Ya da bu tür bir algoritma geliştirmeye çalışanları çabucak küçümseyebiliyoruz. İmgenin ifade etmek istediği biricikliğe ya geciktiğini yahut erken geldiğini ileri sürmek böylelikle mümkün oluyor. İmgenin mekaniği olarak adlandırılabilecek bir tür genel geçer kullanım bilgisinin (geleneksel phronesisten modern know-howa kadar her türlü gündelik bilgi ve beceriyi kapsayıp kuşatan bir bilgi türü) ortaya konamamasının en önemli sebebi, bu tür bir bilginin kendi kendini geçersizleştiren pornografik bir işlevi deruhte edecek olmasıdır. İmgeleri kullanmaya çalışmak, imgeleri kullanışsız kılmaya yarar, buna varır. En genel deyişle biricikliğin ifadesi olarak imgelerin istimali, biricikliğin suistimalidir.
Şimdi de konuyla ilgili bu genel yargılarımızı biraz ayrıntılandırarak kasdettiğimiz şeyi biraz daha açıp inceltelim. İmgenin temeli olarak ileri sürülen birricikliğin, "imge kurma" deyiminde de açıkça görüldüğü üzere bir "kurma" edimiyle öznenin egemenliğine terk edilişi, hatta böylelikle imgenin sınırlarının belirlenip bir tür "imge metafiziğine" ulaşabilme kaygısı, imge (yani belli bir "kurma") yoluyla biricikliğin önerilmiş olması, bu biriciklik önerilmiş olduğu için onu biricik kabul eden öznenin egemenliğine girmiş olduğunu gösterir. Teolojik mecrada bazılarına, imgecilik eleştirilerimizin "şirk"e karşı oluşumuzdan kaynaklandığını düşündüren nokta da aslında budur. Yani imgenin dayandığı iddia edilen biricikliğin, aslında imgenin kurduğu/ürettiği sahte temel, yanılsamalı/sanrılı bir gerçek olmaktan öteye geçemediğini açıkça ifade etmemizdir. Ama biz ısrarlıyız: İmge biricikliğin ifade edilme şeklinden çok biricikliğin inşa edilme şeklidir. Biricikliğe ilişkin bu "öneri", yani "imge" kendiliğinden "biricik" olduğu varsayılan deneyimin biricik olma niteliklerini kaybetmesi anlamına gelir. Açıkçası beşeri hayatta "biricik" addedeceğiniz hiç bir deneyime rastlayamazsınız. Dahası biricikliğin ifadesi olarak imge tasavvuru, ifade olarak imge ortaya konduğu andan itibaren biricikliğin güme gittiği bir tasavvurdur.
Eliot'un olgun bir şairi belirlemede kullandığı kriteri hatırlayalım: "Bir şair ne kadar yetkinse, acı çeken insan ile yaratıcı dimağ arasındaki sınır o kadar kesindir." En kısa deyişle biriciklik yetkin bir şiirde temalaştırılamaz, temalaştırılmaya gerek duymaz. Biricikliğe dair bir imge teorisinin var olma ihtimali de hiç yoktur. Biricikliğe "sahip" olunmaz, biricikliğe "ait" olunur. Yaşanan ile yazılan arasındaki mesafe feshedilemez demenin başka bir şeklidir bu.
Ayakları yere basan, beşeri deneyimlerin biricikliğine isnat edilerek savunulan realist imgecilikler karşısında sürrealist imgecilikleri sütten  çıkmış ak kaşık saymamızı gerektirecek kadar sahte, dürüstlükten uzak bir tutumdur imgeye biricikliğin vekilharçlığını öngören tutum. Hiç olmazsa sürrealist şiirler, kendi biricikliklerinin sanrılı/düşlemsel/yanılsamalı/öznel yanları olduğunu hemence kabul etmeye hazırdırlar. Onlar "düşlemsel" deneyimlerinin biricikliği gibi bir yanılsamaya kapılmazlar. Hatta başkalarının bu tür bir sanrısal düşleme niçin kapılmadıklarını bile hayretle sorabilirler. Bu yüzden onlar için fazla çene yormanıza gerek kalmaz!
İmge eleştirilerimizi (ki esasen imgecilik eleştirileridir), imgeyi Tanrı katına çıkararak gizli bir şirk içine düşen anlayışlara karşı "ince bir strateji geliştirme" olarak algılayan bazılarının anlamakta güçlük çektiği şey, bizim ne ikonofillerle ne de ikonaklastlarla hiçbir alışverişimizin olmadığıdır. İkonofili ile ikonaklasizm arasındaki tartışma bağlamı, bizim bağlamımız değildir. Bugün imgeyi şiirden ve poetik düşünceden nefyetmemizin tek sebebi beşeri deneyime atfedilecek herhangi bir biricikliğin varolma tarzının, modern Türk şiirinin oluşumu ("Türk modern şiirinin", yani modern şiirin önce olup buna Türklüğün sonradan eklenmesinin, hemen her şeyde olduğu gibi, "modern şiirin" Türkleştirilmesinin değil; modernlik, Türklük ve şiirin modernleşme sürecinde birlikte, eşzamanlı olarak birbirlerine karılıp, karışıp ortaya çıkması) sürecinde vekilharçlığa ihtiyaç duymayan bir gelişimi özünde barındırdığı gerçeğidir. Bu "avare biricikliğin" bir işe ve işleve koşulma çabalarının, onun imkanlarını tüketmekle eşanlamlı olduğu hususu da daha fazla izaha gerek duymaz. Biricikliğin imkanlarının tükenmesi de bence dert değil, yeter ki "onursuz olmasın aşk!"
Pekala biriciklik varsayımına, imge kurmaya dayanmadan da daha iyi ve daha etkili bir şiir yazılabileceğini söylüyoruz. Şiirin sahiciliği gözetmesi gerektiği hususunu elbette önemsiyoruz. Ve yine elbette, bunu belli bir "otantisite jargonu"nu sahiplenmeden yaparak sahiciliğimize gölge düşürmemiş olmak istiyoruz. Hatta şiirin hem yetkinliğinin hem de sorumluluğunun gerçekte buna dayandığını öne sürüyoruz. Böylesi bir şiirin modern Türk şiirinin gelişim aşamaları içinde görüldüğünü, günümüz şiirindeki tıkanmanın ise ısrarla birilerinin biriciklik takıntısından kaynaklandığını iddia ediyoruz.
Fazla söze ne hacet: Lirik safsatalardan imgeci salatalara, "somut soyutlamalar"dan "görsel iş"lere, "lirik" duyarlıklarla yazılan ağlak şiirimsilerden mükemmelciliğe bel bağlayan şiirlere kadar günümüz şiir piyasasında karşılaştığımız ve günümüz şiir piyasasınca kabule şayan bulunan bizce kötü birçok örnek, temel iddialarımızın haklılığını ortaya koymaya yetiyor.

Memleket Dergi sayı 3-4, Haziran-Temmuz 2006

12 Aralık 2019 Perşembe

Nietzsche hakkında 850 sayfalık ansiklopedik bir kaynak

Yüz yılı aşkın bir süredir çağdaş düşüncenin Fredrich Nietzsche’nin meydan okuyuşuyla boğuştuğunu söyleyebiliriz. Kendi felsefesiyle Batı felsefesi arasına ayırıcı bir sınır koyan Nietzsche, tarihsel hattı kırma ve kendi felsefesi sayesinde yeni bir tarihsel çağ oluşturma fikriyle sadece tekil hakikatin nasıl bilinebileceği sorunuyla değil, aynı zamanda nasıl yaşanabileceği sorunuyla da alakadar olur. Avrupalı nihilizmin özünü teşkil ettiği düşündüğü hayatı olumsuzlayan bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi istemiyle provokatif bir dil benimseyen Nietzsche açısından mutlaklık faraziyesiyle donatılmış hakikat tamamen bir hipotez, bir kurgu ve varsayımdır.
Nietzsche’nin “Platonculuğun ters çevrilmesini” amaçlayan bakış açısı ile “değerlerin yeniden değerlendirilmesi” girişimi arasında içsel bir bağ vardır. Putların Alacakaranlığı kitabında kurgusal, tözcü ve aşkın yapılarla işlediğini düşündüğü Batı metafiziğine karşı benimsediği meydan okumayı sistem felsefesi üretmekten çok çekiçle felsefe yapma olarak gören Nietzsche, bu dünyada, bu yaşamın ötesinde değerleri değerlendirmenin standart ya da temel addedilebilecek bir yolu olmadığını ileri sürer ve ona göre değerlerin değerlendirilmesi de hayata bağlı bir girişime dönüştürülmelidir. Sadece hayatı olumlamaya yaslanan Nietzsche’nin bakış açısından Avrupa nihilizmi Hıristiyan ahlakına inandıkça hayatı mahkûm eder. Nietzsche’ye dayanarak her ahlak görüşünün bir şekilde nihilizmle sonuçlandığını bile söyleyebiliriz. Ardından din bulunmayan, dini bir düşünce ile desteklenmemiş bir ahlak için bile nihilizmden geçme handiyse zorunludur.
Nietzsche’nin konu edindiği meselelerin sadece bir ontoloji meselesi değil, aynı zamanda gücün dini, ahlaki ve siyasal bölüşümü ile de alakalı olduğunu düşünebiliriz. Bu meselelerin önemli bir bölümünün kendi toplumsal, siyasal ve kültürel gerçekliklerimizde de farklı bir biçimde de olsa izlerinin olduğunu biliyoruz. Türkiye’nin kültürel, felsefi, dini, etik, politik ve estetik sorunlarını yeniden değerlendirme girişiminde Nietzsche’yi bir “işaret fişeği olarak görüp göremeyeceğimiz” sorusu etrafında hazırlanmış yılda iki kez yayınlanan felsefe dergisi Özne’nin Nietzsche Özel Sayısı. Sadık Er ol Er ile Volkan Ay’ın editörlüğünü birlikte üstlendiği özel sayıda popüler kültür tarafından sığlaştırılmış Nietzsche’nin düşüncelerini bu yüzeysel okumaların cenderesinden kurtarıp derinlikli ve kapsamlı bir şekilde ele almak amaçlanıyor.
Çileci ideal
Dergide, Nietzsche’nin “nihilizm”, “güç istenci”, “çileci ideal”, “dekadans” gibi bazı özel kavramlarının nasıl alımlanması gerektiğine dair makalelerin yanı sıra onun düşüncelerinin çağdaş felsefi figürler tarafından yorumlanma biçimlerini değerlendiren makaleler de yer alıyor. Heidegger’in Nietzsche okumalarına özel bir önem atfedilen bu tür makalelerde ayrıca Spinoza, Kant, Schelling, Hegel, Schopenhauer gibi filozoflar ile Nietzsche’nin fikirleri arasındaki bağlar da aydınlatılmaya çalışılıyor. Ayrıca Sigmund Freud, Carl Gustave Jung, Badiou, Deleuze, Derrida, Foucault, Cioran, Irıgaray, Vattimo, Kristeva gibi çağdaş düşünürler üzerindeki Nietzsche gölgesinin etkilerini soruşturan makalelere de dergide yer verilmiş.
Böylelikle Nietzsche hakkında 850 sayfalık ansiklopedik bir kaynak haline gelen derginin mümkün mertebe “Nietzsche’nin vantrilogluğundan” uzak durmaya çaba sarf ettiğini de vurgulayalım.

27 Mart 2019 Çarşamba

Plastik çağda savaş ve kesinliklerin sonu

Savaş deneyimi belki de eski çağlardan günümüze insan zihnini en çok meşgul eden konuların başında gelir. Savaşların ne olduğundan neden gerçek-leştiğine kadar bu deneyimle ilgili birçok farklı fikir ve yaklaşım geliştirilebilir. Fakat bütün bu düşüncelerin en temel noktası; savaşların doğrudan doğadaki mücadele biçimlerinden karakteristik düzeyde ayrıştığı, en azından tamamen onlara indirgenemeyecek farklı boyutlar taşıdığı ve “doğal bir savaş”ın yerine bir şekilde savaşı insan kültürüne ait bir fenomen saymak gerektiğidir. Savaşı insanların oluşturduğu farklı politik topluluklar, yani devletler arası ilişki biçimlerinden biri saymak gereklidir. Bunu söylemek en azından bizi uygarlık ve aklın savaşın karşıtı olduğu şeklindeki bir zihin-sel yanılgıdan korur. Gelişkin, uygar bir kültürün kendi varlığını “savaşsız” sürdürebileceğini tasavvur etmek pek mümkün görünmemektedir.
Savaşı siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi olarak niteleyen Clausewitz’in yaklaşımına benzer bir şekilde savaşın politik birlikler arasındaki ilişkinin ortadan kalkması değil farklı biçimler alarak sürdürülmesi olduğunu ileri süren M. Ertan Kardeş, içinde bulunduğumuz çağdaki savaşların çehre değişimlerini ele alıyor. Bunu yaparken bir yandan hem savaşların felsefesini hem de felsefecilerin savaş tasavvurlarını konu ediniyor, diğer yandan da savaş kavramının ve savaşma tarzlarının form ve içeriğindeki dönüşümleri ve savaşın yeni çehrelerini ele alıyor.
İçinde yaşadığımız çağın taşıdığı birçok hususiyet dolayısıyla kolayca “plastik çağ” olarak nitelenebileceğine dikkat çeken Ertan Kardeş, günü-müzün ucuz ve sıfır kayıplı savaşların dünyasını tasvir eden bu deyişin birçok bakımdan politik kavramların meşruiyet zeminlerinin de çoktan değiş-tiğine işaret ettiğini söylüyor. Barışı felsefenin savaşı da siyaset bilimi ya da uluslararası ilişkilerin özgül konuları arasında sayan felsefe anlayışına karşı savaşın ve yaşadığı dönüşümlerin politik felsefenin bir sınır meselesi olarak ele alınmasının daha verimli olduğunu savlayan Kardeş, çağdaş politik felsefe meselelerinin günümüzde ortaya çıkan semptomlarla birlikte düşünülebilirse anlaşılabileceği iddiasını öne sürüyor. Yaşadığımız plastik zamanlarda savaşın yerini şiddet hallerine bırakmasının siyasi şartları da değiştirdiğine değinen Kardeş, yıkıcı ve sonucunda yeni bir hukuk oluştur-mayan bir savaş türü olarak nitelenebilecek yönsüzleşmiş savaşların bu halleriyle politik felsefenin liberal bir sözdizimiyle yapılan okumalarının da sonunu getirdiğini, çağdaş politik felsefenin liberal, kimlikçi, hümaniteryen eğilimleri karşısında “savaş fenomeni”nin dönüşümünün en temel sorun olarak belirdiğini ifade ediyor.
Mutlak anlam sorunu
Hobbes, Rousseau, Clausewitz, Hegel, Schmitt ve Aron gibi düşünürler aracılığıyla, 21. yüzyılın politik meseleleri açısından belirleyici bir ko-numda olan “etkinlik olarak politika”yı, yönsüzleşmiş savaşların dayattığı sınır meselesini derinliğine tartışarak “plastik çağda savaşı anlatan ifadeler kesinliklerin sonu, melez kimliklerin karmaşası ve şiddetin öngörülemezliğidir” sonucuna ulaşıyor. Artık kimsenin savaşa sınır koyma ve ad verme kabiliyetine sahip olmadığı şartlarda savaşı da barışı da mutlak anlamlarıyla kullanamayacağımızı öğreniyoruz.

7 Mart 2019 Perşembe

Kötü felsefe, modern kültür ve Hegel

Aydınlanma, Fransız Devrimi ve Kant’ın metafizik eleştirisi sonrası modern felsefedeki sorunlara yönelik kapsamlı bir düşünme çabasını temsil eder Hegel. Kant’ın metafizik eleştirisinin imkansızlaştırdığı ve felsefeyi sadece bilgi edinme yollarının şartlarına dair bir epistemolojiye indirgediği düşünü-len bir ortamda metafizik araştırmalarını mümkün kılabilecek bir yaklaşım geliştirmeye çalışan, metafiziğe yönelik her türlü pozitivist yaklaşımı ‘kötü felsefe’ addeden Hegel’in neden okunması gerektiği sorusuyla kitabına başlayan Alman idealizminin önemli araştırmacılarından Frederik Beiser, Hegel’in düşüncelerinin modern kültürün en derinine işleyip onun ayrılmaz bir parçasına dönüştüğünü belirtiyor. Başta varoluşçuluk olmak üzere, pragmatizm, Marksizm, fenomenoloji, yapısalcılık, post yapısalcılık gibi 20. yüzyılın hemen her önemli felsefi hareketinin Hegel’e gösterilen tepkiden neş’et ettiğini söyleyen Beiser, modern kültürün kökenlerine aşina olabilmek için Hegel’in anlamanın elzem olduğunu vurguluyor. 
Kartezyen öznelcilik 
Sıkça bahsedilen Kıta felsefesi ile analitik felsefe arasındaki kültürel savaşın başlangıçtaki amacını çoktan yitirdiğini belirten Beiser, çağdaş gündemi meşgul eden birçok sorunun Hegel’in de ilgilendiği sorulardan oluştuğunu da belirtiyor. Epistemolojide temelcilik ile konvansiyonalizmin aşırılıklarından nasıl kaçınılabileceği; realizm ile sosyal epistemolojiyi liberalizmin özgürlüğü ile topluluğun ideallerini birleştirmenin mümkün olup olmadığı, tarihselciliğin içgörülerini benimserken görececiliğe düşmemenin nasıl başarılacağı, zihin felsefesinde materyalizm ve düalizm vb. sorunların bunlardan olduğuna işaret eden Beiser, birçok çağdaş filozofun Hegel’i kartezyen öznelcilik, naif realizm, aşırı uç liberalizm ve zihin-beden düalizmi gibi sorunlarla malul varsayım ve yaklaşımlar için bir çare olarak gördüğüne işaret ediyor. 
Hegel’i Alman romantizminin Aydınlanma ve Kant karşıtı bağlamında yorumlayan Beiser, Hegel’in ve ilk romantiklerin Aydınlanma’nın çocuk-ları olmasına karşın, onun krizinden etkilenenlerin başında geldiklerini söylüyor. Her ne kadar sonradan Aydınlanma’ya isyan bayrağı açmışlarsa da Aydınlanma’ya çok şey borçlu olan Hegel’in yetkin felsefesinin aklın otoritesinin kurtarma ve bu otoriteye yeniden saygınlık kazandırma girişimi olarak yorumlanabileceğini ifade eden Beiser, onun büyük başarısını da romantikleştirilmiş akılcılık ya da akla uygun bir hale getirilmiş bir roman-tizm oluşturarak Aydınlanma’yı romantizmin bazı akımlarıyla sentezlemesi olduğunu belirtiyor. 
Hegel’in metafiziği olarak mutlak idealizmi, organik dünya görüşünü, tinin dünyasını ve dini boyutu tartışan Beiser, Hegelci sistemin epistemolojik temellerini oluşturan unsurları ise diyalektik ile solipsizme karşı yürüttüğü tartışmada buluyor. Hegel’in hukuk, devlet, tarih ve sanat felsefesini de belirgin başlıklarla ele almayı ihmal etmeyen Beiser, onu uzman olsun olmasın hemen her okurun anlamasına elverişli bir şekilde ele alıyor. Kitapta okumayı güçleştiren tek nokta ise zaman zaman aşırılaşan dizgi hataları.

26 Aralık 2018 Çarşamba

Yüceyi güzelin karşısına koyamazsınız!

Güzeli inceleyen felsefi bir disiplin olarak estetiğin ortaya çıkışı genelde 18. yüzyıla, Baumgarten'in estetik üzerine yazdıklarına kadar uzatılabilir. Leibniz-Wolff geleneğine bağlı bir filozof olduğu bilinen Baumgarten, "güzel" sorununu duyusal bilgi yetisinin bir konusu addeder. Estetik disiplini, bilgi konusunu sadece "güzel" ve "yüce" ile sınırlayarak, bu iksini de birbirinden ayıracaktır. 
Yalnızca modern çağın estetiğinin güzel ile yüceyi birbirinden ayrı düşündüğünü vurgulayan Güney Koreli felsefeci Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak adıyla Türkçeleştirilmiş eserinde, bu ayrım neticesinde güzelin saf pozitifliğinde izole edildiğini belirterek, onun, negatifliğinden dolayı doğrudan haz vermediği varsayılan yücenin karşıtı olarak konumlandırıldığını kaydediyor. Felsefe, kültür teorisi, estetik, Budizm, medya teorileri hakkında yazdığı eleştirel niteliği yüksek, derinlikli eserleriyle dikkat toplayan ve son dönemlerde birçok eseri de Türkçeye kazandırılan Byung-Chul Han'ın günümüz tüketim toplumlarına egemen öznellik övgülerinin tahakkümü altındaki güzellik mefhumuna bakışındaki tazeleyici tutum ilgi çekici ve bir o kadar da zihin açıcı. 
Pürüzsüzün estetiği
Güzelin modern estetiğinin "pürüzsüzün estetiği" ile başladığına dikkat çeken Han, Immanuel Kant, Edmund Burke gibi filozoflar aracılığıyla pozitifliği içinde izole edilen güzelin, karşısında öznenin kendi kendisini beğenmesinin bir vesilesine dönüştüğünü ifade eder. Bu düşünürlere karşın güzel ve yücenin aynı kaynaktan olduğunu belirten Byung-Chul Han'ın stratejisi bu yüzden son derece açıktır: Yüceyi güzelin karşısına koymak yerine; güzeli, içselleştirilemeyen ve öznelliğin yitirildiği yüceliğe raci kılmak. Pürüzsüzün sadece beğenilecek bir şey olduğuna işaret eden Byung-Chul Han, pürüzsüzde zıtlığın negatifliğinin noksan oluşunun yol açtığı krizin enformasyonun, iletişimin, sermayenin dolaşımındaki engellenmemiş, sürtünmesiz dirençsiz, aynının aynıyla karşılaşmalarının hızlanışı olduğunu da belirtiyor. 
Gadamer, Hegel, Adorno, Benjamin, Barthes gibi düşünür ve eleştirmenlerin yazdıkları yardımıyla, günümüzde kutsanışından arındırılmış güzelin tüketimci kalıplar içindeki hali pür melalini serimleyen Byung-Chul Han, bugün güzelin krizi ile karşı karşıya kaldığımızı da öne sürüyor. Platon'dan yararlanarak güzelin bağlayıcı, belirleyici ve ölçü veren niteliklerine sahip olduğunu göz önünde tutan Byung-Chul Han, bu krize ilişkin olarak, "Gündelik hayatın artarak estetikleşmesi, bağlayıcı olanın tecrübesi olarak güzelin tecrübesini imkansız kılmaktadır. Bu estetikleşme nesnelerin sadece yüzeysel beğenisini üretmektedir" ifadelerini kullanıyor. 
Byung-Chul Han'ın eseri, güzelin hakikat, ahlak, politika, ekonomi vb. alanlarla arasında kurulabilecek ilişkilere de kapı aralayan, sanat eserini salt bir 'beğeni' nesnesine indirgemeyen tutumuyla modern öznelliğin olumsal tekinliğine karşı üretilebilecek panzehir için de önemli ipuçları sağlıyor. 

14 Kasım 2018 Çarşamba

Niçin hiç kimse bir ‘Hıristiyan sorunu’ndan bahsetmez?

Marx’tan beri Batı düşüncesinde bir “Yahudi sorunu”nun olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca elbette bir “zenci sorunu” da vardır Batılıların gözünde, bir “Müslüman” sorunu da. Peki ama niçin hiç kimse bir “Hıristiyan sorunu”ndan bahsetmez? Soruyu soranın sorunun bir parçası olduğu yolunda Heidegger’in Metafizik Nedir’de dile getirdiği o ünlü hatırlatmayı göz önünde tutarak cevabı aranması gerekli bir sorudur bu. Bir nevi masayı tersine çevirerek, sorulan soruyu sorana iade etmeye çalışmak gerekiyor. Gil Anidjar’ın Ahmet Demirhan tarafından Türkçe’ye çevrilen Kan: Bir Hıristiyanlık Eleştirisi kitabı masanın tersine çevrilmesinin doğurgularını görebileceğimiz türden bir kitap.
Modern Batı medeniyetinin, dahası modern Batı’nın ortaya çıkışında antik Grek, Hıristiyanlık ve Yahudi inancı ile Roma hukukuna dayalı kökenlerin bulunduğu iddiası öteden beri hep tekrarlanagelir. Elbette bu iddia ve ezbere yönelik bazı eleştiriler de vardır. Bu eleştirilerin büyük bir kısmını Edward Said’in Şarkiyatçılık kitabıyla erişiriz. Lakin Said’in seküler hümanist bakışından dolayı Şarkiyatçılık’ın temsil ettiği eleştirel çizginin Batı dediğimiz söylemsel yapıyı yeterince soruşturma konusu edinemediğini de kabul etmek gerekir.
Siyasal ilahiyat
Diğer yandan Talal Asad’ın antropoloji disiplini içinde sekülerlik ve din konularını ele alan çalışmaları da sekülerleşmenin ‘Hıristiyani pratiklerin içinde barındırdığı teolojik vasattan ayrılması zor olan’, hatta Hıristiyanlık ile birlikte gelişen bir süreç olduğunu ortaya koyar. Anidjar’a göre, bilimsel bilginin bir nesnesi olarak ırkçılık ulusalcılık gibi sekülerleşmenin bir paradigmatiğidir; ama ırkçılığı tasvir etmekte başarısız kalır çünkü, ırk ile din arasındaki ayrımın kendisi bizatihi bunların ‘oluşturulma tarihi’nin bir etkisidir. Carl Schmitt’in bilinen ‘siyasal ilahiyat’ tanımını özellikle ‘Hıristiyan sorunu’nu vazedebilmek üzere yeniden biçimlendiren, yeniden kuran Gil Anidjar modern dünyanın tüm anlamlı kavramlarının akışkan bir hale getirilmiş teolojik kavramlar olduğunu ileri sürüyor kitabında. Yani modern dünyada hem Hıristiyan teolojisinin önemli kavramları dolaşımdadır, hem de bu kavramlar içerdikleri akışkanlıkla siyasal bir kabullenmeyi yansıtmaktadır. Kitaba yazdığı kapsamlı giriş yazısında mütercim Ahmet Demirhan bu iki kavram aracılığıyla kitaptaki tezlerin felsefeden edebiyata, tıptan tarihe, bilimden hukuka, siyasetten ekonomiye birçok alanda ileri sürülmesine, etki ve sonuçlarına şahit olduğumuzu ifade ediyor.
Okunması epey güç, battal dilli, ağır bir kitap Anidjar’ın kitabı. Bu kısmen ele aldığı konudan, yani din, ulus, devlet gibi kavramların Batı Hıristiyanlığının başta tarihsel-siyasal ilahiyatında olmak üzere, ekonomiden tıbba farklı alanlardaki anlamsal dönüşümlerinin izlenmesindeki battallıktan, kısmen de bu dönüşümleri izlemeyi imkan tanıyacak üslubun mecburen kısmi ve parçalı bir bütünlük oluşturma zorunda kalışından kaynaklanır. Antik Yunan’dan Pavlus’a, Augustine’den Derrida’ya, Hobbes’tan Agamben’e,Shakespeare’den Schmitt’e, Hegel’den Freud’a, Jacob Taubes’ten Franz Rosenweig’e yürütülen bir tartışmada günümüz sosyal bilimleri için temel nitelikte sayılan çalışmaların da hasar görmemesi imkansızdır. Benedict Anderson’un Hayali Cemaatler’i, Michel Foucault’un Cinselliğin Tarihi, Marshall Berman’ın Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’u taşıdıkları ana tezler bakımından Anidjar’ın bakış açısından epey olumsuz etkilenecektir.

7 Kasım 2018 Çarşamba

Kant görme biçimlerimizi nasıl etkiledi?

Antik Grek dünyasından modern zamanlara, felsefeye tarihindeki en önemli kırılmayı yaşatan isim olarak görülebilir belki Immanuel Kant. Kant’ın 1781 yılında yayınladığı Saf Aklın Eleştirisi adlı kitabının gerçekleştirdiği ‘Kopernik Devrimi’nin Platon ve Aristoteles’ten kaynaklı geleneksel metafizik geleneğin tüm yapılarını çözdüğünü, eleştirdiğini ifade edebiliriz. Geleneksel metafizik, hissedilir dünyayı duyusal algıların konusu olarak ele almaz. Metafizik, zamana tabi olmayanı, değişmeyeni, baki kalanı, düşünülebilir dünyayı nesne edinir; böylelikle, değişime tabi olanların ilkelerini bulmaya yönelir. Bunun yolu da, ilk ilkeleri aracılığıyla algıları aşarak zamana tabi olmayan nesneleri zihni bir görmenin, temaşanın aracılığıyla seyirdir.
Transandantal hakikat
Kant’ın ‘zaman’ı varlığın bir hali olmaktan çıkartarak ‘ben’in ve ‘ben’in zihninin bir formuna dönüştürmesinin tüm metafizik tarihinin en önemli kırılma anlarından birine tekabül ettiğini savlayan Gözkan, bu teşebbüs sonucunda tüm bilginin zorunlu olarak zamansal olduğu; geleneksel metafiziğin zamana tabi olmayan, zamana ‘aşkın’ varlık tasavvurunun ve dolayısıyla aşkın bir hakikatin bulunuşunun tümüyle reddedildiği bir anlayışın ortaya çıktığını belirtiyor. İnsanın düşünmesinden bağımsız bir hakikatin bulunmadığı, hakikatin insanın kendi faaliyetlerinin bir sonucu olduğu, bilimsel metafiziğin ödevinin de bu ‘transandantal hakikat’in araştırılması olduğu şeklinde son derece keskin sonuçları bulunan bu anlayışın başka bir önemli sonucunu da ahlakın dayanağı noktasında görürüz. Bu anlayışa göre, ahlakın yegane dayanağı artık insandır; hiçbir aşkın ya da teolojik referansa ihtiyaç duyulmaksızın ahlak yasaları insanlar tarafından formüle edilebilir.
Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’yle gerçekleştirdiği köklü dönüşüm sonrasında Fichte, Schelling ve Hegel ile anılan Alman idealizminin; Hegel sonrasında Marx’ın, Marx sonrasında Franfurt Okulu ve hatta Habermas’ın; Husserl’in fenomenolojisinin, Russell, Wittgenstein ve Viyana çevresinin, kısaca modern felsefi yaklaşımların soykütüğünde bu köklü dönüşümün izleri daha rahatlıkla anlaşılabilir.
Felsefi düşünmenin tarihi içinde Kant’ın konumunun istisnailiğine işaret eden H. Bülent Gözkan kitabında, Kant’ın kendinden önceki tüm felsefi geleneği, farklı tavır ve anlayışları eleştirerek, tersine çevirerek bu geleneğin kavramlarını kendi düşünme çabası içerisine nasıl dahil ettiğini, sonuç olarak varlığı, varolanları, doğayı, Tanrı’yı, insanı ‘görme’ biçimlerimizi ne şekilde değiştirdiğini anlamaya çalışıyor.

4 Temmuz 2018 Çarşamba

Bilme, fenomenoloji ve logosun sınırlarında

20. yüzyıl felsefesi içinde Husserl ve Heidegger’le başlayan fenomenolojik geleneğin 1930’lu yıllarda Hegelciliğin etkisi altındaki Fransız düşünce çevrelerinde tanıtılmasında başat bir rol oynayan, böylelikle ilkin bir Husserl ve Heidegger uzmanı olarak tanınan Emmanuel Levinas, İkinci Büyük Savaş’ta yaşanan birtakım acıların da yoğun etkisiyle önceden hayranı olduğu Heidegger düşüncesini aşma çabasında kendi özgün felsefi yaklaşımını geliştirir. Felsefe tarihi boyunca hep ‘ilk felsefe’ olarak ele alınan ontolojiyi bu konumundan etmeye dönük bir çabadır bu: İlk felsefe olarak etik.
Esasen Levinas’a göre Batı felsefesi tekil, ayrı, başka ve farklı olanı baskılama ya da indirgeme yoluyla sürekli gözardı eden bir ‘aynılık felsefesi’dir. Varlıktan ve bilmeden ‘başka türlü’ olanı varlığa ve bilmeye, onların aynısına indirgeyerek silikleştiren bu tutum, beraberinde giderilemez bir bütünleştirme, tümleme iştihası da doğurur. Levinas için ayrıyı, başkayı ve farklı olanı sindiren ya da dışlayan bu yaklaşım Avrupa’da ortaya çıkmış Nazizm’i de ele almanın güzel bir vesilesine dönüşür. Bir nevi Nazizm travmasına bir cevap ve bu travmanın oluşumunda etkileri azımsanmayacak ölçüde olan aynılık mantığına bir reddiye olarak görülebilir Levinas’ın felsefesi.
Sadece Heidegger’le değil, onunla birlikte Husserl, Descartes, Hegel, Rosenzweig, Buber, Marcel ve Bergson’un düşünceleriyle alışverişler, tartışmalar, kimileyin açık, kimileyin zımni polemikler içeren Levinas felsefesinde birbiriyle bağlantılı şu üç eleştirel hattın belirleyici roller üstlendiğini ifade ediyor Varlıktan Başka adlı kitabında Özkan Gözel: Ontoloji eleştirisi ve ona bağlı olarak gelişen bütünlük eleştirisi ile entelektüalizm/idealizm eleştirisi.
Dört ana kavram
Levinas’ın ilk felsefe olarak etik tasavvurunu Levinasçı metafizik olarak ele alan Gözel, bu metafiziğin nirengi noktalarını analiz edebilmek için dört kavramı esas ittihaz ediyor: Başkalık, anlam, duyarlık, öznelik. Levinas’ın felsefesini tarihsel gelişimi içinde irdelemeye özen gösteren Gözel onun ontolojiye, bütünlük fikrine, entelektüalizme ya da idealizme yönelik eleştirilerinde bu kavramların ve onlarla ilişkili meselelerin önemli bir rol oynadığını düşünüyor. Gözel’e göre Levinas paradoksal bir biçimde ‘zuhur’un, ‘tazahür’ün  ötesini kurcalıyor. Ve böylelikle Levinas sayesinde ilk felsefe mertebesine yükselen etik öte’nin biricik ‘mazhar’ı haline dönüşüyor. Gözel’in gözlemlediği tuhaflık şurada: Felsefenin, düşünmenin, bilmenin, logosun erişimine açık olmayan bu öte yine de felsefi bir dille ifade ediliyor. Gözel, Levinas felsefesinin bu açıdan felsefenin, bilmenin, logosun ve fenomenolojinin sınırlarında gezinen bir tür “eşik felsefesi” olduğunu savlıyor. Levinas felsefesi üstüne Türkçe yazılmış ilk derli toplu kitap sayabileceğimiz Gözel’in kitabı sosyal bilimlerde sık sık atıfta bulunulan ‘öteki’ kavramlaştırmasında bu felsefenin payını tartışmıyor, o tartışmalar yerine doğrudan Levinas metafiziğinin temel sorunlarını okura tanıtıyor, bu metafiziğin anlaşılmasında yararlı bir rehber sunuyor. Kitabın, Gözel’in Fransızca yazdığı doktora tezinin sonuç bölümünü dışarıda bırakılarak kendisi tarafından çevrilmiş bir hali olduğunu da ekleyelim. 

28 Temmuz 2017 Cuma

Tarih biliminin tarihsel sorunları

Başta fizik ve kimya olmak üzere birçok doğa biliminin erken modern dönemlerde kazandığı büyük başarı itibar ve paye, başta tarih olmak üzere beşeri olgu ve olaylarla ilgili disiplinlerin hem geçerlilik hem de bilimsellik iddia ve statülerini sarstı.
Özellikle geçmişte vuku bulmuş olgu ve olayları belli bir anlamsal çerçevede anlatmayı esas tutan tarih disiplininin kullandığı ‘nesnellik’, ‘nedensellik’ gibi bazı kategorilerin bilimsel geçerlilikleri üzerine yürütülen polemikler, doğa bilimlerinde kullanıldığı şekliyle bu kategorilerin beşeri bilimlere aktarılıp aktarılamayacağı; beşeri bilimlerin kendilerine has ve ‘bilimsel’ kategorilerle işleyip işleyemeyeceği, dahası bu disiplinlerin ‘bilim’ sayılıp sayılamayacağı gibi daha köklü ve bu disiplinlerin “bilimsel statü” taleplerini meşrulaştırmalarında zorluk çekmelerine yol açacak tartışmalara da meydan verdi.
Tarihi vakaların, doğada meydana gelen olaylar gibi tekrar edilebilirlik, belirlilik ve düzenlilik gibi matematiksel açıklama modeline elverişli olmayan özelliklere sahip olması fizik yasalarına benzeterek tarih biliminin yasaları diyebileceğimiz bir şeyden bizi mahrum eder. Bu durumda tarih araştırmacılarının determinizm-indeterminizm, rastlantı-zorunluluk, nedensellik-ereklilik gibi kavram çiftleri tarih vb. beşeri bilimlerin ‘nesne’lerini açıklarken kullandıkları anlamsal çerçeveler için işlevselleştirilemez. Bu kavram çiftleri yerinde daha gevşek benzerlik ve bağıntılar ön plana çıkarılır. Bir disiplin olarak tarihin kendi ‘nesne’si olarak belirlediği olgu ve olayların doğa bilimlerinin nesnesi addedebileceğimiz olgu ve olaylarla aralarındaki ‘nitelik’ farkı, her iki bilim grubu arasındaki metodolojik ve felsefi ayrışmanın da başlangıç noktasıdır belki de.
Tarihi bilimleştirme
Ondokuzuncu yüzyılda gözde bir felsefi disiplin haline gelen tarih felsefelerinin çeşitli metafizik sayabileceğimiz spekülasyonlar aracılığıyla tarihsel akışa atfettikleri düzenlilik, sebeplilik ve anlam; özünde ‘ilerleme’ mitine dayalıydı. Gerek Hegel ile Marx’ın tarih felsefeleri, gerekse Aydınlanma dönemi tarihçilerinin geçmişe ilişkin yorumları insanlığın aklın egemenliği ve rehberliğinde hem maddi hem de manevi olarak daha iyiye doğru yol aldığını savlayan ‘ilerleme’ idesi çerçevesinde yorumlanabilir. Ancak özellikle 20. yüzyılda yaşanan savaşlar, kitlesel katliamlar, çeşitli dini ve etnik çatışmalar Aydınlanma dönemine ilişkin bu iyimserliğin iler tutar bir yanının olmadığını da göstermiştir. Bu durum bir yandan tarih felsefelerini gözden düşürürken diğer yandan Avrupamerkezci kültürdeki merkezi çatışmayı da gözler önüne sermiştir.
Tarih disiplininin kendini modern bir bilim olarak kurma sürecinde karşılaşabileceğimiz tarih felsefesinin ‘nedensellik’ sorununa ilişkin yaklaşımını irdeleyen Zehragül Aşkın, Serpil Durgun ve Bekir Geçit lineer, ilerlemeci ve bütünselleştirici bir tarih anlayışı (pozitivist tarih anlayışları) ile tarihselci (Dilthey ve Rotracker’in tarih anlayışları) tarih yorumları etrafında bu sorunun çözümlenme yollarını araştırıyorlar. Elbette tarihte bir ‘nedenselliğin’ olup olmadığı, varsa bu nedenselliğin nasıl yorumlanması gerektiği, yoksa tarihin bir bilim olarak statüsünün ne olacağı gibi sorular da araştırmanın kapsamında yer alıyor.
Kant, Hegel, Marx, Popper, Dilthey, Rotracker, Collingwood, E. H. Carr, Annales Okulu tarihçileri, Walter Benjamin gibi birçok tarih filozofu ve tarihçinin görüşlerini bu sorun etrafında tartışan kitap tarihe ve tarihin nasıl anlatılıp yorumlanacağına değgin soruları da tekrar gündeme taşıyor.