4 Ağustos 2026 Salı

DEĞİŞEN GELENEĞE MUHATAP OLMAK: ELIOT, GADAMER VE GELENEK SORUSU

Tarihsel ve sosyolojik bakımdan geleneği gündelik hayat pratiklerinin deveran ettiği, geçmişi de bir şekilde içinde barındıran, o geleneğe mensup hemen herkesin ortaklaşa paylaştığı tüm alışkanlık, değer ve tasavvurlar bütünü olarak niteleyebiliriz. Kültürel, estetik, tarihsel, kurumsal, iktisadi vb.  gündelik hayat pratiklerine ilişkin de içerimleri bulunan gelenek çoğu kez geçmişin şimdide süregelen, geçmişin şimdideki uzantısı olarak niteleyebileceğimiz özelliklerin tamamıdır. Geçmiş ile şimdi arasında ister kopukluk ister devamlılık varsayılsın; geçmişin kendisi değilse bile gölgesi, tortusu, kalıntısı bir şekilde şimdide de var olmayı sürdürür. Geçmişten tamamen kopulmuş olduğu varsayılsa bile bunun ancak teoride mümkün olacağı izahtan varestedir. Geçmişin bir şekilde şimdimizi etkilediği ve hatta geçmişten tümüyle kopma iradesini bile söz konusu geçmişin doğurduğu kabul edilmelidir.

Çoğu kez, geçmiş ile şimdi arasında bir kopukluk varsayılması durumunda gelenek dediğimiz ve bu geleneğe mensup kişilerin paylaştığı gündelik alışkanlık, değer ve tasavvurların geçmişte olduğu şekliyle şimdide de devam etmediği, yerlerini başka alışkanlık, değer ve tasavvurlara bıraktığı düşünülür. Öyle olsa bile bu “yeni” değer ve tasavvurların beşerî hayatta “eski” ve geçmişe, yani bir yerde geçmiş, hükmünü yitirmiş addedilen geleneğe ait olduğu varsayılan değer ve tasavvurlardan büsbütün kopuk, onlarla ilişkisiz, onlara zıt davranış örüntülerine yol açtığını düşünmek hatalı olacaktır. Esasen geçmiş ile şimdi arasında böylesi bir “kopukluk” varsayan bakış açılarının hem geçmişi hem de şimdiyi statik, sabit, içeriği kolayca değişmeyen bir form olarak düşündüklerini de ileri sürebiliriz. Oysa tarihyazımı pratiklerinden ve tartışmalarından biliyoruz ki, res gestae olarak geçmiş de şimdi gibidir. Sürekli yeniden yazılır, şimdiki bakış açılarının, anlamlandırma ve yorumlamaların etkisiyle geçmişte yaşandığı düşünülen olay, bu olayın ortaya çıktığı mekân, bu olayın saikleri arasında olduğuna inandığımız özne, nesne ve eylemlerin de sürekli yeniden üretildiğini görürüz. Geçmiş şimdiyi belirlediği gibi şimdinin de geçmişte nelerin önemsenmesi gerektiğine, dolayısıyla neyin geçmiş addedilmesi gerektiğine ilişkin sürekli çaba sarf ettiğini görürüz.

Bu sebeple geçip giden zamanı bir şekilde ayırt edip tasnif etmeye, adlandırmaya, ya da daha iyi bir deyişle etiketlendirmeye ilişkin kullandığımız geçmiş ve şimdi kategorileri katı ve kompakt, sabit, değişmez olmasa gerektir. Hatta bireysel planda, yani bir insanın kendi hayat sürecine ilişkin anılarını hatırlayış biçiminde bile bunu gözlemlemek mümkündür. Toplulukların kendi geçmişlerini hatırlayış biçimlerinde de benzeri silme/yazma, geçmişin aynasında bulunduğu “şimdi”yi ve kendini anlama, anlamlandırma, biçimlendirme, yeniden biçimlendirme, dönüştürme, yorumlama, yeniden yorumlama teknikleri olduğu rahatlıkla öne sürülebilir. Sözgelimi unutma ve hatırlamayı bir bahçeyi düzenleyen bahçıvanın yaptığı işe benzeten Fransız antropolog Mark Augé bu eylemleri bir bahçıvanın uğraştığı bahçeyi düzenlerken gerçekleştirdiği “ayıklama” ve “budama” eylemleriyle benzeştirir. Augé’ye göre bize kötü yaşantılarımızı hatırlatan bazı anılardan, yani bitkilerden hemence kurtulmamız gerekir diğer bitkilerin (anıların) boy atıp gelişmesi ve hatta çiçek açabilmesi için (Augé, 2019). Kişisel geçmişlerimize ilişkin benimsediğimiz “ayıklama” ve “budama” işlemlerinin benzerlerini toplumsal hayata da uyarlamak mümkündür. Tarihyazımı çabasında olup biten esasen tamamen budur. Toplumsal planda da tarihçilikler ve tarihyazımları bize geçmişi hatırlattıkları kadar da onun önemlice bir bölümünü de unuttururlar ya da unutturmaya çalışırlar. Bugünümüzü haklılaştıran geçmişler oluşturma çabasıdır tarihyazımsal yorumlar çoğu kez. Gelenek sorusu da benzer bir mitolojileştirme işlemine tabi kılınır. Günümüze müteallik nesne, özne, olay ve davranışlara ilişkin geçmişe doğru çıkartılan soykütükleriyle oluşturulan gelenek, eninde sonunda bir akli icattır. Aydınlanma döneminde yaygınlaşmış akıl ile geleneği birbirine zıt düşünmeye dayalı yaklaşımların tersine aklın gelenekte, geleneğin akılda belli bir payı olduğu, hatta aklın geleneğe içkin bir biçimde onun kendini eleştirebilme kapasitesini temsil ettiği bile varsayılabilir Alman felsefi hermenötikçi Hans Georg Gadamer’in konu hakkında söylediklerine yaslanarak bu sebeple.

Bu yazıda gelenek sorununu İngiliz şair-eleştirmen T. S. Eliot’ın edebi bakımdan çokça tartışılan Gelenek ve Bireysel Yetenek yazısını baz alarak Gadamer’in geleneği değerlendirme biçimleriyle birlikte düşünmeye çaba sarf edeceğiz. Yazımızın ilk bölümünde Eliot’ın gelenek anlayışını belirginleştirirken ikinci bölümde de Gadamer’in konuya dair söylediklerini tartışacağız. Gadamer’in yorumlama süreçlerinin edebi gelenekte nasıl işlediğini tartışmaya dönük yaklaşımımızı nihayetinde İngiliz Marksist eleştirmen Terry Eagleton’ın Eliot ve Gadamer’in gelenek anlayışlarını Walter Benjamin’in doktora tezi Alman Yas Oyununun Kökeni adlı eserinde geliştirdiği tutumla mukayesesine değinerek bir sonuca ulaştırmaya çalışacağız.

Şiir ve Edebi Gelenek Sorunu

İngiliz şair ve eleştirmen T. S. Eliot, 1919’da yayınlanan ünlü Gelenek ve Bireysel Yetenek (*) adlı yazısında edebi anlamda bir edibin (edibin, yani şair, yazar ya da eleştirmenin; ancak Eliot yazısında genelde şairler üstünde durur, çıkarımlarını onlar aracılığıyla açıklar) geniş bir anlama ve öneme sahip olan geleneği devralmasının pek o kadar kolay olmayacağını iddia eder. Öncelikle edebi anlamda geleneğin nasıl algılanması gerektiğine yoğunlaşan Eliot’a göre “eğer geleneği ve mirası devralma biçimi yalnızca bizden hemen önceki kuşağı ve onun başarılarını kör veya ürkek bir bağlılıkla takip etmekten ibaretse, ‘gelenek’ denen şeyden mutlak suretle sakınılmalıdır”, çünkü günübirlik pek çok edebi akım çok kısa bir zaman içinde ortadan çekilir, yerini başka bir akıma bırakır. Böylesi durumlarda Eliot için “yenilemek yinelemeden yeğdir.” Gelenek bu sebeple bir önceki kuşağı, bu kuşağın başarılarını takip etmek anlamına gelmez Eliot’ta. Böylelikle geleneğin basit bir önceki kuşak ya da ‘moda’ takipçiliği olarak algılanmasının önüne geçmeye çalışan Eliot, bir şairi överken genelde eleştirmenlerin o şairin eserinin “hiç kimseye benzemeyen yönleri üstünde durma” eğilimlerini de “önyargı” olarak niteler. Oysa Eliot için bu önyargı olmaksızın bakılırsa bir şairin sadece en iyi yönlerinin değil, aynı zamanda “en özgün yönlerinin ölü şairlerin ve atalarının ölümsüzlüklerinin en güçlü biçimde öne çıktığı yerlerde olduğu” da fark edilebilir. Özgünlük ve başkasına benzemezlik ile “ölü şair ve ataların öne çıktığı yönler” arasında Eliot tarafından kurulan bu garip ve paradoksal özdeşlik ilgi çekicidir esasen. Eliot, bu özdeşliği içsel bir çatışmaya tabi olmayan bir özdeşlik olarak kurmaz elbette yazısında. Bir şiirde ya da sanat eserinde özgünlük olarak anlaşılanın “ölü şair ve ataların güçlü bir biçimde öne çıktığı yerler” olarak ortaya çıkması bir paradoks değildir Eliot’a kalırsa, aksine özgün bir eserin özgünlüğü en çok bu noktaya dayanır; Eliot bu noktayı sanatın (şiirin ve elbette şairin) kişiye dayalı olmayan taraflarını tartışırken vurgular. Eliot bu sebeple şairde/sanatçıdaki duyarlılığın aşırı keskin ve “baskın” olduğu “gençlik dönemleri”ni değil, “olgunluk dönemleri”ni kastettiğini de sarahaten belirtir. Şairin sanatın asla ilerlemediğinin, ama sanatın malzemesinin de asla aynı kalmadığının farkında olmak zorunda olduğunu vurgulayan Eliot, onun aynı zamanda ana akımın da çok iyi bir şekilde bilince varmasının gerekliliğine işaret eder. Eliot’a kalırsa ana akım en seçkin şöhretlerin arasından da geçmez. Bu anlamda Eliot, “şair kendisini sürekli olarak daha değerli bir şeyin ellerine bırakır. Sanatçının ilerleyişi aralıksız bir kendinden vazgeçiştir, kişiliğin aralıksız olarak tükenişidir” demeyi ihmal etmez. Bu kişilik yitimi yoluyla sanat Eliot için bilimin durduğu konuma yaklaşır.

Bu minvalde gelenekle (ana akımla) temasın, şiirle uğraşısı bir gençlik hevesi olarak kalmayacak olan, yani 25 yaşından sonra da şiire devam edecek olan bir şair için bir “tarihsellik idraki”ni gerektirdiğini belirten Eliot, tarihsellik idrakinin basitçe geçmişi bir maziye dönüştürme işleminin ötesinde onun bugünkü mevcudiyetine ilişkin de bir idrake ihtiyaç duyduğunu vurgular. Böylesi bir durumda şair sadece yaşadığı, içinde vücut bulduğu kuşağın hissiyatlarına tercüman olmakla kalmaz, aynı zamanda Eliot için Homeros’tan beri tüm Avrupa edebiyatını kapsayan bir hisle yazarak kendi ülkesinin tüm edebiyatının da devrede olduğu eşzamanlı bir düzen meydana getirir. Eliot’a kalırsa bir yazarı geleneksel yapan şey, zamanlı ve zamansızın birbirinden bağımsız idrakinin yanı sıra bu ikisinin bir de birlikte idrakini içeren tarihsellik idrakidir.

Hiçbir şairin, hiçbir sanatçının kendi başına bir anlam oluşturamayacağını ifade eden Eliot, bir şair ya da bir sanatçının önem ve değerini onun “ölü şairlerle ve sanatçılarla olan ilişkisi”nin belirlediğine kanidir. Diğer yandan bu ilke, tek taraflı olmayıp yeni bir sanat eseri ortaya çıktığında bu eser makabline şamil olarak geçmişe de etki eder. Bu ilkenin oynadığı rolü tebellür ettirmek maksadıyla yazısının kilit önem taşıyan bir pasajında Eliot şöyle yazar:

Halihazırdaki büyük eserler ideal bir düzen oluşturur, aralarına yeni (gerçekten yeni) bir sanat eserinin katılmasıyla bu düzen dönüşüme uğrar. Var olan düzen yeni eserin ortaya çıkışından önce de eksiksizdir; bu düzenin devam etmesi için yeniliği takiben var olan bütün düzen çok az da olsa değişmek zorundadır; ki böylelikle her sanat eserinin bütün içindeki ilişkileri, konumu ve değeri yeniden tesis edilir; yeni ile eski arasındaki uyumdur bu. İngiliz ve Avrupa edebiyatına dair bu düzen ve oluşum fikrini kabul edenler, şunu da mantıksız bulmayacaktır: şimdi geçmiş tarafından şekillendirildiği kadar geçmiş de şimdi tarafından dönüşüme uğrar.

 

Edebi düzen, her ne kadar “ideal” ve “eksiksiz” olursa olsun, her yeni (Eliot’ın vurgusuyla “gerçekten yeni”) bir eserin bu düzene katılmasıyla düzen dönüşür. Esasen yeni bir edebi eserin ortaya çıkması var olan düzen bakımından bir kriz anıdır. Bu eserin o düzen içine alınması, o düzen içerisinde nereye konumlandırılacağının belirlenmesi, düzen içindeki diğer unsurlarla bu yeni eserin ilişkilerinin nasıl şekillendirileceği gibi konular o krizin doğurduğu sorunların başlıcalarını oluşturur.

Yeni eserin “ideal” ve “eksizsiz” olduğu düşünülen mevcut düzenin içine özümsenmesi sürecinde bu düzenin “çok az da olsa” dönüştüğünü gözlemleriz; en azından bu düzen içine daha önce özümsenmiş olan eserlerin bazılarının eski önem ve değerleri aşınmış olmalıdır ki yeni olduğu iddia edilen eserle birlikte her sanat eserinin bütün içindeki ilişkileri, konumu ve değeri yeniden tesis edilebilsin. Bu süreç şimdinin geçmiş tarafından şekillendirildiği kadar geçmişin de şimdi tarafından dönüştürüldüğünü bize gösterir. Bu niteliğiyle hem şimdi hem geçmiş karşılıklı etkileşim halindedir, birbirlerinin nasıl algılanacağına ilişkin söyleyecek sözleri vardır muhakkak. “Yeni ile eski arasındaki uyum”u tasvir ederken Eliot’ın son derece muhafazakâr bir bakışı benimsediği ileri sürülebilir. Hakikaten öyledir de. Yeni kusursuz yeniliğiyle eskiden radikal bir kopuşa işaret etmez; aksine bizatihi onun yeniliğine yol açan özgünlüğü, bu yeniliğin doğurduğu tuhaflık eski eserlerle bize iletilmiş tanıdıklık aracılığıyla yorumlanır, değerlenir, anlamlı bir hale dönüşür. Yenilik doğrudan kaçınılmaz biçimde geçmişin standartları tarafından yargılanacaktır eninde sonunda; bu yargılanma geçmişin yeni eserin ve dolayısıyla onu yazanın elini kolunu bağlaması anlamına gelmez elbette. Basitçe bir “yargılanma”, bir “sınav”dır söz konusu olan. Bu sınav, Eliot’a kalırsa, “ölülerden daha iyi ya da daha kötü koşullarda ya da onlarla aynı koşullarda yargılanma anlamına gelmez: öte yandan ölü eleştirmenler kanonu tarafından yargılanma anlamına da gelmez” ve hatta geçmiş de yeni eserin yeniliğiyle yargılanır. Esasen sınav ve yargılanma dediğimiz şey, karşılıklı bir meydan okumadır. Eski eserler ile yeni eserin birbirleriyle mukayesesi ve daha güçlü ve edebi anlamda kabul edilebilir olanın ayakta kaldığı bir karşılıklı boy ölçüşmedir olup biten.

Bu anlamda yeni eserin düzene uyum sağlaması sürecini de yeniden değerlendirmek gerekir. Aslında Eliot için “Yeni eserin uyum sağlaması aslında uyum sağladığı anlamına gelmez; çünkü aksi takdirde eser yeni olmazdı ve dolayısıyla sanat eseri de olmazdı.” Eliot bu açıdan yeninin öncekilerin arasına yerleşebildiği için değerli olduğunu da söylemez; onun söylediği sadece bu yerleşmenin eserin değerini belirleyen bir sınav olduğudur, ki bu sınav yavaşça ve özenle gerçekleşir. Yeni eser ile öncekiler arasındaki ilişki karşılıklı olarak birbirlerinin değerini ortaya çıkarma sürecidir. Bu değerlendirme sürecinde ne yeni, kendine has özgünlüğü kaybetmelidir (ki onun muhtemel değerini kazanacağı nokta budur, bir sanat eseri hemen her zaman özgün bir nitelik sergilemelidir); ne de dönüşen düzen içinde yer almayı sürdürecek olan eski eserler. Bu anlamda her yeni eserle birlikte mevcut düzenin çok az da olsa dönüşmesi, nihayetinde bütün düzenin temsil ettiği anlamın değiştiğini ortaya çıkarır. Eski “eksiksiz” ve “ideal” düzen kendi “eksiksiz” ve “ideal” durumunu devam ettirebilmek için önceden özümsediği eserlerden bazılarının değer ve öneminden bazı şeyleri feda edecek ve/veya yeni eser ile aralarında kurulması muhtemel yeni ilişki kipleri icat ederek onları koruyacaktır. Yeni eserin eski eserlerin standartlarıyla yargılanması bu açıdan tek taraflı bir yargılanma değildir, bu sadece yenideki yeniliği anlamlandırmaya çalışmanın bir sonucudur. Elbette yeni de eskiyi getirdiği yeni standartlarla (“özgünlüğü”yle) yargılama noktasına ulaşmıştır. Eskinin korunmaya ihtiyaç duyan değer ve önemini takdir edecek olan bu yeni standartlardır bir ölçüde.

Bu karşılıklılık esasen ne gelenek olarak geçmişin ne de yenilik olarak şimdinin kendi içlerine kapalı, hitama ermiş zatiyetler olduğunu ihsas ettirir bize. Aksine hem geçmiş hem de şimdi birbirlerini içererek karşılıklı yazarlar/silinirler, ikisi de bir diğerinin belirleniminde önemli bir pay sahibidir. Şimdi ile geçmiş arasındaki farkın, şimdinin bilincinin geçmişe dair farkındalığın gösteremediği ölçüde bir geçmiş farkındalığı olduğuna işaret eden Eliot, bu sebeple sözlerini “şair şimdide değil, aynı zamanda geçmişin şimdisinde yaşamadıkça; yalnızca ölülerin değil, aynı zamanda yaşayanların da bilincinde olmadıkça ne yapması gerektiğini bilemez” diyerek bağlar. Gelenek bu anlamda şairin sürekli “duygu”dan ve “kişilik”ten kaçışı ve kişilikdışı bir şiiri arayışı olarak tebellür eder. Bu arayış, taşıdığı tarihsellik idraki ve “eksiksiz”, “ideal” düzene yeni bir eserin eklemlenişiyle geleneğin de kendisini yenileyebildiği bir vetirenin ana hatlarını belirginleştirmemize imkân tanır.

Gadamer ve Anlamanın Ortak Dünyası Olarak Gelenek

Hans Georg Gadamer, kendi felsefi hermenötik yaklaşımında gelenek sorusunu Aydınlanmacı gelenek ile romantik gelenekçilik arasındaki karşıtlıktan yola çıkarak konumlandırır. Amaçladığı “gelenek” kavramıyla ifade edilenin yeniden tanımlanması ve düzenlenmesidir. Bu anlamıyla otorite, önyargı, gelenek vb. Aydınlanmacılığın olumsuzladığı birçok kavramı onun karşıtı olarak ortaya çıkan Alman romantizminin düzeltmeleriyle birlikte tartışan Gadamer böylelikle bu kavramları rehabilite etmeye girişir.

Hiçbir otoriteyi kabul etmeme ve herhangi bir yargının geçerliliğini akıl mahkemesiyle sınama yanlısı olduğunu öne süren Aydınlanmacı yaklaşımlara göre geleneğin muhtemel/mümkün hakikati, aklın ona bahşettiği güvenilirliğe bağlı olduğunu kaydeden Gadamer, Aydınlanma felsefesi için geleneğin bir eleştiri nesnesine dönüştüğünü söyler. Aydınlanma’nın geleneğe ve onun otoritesine yönelttiği özgürlüğü kısıtlayıcılık ithamını eleştirerek ele alır. Hiçbir otoriteyi kabul etmeme ve her şeye aklın yargılarıyla karar verme eğiliminde olan Aydınlanma için yazılı şeyin zorunlu olarak doğru olmadığını ifade eden Gadamer, Aydınlanma’nın geleneğe bu maksimle baktığını ve onu tarihsel araştırmaya havale ettiğini vurgular. Romantizmin Aydınlanma’yla paylaştığı tarih felsefesi şemasını, yani bütün tarihin “mitosun logos tarafından fethi” olarak anlaşılabileceği şemasını “apaçık bir hakikat” olarak benimseyip sadece Aydınlanma’nın değerlerini tersine çevirip eski olan şeyin geçerliliğini basitçe eski olması temelinde inşa etmeyi denediğini kaydeden Gadamer, Aydınlanma’nın tarih felsefesi şemasına geçerlilik kazandıran  dünyanın büyüsünün bozulduğu şeklindeki önkabulünü tersine çevirmenin paradoksal bir restorasyon eğilimine yol açtığını belirtir:

Aydınlanma'nın değer kriterlerini romantik tersine çeviriş, mit ile akıl arasındaki soyut karşıtlığı ebedileştirir. Aydınlanma'nın her eleştirisi artık Aydınlanma'nın bu romantik ayna imajı vasıtasıyla gerçekleşir. Aklın mükemmelliğine inanç birdenbire "mitik" bilincin mükemmelliğine inanca dönüşür ve düşüncenin "düşüşünden" önceki bir cennetimsi ilk durumda yansımasını bulur. (Gadamer, 2009: 16)

 

Romantizmin restorasyona yönelik eğilimleri Gadamer’e kalırsa esasen onun ve Aydınlanma’nın geleneğin anlam bütünlüğünden kopuşunun aynı temele dayandığını gösterir. “Aydınlanma'nın romantik eleştirisinin kendisini Aydınlanma ile evrenselleştirip her şeyi tarihselciliğin yörüngesine doğru çektiğini ifade eden Gadamer, bütün önyargıların aşağılanmasının tarihsel Aydınlanma’yla birlikte radikalleşip evrenselleştiğine dikkat çeker. Ancak Gadamer’in ifade ettiği şekliyle bütün önyargıları aşmak, Aydınlanma’nın bu radikal talebinin kendisi bizatihi bir önyargıdır. Gerek insan oluşumuzdan gerekse içinde bulunduğumuz tarihsel bilincin sonluluk ve sınırlılıklarından kaynaklanan sebeplerle bütün önyargıların geride bırakma talebi gerçekleşmesi imkânsız bir taleptir.

Esasen, “Gelenekte konuşlanmış olma, gerçekten önyargılara tabi olma ve kişinin özgürlüğünün sınırlanmış olması mı demektir? Aslında bütün insani varoluş, en özgür insani varoluş bile farklı şekillerde sınırlı ve belirlenmiş değil midir?” sorularını soran Gadamer, bu sorulara verilebilecek cevabın evet olması durumunda, Hume ve Vico’ya da atıfla, mutlak bir aklın mümkün olmadığına işaret ederek aklın bizim için yalnızca somut, tarihsel şartlarda mevcut olduğunu, başka bir deyişle, kendi kendisinin efendisi sayılamayacağını ileri sürer: Akıl daima içinde faaliyetini yürüttüğü verili şartlara muhtaçtır. (Gadamer, 2009: 20-57)

İlkin Aydınlanma’nın “otorite” eleştirisini ele alan Gadamer, onun yaptığı otoriteye inanç ile kişinin kendi aklını kullanması arasındaki ayrımı kendi başına olması şartıyla “meşru” kabul eder. Aydınlanma'nın her tür otoriteyi reddederken görmeyi başaramadığı şeyin onun hakikatin kaynağı olabileceği gerçeğidir. Otorite kavramını tahrif eden Aydınlanma’nın onun aklın köleleştirilmesine ve reddine değil, kabullenme eylemine ve bilgiye dayandığını göremez çoğunlukla. Otorite bir bağış değil, bir kazanımdır. Otoritenin kabulü, daima, onun söylediklerinin irrasyonel ve keyfi olmadığı, ilkece doğruluklarının keşfedilebilir bir tarafları olduğu fikriyle ilişkilidir. Otoritenin özünün Aydınlanmacı aşırılıktan bağımsız bir önyargılar teorisinde ikamet ettiğini vurgulayan Gadamer, Aydınlanma’nın romantik eleştirisinde kendisine destek bulur. Çünkü romantizme göre

Gelenek ve ananenin kutsallaştırdığı şeyin adı konmamış bir otoritesi vardır ve sınırlı/ sonlu tarihsel varlığımızın alameti farikası, bize intikal eden/ tevarüs eden şeyin -açıkça temellendirilmemiş olan şeyin- tavır ve davranışlarımızı belirleyici bir gücü vardır. Her tür eğitim buna dayanır ve eğitimin durumunda, eğitime muhatap kişi rüştünü ispatlayıp eğiticinin otoritesinin yerine kendi kavrayış ve kararlarını koyduğu zaman eğitici fonksiyonunu yitirdiğinde bile, olgunlaşma, kişinin her tür gelenekten muaf olması anlamında kendi kendisinin efendisi olduğu anlamına gelmez. Sözün gelişi, ahlak kurallarının asıl gücü geleneğe ve tevarüse dayanır. Ahlak kurallarının sorumluluğu özgürce üstlenilir, fakat onları hiçbir şekilde özgür kavrayış yaratmaz ya da onlar nedenler gösterilerek temellendirilemez. İşte bu tam da gelenek diye adlandırdığımız şeydir: sebeplendirilmeden geçerli olmak. Ve biz Aydınlanma'nın bu tashihini gerçekten de romantizme borçluyuz: geleneğin rasyonel temellendirme dışında bir doğrulaması ve meşruiyeti vardır; gelenek kurumlarımızı ve tavırlarımızı büyük ölçüde belirler. (Gadamer, 2009: 25-26)

 

Gelenek kavramının da en az otorite kavramı kadar “belirsiz” olduğuna işaret eden Gadamer, romantizmin geleneği aklın özgürlüğünün antitezi olarak anlamasını ve onu doğa gibi tarihsel olarak verili bir şey saymasını eleştirerek, “Gelenek ile akıl arasında bu tür hiçbir kayıtsız şartsız antitez ilişkisi yok. Eskinin bilinçli restorasyonu veya yeni geleneklerin yaratılması problemli olsa da karşısında aklın bütünüyle susması gereken "olgunlaşmış geleneğe" romantik inanç da önyargı içerir ve özünde aydınlanmacıdır” cümlelerini kurar. (Gadamer, 2009: 26) Hem Aydınlanma'nın gelenek eleştirisinin hem de geleneğin romantik rehabilitasyonunun hakiki tarihsel oluşun dışında kaldığını ısrarla vurgulayan Gadamer, geleneği insani varoluşumuzun temel parçalarından biri sayar. Bunu göstermek üzere anlama eylemine odaklanan Gadamer, “anlama”nın başlangıcının hemen her zaman muhatap olmaktan geçtiğini vurgular. Gadamer için bir şey bize hitap etmeye başladığı andan itibaren hermenötik anlama da başlar. Bu hermenötiğin ilk şartıdır (Gadamer, 2009: 52).  Muhatap oluş kendiliğinden bizim bir gelenek ve dilsel bir ortamda olduğumuza da işaret eder. Gadamer, bu sebeple bize, bir anlama faaliyetinden söz etme imkânının ilk şartının, bir tarihselliğe ve geleneğe ait olmaktan, bir geleneğin içinden bakmaktan ya da içinden baktığı geleneğin farkına varmaktan geçtiğini hatırlatır. Gadamer için “anlamak” eylemi kendiliğinden “bir gelenek oluşumunun içine girmek” demektir. Bize kadar gelen bir metne ilişkin anlayışımızın bizi gelenekle birleştiren ortaklıktan doğduğuna işaret eden Gadamer, bu ortaklığı da sabit görmez; o da gelenekle ilişkimiz içinde sürekli yeniden şekillenir. Gadamer’e göre “Gelenek değişmez bir önşart değildir; tersine anladığımız ölçüde onu kendimiz üretir ve geleneğin evrimine katılırız ve dolayısıyla biz de onu belirleriz.” (Gadamer, 2009: 44) Gadamer için geleneğin anlaşılması ötekinin yaşamının sıradan tecrübesi değil, benin ve ötekinin ilişkisi ile mümkündür. Bu anlamda gelenek, diyalogun ortaklığı anlamına gelir. Ben ile sen arasında gelişen bu diyalog, aslında bir diyalektiktir. Bu diyalektiği Gadamer “tarihsel bilinçlilik” olarak adlandırır. Ona göre, “Tarihsel bilinç kendi anlamamızı yöneten önyargıları, geleneği, başkasının anlamı olarak izole edilebilecek ve kendi içinde değerlendirilebilecek şekilde bilinç düzeyine çıkarır.” (Gadamer, 2009: 51) Bu bize geleneğin daima bizim bir parçamız olduğunu, bizim için bir kavrayış türünü ve bir modeli, örneği teşkil ettiğini gösterir. Geleneğin söylediği şeyi hiçbir zaman bize yabancı, başka bir şey olarak kavramayız. (Gadamer, 2009: 35)

Gadamer’in geliştirdiği hermenötiğin en önemli noktalarından birini burada, onun gelenek kavramını konumlandırmasında buluruz: Dil ve tarihsel bilinçlilik olarak gelenek, anlamanın içinde gerçekleştiği ortamdır handiyse. Ancak sahih bir tarihsel bilinçlilik, sadece geçmişin tarihselliğini değil içinde bulunduğu şartların da tarihselliğini hesaba katmalıdır. Bu yüzden hakiki bir tarihsel düşünüş, Gadamer için, “ancak o zaman tarihsel nesnenin hayaletini kovalamaktan kurtulacak ve bu nesneyi kendisinin muadili olarak görmeyi ve her ikisini de anlamayı öğrenebilecektir. Hakiki tarihsel nesne hiçbir şekilde bir nesne değildir; biri ile ötekinin birliği hem tarihin gerçekliğini hem de tarihsel anlamanın gerçekliğini oluşturan ilişkidir.” Bu yolda “etkin tarih” kavramını ortaya atan Gadamer için, etkin tarih, anlama oyununda sürekli devrededir; anlaşılması gereken ister bir sanat eseri olsun ister geleneğe ait başka bir eser. Biz “etkin tarih”in farkında olalım olmayalım, onun gücü, “mevcudiyetinin farkına varılmasına bağlı değildir.” O sorulması gerekli doğru soruları keşfetmemizde bile zaten etkin ve anlama eyleminin içindedir. (Gadamer, 2009: 56)

Felsefi bakımdan kökleri Nietzsche ve Husserl’e dayanan “ufuk” kavramını hermenötik bağlamda istihdam eden Gadamer, geleneği anlamanın tarihsel bir ufuk gerektirdiğini, ancak bu ufku kazanmanın kendimizi herhangi bir “tarihsel duruma yerleştirmek”le olamayacağını, aksine kendimizi böylesi bir duruma yerleştirebilmek için de öncelikle bir ufka sahip olmamız gerektiğini hatırlatır. ((Gadamer, 2009: 59-60) Gelenekle tarihsel şartlar altında gerçekleşen her karşılaşmanın metin ile şimdi arasındaki bir gerilimin tecrübesini içerdiğini belirten Gadamer, asıl hermenötik görevin bu gerilimi göz ardı etmek ya da gizlemek olmadığına dikkat çekerek onun bilinçli bir şekilde göz önüne getirilmesinin gerekli olduğunu vurgular. Tarihsel bilincin kendisini yalnızca süregiden geleneğe empoze edilmiş bir şey sayan Gadamer, geçmişin tarihsel ufku ile bizim şimdiki anlama ufkumuzun buluşmasıyla gerçekleşen “ufukların kaynaşması”nın düzenli olarak gelişebilmesi için tarihsel olarak etkin bir bilincin gerekli olduğuna da işaret eder. Bu görev, onundur.

Anlamayı öznel bir süreç olarak kavrayan Gadamer, geçmişin ve şimdinin sürekli birbirine aracılık ettiği bir intikal süreci olan geleneğe dahil olmanın da öznel olmasıyla anlamanın öznelliğini birbiriyle eşler. Ancak, herhangi bir metni anlamamıza yön çizen “o metnin anlamına dair tahminler”imizin öznel olmadığını tasrih eden Gadamer, bu tahminlerin bizi gelenekle birleştiren ortaklıktan kaynaklandığını ifade eder. Ancak bu ortaklık da gelenekle ilişkimiz içinde sürekli yeniden şekillenir.

Hermenötik faaliyetin aşinalık/bilindiklik ile yabancılık arasındaki bir kutuplaşmaya dayandığını vurgulayan Gadamer, Schleiermacher’in bu kutuplaşmaya yönelik psikolojik yorumunu kabul etmez; bu kutuplaşma bireyselliğin gizemini örtmez; her zaman metnin bize yönelttiği dile, metnin bize anlattığı hikayeye bakılmalıdır. Anlama eyleminin sadece metni yeniden üretici bir faaliyet olmaktan öte “üretici” de olmasının sebeplerinden birini burada gören Gadamer, bu üretkenliği "daha iyi anlama" diye övmenin de yersiz olduğunu, Aydınlanma’dan miras “deha estetiği”nin eleştirel bir ilkesi olduğunu öne sürerek “Anlama aslında hem daha açık fikirleri dolayısıyla öznenin daha üstün bilgisi anlamında hem de bilincin bilinçdışı üretiminden temel üstünlüğü anlamında daha iyi anlama değildir. Eğer bir şekilde anlıyor isek, farklı tarzda anladığımızı söylemek kafidir” diyerek bu ilkeyi reddeder. (Gadamer, 2009: 56) Gelenekle tarihsel şartlar altında gerçekleşen her karşılaşmanın metin ile şimdi arasındaki bir gerilimin tecrübesini de içerdiğini belirten Gadamer hermenötik görevin bu ikisini zayıf ve kırılgan bir biçimde birbirine asimile etme girişimi yoluyla bu gerilimi görmezden gelmeyi değil, aksine bilinçli olarak gözler önüne sermeyi gerektirdiğini de vurgular. (Gadamer, 2009: 62)

Bütün bunlar Gadamer için geleneğin ben ile senin, metin ile yorumcunun, geçmiş ile şimdinin sayesinde diyalojik bir konuşmayı sürdürebildiği tarihsel ve dilsel tüm önşartların bir bileşimini teşkil eder. Bu diyalojik konuşmada tarafların birbirlerini daha iyi veya daha doğru anlamalarını beklemek yersizdir. Konuşma dahilinde bütün anlamaların üretici, ama aynı zamanda tartışmalı bir nitelik taşıdığını söylemek daha doğru olur. Dahası bu önşartlar da konuşmanın sürdürülmesi eşliğinde üretici etkinlikten faydalanır, değişir ve dönüşürler. Gelenek sabit, değişmez, katı bir bütünlük arz etmez. Bu onun ben ile sen, metin ile şarih, geçmiş ile şimdinin üzerinde yükseldiği gerilimli bir ortaklaşma zemini olduğunu bize ihsas eder. Gadamer için bu ortak zeminin diyalojik konuşmanın sürmesini sağlayan bir moderasyonu icap ettirdiği söylenebilir mi? Diyalojik konuşmanın vuku bulabilmesi için gerekli zemin onun yönelimlerini de şekillendirir mi? Bu sorulara cevap geleneğin dinamik olduğu, diyalojik konuşmanın (sohbet?) gelişimiyle, geleneğin kendisinde de bir değişim ve dönüşüm yaşandığı şeklinde verilebilir.

Benjamin, Gadamer, Eliot: Eagleton’ın gelenek yorumu

Walter Benjamin’in başta Alman Yas Oyununun Kökeni olmak üzere eserlerini, Marksist bir eleştirinin imkân, sınır ve sorunlarını tartışabilmek amacıyla kullanan İngiliz Marksist eleştirmen Terry Eagleton, Alman Yas Oyunu’nun Benjamin’in kendi tarihsel anıyla hem ilgili hem de ona dirençli olduğunu söyler. Bu oyun kendi belirsiz, ama tanıdık yankısına cevap veren bir düşünce hareketiyle egzotik tuhaflığı içinde geçmişten koparılıp özgürleştirilmelidir. Eagleton, Benjamin’in eserinde “tanıdıklık” ve “tuhaflık” arasında bulduğu diyalektiğin Gadamer’in hermenötik yaklaşımıyla yakınlık ve uzaklığını belirlemeye çalışır. Ona göre Gadamer’in yorumun radikal tarihselliği Benjamin’in yaklaşımıyla ortaktır ama gelenek anlayışı kesinlikle uzaktır. Gadamer’de geleneğin asla “salt tekrar” olmadığını vurgulayan Eagleton, ancak onun geleneğinin Benjamin’in “aura”sının örnek bir temsilini oluşturduğunu iddia eder. Gadamer’in gösterdiği şekliyle geleneğin özne ve nesne arasına koyduğu zamansal mesafeyi ön açıcı bulan Eagleton, onun böylelikle önemsiz şeyleri bir kenara bırakıp peşin hükümlü yargıları tarafsızlaştırıp nesnenin somut anlamını ön plana çıkarmasına imkân tanıdığını vurgular. Ancak, Heidegger gibi, Gadamer’in de geleneği ancak gizli bir özneye dönüştürerek özne/nesne ikilemini aşabildiğini savlayan Eagleton’a göre

Gelenek tarafından yaratılmış bir metni yaratıcı bir şekilde yorumlamak için geleneğin rehberliği altına girmek bizler için bir meydan okuma, soruşturma ve kendimiz olmaktan çıkma sürecidir, ama sonra kendimize ilk başta olduğundan daha bütünsel olarak birleşmiş ve “evde” olarak döneriz. Geleneğin derdi bizi eskiden olduğumuz yere, ama eskisinden daha radikal bir şekilde döndürmektir. (Eagleton, 2020: 77)

Eagleton’ın Gadamer’in gelenek anlayışı hakkında söylediği geleneğin nihai kertede kendi kendine ebedi bir konuşmaya dalmış olduğudur: Tek tek metinler ve hatta özneler geleneğin kendisiyle daldığı “muhabbet”te gelip geçici konulardır handiyse.

Eliot’ın geleneğini organikçi bulan, ama onun ilerlemeci olmadığını da belirten Eagleton Eliot’ın tasvir ettiği geleneği “uzamsal ve zamansal açıdan genişletilmiş, otlayan bir inek ya da Hegelci İdea gibi ebediyyen dolu/doymuş ama daima her daim soğurucu olan kendi kendini dengeleyici bir organizma”ya benzetir. Bu geleneğin basitçe üretilmiş her eseri ifade eden ampirik bir kavram olmadığına da işaret eden Eagleton, Eliot’ın “şöhretli isimler”i içermeyen gelenek anlayışı ile Benjamin’in bastırılmış kökenlerin geri kazanılmasını öngören yaklaşımı arasında bir ortaklık olduğunu, ancak bu ortaklığın sadece “biçimsel” düzeyde kaldığını ifade eder. Çünkü, ona göre, Benjamin’in bahsettiği “trajik olmayan gelenek” sadece bir kurgudur, homojen, verili bir şey, hakiki edebiyatın “gizemci” bir sezgiyle algılanabilir özü değildir. Bu gelenek, Eagleton’ın söylediği şekliyle, siyasal-kültürel pratikle asli anlamına kavuşturulması gereken parçalardan sadece biridir.  Hem Eliot’ın hem de Benjamin’in Marksist ya da liberal-hümanist ilerlemeciliğin teleolojilerini reddettiğini kaydeden Eagleton bu benzerliği de Benjamin’in “kötü şeylerle başlar”ken, Eliot’ın “kötü şeylerle bitirmesi”ne bağlar. (Eagleton, 2020: 78-79)

Hem Eliot’ın hem de Gadamer’in gelenekleri dışında kalınıp kalınamayacağının Walter Benjamin’in çalışmaları ışığında sorulabileceğini kaydeden Eagleton’ın tercihi bu soruyu “Evet, bu geleneklerin dışında kalınabilir” şeklinde olmaya yatkındır. Fakat bize kalırsa, özellikle Gadamer’in tasvir ettiği şekliyle geleneği tercih ya da reddetme gibi bir seçeneğe hemence sahip olamayacağımız açıktır. Çünkü herhangi bir geleneği tercih ya da red için öncelikle onu bir şekilde muhatap almak gereklidir. Şu ya da bu şekilde anlama faaliyetinin başlayabilmesi için gerekli olan “muhatap oluş” bu anlamanın önşartlarını teşkil eden bir geleneği, yani tarihsel bilinçlilik ve dili icbar eder. Gadamer’in ya da Eliot’ın tasvir ettiği gelenekleri tercih etmemek bu anlamda, anlamanın vuku bulmadığı bir kertede mümkün olabilir ancak. Ayrıca Eagleton’ın geleneğin kendiyle sonsuzca yaptığı muhabbet esnasında onun dönüştüğünü de ıskaladığını, görmezden geldiğini söyleyebiliriz. Gelenek, bu anlamda rehberliği altına girilecek bir üst merci olmaktan çok anlamamıza içkin, sadece anlama faaliyetinin üretici güçlerini harekete geçiren değil, bir ölçüde de olsa bu güçlere tabi bir “muhatap” olarak görünür. Geçmiş ile şimdi, ben ile sen, metin ile şarih gelenek aracılığıyla konuşuyor göründüklerinde bile bu geleneğin de bu aracılık dolayısıyla belli ölçülerde de olsa değiştiğini söylemek gerekir. “Eve” daha bütünleşik, daha birleşmiş olarak dönen sadece yorumlayan özne değildir yani; aynı şekilde gelenek de kendi olmaktan uzaklaşır, başkalaşır ve sonuçta o da özne gibi, öznenin yaşadıklarına benzer bir biçimde daha radikal bir şekilde “evde” addedilebilir. Ne özne eskiden olduğu yere dönebilir bu süreç sonucunda ne de onun kendinden dışarı çıkmasına imkân tanıyan ortam olarak gelenek.

Gerek Eliot’ın gerekse Gadamer’in geleneği ele alış şekillerinde siyasi boyutun eksik olduğu noktasındaki eleştiri ise yerindedir. Tabii Gadamer’e göre geleneğin her zaman “özgürlük” ve “tarih” unsurlarını da içinde barındırdığını görmek gerekir. (Gadamer, 2003) Geleneğin geçmişten şimdiye intikal eden her şeyi kapsayan anlamı onun geçmişin şimdiyle mutabık yanlarını temsil ettiğini de gösterir. Geçmişten neyin şimdide yaşayıp neyin yaşamadığına ilişkin karar ise “bilinçli” bir karar olmaktan uzaktır. (Mart 2020)

 

(*) Yazımızın bu bölümünde Eliot’tan yapılan tüm alıntılar bu yazıdandır.

 

KİTABİYAT

AUGE, Marc, 2019 Unutma Biçimleri, çev. Mehmet Sert, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

ELIOT, T. S., 1998, Denemeler, çev. Halit Çakır, İstanbul: Remzi Kitabevi

ELIOT, T.S., 2007, Edebiyat Üzerine Düşünceler, çev. Sevim Kantarcıoğlu, İstanbul: Paradigma

EAGLETON, Terry, 2020, Walter Benjamin ya da Bir Devrimci Eleştiriye Doğru, çev. Ferit Burak Aydar, İstanbul: Sel

GADAMER, Hans G., Hakikat ve Yöntem, cilt 2, çev. Hüsamettin Arslan-İsmail Yavuzcan, İstanbul: Paradigma

GADAMER, H. George (2003) “Hermeneutik”, Hermeneutik Üzerine Yazılar, çev. ve der. Doğan Özlem, İstanbul: İnkılap Yayınları.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder