Özellikle
muhafazakâr edebiyat çevrelerinde yaygın bir tartışma konusu bu: Seküler
çevrelere karşı anlaşılmaz ve sebepsiz bir kompleksin hissedildiği, bu
çevrelerin yayınevleri söz konusu olunca edebiyat dünyasında akan suların
durduğu, bu durumun da birçok iyi ve başarılı kitabın okunmasına ve onların
yazarlarının duyulmasına engel olduğu şeklinde dile getirilen bir görüş. Bu
görüşün mütemmim cüzlerinden biri de seküler çevrelere ait kitabevi, yayınevi
ve dergilerde muhafazakâr isimlere karşı adı konmamış bir boykotun hüküm
sürdüğüdür.
Sık sık yakınımızda olanı görmekte güçlük çektiğimiz, uzaktan gelen davulun
sesini hoş karşıladığımız birçok bakımdan doğru deyişler. Ancak edebi beğeniler bakımından yakın ya da uzak arasındaki ilişkileri
belirleyecek eleştirel bakış eksikse, yani işin içine başka bir takım saikler
giriyorsa durup düşünmek lazım. Zikrettiğimiz görüşte elbette
katıldığımız birçok yön olduğu kadar katılmadığımız, yanlış bulduğumuz bazı
yönler de var. Bu yazı katılmadığımız bu yönleri dile getirerek katıldığımız
yönlere ilişkin yargıların nasıl değerlendirilebileceğine ilişkin bir murakabe
çabası olarak okunmalı. Zikrettiğimiz görüşlerde katılmadığımız veçheler,
katıldığımız veçhelere dair söylenmesi gerekenleri de ortaya çıkaracak
umudundayız.
Bu kertede sorunun
ilkin Türkiye'deki edebi ortamın çok parçalı oluşundan kaynaklandığı
savlanabilir. Türkiye'de edebi ortam çok parçalıdır; bu böyledir, çünkü her ne
kadar "milletin bölünmez bütünlüğü"ne dair öteden beri kanıksadığımız
siyasal bir vurgu başatsa da milleti oluşturduğu savlanan toplumsal grup, öbek,
zümre ve sınıfların farklı kültürellikler, farklı zamansallıklar, farklı
siyasallıklar, farklı tavırlar, inançlar ve değerlere de sahip olduğunu
bilmekteyiz. Bütün bu farklı kanallardan akıp gelen derelerin edebiyatın ana
ırmağında nasıl kaynaşıp bütünleştiğini ya da ne tür çatallanmalara yol
açtığını soruyoruz. Edebiyatın kendi mecrasındaki bir çatallanma mı bu, yoksa
başka mecralardan kaynaklı bir çatallanma mı?
Siyasal ve
kültürel bakımlardan seküler çevrelerle muhafazakâr çevreler arasında yaşanan
çekişmelerin edebi ortamın parçalanmasındaki rolünü inkâr etmek gerçekten çok
güç. Bununla birlikte insanlar sadece siyasal, kültürel bakımlardan değil,
edebi bakımdan da kulak kesildikleri dünyaların dışında kalan dünyalara karşı
yer yer sağır, yer yer kör olmayı tercih edebiliyorlar. Ama bu durum, içinde
yer almayı tercih edip benimsediğimiz tarafın hemen her verimini olumlamamız
gerektiği anlamında yorumlanırsa hata edilir. Çünkü
"seküler-muhafazakâr" ayrımlaşmasının en azından edebi anlamda
herhangi bir mesnedi yahut sebebi yoktur. Bu ayrım tamamen kültürel-siyasal bir
ayrımdır. Bu ayrımı edebi eserler alanında üretmeye, oluşturmaya çalışmanın
akla uygun herhangi bir izahını bulmanın da güç olduğu ayrıca belirtilmeli.
Peki yine de bu
kültürel-siyasal ayrımın edebi alandaki ayrımlara karşılık gelen bir yanı yok
mudur? "Seküler-muhafazakâr" şeklinde nitelediğimiz ayrım edebi alana
nasıl sirayet eder? Hangi yol ve dolayımlar bu sirayette etkindir? Bu sorulara
karşılık olarak üretilmiş bir kavramdır belki "edebi cemaat"ler
deyimi. Herhangi bir edebi cemaate intisap etmenin yazarın tanınmasına katkı
yaptığı, üretilen edebi eserin alımlanışını kolaylaştırdığı yaygın bir
kanaattir. Herhangi bir edebi cemaate kapılanmadan yazdıklarının daha geniş
kitlelere ulaşamayacağını düşünen yazar sayısı çoktur. Buna karşın, yazmak tabii
ki yalnız yapılan bir iştir, ama bu sizin yine de bir "edebi cemaat"
içinde olmadığınızı göstermez. Doğrusu, zannedilenin aksine bir "edebi cemaat" içinde olmak ne okunurlukta bir artış sağlar ne de onu azaltır.
Bu konuda karşılaşılan
sorunların aslı astarı edebi eylemin özüne dayanır. Ve edebi eylemin özünü,
yani 'eser'i sırf yazar ile, yazarın kendi tutumu ile sınırlamaya
çalışmak yersizdir. Okur ve
ortam yoksa edebi eylem ve
eser de yoktur.
Edebi cemaat yoksa yazar da yoktur. Bunların varlıkları kadar, yoklukları da
karşılıklı birbirini belirler. Demem o ki, edebi eser ne yalnız yazarla başlar ne de okurun okuma edimiyle
biter.
Diğer yandan okurun algısı, tercihleri, seçimleri vb. de 'yapılan',
'üretilen' bir hamuledir; bu hamule üzerinde okurun kendi
kültürü ve içinde yer aldığı edebi ortam kadar diğer toplumsal alanlardan,
bilhassa medyatik unsurlardan kaynaklı birçok sosyopolitik ve sosyokültürel
etkinin iş başında olduğuna işaret edilmelidir. Bu noktada herhangi bir edebi eserin üretiminin, yazar/şairden mecraya, mecradan okura ve ardından
oluşturduğu tepkilere kadar bir yığın faktörle birlikte ele alınması elzem bir
süreç
olduğunu vurgulamak doğru olacaktır. Doğru ya da yanlış, ne dersek diyelim, bazı edebiyatçılar bu sürecin her yerinde olabilir, bazıları bu sürecin birçok kertesine dahil
olsa da sürecin tamamında görünmeyi seçmeyebilir, başka bazıları da belirli bir kerteden ötesiyle ilgilenmez. Ama edebi
üretim sürecinin her kertesinin o sürecin üretilmesinde
etkin olduğu açıktır.
Bu süreçte, yani herhangi bir edebi eserin gerek oluşumundan gerekse
sunumuna dek üretimin her aşamasında, bu üretimin hemen
her kertesinde belirgin
iktidar dispozitifleri de devrededir. Bu dispozitiflerin
kimine eserin üretilme
aşamasında, yani edebi cemaatler, kamular arasındaki rekabetlerde denk geliriz, kimine
ise eserin tüketimi aşamasında, yani okunma ve eleştirilme safhasında.
En nihayetinde 'edebi eser'in
nasıl tanımlanacağından nasıl alımlanacağına kadar süren bir edebi,
sosyokültürel ve sosyopolitik mücadele
varittir. Sözgelimi 1940'larda gündelik gazetelerde çizilen karikatürler
aracılığıyla yazdığı şiirlerle dalga geçilen Asaf Halet Çelebi, 1980'lerden
itibaren Türk edebiyatında yoğun bir biçimde
okunan bir şaire dönüşmüşse durup düşünmeli, acaba bunun sebebi neydi? Orhan Veli Kanık, Oktay
Rıfat ile Melih Cevdet Anday üçlüsü ile ortaya çıkan Garip şiirinin 1940'lı
yıllarda kazandığı başarıda dönemin etkin iktidar aygıtlarının, yürürlüğe
sokulan dil anlayışlarının etkisinin olmadığı söylenebilir mi? Garip şiirinin başarısı
sırf edebi işlevler dolayısıyla mı? Elbette değil, ancak bu şiirin başarısını
da tamamen o dönem etkin olan şiir dışı iktidar aygıtlarının sağladığı iddia
edilebilir mi?
Sırf birtakım kişisel ve 'ideolojik' yakınlıklara, dolayısıyla
'ilişkisel' ayrımlara yaslanarak 'edebi kamular' belirlemek ve/veya
inşa etmeye çalışmak elbette
büyük bir
hatadır.
Bu ilişkisel ayrımlardan çok
daha önce,
bizatihi edebiliğin parçalı da olsa kendine has bir
kamu oluşturduğunu görmek
gerekir.
Edebi kamuların sosyokültürel ve sosyopolitik alanlarla bağlarının olduğu şüphe
götürmez, ancak bu bağların edebi süreçler üzerindeki etkinliklerinin edebi
eserlerin ve üretimlerin dolayımından geçmesi gerektiği de şüphe götürmez.
Yazımızın başında
sözünü ettiğimiz görüşe dönelim. Edebiyatçılarımız görebildiğimiz kadarıyla
sözünü ettikleri komplekslerin büyük kısmını muhafazakâr "okur"lara
isnat ediyorlar her nedense. Haklarının yendiğini düşünüyorlar okurlara
atfettikleri bu kompleksler yüzünden. Birçok iyi kitabın, iyi yazarın yeterince
okunmadığı, yeterince üzerinde durulmadığı, eserlerinin gündeme getirilmediği,
muhafazakâr yayınevlerinin yayınladığı edebi eserlere ilişkin okur ilgisinin
istenen düzeye erişmediği şikâyetleri de kolaylıkla yükseliyor bu sebeple.
Oysa aynı
komplekslerden bazılarının -ne yazık ki- edebiyatçılarımızın bizzat
kendilerinde olduğunu da söylemek gerekiyor. Sözgelimi 2000'li yılların başında
bir öykücümüz muhafazakâr bir yayınevinden çıkan ilk kitabının yeterince
dağıtılmadığını, depoda çürütüldüğünü; oysa seküler bir yayınevinden çıkan
başka bir öykücünün kitabının hemen her kitabevinde rahatça ulaşılabilir bir
konumda olduğunu iddia etmiş ve sonradan da kitaplarını o cenahtan
yayınevlerinde yayınlamayı tercih etmişti. Yine başka bir öykücü arkadaşımız
yine bir muhafazakâr yayınevinin kendi kitabı yerine başka bir öykücünün
kitabını yayınlamayı tercih etmesine bozulmuş, hatta buna içerlemişti.
Aradan geçen 20
yıla yakın süreye ve bu süre zarfında yaşanan siyasal, kültürel, edebi değişime
rağmen şikâyet mevzuu konular ve kompleksler aynı şekilde duruyorsa söylenmesi
gereken şey açık değil mi? Sırf okurlarda değildir o şikâyetlere sebebiyet
veren sıkıntı ve sorunlar. Başta muhafazakâr yazarlar olmak üzere
"mecra"nın kendi üstüne düşen birçok vazifeyi yerine getirmeyişi bu
türden sıkıntı ve sorunların devamına yol açmaktadır. Sorun toplumsal, siyasal,
kültürel boyutlara da ulaşıyorsa sebebi belli değil mi? Edebiyattan siyasete kaptırıldığı
varsayılan muhafazakâr yazarların kendi geçmişlerine borçlarını ödemediği
ortada değil mi? Öyleyse asıl ayrımı siyaset ile edebiyat arasında çekmek
gerekmiyor mu? Birtakım siyasal/kültürel ayrımları edebiyat sahnesine taşıyarak
sorunları çözmeye çalışmanın herhangi bir getirisinin olmadığı görülmeyecek mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder