Rousseau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rousseau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2019 Çarşamba

Plastik çağda savaş ve kesinliklerin sonu

Savaş deneyimi belki de eski çağlardan günümüze insan zihnini en çok meşgul eden konuların başında gelir. Savaşların ne olduğundan neden gerçek-leştiğine kadar bu deneyimle ilgili birçok farklı fikir ve yaklaşım geliştirilebilir. Fakat bütün bu düşüncelerin en temel noktası; savaşların doğrudan doğadaki mücadele biçimlerinden karakteristik düzeyde ayrıştığı, en azından tamamen onlara indirgenemeyecek farklı boyutlar taşıdığı ve “doğal bir savaş”ın yerine bir şekilde savaşı insan kültürüne ait bir fenomen saymak gerektiğidir. Savaşı insanların oluşturduğu farklı politik topluluklar, yani devletler arası ilişki biçimlerinden biri saymak gereklidir. Bunu söylemek en azından bizi uygarlık ve aklın savaşın karşıtı olduğu şeklindeki bir zihin-sel yanılgıdan korur. Gelişkin, uygar bir kültürün kendi varlığını “savaşsız” sürdürebileceğini tasavvur etmek pek mümkün görünmemektedir.
Savaşı siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi olarak niteleyen Clausewitz’in yaklaşımına benzer bir şekilde savaşın politik birlikler arasındaki ilişkinin ortadan kalkması değil farklı biçimler alarak sürdürülmesi olduğunu ileri süren M. Ertan Kardeş, içinde bulunduğumuz çağdaki savaşların çehre değişimlerini ele alıyor. Bunu yaparken bir yandan hem savaşların felsefesini hem de felsefecilerin savaş tasavvurlarını konu ediniyor, diğer yandan da savaş kavramının ve savaşma tarzlarının form ve içeriğindeki dönüşümleri ve savaşın yeni çehrelerini ele alıyor.
İçinde yaşadığımız çağın taşıdığı birçok hususiyet dolayısıyla kolayca “plastik çağ” olarak nitelenebileceğine dikkat çeken Ertan Kardeş, günü-müzün ucuz ve sıfır kayıplı savaşların dünyasını tasvir eden bu deyişin birçok bakımdan politik kavramların meşruiyet zeminlerinin de çoktan değiş-tiğine işaret ettiğini söylüyor. Barışı felsefenin savaşı da siyaset bilimi ya da uluslararası ilişkilerin özgül konuları arasında sayan felsefe anlayışına karşı savaşın ve yaşadığı dönüşümlerin politik felsefenin bir sınır meselesi olarak ele alınmasının daha verimli olduğunu savlayan Kardeş, çağdaş politik felsefe meselelerinin günümüzde ortaya çıkan semptomlarla birlikte düşünülebilirse anlaşılabileceği iddiasını öne sürüyor. Yaşadığımız plastik zamanlarda savaşın yerini şiddet hallerine bırakmasının siyasi şartları da değiştirdiğine değinen Kardeş, yıkıcı ve sonucunda yeni bir hukuk oluştur-mayan bir savaş türü olarak nitelenebilecek yönsüzleşmiş savaşların bu halleriyle politik felsefenin liberal bir sözdizimiyle yapılan okumalarının da sonunu getirdiğini, çağdaş politik felsefenin liberal, kimlikçi, hümaniteryen eğilimleri karşısında “savaş fenomeni”nin dönüşümünün en temel sorun olarak belirdiğini ifade ediyor.
Mutlak anlam sorunu
Hobbes, Rousseau, Clausewitz, Hegel, Schmitt ve Aron gibi düşünürler aracılığıyla, 21. yüzyılın politik meseleleri açısından belirleyici bir ko-numda olan “etkinlik olarak politika”yı, yönsüzleşmiş savaşların dayattığı sınır meselesini derinliğine tartışarak “plastik çağda savaşı anlatan ifadeler kesinliklerin sonu, melez kimliklerin karmaşası ve şiddetin öngörülemezliğidir” sonucuna ulaşıyor. Artık kimsenin savaşa sınır koyma ve ad verme kabiliyetine sahip olmadığı şartlarda savaşı da barışı da mutlak anlamlarıyla kullanamayacağımızı öğreniyoruz.

26 Ocak 2018 Cuma

Modernliğin kurucu bileşenlerinden biri olarak Hegel

Fransız Devrimi’ne mukabil Almanya’da geliştiği varsayılan ‘felsefi devrim’in tamamlanmış aşamasını temsil eder belki de Hegel ve onun düşünceleri. Genelde Hegel’in son büyük sistemci filozof olduğu yargısı hakimdir felsefe tarihçileri arasında. Felsefe tarihçilerinin bu yaygın yargılarını eleştiren başka bazı değerlendirmelere göreyse, mantık biliminden tarih felsefesine, tinin fenomenolojik incelenmesinden hukuk felsefesine kapsamlı bir felsefi bilimler ansiklopedisi oluşturmaya girişmiş ve belki de modern çağın fikir emeği özet halinde bile karşılığını Hegel’de bulmuş, Hegel en fazla bu tarihsel ortak emeğin sonuçlarını sisteminde yansıtmıştır. Ne de olsa felsefe, Hegel’e göre, en nihayetinde çağın düşünce özeti, olanın (olması gerekenin değil) tasvirinden ibarettir.
Bu bakış açısından söylemek gerekirse sistem kendini ortaya koymakta, felsefe bir “birlikte düşünme çabası” olmaktadır. Bu ortak emek aynı zamanda eylem halinde kendini gerçekleştiren negatifin de emeğidir. Fark üzerinden, ötekinin dolayımı üzerinden kendini kuran bir hareket, bir kendini bilme, tanıma, oluşma ve gerçekleşme sürecidir handiyse felsefi düşüncenin ulaşmaya çabaladığı mutlak ve hakikatin hayatı. Böylece Hegel’de fikrin eylemi ‘ben’i ‘biz’e, ‘biz’i ‘ben’e kolayca tebdil eyleyen ve Heraklitçi anlamda çatışmalar, uyuşmazlıklar ve mücadeleler sonrasında bir uyuma, harmoniye erişen bir süreci ifade etmeye başlar. Elbette bu süreç bitimsizdir. Her harmoninin sonrasında yeniden bir çatışma başlar, oyun kaldığı yerden sürer.
Bilinç, özbilinç, ölüm, yasa
Descatres sonrası felsefesinin kurucu eleştirel düşünürü İmmanuel Kant’ı bir kavram makinesi olarak niteleyen Gilles Deleuze’ün deyişini kısmen öykünerek söylemek gerekirse G. W. F. Hegel, gerçek anlamda modern felsefi düşünce için bir Leviathan modeli görür, felsefenin Leviathan’ı, felsefi Leviathan. Felsefe dergisi Özne’nin Hegel’i konu edinen özel sayısının bu filozof dolayısıyla ele aldığı kavram, bağ ve bağlantılara bakılacak olursa nitelememizin yerindeliğe ilişkin bir vukuf da gelişebilir. Hegel’den hareketle bilinç, özbilinç, ölüm, savaş, yasa, devlet ve bu kavramlara benzer diğer kavramlar dergideki yazıların hemen hepsinde sıkça kullanılmakta, incelenmekte, irdelenmektedir. Hobbes, Feurbach, Rousseau, Schmitt, Lacan, Benjamin gibi düşünürleri Hegel dolayımında ve onunla ilişkili olarak ele alan yazılar da yer almaktadır dergide. Bu yazılar dolayısıyla da tekrar fark etmekteyizdir ki 1960’lı yıllardan itibaren gelişen yeni felsefi düşünceler seti anti-Platoncu olduğu kadar anti-Hegelci imkanları da yoklama kaygısı güder. Hegel’i, belki en polemikçi tilmizi Marx ve ona nispetle oluşturulan Marksizme politik düşmanlık sebebiyle gözardı etmek isteyen bakış açılarının yanıldıklarını itiraf etmeleri gerekir: Hegel, bir kez ve bütün zamanlar için, modernliğin kurucu bileşenlerinden biri olmayı çoktan başarmıştır.