devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2020 Cuma

Hayalet hikayesi

Türkiye’nin üzerinde 30-35 yıldır dolanan bir hayalet bu. Var olup olmadığına, yaşayıp yaşamadığına (daha doğrusu ölüp ölmediğine) dair sürekli tartışmalar yapılıyor. Bu kuşkulara karşın, kimilerinin anlattığına göre son derece kötücül bir hayalet bu aynı zamanda. Hayaleti burada tekrarlayamayacağımız birtakım hakaretamiz ifadelerle tavsif edenlere göre o en karanlık çağları temsil ediyor, geçmişin bugündeki bir tortusu bir bakıma; buna karşın, hayat tarzlarını tehdit etmekten geri kalmıyor,  içki içilmesine bile karışıyor, içilen içkileri kursaklarda bırakıyor, mutena mahallerde en olmadık şeyleri simgeleştiren en olmadık örtülere bürünüp geziniyor, göz zevklerini bozuyor kendisinden yana yakıla şikâyetçi olanların. Sadece onlara ait olması gereken mekânlara yakışmayan görüntülere katlanmak zorunda kalıyor şikâyet sahipleri hayaletin bu türden tecessümleri sebebiyle. Üstelik eğer yakalarsa kendilerini kör bağ bıçağıyla kesecek oluşundan bile kuşkulular bu hayaletin! Korku saçan bir hayalet bu demek ki! Öyle ya, hayaletlerden aklı başında, çağdaş hangi insan korkmaz ki?
Av partileri
Bu sebeple olsa gerek, hayaleti iş üzerinde yakalamak üzere sürekli av partileri düzenleniyor. Zaman zaman gazetelerde hayaletin akla hayale sığmayacak türden icraatları yayınlanıyor: Hayalet kimileyin üstünde Allah lafzı celali yazılı pideyi bir hamlede mideye indiriyor, kimileyinse küçücük çocukların başını örtüp onlara namaz kıldırarak onların ruhlarını ifsad ediyor. Zaman zaman, özellikle sabahları, minarelerden yükselttiği ezanlarla uykumuzdan ediyor bizi. Yine de kimse tehlikenin farkına varmıyor bir türlü. İnanmıyorlar bu hayalet tasvirlerine, üstelik gidip yine o hayaletin tecessüm etmiş şekillerini destekliyorlar. Ve öyle bir hayalet ki bu, ne zaman yakalandığı zannedilse hep elden kaçıyor, bir türlü ele avuca sığmıyor. Bir yerde kıstırıp ele geçirdiğinizi zannettiğiniz an bambaşka bir yerden istihza dolu bir kahkahayla tekrar zuhur ediyor.
Genellikle söz konusu hayaleti yakalamaya dönük av partileri, normal hayat akışının hep belirsizliğe gark olduğu anlarda düzenleniyor. Sözgelimi 28 Şubat Süreci’nin hemen ardından ülkedeki siyasi ve ekonomik hayat tıkanmaya yüz tutmuşken, birileri bütün kabahati üstüne yıktıkları asıl suçlunun bu hayalet olduğunu öne sürüp onu yakalamak üzere harekete geçmişlerdi. Ellerine gümüş hançer (“çağdaş yaşam”) tutuşturulan kişiler seferber edildi hayalete karşı, dernekler kuruldu, mitingler düzenlendi. Ama bir türlü hakkından gelinemedi yedi bela hayaletin. İçimizdeki bazı hain kişilerin bu hayalete yardım ve yataklık ettiğinden şüphelenildi, hayaletin kendine güç devşirdiği düşünülen karanlık mahzenlerin kapılarına kilit vuruldu, hayaletler yetiştirdiği varsayılan okullar, kurslar kapatıldı; lakin hayalet yine de aramızda dolanmaya ve içimizden bazılarına korku salmaya devam etti. O hayaletin desteklediği iddia edilen parti tek başına iktidara geldi, uzunca bir süre yine tek başına iktidarda kaldı. Gerçi o parti hayaletle hiçbir alakasının olmadığını sürekli tekrarlamak zorundaydı, ama bir türlü inandıramadı bizi buna. Kesin o partinin eline hayaletin tutuşturduğu gizli bir ajanda vardı, en az hayalet kadar hayali bir ajanda, kaçın kurasıydık biz. Yoksa bu uygulamalar olur muydu hiç?
Başka bir örnek Gezi Parkı protestolarının öncesinde görüldü. 2012 Ramazan’ında uzunca bir süredir ortalıkta görülmediği savlanan, başına bir iş mi geldiği merak edilen hayaletin ölüp ölmediği tartışıldı. Üstelik tartışanlar hayaletin ruh akrabalarıydı bu kez. Kimi hayaletin cismani olduğu dönemleri hayırla yad edip şimdilerde tamamen kötücül bir ruha dönüştüğünü, ülkedeki bütün kötülüklerin müsebbibi olduğunu öne sürüp istavrit çıkararak onun kötülüklerinden korunmayı murat etti. Kimileriyse hayaletin artık devlette bedenlenmesi sebebiyle onun eski-tanıdık sima olmayabileceğini ileri sürdü. Bu hayalet, eskisi kadar muhalif değildi, aksine iktidarın keyfini sürüyordu. Kimilerine kalırsa, o tartışmalar boyunca, bu hayalet ancak bir hikâye olarak var oldu. Aramızdan birilerinin (“bazı siyasilarin”) bu hayalet hikâyesini kendi iktidarlarının yolunu açmak için uydurduklarını bile ileri sürebilirdik bu yaklaşıma göre.
Şimdi de devletin içinde
7 Haziran seçimleri sonrası siyasi istikrarın tekrar kaybolmaya başladığının düşünüldüğü bugünlerde (2015 Ramazan’ında) patlak veren tartışmalarda ise bu kez hayaleti kullandığından kuşkulanılan diğer bazı kötücül unsurlar merkeze alındı. Tartışma bu unsurların (“ajanlar”ın, “ajan-provokatör”lerin), hakkında aslında iyiliklerle bezeli olduğu kanaati taşınan hayaleti ifsat ettiği, onu yoldan saptırdığı, zalimleştirdiği, bu “ajanlar”ın hayaletin kurtarıcılığına inananları da kandırdığı öne sürülmeye başlandı. Hatta bu yaklaşıma göre “paralel yapı” deyimi bile hayaletin taşıdığı hayaliliği tepe tepe kullanan devletin bir “paranoya”sıydı. Hayaletin kendilerine karşı kullanıldığı “sivil”, “hizmet ehli” kimselerdi “paralel yapı” denenler. Dahası onlar son derece iyi, sütten çıkmış ak kaşıklardı! Zamanında bu hayalet hikâyesinin uydurulmasına büyük ölçüde katkı vermiş, hatta hayaletin ortaya çıkış tarihini yazmış birçok anlı-şanlı aydınımıza göre de hikâyenin başlangıcında arzulanmayan unsurlardı bu ajan-provokatörler handiyse. Devletin, daha doğrusu devlet görevlisi ajanların iğvasına uğrayan hayalet zalimleşmişti anlayacağınız. Çünkü bu iddiayı savunanların deyişine göre devlet hayaletin içine kaçmıştı. Hâlbuki tam da bu noktadan itibaren hikayenin önemli ölçüde çetrefilleşmeye başladığını görmeye başlamıştık. Acaba, hayalet devlet miydi, devletin önünü açtığı fikirler ve çevreler mi, yoksa hani örneklerini hayalet filmlerinde gördüğümüz ve geçmiş suçları cezalandırıcı ruhlar mıydı?
Bütün hayalet hikâyelerinde olduğu gibi bu hikâyede de aksayan, tökezleyen birçok unsura rastlamak mümkün. Öncelikle ortada tek bir hikâye ve hayaletin dolaşmadığı vurgulanmalı. Birçok hikâye ve hayalet dolaşımda aslına bakılırsa. Herkesin kendine göre ve amaçladığına uygun bir hayaleti ve hikâyesi var. Hemen herkes bu tartışmalar boyunca, bütün bu hikâye ve hayaletleri birbirlerine karşı kullanma gayreti içinde. Çünkü hemen herkesin tuttuğu suç, ceza ve kefaret çizelgesi yekdiğerinden farklı. 2012’de bazı siyasi-tıbbi teşhislerle sekerat halinde olduğu ispatlanmaya çalışılan hayaletin (“İslamcılığın”) kapladığı alanın devlet (ya da iktidardaki parti) tarafından istimlak edildiğini iddia edenler, şimdi de bu iddialarını paralel yapı tartışmalarına eklemleyerek ilk anlattıkları hikayeye farklı bir sonuç bölümü ekleme telaşına girmişler sanki. Ancak yeni yazılmaya başlanan bu sonuç bölümü hikâyenin önceki kurgusunun da baştan aşağı değiştirilmesini icap ettiriyor neredeyse. “Paralel yapı” deyimi ortaya çıkmadan hayaletin siyasal süreçlerin kendi iç işleyişi neticesi öldüğünü ileri sürenler fikir değiştirmiş, “paralel yapı” deyimini işlevsizleştirecek başka bir unsuru, devletin istihbaratını hayaletle kaşla göz arasında baş göz edivermişlerdi. Ve hikâyenin bu noktasında söylenmesi gerekli başkaca bir unsur daha vardı ki akıllara sezaydı: Paralel yapının en çok düşman olduğu, devlette sızamadığı tek alan devletin istihbarat alanıydı. Son tartışmalar vesilesiyle kavrıyoruz ki meğer paralel yapının devletin istihbarat kurumuna düşmanlığının temel sebeplerinden biri de bu kurumun yazımızın başından itibaren “hayalet” olarak nitelediğimiz İslamcılığa sızması imiş! Dolayısıyla paralel yapının İslamcılığa düşmanlığına eklenen yeni bir boyutu böylece keşfediyoruz. Bir de, ilginçtir, paralel kalemşorlerin devletin en zayıf, en güçsüz, en beceriksiz ilan ettiği kurum, ülkede tarihi neredeyse Batılılaşma tarihiyle koşut bir fikri ve siyasi akımı tamamen kontrolü altına alabilecek kadar da mahir.
Öyleyse soralım: Şimdilerdeki tartışmanın özünde aslında ne var? 1972-73’te gerçekleştiği iddia edilen bir olaya göre devletin kolluk kuvvetleri, sonradan İslamcılığıyla “aydın” olarak tebcil edilecek bir şahsa ajanlık teklif ederler. Bu şahsa teklif edilen ajanlık paralel yapının yine sonradan içinden filizleneceği Risale-i Nur hareketinin bağlılarına karşıdır. Ancak aydınımız bu olayı bize kırk iki yıl sonra (“2015’te) anlatır. Halbuki 2012’deki tartışmaların öznelerinden biri de o aydınımızdır. Konu ise yine bugünküyle aynıdır: İktidardaki İslamcılar ve İslamcılık. O tartışmada anlatılmayan, belki anlatılmasına gerek duyulmayan hatıranın paralel yapı deyiminin tedavüle girişinin ardından anlatılmasının elbette semptomatik bir yanı vardır. Paralel yapı bağlısı savcı, hakim ve kolluk kuvvetleri tarafından “Selam Tevhid Örgütüne Üyelik” atılı suçlamasıyla usulsüz dinlemeye tabi tutulan İslamcı, eski İslamcı, laik, laikçi, işadamı, siyasetçi, sanatçı vb. bilumum tanınmış ismin de varolduğu bilgisini bu semptoma eklersek bütün bu “istihbarat”, “hayalet”, “ajan” vb. hikayelerinin arkaplanını görmek mümkün olabilir belki de.
Komünizm ve islamcılık
28 Şubat sürecinden bugüne İslamcılığa dair kurgulanan onca anlatının düğüm noktasını bu türden bir “hayalet hikayesi”nin oluşturduğunu görmek birçok bakımdan önemli. Komünist Manifesto’da Avrupa’nın üzerinde gezindiği söylenen hayaletten farkı şu İslamcılığın. Komünizm hayaleti geleceğe dair bir korku ve endişe sebebiyken, İslamcılık geçmişte işlenmiş birtakım suçları cezalandırıcı bir figür olarak arz-ı endem ediyor. Cumhuriyetçi simgesel kurgunun baş edemediği çelişkilerden, onun söylemsel dokusundaki birtakım yırtılmalardan besleniyor bu anlatılar. Bugüne dek İslamcılığın sonuna dair girişilen her tartışmada gözden kaçan en temel hususu da burada buluyoruz. Bu tartışmalarda hep geçmişte işlendiği düşünülen suçları bir başkasına yıkma kaygısının kolaycılığı gözlemleniyor. Bütün entelektüel ün ve sermayelerini İslamcılık üzerinden edinmiş kimselerin de bu kolaycılığa prim vermeleri ise işin en üzücü tarafı.
Star-Açık Görüş, 18.07.2015

12 Ekim 2019 Cumartesi

Gerçeklikteki tahribatı en iyi sinema gösterir

Modern çağın en gözde sanatlarından biridir sinema. Her sanatta olduğu gibi sinema sanatına has filmlerin de taşıdığı birçok anlam vardır. Daha doğrusu deneyimlediğimiz gerçekliğin yapısı, deneyimlenme şekli vb. hususlardan tutun da bu gerçekliğin bize görünme biçimlerine, bunlar arasındaki koşutluk ya da zıtlık gibi iki ayrı kutupta toparlayabileceğimiz farklılıklara ilişkin gerek estetik, gerek etik, gerekse epistemolojik birçok konuyu ele almaya imkan tanıyabilir filmler. Gerçeklik, özgürlük, adalet, ahlak ve sanat sorunlarına ilişkin sinemanın ürettiği birçok cevabı bazılarımız epey sıradan ve bayağı görse de bazen bu kadar basit ve belirsiz olmayabilir bu cevaplar. 
ABD’de felsefe ve sinema dersleri veren Nathan Andersen, mümkün bir film felsefesini niçin ciddiye almamız gerektiğini ortaya koyuyor Türkçeye Gölge Felsefe olarak çevrilen kitabında. Bunu yaparken kendine Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal filmi ile Platon’un Devlet adlı kitabında anlattığı ve belki de felsefe tarihinin en ünlü istiaresi sayılagelen “mağara” istiaresini kullanıyor. Bilindiği gibi istiaresinde Platon eski bir mağaranın derinliklerinde bağlı duran bir grup mahkumu konu edinir. Sonsuza değin, mağarada bulunan ateşin duvarlara düşürdüğü gölgeleri seyretmek zorunda olan mahkumlar gerçeğin bu gölgelerden ibaret olduğunu sanırlar. Bir gün aralarından biri ya da birkaçı bağlarından ve dolayısıyla mağaradan kurtulup çıplak gözle güneşe bakınca ilkin bir körlük yaşasalar da nihayetinde gölgelerin gerçek olmadığını anlarlar. Platon’un İdealar Teorisini açımlamak üzere anlattığı bu istiarenin özellikle sinemada bilim kurgu türü filmlerde sıklıkla kullanıldığına işaret ediyor Andersen. Sözgelimi Matrix, Totall Recall gibi filmlerde gerçeklik ile görünüş arasındaki farklılık ve hatta zıtlık, bu filmlerde kahramanın gerçek zannettiği yaşam dünyasınınbir illüzyondan ibaret olduğunu fark etmesiyle vurgulanır. Bu tür filmlerde açığa çıkan, sinemanın gerçeklikteki tahribatı kolayca göstermesi ve felsefe kitaplarında kuru ve soyut bir dille anlatılan birçok meseleyi ele almada kolaylık sağlamasıdır. Andersen bu yüzden birçok felsefe öğretmeninin de ders anlatımlarında filmleri kullandığını, hatta filmleri kullanmanın kendi başına pedagojik bir değer taşıdığını söylüyor. 
Kaygı uyandırabilmek
Platon’un en önemli felsefi öğretilerini hiç yazmadığına dikkat çeken Andersen, bunları Platon’un paylaşmak istememesinden dolayı değil, onlara yönelten birkaç gösterge dışında bu öğretilerin asla yazılamayacak olduğu için Platon’un sadece heyecan verici ve aydınlatıcı ama sonuçsuz ve eksik kalan konuşmaları resmeden diyalogları kaleme aldığını öne sürerek; zengin gölgeler ve ışık, sessizlik ve ses, imge ve söz etkileşimleri içeren filmlerin de felsefi olduklarını ya da felsefe yapabildiklerini söylemenin tek yolunun dikkatli ve eleştirel izleyicilerin düşüncesinde kaygı uyandırabilmekt en geçtiğini ifade ediyor. 
Kitabında Otomatik Portakal’ı Devlet ile felsefi bir diyaloga sokan Andersen sinema gibi popüler sanat biçimlerinin bile felsefi araştırmayı kışkırtan yanlarının onların gündelik hayatta kanıksadığımız önyargı ve varsayımları irdelememize imkan tanıyan mesafeyi oluşturma kapasitelerine bağlı olduğu sonucuna ulaşıyor. Kitaptaki amacının felsefeyle konuşarak filmleri düşümeye dair bir yaklaşımın ana hatlarını çizmek olduğunu belirten Andersen, herhangi film çalışması ya da felsefe birikimine sahip olunmadan da anlaşılabilecek türden bir eser çıkarıyor ortaya. Otomatik Portakal’ın yakın okumasını ve Devlet’in içerdiği ana temaların tanıtıcı bir açıklamasını içeren kitap gerek sinema felsefesiyle yakından ilgilenen uzmanlara gerekse de Platon ve Stanley Kubrick severlere ilgi çekici bir bakış açısı sunuyor. Kitaba ayrıca önerilen filmler, ek okumalar, isim, terim ve kavramlar sözlükleri ile birlikte kitaba Platon’un Devlet’inin bir özeti de eklenmiş.

26 Ocak 2018 Cuma

Modernliğin kurucu bileşenlerinden biri olarak Hegel

Fransız Devrimi’ne mukabil Almanya’da geliştiği varsayılan ‘felsefi devrim’in tamamlanmış aşamasını temsil eder belki de Hegel ve onun düşünceleri. Genelde Hegel’in son büyük sistemci filozof olduğu yargısı hakimdir felsefe tarihçileri arasında. Felsefe tarihçilerinin bu yaygın yargılarını eleştiren başka bazı değerlendirmelere göreyse, mantık biliminden tarih felsefesine, tinin fenomenolojik incelenmesinden hukuk felsefesine kapsamlı bir felsefi bilimler ansiklopedisi oluşturmaya girişmiş ve belki de modern çağın fikir emeği özet halinde bile karşılığını Hegel’de bulmuş, Hegel en fazla bu tarihsel ortak emeğin sonuçlarını sisteminde yansıtmıştır. Ne de olsa felsefe, Hegel’e göre, en nihayetinde çağın düşünce özeti, olanın (olması gerekenin değil) tasvirinden ibarettir.
Bu bakış açısından söylemek gerekirse sistem kendini ortaya koymakta, felsefe bir “birlikte düşünme çabası” olmaktadır. Bu ortak emek aynı zamanda eylem halinde kendini gerçekleştiren negatifin de emeğidir. Fark üzerinden, ötekinin dolayımı üzerinden kendini kuran bir hareket, bir kendini bilme, tanıma, oluşma ve gerçekleşme sürecidir handiyse felsefi düşüncenin ulaşmaya çabaladığı mutlak ve hakikatin hayatı. Böylece Hegel’de fikrin eylemi ‘ben’i ‘biz’e, ‘biz’i ‘ben’e kolayca tebdil eyleyen ve Heraklitçi anlamda çatışmalar, uyuşmazlıklar ve mücadeleler sonrasında bir uyuma, harmoniye erişen bir süreci ifade etmeye başlar. Elbette bu süreç bitimsizdir. Her harmoninin sonrasında yeniden bir çatışma başlar, oyun kaldığı yerden sürer.
Bilinç, özbilinç, ölüm, yasa
Descatres sonrası felsefesinin kurucu eleştirel düşünürü İmmanuel Kant’ı bir kavram makinesi olarak niteleyen Gilles Deleuze’ün deyişini kısmen öykünerek söylemek gerekirse G. W. F. Hegel, gerçek anlamda modern felsefi düşünce için bir Leviathan modeli görür, felsefenin Leviathan’ı, felsefi Leviathan. Felsefe dergisi Özne’nin Hegel’i konu edinen özel sayısının bu filozof dolayısıyla ele aldığı kavram, bağ ve bağlantılara bakılacak olursa nitelememizin yerindeliğe ilişkin bir vukuf da gelişebilir. Hegel’den hareketle bilinç, özbilinç, ölüm, savaş, yasa, devlet ve bu kavramlara benzer diğer kavramlar dergideki yazıların hemen hepsinde sıkça kullanılmakta, incelenmekte, irdelenmektedir. Hobbes, Feurbach, Rousseau, Schmitt, Lacan, Benjamin gibi düşünürleri Hegel dolayımında ve onunla ilişkili olarak ele alan yazılar da yer almaktadır dergide. Bu yazılar dolayısıyla da tekrar fark etmekteyizdir ki 1960’lı yıllardan itibaren gelişen yeni felsefi düşünceler seti anti-Platoncu olduğu kadar anti-Hegelci imkanları da yoklama kaygısı güder. Hegel’i, belki en polemikçi tilmizi Marx ve ona nispetle oluşturulan Marksizme politik düşmanlık sebebiyle gözardı etmek isteyen bakış açılarının yanıldıklarını itiraf etmeleri gerekir: Hegel, bir kez ve bütün zamanlar için, modernliğin kurucu bileşenlerinden biri olmayı çoktan başarmıştır.