Edebi çevrelerde İkinci Yeni’den beri yeni bir şiir “akımı”nın görülmediği noktasında yaygın bir kanaat vardır. Bu kanaatin yaygınlığına en güzel delil de İkinci Yeni sonrası yazılan şiirlerin; 70’li yılların şiiri, 80’li yılların şiiri, 90’lı yılların şiiri, 2000’li yılların şiiri gibi genelde on yıllık zaman dilimleriyle (“kuşak”larıyla) eşlenerek adlandırılmasıdır. Esasen adlandırma söz eylemi bakımından bu adlandırmanın hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Alabildiğine yansız, dolayısıyla kavrama gücünden yoksun bir adlandırma tarzı. Bu adlandırma tarzı “Murat Güzel” yerine “11. 03. 1971” demekten başkaca bir anlam tanımaz.
Bu kanaati dillerine pelesenk edip yaygınlaştıranlar
için Türk şiirinde “akım” dönemi bitmiş, “kuşak” dönemi ve hatta tek tek
“şairler” dönemi başlamıştır. Bu kanaat ister durumu olumlayıcı bir kabulle,
isterse olumsuzlayıcı bir hayıflanma yahut kınama sigasıyla dile getirilsin
durum değişmez: Bu kanaate kol kanat gerenlerin söylediklerine bakılırsa, Türk
şiirinde yeni bir akımın görülebilme ihtimali neredeyse yüzde sıfırdır. Türk
şiirinde artık yeni bir akım ortaya koyma şansı kalmamıştır. Yazılan şiirlerdeki
olumlu ya da olumsuz değişimi tespit edebileceğimiz temel referans çerçevesi ve
eleştirel yargıgücü böylelikle büsbütün muvakkat bir hale getirilir. Modern
Türk şiirini kendisine göre ölçeceğimiz zamansal ve zihinsel tutamak noktaları
artık yoktur.
İngiliz edip T. S. Eliot’a göre, edebî kuşaklar,
dolayısıyla edebî anlayış, zevk ve beğeniler yirmi-yirmi beş yılda bir değişir.
İngiliz şiiri açısından geçerli bu tespitin modern Türk şiiri için herhangi bir
anlam taşımaması normaldir; çünkü Türkiye gibi son derece genç bir nüfusa sahip
ve gerek siyasal gerek toplumsal gerek ekonomik gerekse de kültürel açıdan
büyük çalkantılara, değişim ve dönüşümlere açık bir toplumda bu değişimlerin on
yıllık zaman dilimleriyle tavsif edilmesinde pek bir gariplik yoktur. Bu
cümleden olmak üzere, şiir yazan kuşakların ardı ardına gelişindeki sürenin
diğer ülke edebiyatlarına nazaran Türk edebiyatında daha kısa zaman
dilimleriyle ölçülmesi şiir alanındaki “atılım”ların devamlılık ve
sürekliliğine değil, aksine toplumsal kriz ve değişimin gözü kör ivmesine
delâlet eder yalnızca. Kuşak değişimlerinin estetik beğeni kalıplarındaki
değişimlere tekabül ettirilmesindeki acelecilik bir yana, toplumsal kriz ve
şiirsel kriz arasındaki mütekabiliyeti ölçme noktasında da bu kıyaslamanın bize
herhangi bir şey söylemesini ummak -şimdilik- boşunadır. En azından şiir
“yazan” kuşaklar ile yazılan şiirleri “okuyan” kuşaklar arasındaki çapraşık
ilişki sorgulanmadıkça bu türden bir kıyaslamanın anlamlı olduğunu söylemek
kolay olmayacaktır.
Ama yine de garip bir durumla karşı karşıyayız. Çünkü
günümüz Türk şiirinde, şiirin yeniliği, sadece “kuşak farkı”yla ölçülebilir bir
yenilik olarak şiir okuru ve eleştirmenine dayatılmaktadır. Yazılan şiirin
niteliğinden çok, şiiri yazanın ait olduğu, içinde bulunduğu kuşağın
nitelikleri yeniliğin esasını teşkil edip belirlemektedir. Herhangi bir şairin
kendisinden önce gelen şairlerden farkı, böylelikle sadece şiir yazmaya
başladığı zaman diliminin farkı olarak, zımnen de olsa, öne sürülmektedir. Yaş
farkından kaynaklanan bu “güncellik” vurgusunun yazılan metinlere (ürünlere ve
karşılıklı suçlamalara dönüşen “eleştiri” yazılarına) yansımayışı ise “şimdiki”
kuşakların “şimdiki” durumlarını tartışmaya açar, açmalıdır. Aynı şey şimdiki
poetik beğeni kalıplarını oluşturan malzemenin niteliğini de tartışmalı
kılmalıdır elbette; fakat bu yazıda etraflıca düşünmek istediğimiz konu bu
değil.
Gördüğümüz kadarıyla İkinci Yeni’den sonra şiir
yazmaya başlayan her kuşak, bir biçimde kendini İkinci Yeni’ye nispet ediyor.
Farklı ve birbiri ardınca gelen bu kuşakların kendilerini doğrudan İkinci
Yeni’ye nispet etmelerinin doğruluğu yanlışlığı bir yana, şiir yazmalarını
gerekçelendirirken dayanak noktası olarak sadece İkinci Yeni’yi seçmeleri bile
oldukça ilginç. Ardı ardınca gelen bu kuşakların şiir yazmalarının tek
gerekçesi, böylelikle yalnızca bir öncekinden daha “yeni” ve daha “genç” bir
kuşak olmaları değil yani; istinat noktası olarak seçtikleri ve dolayısıyla
yücelttikleri İkinci Yeni mirasının edebi temsiline sözde diğer (bu durumda
“diğer”, daima “bir önceki”dir) daha layık olmaları. İkinci Yeni mirasını nasıl
tevarüs ettikleri sorusuna ilişkin doğru dürüst bir cevaba sahip olmayışları
ise bu nispetin ayarsızlığını ayan beyan ortaya koymaktadır (böylelikle yeni
olduğu varsayılan “beğeni” kalıplarını oluşturan malzemenin eskiliği de
kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.) Bu, hem İkinci Yeni’den beri Türk şiirinde
yeni bir akım görülmediği kanaatinin şiir üstüne düşünen kafalar üzerindeki
sultasını güçlendirirken hem de İkinci Yeni sonrası Türk şiirinde ortaya çıkan
tarihsel durumu bir “süreç” olarak kavranamaz bir hale getirmektedir. Bütün bu
karmaşık durum içinde göze çarpan ilk nokta ise her halükârda İkinci Yeni
mirasının yüceltilmesi, kutsallaştırılıp dokunulamaz kılınmasıdır.
Esasen Türk şiirinde bir “miras” bölüşümünün ya da
“hesaplaşma”nın tam ve kâmil anlamıyla hâlâ gerçekleşmemiş olması mıdır asıl
mesele, yoksa elde ettiğimiz bu ipucuna dayanarak daha farklı bir yerde mi
aramalıyız mesele etmemiz gereken şeyi, bu noktada sürekli bir “kararsızlığa”
düçar kalırız.
Oysa biz kuşaklar arasındaki bu çatışmada gözden
kaçırılanın “eleştirel uğraş” olduğunu iddia ediyoruz. İkinci Yeni’den sonra
gelen kuşakların, yani 1970’lerin, 80’lerin, 90’ların en önemli eksikliğini
burada buluyoruz. Bu eksiklik bir yandan bu kuşakların şiir verimlerinin
kalitesini düşürürken, diğer yandan şiir alanındaki klişe düşüncelerin
tortulaşıp yaygınlaşmasına da hizmet ediyor bize kalırsa. Sözgelimi şiirin
metrajına dair tartışmalardan medet uman anlayışların böylelikle yaygın, ama
gayrımeşru bir sapakta durduklarını belirleyebiliyoruz. Ne kadar mükemmellik
tasarısına sahip çıkarsa çıksınlar, ortada duran temel gerçek değişmiyor:
Mükemmellik kaygısı hemen her zaman mükemmelliği katlediyor! Bu, kaçınılmaz bir
yerde. Modern Türk şiirinde mükemmelliğin hemen her zaman istem dışı bir
nitelik taşıdığını görememekten mütevellit bir yanılsama belki de bu.
Sözgelimi yazımızın başında bahsettiğimiz ve birçok
çevrede geçerli şu mahut klişeyi, yani İkinci Yeni’den beri Türk şiirinde yeni
bir akımın çıkmadığı yolundaki kanaati ele alalım. Bu yaygın kanaate göre
İkinci Yeni bir akımdır. İkinci Yeni, neye göre ve nasıl bir akımdır? İkinci
Yeni’yi bir akım haline dönüştüren, bizim Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Ece
Ayhan, Turgut Uyar, Edip Cansever, (Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel) ve benzeri
şairleri aynı akım dairesi içinde, bir arada anmamızı gerektiren unsur nedir? Bu
şairlerin aynı dönemde, aynı muhiti paylaşmış olmaları mı sadece? Bu şairlerin
aynı dönemde, aynı muhitte, aynı şiir anlayışları doğrultusunda şiir yazmış
olmaları mı yahut? Bu saydığımız ortak unsurların “poetik” değeri nedir? Başka
türlü soracak olursak, bu şairlerin tamamına birden teşmil edebileceğimiz ortak
poetik özellikler silsilesi, bu şairlerden sonra şiir yazan kuşaklar içindeki
şairler arasında tespit edilebilecek ortaklık ve benzerlik envanterinden çok mu
değişik, çok mu farklı? Niye İkinci Yeni bir akımdır da İkinci Yeni sonrası
ortaya çıkan ve ancak estetik beğeni kalıpları bakımından “akım” atmosferi ve
bütünlüğü içinde daha anlamlı sayılabilecek türden bir türdeşliğe İkinci
Yeni’den daha fazla layık addetmemiz gereken kuşaklar bir akım oluşturamaz?
İkinci Yeni şairlerinin yazdıkları şiirleri birleştiren ve ayıran temel
hususiyetlerdeki birlik ve beraberlik, sonraki şairleri kuşak olarak
birleştiren özelliklere hangi noktada faiktir ki İkinci Yeni bir akım olarak
değerlendirilebilirken sonraki kuşaklar sadece bir kuşak addedilmektedir?
Bir şiir akımı olarak İkinci Yeni, nasıl ve niçin
“İkinci Yeni” olarak adlandırılabilmiş? Kimler İkinci Yeni’yi bir akım olarak
teşhis edip adlandırabilmiş üstelik? Bu şiire ilişkin, bu şiirin özelliklerine
ilişkin bugün sahip olduğumuz temel düşünceleri kimler oluşturmuş ve nasıl
oluşturmuş? Sonraki kuşaklarda bu ortaklık alanı neden ortaya çıkarılamamış da
şiir ortamı tam da farklı şiir ırmaklarının getirdiği alüvyonlarla dolu, parça
pinçik bir “delta”ya benzetilebilmiş?
İkinci Yeni’nin şiir anlayışını belirlemeye dönük
sorduğumuz soruları sonraki kuşaklar için de benzer bir biçimde sormamızı
gerektirecek bir durum var mı? Bu soruları soran ve bu soruların peşine düşen
bir teemmüle rastladık mı hiç? Bu soruları sorabilmemize mani olan temel husus
nedir? Bu husus şiir uğraşına ait bir husus mudur yoksa şiir uğraşına dahil
edemeyeceğimiz başka bir toplumsal alandan mı neş’et etmektedir?
İkinci Yeni’ye ilişkin bütün fikrî-eleştirel
birikimlerimizi evvel emirde İkinci Yeni şairlerinin yazılarına ve bu yazılarla
aynı dönemde yazılmış eleştiri girişimlerine borçlu olduğumuzu kim inkâr
edebilir? Hüseyin Cöntürk, Eser Gürson, Haluk Aker gibi “yandaş” eleştirmenler,
Asım Bezirci gibi önce yandaş, sonra muhalif eleştirmenler, Memet Fuat gibi
konumu politik, yani “kokmaz bulaşmaz” eleştirmenler, Attila İlhan gibi her
daim muhalif eleştirmenlerin İkinci Yeni şairleri hakkında yazdıkları bugünkü
kuşakların, yani bizim İkinci Yeni’ye dair fikirlerimizin birçoğunu, yandaşlık
ve karşıtlıklarımızı en baştan belirlememiş midir? Bu noktada ima ettikleri
bakımından daha derinlikli şu soruyu da sormak mümkün: İkinci Yeni şiirini
“nesnel eleştiri”nin Türk şiirinde yaygınlık kazanmasından bağımsız düşünebilir
misiniz?
Peki İkinci Yeni sonrası, nesnel eleştiri sonrası Türk
şiirindeki eleştirel çabanın konumu nedir? Benzer bir eleştirel çabaya niçin
rastlanamamaktadır? Bir Orhan Koçak, bir Hüseyin Cöntürk müdür? Bir Baki
Asiltürk, bir Eser Gürson mudur? Bir Mehmet Can Doğan ile bir Asım Bezirci
arasında kim eleştirel bir irtibat kurabilecek; kurduğu bu irtibatı, bizi ikna
edici bir biçimde kim savunabilecek? Bugün biz yazılan şiire karşı aldıkları
tavırların benzerliği bakımından bir Yücel Kayıran ile bir Attila İlhan’ı niçin
mukayeseli düşünememekteyiz?
Orhan Koçak’ın, Baki Asiltürk’ün, Mehmet Can Doğan’ın,
Yücel Kayıran’ın (burada saydığımız bu isimler itibari isimlerdir, örnek olsun
diye aktarılmaktadır ve bu örneklere ilişkin serdettiğimiz olumsuz yargıların
onların eleştirel çabalarının mümkün kıymetine dair herhangi bir şümulü ve
hüküm değeri yoktur) günümüz şiirine ilişkin hangi dikkatleri takdire şayandır;
yol açıcı, yol göstericidir yeni “kuşak”lar için? Öte yandan eleştirmenlerin
şairlere yol açmak, yol göstermek gibi bir sorumluluğu var mıdır? Eleştirmenler
sadece yorumlamakla mı yetinmelidir? Eleştirinin modern Türk şiirinde yeri ve
işlevi nedir? Şiir ile eleştiri faaliyeti arasında hangi türden bir bağ
kurulabilir? Günümüz şiirinin Osman Özbahçe, Hakan Arslanbenzer gibi önde gelen
eleştirmenlerinin günümüzün önde gelen şairleri arasında olması sizce de bir
tesadüf mü?
Bütün bu soruların önümüze getirdiği sorunlar yumağına
kuşatıcı ve kavrayıcı bir şekilde verilecek herhangi bir karşılık, yazımızın
başlığına taşıdığımız soruya da verilmiş bir cevap addedilecektir. Soruları
soranlar şairlerse, cevapları verenler de muhakkak eleştirmenler olacaktır,
olmalıdır. Öteki türlü, herkes kendi göbeğini kendi kesmek maharetini edinmek zorundadır.
Bu ise mirastan pay sahibi olma iddiasından peşinen vazgeçmeyi kendiliğinden
dayatan, daha dolambaçlı, ama daha verimli bir yola baş koymayı gerektirir.
Böylesi bir yolun azığının ise önyargılı kanaatlerden oluşmayacağı muhakkaktır.