İsmet Özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsmet Özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2020 Pazar

ŞİİR OKUMA GÜNLÜĞÜ-7


Türkiye’nin kaderi, Türk şiirinin kaderi
Günlerdir kafamda dönüp duran soru şu: Şairler Türk toplumunda eskiden nerede duruyordu, şimdi nerede duruyor? Bu sorunun farklı bir versiyonuna 2006’da Akşam gazetesinin Kitap ekinde yayınlanmış bir söyleşisinde İsmet Özel’in verdiği cevap aktarılmaya değer: “Türkiye’yi anlamak için şiire başvurmaktan başka çare yok. Özellikle Tanzimat sonrasında… Türk şiiri ne olacak meselesi Türkiye ne olacak meselesiyle etle tırnak gibi bağlıdır.” Elbette şairler ile şiiri ayrı ayrı ele almak, öyle düşünmek lazım. Türk toplumunda şairler bugün çok önemsenecek bir yerde görülmüyorlar, onların olup olmamalarını umursayan insan sayısı çok fazla değil. Ama bir şekilde şiir dendiği an, şiiri ve şairleri en umursamaz görünenlerin, kendilerini size böyle gösterenlerin bile gözleri ışıyor; hemence atılıyorlar: “Ben de şiir yazmıştım” yahut “benim de şiirlerim var.” O zaman anlıyorsunuz ki bu kişilerin şiire ve şairlere uzak durmalarının en asli sebepleri arasında, ya bir zamanlar yaşadıkları “kırgınlık”ların, yani duygusal bakımdan kendilerini ifade etmek için başvurdukları şiirin onların duygularını aktarmak istedikleri kişilerde istedikleri etkiyi oluşturamaması var yahut şiir yazmaktan dolayı kazanmayı umdukları statüyü başka yollardan daha rahatça elde etmelerinin verdiği bir “etkinlik” bilinci. Bu kişilerin şiire uzak durmalarının saiki de böylelikle ortaya çıkıyor: Şiir yazarken bile kendi “oluş”larının bir parçası addetmiyorlardı şiiri, şimdi de hayatlarında olmaması ile olması arasında herhangi bir fark olmayan bir şey şiir.
Zaman zaman şiirden ve şairlerden nefret edenlerle de karşılaşıyorum. Yok hayır, bu kişiler Platon gibi filozof meşreplilerden değil. Aksine, büyük bir kısmı son derece “sosyal”, “girişimci”, “paragöz” kişiler. Onların şiirden nefretlerinin sebepleri, İsmet Özel’in Keynes’ten nefret sebeplerinden bile fazla belki. Platon şairlerden nefret etmiyordu, sadece egemenin “filozof kral” olmasının toplumun hayrına olacağını düşünüyordu. Şairler ise “taklidin taklidi”ni üreten kişiler olarak “yalancı” konumundaki kişilerdi Platon’a, yani hakikati savunmaya çalışan filozofa göre. Şair, toplumsal dengeyi bozan bir kişi idi neticede Platon’un gözünde. Yani Platon ile şairler arasındaki uyuşmazlık benim kafamda dönüp duran soruyla şimdilik ilgili değil.
Türk şiiriyle Türk toplumunun kaderi arasında bir ortaklık varsaymak ne kadar doğru? İsmet Özel’in sözlerinde böylesi bir “kader ortaklığı”nın öngörüldüğü açık. Şiirin durumu ile Türkiye’nin durumunu eşlemeye dayanan bu yaklaşımı benimsemeye biz şairler ne kadar yatkın olursak olalım, son kertede, ülkenin durumunu şiirin durumuna endeksli düşünme şeklinde kabul edilebilir bir yan görmek pek uygun gelmiyor bana. Elbette bir toplumu anlamak için o toplumda yazılan şiir ilk başvurulması gerekli kaynaklardandır, lakin sadece şiirine bakarak o toplumu anlamak da yeterli değildir. Tanzimat sonrası Türk şiirinin gelişimi, değişimi ile Türkiye’nin gelişimi, değişimi arasında bir paralellik olduğu muhakkaktır; fakat bu değişim ve farklılaşmalardaki paralelliğin bu iki unsur arasında bir kader ortaklığı olarak görülmesinin ‘abartılı’ bir tarafı da vardır. (3 Mayıs 2018)

İmgeciliği savunmak
Kökşiir yeni çıkmaya başlayan 3 aylık bir ‘Şiir sanatı dergisi.’ İlk sayısı elimde, Ocak-Şubat-Mart aylarını kapsıyor bu sayı. Dergi kendini ‘şiirin teorik meseleleri hakkında düşünme ve tartışmanın bir platformu’ olarak konumlamış. Dergideki Bülent Keçeli, Osman Özbahçe ve Hakan Şarkdemir yazılarını okudum ilkin. Keçeli yazısında, ‘şiirin kendi tavrını kaybettiği’ni savlıyor. Keçeli, ‘güncel şiir’ diye bir kavramın oluşturulduğunu ve bu kavramın ‘gerçek şiir tavrının yerine eklemlenmek’ istendiğini de savına ekliyor. ‘Güncel şiir’ diye yadsıyarak kavradığı tavrın şiiri yazmak için şiiri meydana getiren araçları yok saydığını, sözcüğün sadece bir karşılık kılınmak istendiğini, şiirin felsefi ağırlıktan kurtulmak istediğini düşünen Keçeli, “Şiire sadece imge felsefi ağırlık katmaz elbette; imge bir başlangıçtır, hareketlidir, akıcıdır; bulunduğu kabın şeklini almaz, bulunduğu şiirin şeklini alan imge, imge değildir. İmge her şeyiyle şiire farklılık, başkalık katan yapının adıdır” diyor. Keçeli’nin bu sözlerinin içsel bir çelişki taşıdığı kolaylıkla gösterilebilir. Öncelikle imgenin hareketli olduğu varsayımı, imgenin ‘özünde’ hareketli olduğu gibi bir ek varsayıma ihtiyaç duyuyor. Oysa hareket, hareketlilik, hareketsizlik pekâlâ iliştirilebilir sıfatlar. İmgeyi ‘her şeyiyle şiire farklılık, başkalık katan yapının adı’ saymak da imgeyi şiire aşkın (transandantal) addetmenin bir yolu. Bu durumda şiir değil, imge üretiyor demek ki şairler Keçeli’nin bakış açısına göre. Elbette bütün bunları ileri sürebilmesi için Keçeli’nin bize sarih bir imge tarifi sunması gerekiyor. Ancak yazısında böyle bir sunum yok. Sözgelimi şiir sözkonusu edilince bir ‘kelime’ ile bir ‘imge’nin farkının ne olduğu, ‘imge’ deyişiyle ‘gösterge’ deyişinin kullanımlarındaki farklılıkları vb. bize aktarılabilse belki Keçeli’nin söyledikleri daha makul bir zeminde soruşturulabilir. Ancak, elimizde bir tarif yok; yani imge ile şiiri şiir kılan herhangi bir şey, herhangi bir tasannu arasında bir ayrım sunmuyor Keçeli. Aksine imge demekle, ‘şiire farklılık getiren bir yapı’dan bahsettiğini kastediyor. Bundan yola çıkarak, Keçeli’nin imge dediğinde metafor, metonimi, mecaz, mecaz-ı mürsel, tevriye vb. bütün söz sanatlarına birden işaret ettiğini de düşünebiliriz. Çünkü herhangi iki şiiri birbirinden ayırt etmenin yollarından biri de ağırlık verdikleri, başat kıldıkları söz sanatına bakmak olabilir.
Bir de şiire katıldığı var sayılan farklılık şiiri hangi şeyden farklılaştırıyor, dilin gündelik kullanımlarından mı? Dilin gündelik kullanımlarında imge yok mu sözgelimi? Bütün bu söz sanatlarıyla birlikte roman, hikâye gibi diğer türlerde olduğu gibi pekâlâ gündelik dilde de imgelerin kullanıldığını görebiliyoruz. Şiiri bütün bunlardan farklılaştıran şeyi imge saymanın kendisinde bir sıkıntı var. Bu, kısmen, İkinci Yeni sonrası yaygınlaşan ‘şiir, bir imge kurma sanatıdır’ tarifiyle de alakalı bir durum. Ama yanlış. Şiirde olduğu kadar resimde, müzikte, heykelde, öyküde, romanda da imge bulunabilir. Hatta, bu sanatlar da kendi açılarından aynı şekilde ‘imge kurmak’tan bahsedebilir. Böyle bir aşamada şiiri sıradan bir sanat saymaya başlar, imgenin onu büsbütün farklılaştırdığını, başkalaştırdığını düşünmenin bu aşamada mümkün olmadığını görürüz.
Bütün bunlarla birlikte ‘güncel şiir’ kavramlaştırmasıyla neyi eleştirdiğini tam anlamasak da Keçeli’nin ‘imgeci’ bir tutumu savunmaya gayret ettiğini görebiliyoruz. Bu da sanırım yazısının başka bir nakısası. Tavrı net değil imgeciliğe uygun olarak, anladığım bu. Gerçek şiire özgü bir tavrı sahiplenir görünürken şiirin gerçekliğine zarar verilebilir oysa. Bir şairin en çok dikkat etmesi gereken nokta da sanırım bu: Neyi nasıl yaptığına ilişkin daha açık bir fikre sahip olmak. (6 Mayıs 2018)

Yenilik arayışları ve şiir
Kökşiir dergisinin ilk sayısındaki yazısında Osman Özbahçe “modern Türk şiiri”ne çizdiği genel çerçevede 90 kuşağıyla birlikte Türk şiirinde başlayan yenilik çabalarının çoğalmasından kaynaklı bir ‘çaresizlik’ üretiminden de söz ediyor. Şu satırlar Özbahçe’nin: “Türk şiir tarihinde yenilik belki de ilk defa bir çaresizlik üretmektedir. Yenilik, yenilik yapamamaktadır. Bugün şiirimiz böylesi bir paradoksla karşı karşıyadır. Bunun nedeni şiirin bütünüyle biçim araştırmalarına indirgenmesidir… Fakat şiir bir yerde ‘anlam’dan ibarettir. Teknik, yaşanan hayat bağlamında anlamlı bir yapı sunmadıkça karşılıksız kalır… Şiir, insana yabancılaşıyor; çünkü biçim araştırmalarıyla içi boşalıyor. Birbirine karşıt iki anlayış şiiri hızla değersizleştiriyor: Biçim araştırmalarına dayalı yeni şiir ve klâsik şiir.” Gerçekte Özbahçe’nin tespitlerinin tümüne katılıyorum. Fakat bugün şiirin değersizleşmesinin sebeplerinin sadece şiirin içsel niteliklerinden kaynaklanmadığını da düşünüyorum. Yenilik arayışlarının çoğunda fikri bakımdan önemlice bir inkıraz olduğunu da görüyorum. Şiirin yeniliğini, sırf biçimsel yeniliklerde aramak elbette içi boş bir deneyim. Klasik şiir yaklaşımlarının çoğunda da fikir anlamında bir tazeliğe denk gelemiyoruz ne yazık ki. Bu ikilemden, bu çıkmazdan, bu paradokstan kurtulmak gerekiyor. Ama nasıl? (7 Mayıs 2018)

Temmuz, 40, Nisan 2020


24 Ekim 2013 Perşembe

ÇAYDA MASTER, SİGARADA DOKTORA!

Sigara yasağına tepkiler gelmeye devam ediyor. Murat Güzel direneceğim! Diyor.


İfade bana ait değil. Konya’nın duayen gazetecilerinden Seyit Küçükbezirci’ye ait. Seyit abi, iyi bir gazeteci olabilmenin ilk şartını geçtiğimiz haftalarda karşılaştığımızda böyle ifade etmiş ve hemen eklemişti: “Şu sigaraya konan yasak öncelikle gazeteciliği öldürecek, gör bak.”
Ben de kendimi çayda master, sigarada doktora yapmış biri olarak addedebilirim. Sigaraya ve çaya ünsiyetimin geçmiş yıllarını düşünürken aklıma gelenleri yazmak; sigara ve çayla, özellikle çayın yanında sigarayla kurulan o bağı ne zaman nasıl kazandığımı anlatmak istiyorum. Bu yasağa bir yazar nasıl direnebilirse onu yapmak istiyorum yani.
17 yaşıma kadar sigaradan uzak durdum. Hatta iyi bir sigara tiryakisi olan rahmetli babamı o yaşıma kadar şiddetle eleştirdiğimi biliyorum.

17’mde başladım
17 yaşında ODTÜ Makine’yi kazanıp Yurtkur’a bağlı Dikimevi Erkek Öğrenci Yurdu’nda kalmaya başladığım ilk geceydi. Yurdun karşısındaki bakkaldan aldığım bir paket Maltepe’yle üniversiteye de başlamıştım. Yurttaki arkadaşlarım arasında yer alan ve halen Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. Bilal Sambur’la karşılıklı kitap mütalaalarımızın değişmez eşlikçileri arasında çay ve sigaranın olması da kaçınılmazdı. Çay ve sigaraydı belki de kitaplardan önceki hocalarımız.

Mustafa MiyasoğluSuçlu Miyasoğlu
Peki 17 yaşına kadar sigaraya şiddetle karşı çıkmış bir kişi olarak nasıl başlamıştım bu merete? Bu başlangıçta bir suçlu varsa o da Mustafa Miyasoğlu’dur. Onun Güzel Ölüm adlı romanını okumuştum ilkin. Ve ardından bu roman üzerine bir söyleşisini. Söyleşide yazarken mutlaka sigara içtiğini de ifade etmişti Mustafa abi. Demek ki demiştim kendi kendime iyi yazı yazabilmek için iyi sigara içmek elzem. (Okumakta olduğunuz yazıyı yazarken de çay ve sigara içtiğimi söylememe bilmem gerek var mı?)
Daha sonraki yıllarda doktora tezim sigara olduğu için elbette bölüm bölüm ilerlemiştim. Zaman zaman Türkiye’nin yazgısını değiştirecek Batılılaşma hareketlerinin esbab-ı mucibesini çözümlememe yardımcı olur zannıyla kısa Camel, filtresiz Jitan, kısa kırmızı Winston ya da kısa Marlboro da içtiğim oldu. Garbzede olduğum bu dönemleri çabuk atlattığımı söyleyebilirim. Öze Dönüş’üm ise elbette Birinci’dir.

Babam bıraktı, bana kızıyor
25 yaşıma geldiğimde rahmetli babam sigarayı bırakmış ve bu kez o beni şiddetle sigarayı bırakmam doğrultusunda eleştirmeye başlamıştı.
Ama Recai Güllapdan’ın ‘Sigara içmenin adabı’nı anlatan o yazısını okumuşken ve üstelik artık ‘Birisine kırk gün deli derseniz gerçekten deli olur’ kelam-ı kibarına istinaden ‘şair’ ve ‘yazar’ olarak da tanınmaya başlamışken, sigarayı bırakmak yerine doktoramın sonuç bölümünü yakmaya, pardon yazmaya başlamıştım bile.
İmdi gelelim şu yasağa.

Necip Fazıl KısakürekSona geliyoruz bu yasakla
Bu yasak, her karşılaştıklarında hemence bir çay ocağına oturup dergi çıkarma projeleri geliştirmeye başlayan şair muhabbetlerinin sonuna geldiğimizi işaret eder.
Bu yasak, ‘Ağzı dumanlı, göğsü imanlı bir gençlik’ yetiştirme arzularımızı tükettiğimiz anlamına gelir. Bu yasak, gözleri kapanmışken bile sigara içen ve zihnimde hep Kültürden İrfana’nın kapağındaki o sigaralı resmiyle yer etmiş Cemil Meriç’i, Çile’deki fotoğrafıyla kimsenin iyi bir tiryaki olduğunu inkar edemeyeceği Necip Fazıl Kısakürek’i, İklim yayınlarının bastığı Erbain’in buğday başaklarıyla süslü kapağını açtığınızda karşılaştığınız sigaralı İsmet Özel’i unutmanız demektir.
Bu yasak, bizi bugüne taşıyan endişeyi, tasayı, kaygıyı beslemiş çay ve sigara gibi iki önemli dosttan ayrılmak gibi trajik bir kararı almanızı gerektirecektir.
Bu yasak sözgelimi Emirgan Nargile Salonu’nda Mehmet Harmancı Yakup Cemil bıyıklarıyla nargilesini fokurdatırken sizin ona Sakallı Celal sakallarınızla sigaranızı tüttürerek eşlik etmenizin sonu demektir.
Tekel 2000’ini gömlek cebinden tek tek çıkarıp içen Nihat Genç imgesi bu yasakla zihninizden de silinmeye mahkum olacaktır.
Bu yasak hem Mevlana törenlerini takip etmesi, hem Selçuklu geometrik yıldız süslemelerini incelemesi, hem Bedenyazısı kitabında Doğu ve Batı felsefeleri arasında yaptığı analitik kıyaslamaları seçkin bir grubun katılacağı bir çalışma atölyesinde size anlatması için davet ettiğiniz Zeynep Sayın’ın kendisi yerine bagajının Konya’ya gelmesi ve gecenin bir yarısında sigarasız kalınca Zeynep Sayın’dan izin alıp bagajındaki Camel’leri içip tüketmenizi zihninizden silip atmanızı sizden talep edecektir.
Velhasıl bu yasak, kültüre, şiire ve felsefeye düşman bir yasaktır ve bu tür bütün yasaklar gibi eninde sonunda ihlal edilmeye layıktır.

Murat Güzel yazdı, yaktı, yaktı yazdı
Dunyabizim.com, 25 Temmuz 2009