Aydınlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydınlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2019 Perşembe

Kötü felsefe, modern kültür ve Hegel

Aydınlanma, Fransız Devrimi ve Kant’ın metafizik eleştirisi sonrası modern felsefedeki sorunlara yönelik kapsamlı bir düşünme çabasını temsil eder Hegel. Kant’ın metafizik eleştirisinin imkansızlaştırdığı ve felsefeyi sadece bilgi edinme yollarının şartlarına dair bir epistemolojiye indirgediği düşünü-len bir ortamda metafizik araştırmalarını mümkün kılabilecek bir yaklaşım geliştirmeye çalışan, metafiziğe yönelik her türlü pozitivist yaklaşımı ‘kötü felsefe’ addeden Hegel’in neden okunması gerektiği sorusuyla kitabına başlayan Alman idealizminin önemli araştırmacılarından Frederik Beiser, Hegel’in düşüncelerinin modern kültürün en derinine işleyip onun ayrılmaz bir parçasına dönüştüğünü belirtiyor. Başta varoluşçuluk olmak üzere, pragmatizm, Marksizm, fenomenoloji, yapısalcılık, post yapısalcılık gibi 20. yüzyılın hemen her önemli felsefi hareketinin Hegel’e gösterilen tepkiden neş’et ettiğini söyleyen Beiser, modern kültürün kökenlerine aşina olabilmek için Hegel’in anlamanın elzem olduğunu vurguluyor. 
Kartezyen öznelcilik 
Sıkça bahsedilen Kıta felsefesi ile analitik felsefe arasındaki kültürel savaşın başlangıçtaki amacını çoktan yitirdiğini belirten Beiser, çağdaş gündemi meşgul eden birçok sorunun Hegel’in de ilgilendiği sorulardan oluştuğunu da belirtiyor. Epistemolojide temelcilik ile konvansiyonalizmin aşırılıklarından nasıl kaçınılabileceği; realizm ile sosyal epistemolojiyi liberalizmin özgürlüğü ile topluluğun ideallerini birleştirmenin mümkün olup olmadığı, tarihselciliğin içgörülerini benimserken görececiliğe düşmemenin nasıl başarılacağı, zihin felsefesinde materyalizm ve düalizm vb. sorunların bunlardan olduğuna işaret eden Beiser, birçok çağdaş filozofun Hegel’i kartezyen öznelcilik, naif realizm, aşırı uç liberalizm ve zihin-beden düalizmi gibi sorunlarla malul varsayım ve yaklaşımlar için bir çare olarak gördüğüne işaret ediyor. 
Hegel’i Alman romantizminin Aydınlanma ve Kant karşıtı bağlamında yorumlayan Beiser, Hegel’in ve ilk romantiklerin Aydınlanma’nın çocuk-ları olmasına karşın, onun krizinden etkilenenlerin başında geldiklerini söylüyor. Her ne kadar sonradan Aydınlanma’ya isyan bayrağı açmışlarsa da Aydınlanma’ya çok şey borçlu olan Hegel’in yetkin felsefesinin aklın otoritesinin kurtarma ve bu otoriteye yeniden saygınlık kazandırma girişimi olarak yorumlanabileceğini ifade eden Beiser, onun büyük başarısını da romantikleştirilmiş akılcılık ya da akla uygun bir hale getirilmiş bir roman-tizm oluşturarak Aydınlanma’yı romantizmin bazı akımlarıyla sentezlemesi olduğunu belirtiyor. 
Hegel’in metafiziği olarak mutlak idealizmi, organik dünya görüşünü, tinin dünyasını ve dini boyutu tartışan Beiser, Hegelci sistemin epistemolojik temellerini oluşturan unsurları ise diyalektik ile solipsizme karşı yürüttüğü tartışmada buluyor. Hegel’in hukuk, devlet, tarih ve sanat felsefesini de belirgin başlıklarla ele almayı ihmal etmeyen Beiser, onu uzman olsun olmasın hemen her okurun anlamasına elverişli bir şekilde ele alıyor. Kitapta okumayı güçleştiren tek nokta ise zaman zaman aşırılaşan dizgi hataları.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Din-dünya ilişkileri nereye doğru gidiyor?

Batılılaşma dönemi boyunca Türk düşüncesi ve siyasetinde hemen her zaman tartışılan önemli konuların başında gelir dinin insan ve toplum hayatındaki yeri. Özellikle sosyolojik teoride dinin önemli bir toplumsal kurum olarak tasnifi, modernleşme tarihimizde dinin günlük hayatımızda ya da siyasetteki yerini sürekli tartışmamızı açıklıyor görünse de bu yerin ne olması gerektiğine ilişkin sürdürülen tartışmaların büyük bir kısmının normatif ve buyurgan bir yan taşıdığını da söyleyebiliriz. Tartışmaların bu normatif ve buyurgan kısmının özellikle laiklik ve din ve siyaset ilişkilerine dair gelişirken sekülerleşme kavramıyla ilgili sosyal bilim literatürünün de zihniyet değişimi, gündelik hayat alışkanlıklarında ve hayata dair tasavvurlardaki dönüşümü tespit ve hatta teyit etmekle ilgili olduğunu görebiliriz.
Hatta sosyal bilimleri de mümkün kıldığı iddia edilebilecek modernlik durumunun, hemen her şeyi yaşanan dünyanın dışından bir nedene istinaden açıklayan ve böylelikle yaşanan dünyayı ‘büyülü’ bir halde tasavvur etmemize imkan sağlayan geleneksel-dinsel toplumların zıddına Weberyan bir tarzda ‘dünyanın büyüsünün giderilmesi’ sonucu ortaya çıktığı iddialarının mütemmim bir cüzü olarak dünyevileşme ve sekülerleşmenin modernleşmenin normal bir sonucu sayıldığı ileri sürülür aynı literatürde. Modernleşme ile ilgili bütün tespit ve analizlerde tarihsel bir evrim anlatısı olarak insanların gündelik hayatlarında dini etkilerden bağımsızlaşmaları olarak sekülerleştikleri, bu sürecin modernleşme sürecinin handiyse olması gerekli, vazgeçilmez bir parçası olduğuna dair kolayca karşı çıkamayacağınız bir öngörü de yer alır.
‘Tarihin sonu’ aşaması
Sekülerleşme yanlısı addedebileceğimiz bu öngörüye karşın, 1970’lerden itibaren sadece Türkiye’de ve İslam’da değil, dünya genelinde ve Hıristiyanlık, Yahudilik ve Budizm gibi büyük dinlerin hemen hepsinde yaşanan canlanma, dinselliklerde varsayıldığı gibi bir azalmanın yerine bir artışın da vuku bulduğunu gösterdi. Bu olguya karşın, hem dindar hem de seküler sayabileceğimiz birçok sosyal bilimci tarihsel anlatıdan vazgeçmek yerine bu anlatının geçerliliğinde uzlaşmış görünüyorlar: Her iki kesim de sekülerleştiğimiz iddiasını sürdürüyor. Seküler-laik sosyal bilimciler dinsellikte ve dindarlaşmada görünen artışın modernleşme karşıtı yanlarına işaret ediyor, yine de nihai planda yaşananın bir sekülerleşme olduğu vurgusuyla bir tesellli arıyorlar. Dindar sosyalbilimcilerin sekülerleşmeye dair yaptıkları saptamayı ise bir tür yakınma ve endişeli bir uyarı olarak görmek mümkün. Esasen her iki kesimin de böylelikle sosyolojik bir gelişme olarak sekülerleşme tezinde buluştuklarını görebiliyoruz.
İslam ve Sekülerleşmenin Kaynakları kitabında klasik modernist teorisyenleri bile yanlışlayan bunca dini gelişmeye karşın, din ve dünya ilişkilerindeki gidişatın niçin daha fazla sekülerleşmeye doğru olduğunun düşünüldüğünü soran Prof. Dr. Yasin Aktay, sekülerleşme sosyolojisine hakim literatürün ilginç bir biçimde dinselliğin en önemli göstergelerini bile aslında sekülerleşmenin birer göstergesi saymaya çalıştığını, dindarlar arasında yaşanan, yaşanması gayet doğal olan görüş ayrılıklarını bile sekülerleşmenin kanıtı addettiklerini savlıyor. Böylelikle sekülerleşme anlatısının da eninde sonunda herkesin ulaşacağı bir tür “tarihin sonu” aşamasına denk düşen bir kültürel ya da hayat tarzı savunusuna dönüştüğünü tespit eden Aktay, bu anlatının nihai olarak sekülerleşmenin tarihin sonundaki muzaffer ideolojiye denk düştüğüne dikkat çekiyor. Kitabında Aydınlanma, Liberalizm, Muhafazakarlık, Sekülerleşme gibi kavram ve ideolojileri sorgulayan Aktay böylelikle sekülerleşme anlatısının yerindeliğine ilişkin önkabulleri de sarsıyor.