dindarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dindarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2018 Perşembe

Dindarlık-Müslümanlık arasındaki makas

Türk modernleşmesi boyunca en sık tartışılan alanların başında gelir din. Kimi zaman siyasi düzeyde din ve devlet ilişkilerinin cari boyutları ile nasıl olması gerektiğine dönük laiklik tartışmalarına denk geliriz kimi zamansa gündelik hayatımızda maneviyatın nereye ve nasıl tetabuk ettiğinin sorgulandığına şahit oluruz. Bütün bu tartışmaların kamusal ya da özel alanlara ilişkin yürütülmesi de tartışmaların seyrini elbette etkiler. 28 Şubat süreci ve akabinde başlayan ve aradan geçen süreçte artık iyice kanıksadığımız bir türe evrilerek, popüler kültürün çeşitli istemleri doğrultusunda, özellikle bu istemlerin dile getirildiği ana mecralardan birini teşkil etmesi dolayısıyla çeşitli medya organlarında birtakım tartışmalar, sataşmalar, saldırılar, savunmalar sık sık yaşandı. Bu tartışmaların kısm-ı azamisinin Türk toplumunun manevi müktesebatının en temel bileşeni saymamız gerekli olan İslami inançlarımızın, dini emir ve yasakları yaşamımıza aktarma yollarımızın, dahası bu emir ve yasaklar çerçevesinde geliştirdiğimiz gündelik anlayış ve bilgeliğimizin doğruluk ya da yanlışlığına, yerinde olup olmadığına, uygun düşüp düşmediğine ilişkin gelişmesi de bu tartışmaları birçoğumuzun gereksiz ve müptezel addetmesine sebebiyet verdi. Sahiden de öyleydi.
Kamusal Maneviyat adıyla yayınlanan kitabında gündelik hayatın seküler ve modern temposuna teslim olmuş bir dinselliğin dindarlıkla Müslümanlık arasındaki makası bir hayli açtığını savlayan Necdet Subaşı, artık dini hayatın göstergelerinin uhrevi düzeyden çok görünür alandaki imajlarda aranıp tanımlandığını söylüyor. Dini bilgilerin popüler kültürün ihtiyaçları doğrultusunda yağmalanmasının maliyetini; Türkiye’nin modernleşme serüvenini, aydınlar ve ulema ayrımını diyanet ve çeşitli dini örgütler çerçevesinde seyreden dini hareketliliği arkaplan seçerek çıkarmaya uğraşıyor. Tüketim kültürünün maneviyatımıza yönelik tehditlerinin doğurduğu sorunlar kadar Avrupa’daki İslam düşmanlığına da işaret eden Subaşı bütün bu tartışmaları yeniden ele almamızı mümkün kılacak bir çerçeve belirlemeye uğraşıyor.
Dinde reform
İslamofobi ve Euro-İslam (hatta şimdilerde Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un tasavvur ettiği haliyle bir “Fransız İslamı”) gibi gerek Müslüman varlığını gerekse de Müslüman maneviyatının yaslandığı temel birtakım sabiteleri gözden düşürmeye yönelik gelişmelerin artık sadece Batılı ülkeler nezdinde gündeme gelen bir konu olmadığına vurgu yapan Subaşı, sözgelimi dinde reform arayışlarını en azından bir ‘ukde’ olarak içlerinde hep yaşatmış ve dini inançları hemen her zaman arkaik bir bakiye olarak değerlendirmiş bazı çevrelerin sürekli bulunduğu Türkiye’de bu tür yaklaşımların kendiliğinden kazandığı ima ve tedailere de dikkat çekiyor.
AK Parti’nin 2002’den bu yana kazandığı büyük siyasi başarının arkasındaki temel motivasyonu sadece tarihsel konjonktürlerden kaynaklanan sebeplere bağlamanın yersizliğine işaret eden Subaşı, bu başarının arkasındaki temel saikler arasında Müslüman kamuoyunda neredeyse bir kaç yüzyıla yayılan ağır bir dışlanmışlık ve bastırılmışlık duygusunu harekete geçirip yeni bir enerjiye dönüştürmeyi mümkün kılan maneviyatın bulunduğunu savlıyor. Buna karşın, Subaşı’nın yaptığı bazı uyarıları da mutlaka göz önünde tutmalı. Bu uyarılardan belki en önemlisi temel dini sabitelerin bile tartışma konusu edilip değiştirilebileceğinin ileri sürüldüğü bir dünyada seküler alışkanlıklar, hazzı ve tüketimi önceleyen tutkular, dünyevi ihtiraslarla sınır tanımayan tercihler ile abartılı sayılabilecek mistik hayat tarzları toplumsal dini gerçekliğimizi maneviyat temelinde handiyse tehdit etmeye başladığıdır.
Star-Açık Görüş

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Din-dünya ilişkileri nereye doğru gidiyor?

Batılılaşma dönemi boyunca Türk düşüncesi ve siyasetinde hemen her zaman tartışılan önemli konuların başında gelir dinin insan ve toplum hayatındaki yeri. Özellikle sosyolojik teoride dinin önemli bir toplumsal kurum olarak tasnifi, modernleşme tarihimizde dinin günlük hayatımızda ya da siyasetteki yerini sürekli tartışmamızı açıklıyor görünse de bu yerin ne olması gerektiğine ilişkin sürdürülen tartışmaların büyük bir kısmının normatif ve buyurgan bir yan taşıdığını da söyleyebiliriz. Tartışmaların bu normatif ve buyurgan kısmının özellikle laiklik ve din ve siyaset ilişkilerine dair gelişirken sekülerleşme kavramıyla ilgili sosyal bilim literatürünün de zihniyet değişimi, gündelik hayat alışkanlıklarında ve hayata dair tasavvurlardaki dönüşümü tespit ve hatta teyit etmekle ilgili olduğunu görebiliriz.
Hatta sosyal bilimleri de mümkün kıldığı iddia edilebilecek modernlik durumunun, hemen her şeyi yaşanan dünyanın dışından bir nedene istinaden açıklayan ve böylelikle yaşanan dünyayı ‘büyülü’ bir halde tasavvur etmemize imkan sağlayan geleneksel-dinsel toplumların zıddına Weberyan bir tarzda ‘dünyanın büyüsünün giderilmesi’ sonucu ortaya çıktığı iddialarının mütemmim bir cüzü olarak dünyevileşme ve sekülerleşmenin modernleşmenin normal bir sonucu sayıldığı ileri sürülür aynı literatürde. Modernleşme ile ilgili bütün tespit ve analizlerde tarihsel bir evrim anlatısı olarak insanların gündelik hayatlarında dini etkilerden bağımsızlaşmaları olarak sekülerleştikleri, bu sürecin modernleşme sürecinin handiyse olması gerekli, vazgeçilmez bir parçası olduğuna dair kolayca karşı çıkamayacağınız bir öngörü de yer alır.
‘Tarihin sonu’ aşaması
Sekülerleşme yanlısı addedebileceğimiz bu öngörüye karşın, 1970’lerden itibaren sadece Türkiye’de ve İslam’da değil, dünya genelinde ve Hıristiyanlık, Yahudilik ve Budizm gibi büyük dinlerin hemen hepsinde yaşanan canlanma, dinselliklerde varsayıldığı gibi bir azalmanın yerine bir artışın da vuku bulduğunu gösterdi. Bu olguya karşın, hem dindar hem de seküler sayabileceğimiz birçok sosyal bilimci tarihsel anlatıdan vazgeçmek yerine bu anlatının geçerliliğinde uzlaşmış görünüyorlar: Her iki kesim de sekülerleştiğimiz iddiasını sürdürüyor. Seküler-laik sosyal bilimciler dinsellikte ve dindarlaşmada görünen artışın modernleşme karşıtı yanlarına işaret ediyor, yine de nihai planda yaşananın bir sekülerleşme olduğu vurgusuyla bir tesellli arıyorlar. Dindar sosyalbilimcilerin sekülerleşmeye dair yaptıkları saptamayı ise bir tür yakınma ve endişeli bir uyarı olarak görmek mümkün. Esasen her iki kesimin de böylelikle sosyolojik bir gelişme olarak sekülerleşme tezinde buluştuklarını görebiliyoruz.
İslam ve Sekülerleşmenin Kaynakları kitabında klasik modernist teorisyenleri bile yanlışlayan bunca dini gelişmeye karşın, din ve dünya ilişkilerindeki gidişatın niçin daha fazla sekülerleşmeye doğru olduğunun düşünüldüğünü soran Prof. Dr. Yasin Aktay, sekülerleşme sosyolojisine hakim literatürün ilginç bir biçimde dinselliğin en önemli göstergelerini bile aslında sekülerleşmenin birer göstergesi saymaya çalıştığını, dindarlar arasında yaşanan, yaşanması gayet doğal olan görüş ayrılıklarını bile sekülerleşmenin kanıtı addettiklerini savlıyor. Böylelikle sekülerleşme anlatısının da eninde sonunda herkesin ulaşacağı bir tür “tarihin sonu” aşamasına denk düşen bir kültürel ya da hayat tarzı savunusuna dönüştüğünü tespit eden Aktay, bu anlatının nihai olarak sekülerleşmenin tarihin sonundaki muzaffer ideolojiye denk düştüğüne dikkat çekiyor. Kitabında Aydınlanma, Liberalizm, Muhafazakarlık, Sekülerleşme gibi kavram ve ideolojileri sorgulayan Aktay böylelikle sekülerleşme anlatısının yerindeliğine ilişkin önkabulleri de sarsıyor.