Necdet Subaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Necdet Subaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2025 Perşembe

İslam dairesi içinde erkeklik ve kadınlık tasavvurları

 Günümüzde cinsiyet rolleri ve kimlikleri etrafında oluşturulan ilginç bir literatür ve süreç var. Bu rol ve kimlikler sık sık tartışma konusu edilip sorgulanıyor ve yeniden tanımlanıyor. Bu süreçte geleneksel değerler ve normların yanı sıra dini ve kültürel kodlar da yeniden biçimleniyor. Sosyal bilimler alanında üçüncü bir cinsiyetin varlığından söz eden yaklaşımlar kadar biyolojik cinsiyeti tamamen reddeden teorilere (queer) de rastlanıyor. Bu süreç ve tartışmalarda cinsiyet rol ve kimliklerinin akışkan ve müzakereye açık hale gelişi de çarpıcı bir nitelik.

Geleneksel roller, modern talepler

Editörlüğünü Saadet Bayazıt'ın yaptığı Tezkire'nin "Müslüman Erkekler ve Müslüman Kadınlar" dosyası, İslam dairesi içinde erkeklik ve kadınlık tasavvurlarının geçmişten geleceğe nasıl aktığı, modern dünyanın meydan okumalarıyla nasıl yüzleştiği ve bu yüzleşmenin ne tür imkân ya da sorunlar ürettiğini tartışıyor. Dosya bu niteliğiyle mezkûr radikal sorgulamalara karşı Müslüman düşüncenin nasıl bir tavır alması gerektiğini de problematize ediyor. Dosyada bulunan yedi akademik makale, iki söyleşi ve bir çeviri metni İslam'ın adalet, eşitlik ve toplumsal roller konusundaki tutumunun yorumlarından geleneksel fıkıh müktesebatı ile modern yorumlar arasındaki gerilimlere, feminist teorinin İslam'la kurduğu etkileşimden muhafazakâr modernleşmenin ürettiği yeni erkeklik ve kadınlık tasavvur ve formlarına kadar geniş bir çerçevede ilginç tartışma zeminleri oluşturuyor. Bu tartışma zeminlerinin en önemli soruları geleneksel rollerle günümüzün toplumsal talepleri arasındaki denge problemi ve dini sabitelerle güncel toplumsal değişimler arasındaki etkileşimin biçimi olarak görünüyor. Dosya bu sorularla yüzleşme biçimlerini anlamaya dönük zengin bir içerik sunmayı amaçlarken aynı zamanda kadınlığı ve erkekliği sadece birer biyolojik ya da toplumsal kategori değil, ayrıca fikri ve tarihsel bir miras olarak ele almayı öneriyor. Dosyada yer alan makalelerin cevap aradığı temel soruysa açık: Din ve cinsiyet arasındaki ilişkiyi ne geleneksel kalıpların ağırlığına ve başına buyrukluğuna ne de modern akışkanlığın savrukluğuna teslim olmadan nasıl kurabiliriz?

Dosyanın ilk makalesinde Mustafa Çevik toplumsal cinsiyetin (gender) doğasına dair süregelen tartışmaları Simone De Bouvier'den Judith Butler'a uzanan bir atıf zinciriyle biyolojik determinizm ve sosyal konstrüksiyon yaklaşımlarını harmanlayarak ele alıyor. Çevik, yazısında toplumsal cinsiyetin tarihsel olarak inşa edilen ve sürekli değişen bir yapıda olduğuna işaret ederek erkek egemen kültürün bu süreçteki rolüne de dikkat çekiyor. Birsen Banu Okutan ise makalesinde yeni muhafazakâr orta sınıfın ekonomik ve kültürel dönüşümüne odaklanarak mütedeyyin erkek kimliklerini tüketim pratikleri üzerinden çözümlüyor. Bu kimliklerin tüketim odaklı statü arayışlarını ve daha iyi bir hayat arzularını tarihsel bir bağlamda değerlendiren Okutan aynı zamanda onların paradoksal bir tarzda geleneksel değerlerden uzaklaşan noktalarını da göz önüne çıkarıyor. Hacer Ayaz da makalesinde modern dünyada Müslüman erkek kimliklerinin ataerkil normlar, dini değerler ve küreselleşmenin etkisi altında dönüşme biçimlerini irdeliyor. Ayaz irdelemesinde erkekliğin otorite ve güç merkezli bir yapıdan şefkat ve bakım temelli bir modele doğru evrildiğini tespit ediyor. Gönül Yonar Şişman'ın makalesinde ise feminist mit eleştirisinin potansiyeli kullanılarak mitlerin taşıdığı ataerkil yapıları sarsmak ve cinsiyet odaklı eşitsizliklere dair yeni okuma pratikleri geliştirmek teşvik ediliyor. Müslüman erkeklik ve kadınlık kavramlarını tarihsel, teolojik ve modern bağlamlarda ele alan Necdet Subaşı da geleneksel dini referansların modern dünyadaki dönüşümünü analiz ediyor.

28 Kasım 2018 Çarşamba

Sekülerleşmenin Alevilik üzerinde de etkileri büyük

Din ile modernleşme arasındaki ilişkilerin formatı, aldığı değişik şekiller; bu ilişkilerin siyasal, kültürel, iktisadi ve sosyolojik süreçlerin oluşumuna etkisi vb. sorunlar sadece Türkiye’de değil, genel olarak dünya çapında beşeri bilimlerin en gözde konuları arasında yer alır. Ama bilhassa Cumhuriyet modernleşmesinin jakoben kalıplar altında, toplumsal değişimi de belirleyecek şekilde düşünülmesinin, Türkiye’de modernleşme süreçlerini analiz eden literatüre özgü sayabileceğimiz bir modernizm algısını da doğurduğunu söyleyebiliriz. Bu algının yaşadığımız gerçekliği ne kadarıyla doğru, ne kadarıyla da yanlış resmettiğini düşünmek bir yerde gerekli. Çünkü Cumhuriyetin getirdiği bazı önemli toplumsal dönüşümlerin 100 yıllık süreçte toplum tarafından kolayca benimsendiğini, buna karşılık bazı sözümona devrimci pratiklerin de kadük kaldığı, toplum nezdinde hiçbir itibarlarının bulunmadığı inkar edilemeyecek bir vakıa. 
Din, dini hayat, dindarlık ve din temelli hareketliliklerinin toplumsal karşılıklarını çalışmayı akademik ilgilerinin temel yönelimi olarak seçmiş bir din sosyologu Necdet Subaşı. Subaşı Alevi Açılımı olarak bilinen toplumsal projede de bir dönem aktif görevler üstlenmişti. Devlet ve toplum katlarındaki duygusal maliyeti epey yüksek düzeylerde seyreden, Cumhuriyetin sadece Osmanlı geçmişine değil, Dersim olayları vb. kimi yaşanmış gerçeklikler dolayısıyla Cumhuriyet tarihine de yayılan bir soruna dönüştüğü de bilinen Alevi sorununa ilişkin kapsamlı bir diyalog çabası olarak açılım süreci bazı gecikme ve ihmalleri telafi edici bir seyir izlemeye çalışmıştı. 
Ne hısım ne de hasım 
Necdet Subaşı’nın Sorusunu Bulan Cevaplar adıyla bir araya getirilmiş ve 2007’den bugüne kadarki farklı medya organlarında yayınlanmış söyleşi metinlerinin oluşturduğu kitapta en önemli konu başlığının Alevi Açılımı’yla ilgili söyleşi metinleri olması, açılıma medyanın gösterdiği ilgi muvahecesinde bu söyleşilerde sürecin değişik aşamalarına dair tanıklıkları da kronolojik bakımdan yeniden hatırlamamıza imkan tanıyor. Bir söyleşisinde Aleviler için devletin “ne hısım ne de hasım” olduğunun altını çizen Subaşı, Alevilerin de en az Sünniler kadar Tekke ve Zaviyeler Kanunu’ndan zarar görüp kurumsal ağlarını yitirdiklerini vurguluyor. ‘Hangi Alevilik?’ sorusuna yer vermeden yapılan Alevilikle ilgili değerlendirmelerde büyük ölçekli genellemelerin hatalı sonuçlar verdiğini de kaydeden Subaşı modernleşme ve sekülerleşme vb. toplumsal süreçlerin Sünnilik kadar Alevilik üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Devletin Alevi Açılımı’na dek attığı hemen bütün adımların güvenlik siyasetiyle ilgisine de değinen Subaşı, kendini dışlanmış sayan zayıf bir topluluğun devletin her el uzatışından memnun olacağı öngörüsünde bulunuyor. 
Kitapta Alevi Açılımı haricinde Subaşı’nın 2015’ten bu yana yayınlanan yer yer anı mı biyografi mi yoksa bu kalıplar dışında bağımsız birer öykü mü olduğuna karar verilemeyen metinleri hakkındaki röportajları da yer alıyor. Hatırladığımız gibi bazılarını Açık Görüş’te de okuduğumuz bu tür metinlerinde Necdet Subaşı 1970’lerin ortalarından bugüne doğrudan ve aktif özne olarak içinde yer aldığı bazı süreçler hakkındaki gözlem ve tanıklıklarını kendine özgü bir üslupla dile getirmişti. Bu metinlere yönelik söyleşilerinde Subaşı’nın edebi ilgilerine de denk geliyoruz. 

26 Temmuz 2018 Perşembe

Dindarlık-Müslümanlık arasındaki makas

Türk modernleşmesi boyunca en sık tartışılan alanların başında gelir din. Kimi zaman siyasi düzeyde din ve devlet ilişkilerinin cari boyutları ile nasıl olması gerektiğine dönük laiklik tartışmalarına denk geliriz kimi zamansa gündelik hayatımızda maneviyatın nereye ve nasıl tetabuk ettiğinin sorgulandığına şahit oluruz. Bütün bu tartışmaların kamusal ya da özel alanlara ilişkin yürütülmesi de tartışmaların seyrini elbette etkiler. 28 Şubat süreci ve akabinde başlayan ve aradan geçen süreçte artık iyice kanıksadığımız bir türe evrilerek, popüler kültürün çeşitli istemleri doğrultusunda, özellikle bu istemlerin dile getirildiği ana mecralardan birini teşkil etmesi dolayısıyla çeşitli medya organlarında birtakım tartışmalar, sataşmalar, saldırılar, savunmalar sık sık yaşandı. Bu tartışmaların kısm-ı azamisinin Türk toplumunun manevi müktesebatının en temel bileşeni saymamız gerekli olan İslami inançlarımızın, dini emir ve yasakları yaşamımıza aktarma yollarımızın, dahası bu emir ve yasaklar çerçevesinde geliştirdiğimiz gündelik anlayış ve bilgeliğimizin doğruluk ya da yanlışlığına, yerinde olup olmadığına, uygun düşüp düşmediğine ilişkin gelişmesi de bu tartışmaları birçoğumuzun gereksiz ve müptezel addetmesine sebebiyet verdi. Sahiden de öyleydi.
Kamusal Maneviyat adıyla yayınlanan kitabında gündelik hayatın seküler ve modern temposuna teslim olmuş bir dinselliğin dindarlıkla Müslümanlık arasındaki makası bir hayli açtığını savlayan Necdet Subaşı, artık dini hayatın göstergelerinin uhrevi düzeyden çok görünür alandaki imajlarda aranıp tanımlandığını söylüyor. Dini bilgilerin popüler kültürün ihtiyaçları doğrultusunda yağmalanmasının maliyetini; Türkiye’nin modernleşme serüvenini, aydınlar ve ulema ayrımını diyanet ve çeşitli dini örgütler çerçevesinde seyreden dini hareketliliği arkaplan seçerek çıkarmaya uğraşıyor. Tüketim kültürünün maneviyatımıza yönelik tehditlerinin doğurduğu sorunlar kadar Avrupa’daki İslam düşmanlığına da işaret eden Subaşı bütün bu tartışmaları yeniden ele almamızı mümkün kılacak bir çerçeve belirlemeye uğraşıyor.
Dinde reform
İslamofobi ve Euro-İslam (hatta şimdilerde Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un tasavvur ettiği haliyle bir “Fransız İslamı”) gibi gerek Müslüman varlığını gerekse de Müslüman maneviyatının yaslandığı temel birtakım sabiteleri gözden düşürmeye yönelik gelişmelerin artık sadece Batılı ülkeler nezdinde gündeme gelen bir konu olmadığına vurgu yapan Subaşı, sözgelimi dinde reform arayışlarını en azından bir ‘ukde’ olarak içlerinde hep yaşatmış ve dini inançları hemen her zaman arkaik bir bakiye olarak değerlendirmiş bazı çevrelerin sürekli bulunduğu Türkiye’de bu tür yaklaşımların kendiliğinden kazandığı ima ve tedailere de dikkat çekiyor.
AK Parti’nin 2002’den bu yana kazandığı büyük siyasi başarının arkasındaki temel motivasyonu sadece tarihsel konjonktürlerden kaynaklanan sebeplere bağlamanın yersizliğine işaret eden Subaşı, bu başarının arkasındaki temel saikler arasında Müslüman kamuoyunda neredeyse bir kaç yüzyıla yayılan ağır bir dışlanmışlık ve bastırılmışlık duygusunu harekete geçirip yeni bir enerjiye dönüştürmeyi mümkün kılan maneviyatın bulunduğunu savlıyor. Buna karşın, Subaşı’nın yaptığı bazı uyarıları da mutlaka göz önünde tutmalı. Bu uyarılardan belki en önemlisi temel dini sabitelerin bile tartışma konusu edilip değiştirilebileceğinin ileri sürüldüğü bir dünyada seküler alışkanlıklar, hazzı ve tüketimi önceleyen tutkular, dünyevi ihtiraslarla sınır tanımayan tercihler ile abartılı sayılabilecek mistik hayat tarzları toplumsal dini gerçekliğimizi maneviyat temelinde handiyse tehdit etmeye başladığıdır.
Star-Açık Görüş