Muhafazakarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muhafazakarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2019 Salı

Etik ve politik olanı kendisinde taşıyan bir mucize: 15 Temmuz

15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan meş’um darbe girişiminden sonra Türkiye’nin artık eskisi gibi olamayacağı, Türkiye’de yaşanan meselelerin eskiden ele alındığı gibi ele alınamayacağı, Türk halkının darbe girişimine karşı gösterdiği büyük ve çetin direnişin gelecek için umutlu olmayı tavsiye ettiği bugüne dek birçok kez söylendi. Ancak 15 Temmuz’un tam olarak neye tekabül ettiği, 2002’den beri süregelen AK Parti iktidarı açısından, Türkiye’deki dini hareketlilikler, siyasal anlayışlar, kültürel çalkantılar bakımından anlamının ne olduğu pek tartışılmadı. 15 Temmuz gecesinin bütün bu açılardan anlamlı olduğu açıktı elbette, ama bu anlamların ne olduğu ya da neye tekabül ettirilmesi gerektiği hususlarında da herhangi bir tartışmaya rastlanmadı.
Çağdaş Türk düşüncesi içinde sıradışı bir yere ve öneme sahip olduğunu bildiğimiz Ahmet Çiğdem’in 15 Temmuz sonrası Türkiye ve dünyanın gerçekliğini din, siyaset, toplum ve kültür uğraklarını ihmal etmeksizin değerlendiren yeni kitabı Mucizenin Etik Uğrağı, hem muhafazakar siyasal algıları hem de sol yönelimli muhalif bakışları 15 Temmuz’un yorumlama bakımından güdük anlayışlar olarak konumlamayı öneriyor.
Çiğdem’e göre “15 Temmuz, önce tarihsel olarak sert ve tanımlanmış, daha sonra giderek gevşekleşip belirsiz hâle gelse de varlığını koruyan yumuşak bir vesayete evet diyen bir topluluğun bile kendisini kötürüm bırakan şartları ilelebet kabul etmeye gönüllü olmadığını gösterdi. Muhafazakârlar, 15 Temmuz’da somutlaşan reddin sınırlanabileceğini düşünmekte ısrar ediyorlar. Halkın mükâfat utancı, onları her istediklerinde halkı denklemden çıkarabilecekleri kanısına yönlendiriyor. Solda ise 15 Temmuz’un bu toplumun (bile) kendini aşmak için sandıklarından ibaret olmadığını gösteren bir işâret olduğunu görmek bakımından hâlâ bir gönülsüzlük var.”
Özne, başkalarından beklemez
15 Temmuz’u “etik ve politik olanı kendisinde taşıyan bir mucize” olarak kavrayan Çiğdem, 15 Temmuz’u ayrıcalıklı kılanın o gün darbeye hayır diyen insanların ertesi gün yaşadıklarını bir festivale çevirmeden hayatlarını sürdürme isteğinde yattığını düşünür. 15 Temmuz’un planaryal öznenin görünür hale geldiği bir uğrak olarak değerlendiren Çiğdem, bu öznenin sessiz ve utangaç bir şekilde tarih sahnesine çıktığını ve ardından da yine sessizce sahneyi terk ettiğini vurgular. Ona göre bu özne başkalarından bir şey beklemediği gibi kendisinden de bir şey talep edilmesine izin vermez. Her mucizeyi anlamanın onun istisnai olduğunu kavramaktan geçtiğini savlayan Çiğdem, 15 Temmuz’un hem siyasal iktidarı rehin olmaktan kurtardığını hem de Türk toplumu içinde yaşanan “dinsel açmaz”ın sonuçlarının çözülebileceği yerle ilgili düşünümlere fırsat oluşturduğunu ileri sürüyor.
Kitabında 1990’lardan bu yana yaptığı çalışmalara da sık sık referans veren Çiğdem, Taşra Epiği, D’nin Halleri, Geleceği Eskitmek kitaplarındaki çözümlemelerine de değinme fırsatı bularak, 15 Temmuz’u destansılaştırmaya ya da şeyleştirmeye yarayan iğvalara da direniyor. Bunu yaparken 15 Temmuz’un gerçekleştiği Türkiye ve dünyayı anlamaya ve tarihsel ve sosyolojik bir arkaplana göre yorumlamaya elverişli bir bakış açısı geliştiriyor. Yer yer AK Parti (“AKP” olarak yazıyor Çiğdem) karşıtı olarak görülebilecek savlarına rağmen, içerdiği analizlerle Türk toplumu ve bu toplumdaki farklı dini, siyasi, ideolojik algılamalara ilişkin hakkaniyete dayalı değerlendirmelerin yanısıra kitap son bölümünde Çiğdem’in farklı konulardaki fragmanter yazıları içeriyor.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Din-dünya ilişkileri nereye doğru gidiyor?

Batılılaşma dönemi boyunca Türk düşüncesi ve siyasetinde hemen her zaman tartışılan önemli konuların başında gelir dinin insan ve toplum hayatındaki yeri. Özellikle sosyolojik teoride dinin önemli bir toplumsal kurum olarak tasnifi, modernleşme tarihimizde dinin günlük hayatımızda ya da siyasetteki yerini sürekli tartışmamızı açıklıyor görünse de bu yerin ne olması gerektiğine ilişkin sürdürülen tartışmaların büyük bir kısmının normatif ve buyurgan bir yan taşıdığını da söyleyebiliriz. Tartışmaların bu normatif ve buyurgan kısmının özellikle laiklik ve din ve siyaset ilişkilerine dair gelişirken sekülerleşme kavramıyla ilgili sosyal bilim literatürünün de zihniyet değişimi, gündelik hayat alışkanlıklarında ve hayata dair tasavvurlardaki dönüşümü tespit ve hatta teyit etmekle ilgili olduğunu görebiliriz.
Hatta sosyal bilimleri de mümkün kıldığı iddia edilebilecek modernlik durumunun, hemen her şeyi yaşanan dünyanın dışından bir nedene istinaden açıklayan ve böylelikle yaşanan dünyayı ‘büyülü’ bir halde tasavvur etmemize imkan sağlayan geleneksel-dinsel toplumların zıddına Weberyan bir tarzda ‘dünyanın büyüsünün giderilmesi’ sonucu ortaya çıktığı iddialarının mütemmim bir cüzü olarak dünyevileşme ve sekülerleşmenin modernleşmenin normal bir sonucu sayıldığı ileri sürülür aynı literatürde. Modernleşme ile ilgili bütün tespit ve analizlerde tarihsel bir evrim anlatısı olarak insanların gündelik hayatlarında dini etkilerden bağımsızlaşmaları olarak sekülerleştikleri, bu sürecin modernleşme sürecinin handiyse olması gerekli, vazgeçilmez bir parçası olduğuna dair kolayca karşı çıkamayacağınız bir öngörü de yer alır.
‘Tarihin sonu’ aşaması
Sekülerleşme yanlısı addedebileceğimiz bu öngörüye karşın, 1970’lerden itibaren sadece Türkiye’de ve İslam’da değil, dünya genelinde ve Hıristiyanlık, Yahudilik ve Budizm gibi büyük dinlerin hemen hepsinde yaşanan canlanma, dinselliklerde varsayıldığı gibi bir azalmanın yerine bir artışın da vuku bulduğunu gösterdi. Bu olguya karşın, hem dindar hem de seküler sayabileceğimiz birçok sosyal bilimci tarihsel anlatıdan vazgeçmek yerine bu anlatının geçerliliğinde uzlaşmış görünüyorlar: Her iki kesim de sekülerleştiğimiz iddiasını sürdürüyor. Seküler-laik sosyal bilimciler dinsellikte ve dindarlaşmada görünen artışın modernleşme karşıtı yanlarına işaret ediyor, yine de nihai planda yaşananın bir sekülerleşme olduğu vurgusuyla bir tesellli arıyorlar. Dindar sosyalbilimcilerin sekülerleşmeye dair yaptıkları saptamayı ise bir tür yakınma ve endişeli bir uyarı olarak görmek mümkün. Esasen her iki kesimin de böylelikle sosyolojik bir gelişme olarak sekülerleşme tezinde buluştuklarını görebiliyoruz.
İslam ve Sekülerleşmenin Kaynakları kitabında klasik modernist teorisyenleri bile yanlışlayan bunca dini gelişmeye karşın, din ve dünya ilişkilerindeki gidişatın niçin daha fazla sekülerleşmeye doğru olduğunun düşünüldüğünü soran Prof. Dr. Yasin Aktay, sekülerleşme sosyolojisine hakim literatürün ilginç bir biçimde dinselliğin en önemli göstergelerini bile aslında sekülerleşmenin birer göstergesi saymaya çalıştığını, dindarlar arasında yaşanan, yaşanması gayet doğal olan görüş ayrılıklarını bile sekülerleşmenin kanıtı addettiklerini savlıyor. Böylelikle sekülerleşme anlatısının da eninde sonunda herkesin ulaşacağı bir tür “tarihin sonu” aşamasına denk düşen bir kültürel ya da hayat tarzı savunusuna dönüştüğünü tespit eden Aktay, bu anlatının nihai olarak sekülerleşmenin tarihin sonundaki muzaffer ideolojiye denk düştüğüne dikkat çekiyor. Kitabında Aydınlanma, Liberalizm, Muhafazakarlık, Sekülerleşme gibi kavram ve ideolojileri sorgulayan Aktay böylelikle sekülerleşme anlatısının yerindeliğine ilişkin önkabulleri de sarsıyor.