Ziya Gökalp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ziya Gökalp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2022 Perşembe

Doğu ve Batı arasında Türk modernleşmesi

 Tarihsel ve toplumsal kökleri Avrupa'da Rönesans ve Reform'a, bu anlamda 16. yüzyıla dek izlenebilen siyasi, iktisadi, hukuki, felsefi ve teknik dönüşümlerin tamamını kuşatan ve bu dönüşümler sürecini her yönüyle ifade etmek üzere kullanılan bir kavram modernleşme. Genelde modernleşmeyi oluşturan boyutlardan biri geleneksel olandan kopuş olarak görülür, rasyonelleşme de onun boyutlarından biri olarak addedilir. Aydınlanma felsefesinin özelinde aklın merkeze alındığı, gelenekten ontolojik be epistemolojik bir kopuşun gerçekleştiği kapsamlı bir program olarak da modernizm, modernleşmenin ideolojisi olarak ortaya çıkar. Modern durumun ünlü sosyologlarından Max Weber'in gelenekten kopuş ve aklın egemen bir hale gelişi sürecini "dünyanın büyüsünün kaybolması ve aklın öncelik kazanması" şeklinde özetlediği de bilinir.

Akılcılaşma dönemi

Modernleşmenin aynı zamanda "ulus-devlet modeli" ile birlikte ele alınmasının gerekli olduğu da hiç kuşkusuzdur. Ulus kavramının Avrupa'daki akılcılaşma ve bürokratikleşme süreçlerinden, yani daha geniş bir anlamda toplumsallaşma süreçlerinden doğan bir kavram olarak ilkin 18. yüzyılda ortaya çıktığı, Fransız devrimi ve diğer devrimlerle birlikte ulus kavramının devlet kavramı ile kaynaşmıştır. Bu noktada Weber'in ulus devleti iktidarın sekülerleşmesi ve ulusun iktidarının dünyevi örgütlenmesi olarak gördüğü de hatırlanabilir. Aydınlanmanın Tanrı merkezli dünya tasavvurundan akıl merkezli bir dünya tasavvuruna geçişi işaret ettiği düşünülecek olursa modern dönemlerde her şeye kadir Tanrı yerine her şeye kadir kanun koyucu (devlet) tasavvurunun yaygınlık kazanması anlaşılabilir. Bu açıdan modernleşme her ne kadar tarihsel bir zorunluluk olarak görülmezse de Avrupa dışı modernleşmelerde toplumun nasıl örgütlenmesi gerektiğine ilişkin tasavvurlarda siyasal iktidarın gücüne aşırı bir yatırım yapıldığı da fark edilmelidir.

Özellikle ağır askeri yenilgilerin akabinde on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Osmanlı devletinde öncelikle askeri alanda, daha sonra idari ve toplumsal süreçlerde pragmatist ihtiyaçlarla başlayan Osmanlı modernleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte kâmil anlamda bir Batılılaşma hareketine/projesine dönüştüğünü görürüz. Batılılaşmaya yönelik eleştirilerin bir yerde Kemalist devrimleri eleştirme maksatlı olarak anlaşılması sebebiyle Osmanlı'dan bu zamana Türk toplumunun yaşadığı modernleşme sürecinin felsefi sınırlarda kalan bazı eleştiriler haricinde kapsamlı bir eleştiriye sahip olamadığı da bilinir.

Düşünce, siyaset ve sosyal bilimi merkeze alan ve yayın hayatında 30 yılı çoktan geçen Tezkire dergisinin 78. sayısı Doğu ve Batı Arasında Türk Modernleşmesini ele alan makaleleri içeriyor. Dokuz makale ve bir söyleşiyle Türk modernleşmesinin her boyutunu tartışmanın zorluğunu kabullenen dergi buna rağmen disiplinler arası bir bakış açısıyla hareket ederek Türk modernleşmesi etrafındaki tartışmalara önemli bir katkı sağlıyor. Dosyayı oluşturan ilk makalede Mustafa Kemal Şan, modernliğin Batı'da nasıl ortaya çıktığına ilişkin soruşturmasının akabinde sanayi devrimi ve küresel kapitalizm neticesinde tüm dünyaya yaygınlaştırılan süreci irdeliyor. Dosyadaki diğer makalelerde Türk modernleşmesinin başlangıcı, ilk hedefleri, modernleşmenin Avrupa dışı toplumlardaki serencamı, Türk modernleşmesinin önemli bir durağı addedilebilecek Cumhuriyet modernleşmesi bağlamında Ziya Gökalp'in düşünceleri, Türk modernleşmesinin tahayyülündeki din tasavvurları irdeleniyor. Veysel Karataş, Ayşe Sili Kalem, Hicret K. Toprak'ın bu makalelerinin ardından Mustafa Günerigök, zamanın modernleşmesini Ahmet Haşim'in ünlü Müslüman Saati adlı yazısı üzerinden tartışırken Muhammed Hüküm de Edip Cansever üzerinden materyalist bakış açısının şiir üzerindeki etkilerini soruşturuyor. Dergide Mehmet Karakaş'la da Türk modernleşmesi etrafında bir söyleşi gerçekleştirilmiş.

19 Mayıs 2020 Salı

Türk milliyetçiliğini doğuran dinamikler

Türk milliyetçiliğinin siyasi bir akım olarak ortaya çıkmasında on dokuzuncu yüzyıl sonu ila yirminci yüzyıl başlarında, Osmanlı devletinde yaşanan çeşitli gelişme ve tartışmaların önemi inkâr edilemez. Her ne kadar Osmanlı millet sistemi içinde Sırbistan, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk’un bağımsızlık süreçleri, Balkan Savaşları ve Rumeli’nin kaybı gibi olayların yıkıcı bir tesiri olmuşsa da yirminci yüzyıl başına dek siyasi bir akım olarak Türkçülüğün savunulmadığını görürüz. Gerçi Enver Ziya Karal’ın tasviriyle Osmanlı’nın son yüz elli yılında dil, edebiyat, filoloji ve hatta siyaset alanında Türkçülük varsa da onun değer ve önemine ilişkin herhangi bir eser kaleme alınmış görünmemektedir. Bu açıdan Yusuf Akçura’nın büyük önem taşıyan, 1904’te Rusya’da yazdığı ve Kahire’de II. Abdülhamid muhalifi Türk adlı gazetede yayınlanan Üç Tarz-ı Siyaset adlı makaleyle ilk kez gün ışığına çıkan siyasi bir yönelim olarak Türkçülük ya da Panturanizm telaffuz edilmiştir.
Tarafsız bir tutum
Osmanlı devletindeki çeşitli milletler arasında en son ortaya çıktığı iddia edilen Türk milliyetçiliğinin kamusal alanda savunulmaya başlanması ise İkinci Meşrutiyet dönemiyle birlikte olmuştur. Üç Tarz-ı Siyaset makalesinde Türkçülük ile İslamcılık arasında yansız bir tutum izleyen Yusuf Akçura’nın İkinci Meşrutiyet’in ilanı sonrası çalışmalarının tamamını Türklük ve Türkçülük üzerine yoğunlaştırmasından da anlaşılabileceği gibi temel eğilimi Türkçülük’e doğrudur. Bu bakımdan Yusuf Akçura’yı siyasi-fikri anlamda Türkçülük hareketinin önderi saymak yanlış olmasa gerektir.

Bu bakımdan Türk milliyetçiliğinin ne Osmanlı burjuvazisi içinde gelişen Türk burjuvazisinin bir önerisi olarak ortaya çıktığını ne de Osmanlı okullarında öğretildiğini savlayan Ali Engin Oba, onun ortaya çıkışını Osmanlı devletinin kendine özgü şartları içinde irdelemeye çalıştığı kitabı Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu’nda Osmanlı toplumu ve siyasetinin geneline yönelik kapsamlı bir tasvirle birlikte Türk milliyetçiliğini doğuran dinamikleri irdeliyor.
Bu dinamikler arasında belki de en önemlisi Osmanlı devleti içerisinde Türk etnisitesine atfedilebilecek bir burjuvazinin olmayışı olsa gerektir.
Milli burjuvazi
Osmanlı devletinde kapitalizmin gelişmesi için çaba sarf eden İttihat ve Terakki’nin bu noktada yaslanabileceği sivil bir toplum kesiminin olmayışı devletçi bir politikaya yol açmış, “milli burjuvazi”nin geliştirilmesine yönelik birçok çaba ise İkinci Meşrutiyet, Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı’nın olumsuz koşulları altında başarılı olamamıştır. Bunun belki de Türk milliyetçiliği açısından ilk sonucu Batı’da burjuvazinin bir önerisi olarak gelişmiş milliyetçilik anlayışına karşı, Türkiye’de milliyetçiliğin kendisine İttihat ve Terakki önderliğindeki asker-sivil-aydın kadrolarda bir yer aramaya çalışmasıdır.
Pancermenizm, Panslavizm gibi Almanya ve Rusya’da gelişen çeşitli akımlar kadar Türkoloji alanındaki çalışmaların Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkmasında etkili olduğunu kaydeden Oba, son dönem Osmanlı devletindeki önemli Türkçü isimler arasında yer alan Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali Bey, İsmail Gaspıralı, Ziya Gökalp gibi isimler üzerinde de ayrıntılı çözümlemelere yer veriyor kitabında. Akımın dile getirilmesine uygun vasatları oluşturan Tercüman Gazetesi, Genç Kalemler, Türk Ocakları ve Türk Yurdu gibi dergi ve kurumları da özenli bir şekilde analiz eden Oba, Türk milliyetçiliğini ortaya çıktığı zemini şahıs, yayın organı ve kurum olarak sağlam bir etüde tabi tutuyor. Türk milliyetçiliğini ortaya çıkaran tarihsel şartları da analizine dahil eden Oba’nın kitabı bu bakımdan kayda değer.

3 Kasım 2017 Cuma

Hermenötiğin tanımına ulaşmak imkansız mı?

Türk düşünce hayatının son 25 yılında en ilgi çekici, yeni ve gözde konularından biridir hermenötik. Bunda elbette son dönem İslam modernistleri arasında önemli bir yer kaplayan Fazlurrahman’ın Kur’an-ı Kerim’in tefsiri konusunda geleneksel yöntemleri eleştirerek önerdiği “bütüncül metod” ve “tarihselci” yaklaşımların da önemli bir etkisi var olsa da hermenötik yaklaşımlara yönelik ilginin asıl saiki sanırım Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1980’lerin sonuna dek sosyal bilimlerde etkili olmuş pozitivist yaklaşımların o zamandan bu yana çözülüşü ve itibar kaybıdır.
Fazlurrahman’ın “bütüncül tefsir metodu” ile Hıristiyan reformistlerin, özellikle Luther, Melanchion ve Flacius gibi Protestan düşünürlerin kutsal metinleri kendi içlerinde tutarlılık ve süreklilik arz eden metinler olarak ele alıp bu metinlerdeki her bir cümle ya da pasajı metinlerin bütünselliği perspektifinden anlama ve açıklama, böylelikle yorumlama gayretleri arasında bir yakınlık elbette vardır. Bu yakınlık özellikle Fazlurrahman’ın düşüncelerine yakınlığı ile temayüz eden Ankara İlahiyat çevresinde açık bir etkiye kavuşmuş, “bütüncüllük” aksiyomatiği hermenötik ilgilerle de eş zamanlı okunmaya çalışılmıştır.
Anlayıcı sosyoloji
Diğer yandan özellikle Durkheim-Ziya Gökalp etkisiyle büyük ölçüde Fransız sosyal bilimler düşüncesinin, 1960’lardan sonra da nicelliğe ve ölçümlemeye önem veren Amerikan sosyal bilimlerinin gölgesi altında serpilen Türkiye’deki sosyal bilimler geleneğinin 1903-1905 arasında Dilthey ve Rickert’in katkısıyla Almanya’da gelişen yöntem tartışmaları (“methodenstreit”) neticesinde gelişen Max Weber’in “anlayıcı sosyoloji”siyle simgeleyebileceğimiz Alman sosyal bilimler geleneğine yabancı oluşu bilinir. 1980’lerin sonundan bugüne bu yaklaşımların etkisinin kırılması ve Alman sosyal bilimler geleneğinin Türkiye’deki etkisini artırması da hermenötik yaklaşımları yaygınlaştırmıştır.
Türkiye’de hermenötik düşüncenin itibar kazanmasında Doğan Özlem, Yasin Aktay, Erol Göka gibi sosyal bilimciler kadar etkin bir role sahip isimlerin arasında gelir Burhaneddin Tatar hoca. Gadamer, Hirsch, İbn Hazm gibi düşünürler üzerine yaptığı çalışmalardan yakinen bildiğimiz Burhaneddin Tatar modern hermenötik yaklaşımları ele aldığı kitabında hermenötiğin belirli bir tanımına ulaşmanın imkansızlığını savlayarak bu yaklaşımların tarihini, temel kavram ve sorunlarını ele alıyor. Böylelikle hermenötik yaklaşımları araştırmaya girişecek olanlar için gerçekten önemli bir rehber ve el kitabı da sunuyor. 3 Derste Hermenötik, özellikle son yirmi beş yılda Türk düşüncesinde etkinleşen sorunların, belirsizleşen konu ve yaklaşımların izlerini daha sarih bir zeminde sürmek isteyenlerin sık sık başvurabileceği bir kitap.