Carl Schmitt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Carl Schmitt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2026 Pazar

Yeryüzü nasıl bölündü? Nasıl anlamlandırıldı?

 Yirminci yüzyıl siyaset ve hukuk felsefesinde ilk akla gelen isimlerden sayılır hiç kuşkusuz Carl Schmitt. "Siyasal"ı "dost ve düşman ayrımı" olarak tanımlayan ve bu tanımlamayla birlikte yirminci yüzyılda siyaset felsefesini Leo Strauss'la beraber yeniden ayağa kaldırdığı iddia edilen Schmitt, ayrıca kullandığı siyasi ilahiyat, karar, olağanüstü hâl, istisna, partizan, güçlü devlet, normal düzen hukuku, nomos gibi kavramlarıyla da sık sık gündeme gelir. Kendi ifadesiyle "jus publicum europaeum'un son bilinçli temsilcisi" olan Schmitt'in bir anayasa hukukçusu olarak politik felsefeye yönelik ilgisini daha 1920'lerden itibaren göstermeye başladığını biliyoruz.

İlk kez 1950'de yayınladığı Yeryüzünün Nomosu eseriyle Schmitt, 1600'lerden 1900'lere kadar uzanan Jus Publicum Europeaum (Avrupa Kamu Hukuku) döneminin uluslararası hukukun temelini oluşturduğunu ileri sürer. Bu süreçte Avrupa devletleri hem kendi aralarında toprak paylaşımı yaptı hem de Avrupa dışı bölgeleri ele geçirdi; bu da kara ve deniz dengesine dayalı yeni bir küresel düzen yarattı. Ayrıca, ruhani iktidarın sonu ile birlikte bireyler vatandaşlık yoluyla toprağa bağlandı. Devlet ise, merkezi ve rasyonel yapısıyla egemenlik hakkını elinde tutan ve dost-düşman ayrımına karar veren ana otorite konumuna geldi. Schmitt'in anladığı şekliyle devlet, Katolik ve Protestanlık ayrımının yol açtığı mezhep savaşlarının kargaşaya sürüklediği Avrupa'da Kilise'yi ve feodal güçleri etkisizleştirerek düzeni yeniden kurma başarısı göstermiştir. Schmitt'e göre devlet, kendi ülkesi sınırları dahilindeki her konuda kendi üstünde hiçbir otorite tanımadığı ve hükmünü yürüttüğü için egemen olan merkezi ve rasyonel bir iktidardır. Bu nedenle devlet siyasal olanı, yani dost-düşman ayrımını, denetim altında tutan temel aygıttır. Kamusal düşmanı tanımlama yetkisi devlet için birliğini tehlikeye sokmamak adına ortak bir düşman yaratılması anlamına gelir.

Modernliğin siyasal anlamı

Eserinde yeryüzünün bölünmesini, düzenlenmesini ve anlamlandırılmasını içeren temel ilke konumuna getirdiği nomos kavramını tarihsel bir düşünme eksenine dönüştüren Schmitt, Jus Publicum Europeaum döneminin doğuşundan çöküşüne kadar uzanan tarihi süreci hukukun, savaşın ve egemenliğin anlamına dair yaptığı analizlerle inceler. Bu surette Schmitt'in eserinde küresel düzenin köklerini, Batı medeniyetinin sınırlarını ve modernliğin siyasal anlamını da söz konusu ettiği söylenebilir.

Eserinin önsözünde Avrupa merkezli uluslararası hukuk düzeninin sona erme sürecinde olduğunu, dolayısıyla yeryüzünün eski nomosunun da battığını belirten Carl Schmitt, o nomosun masalsı ve beklenmedik bir biçimde keşfedilen Yeni Dünyadan, tekrarı mümkün olmayan tarihi bir olaydan doğduğunu vurgulayarak bu olayın modern tekrarının ancak fantastik paralelliklerle hayal edilebileceğini ileri sürüyor. İnsanların düşüncesinin yeniden dünyevi varoluşlarının temel nizamına yönelmesi gerektiğini söyleyen Schmitt "Biz dünyanın anlam alanını arıyoruz" cümlesini kuruyor. Eserinde göze aldığı riski ve temel amacı bu cümleyle dile getiren Schmitt "Yeryüzü, barışçıl olanlara vadedilmiştir. Yeryüzünün yeni bir nizamı düşüncesi de yalnızca onlara açılacaktır" ifadesine yer veriyor. Eseri Türkçeye çeviren Furkan Şimşek'in kapsamlı açıklama ve notları da eserin okunuşu kolaylaştırıyor.

3 Mayıs 2023 Çarşamba

Bir kötülük öğretmeni

 Yirminci yüzyılın iki büyük siyaset filozofu arasında addedilir Leo Strauss (diğeri Carl Schmitt'tir elbette.) Kendi siyaset felsefesini pozitivizm ve tarihselciliğin aynı anda eleştirisine dayandıran Strauss için siyaset felsefesi siyasi şeylerin evrensel doğasını araştırdığı için tarihsel, en iyi ve doğru siyasi yönetimin ölçütünü aradığı için de değerden bağımsız olamaz. Siyasi düşünce ile siyaset felsefesini birbirinden ayırt eden Strauss, "siyasi düşünce" terimi ile siyasi açıdan önemli bir zihni imaj, kavram, tür ya da siyasetin temelleri hakkında düşünürken zihinde bulunan herhangi bir şeyin anlaşılabileceğini kasteder. Strauss'un nitelemesiyle her siyaset felsefesi bir siyasi düşünce iken her siyasi düşünce siyaset felsefesi sayılmamalıdır. Siyaset felsefesini sadece siyasi düşünceden değil, siyaset teolojisinden de ayırt eden Strauss aynı şekilde siyaset felsefesi tarihini yorumlayarak ortaçağın ortalarına kadar gelişen klasik siyaset felsefesi ile modern siyaset felsefesini kesin çizgilerle birbirinden ayırır. Modern siyaset felsefesinin kurucusunun Machiavelli olduğunu belirten Strauss onun siyaset felsefesi geleneğinden kopmaya çalıştığını ve koptuğunu iddia eder. Siyaset felsefesinin ilk modernleşme dalgasını bu kopuş ve devamındaki dalgayla ilişkilendiren Strauss, Machiavelli'nin sadece siyaset felsefesinin özünü değil, ayrıca onun tavrını da köklü bir biçimde değiştirdiğine dikkat çekerek onun mücadelesinin propagandist özelliğinin göz önünde bulundurulmasının doğru olacağını vurgular.

Derin hakikat

Machiavelli Üzerine Düşünceler adıyla Türkçeleştirilen eserinde "Machiavelli antik dönem yazarlarının üstü örtük olarak ya da her tür tiksinti emaresiyle öğrettiği yoz bir öğretiyi açıkça ve muzaffer bir dille ileri sürmüştür. Antik yazarların karakterlerinin ağzından dile getirdiği sarsıcı şeyleri o kendi adını kullanarak dile getirmiştir. Sadece Machiavelli kötülük öğretisini bir kitapta ve kendi adını kullanarak ifade etme cesareti göstermiştir" ifadelerini kullanan Strauss, Machiavelli'yi "bir kötülük öğretmeni" olarak niteleyen görüşe meyilli olduğunu kitabının ilk cümlesinde ifade ederek "insan kendisini Machiavelli'nin etkisinden kurtaramadığı sürece onun düşüncesinin asıl karakterini göremez... Onun öğretisini şeytani, kendisini de şeytan olarak görmek zorunda kalsak bile, ki tam da bu nedenle, şeytanın düşmüş bir melek olduğun söyleyen derin teolojik hakikati aklımızdan çıkarmamalıyız" der.

Chicago Üniversitesi'nde verdiği dört konferansın genişletilmiş halini içeren kitabında Leo Strauss, Machiavelli'nin öğretisinin dindışı ve gayrı ahlaki olduğunu tereddüt etmeden ileri sürüyor ve bunun tam tersini iddia eden akademisyenlerin gösterdiği kanıtları yorumlama biçimlerini sorguluyor. Leo Strauss'a göre "Bu akademisyenler, Machiavelli'nin dinle ilgili yargısını, keza ahlakla ilgili yargısını yanlış yorumluyorlar, çünkü onlar Machiavelli'nin öğrencileri... Onun düşüncesinin kötücül karakterini görmüyorlar çünkü onlar Machiavellici geleneğin mirasçıları; çünkü onlar ya da onların öğretmenlerinin unutulmuş öğretmenleri Machiavelli tarafından yozlaştırılmışlar."

Birçok gazeteci ve politik yorumcunun Amerikan yeni muhafazakarlığına entelektüel ata olarak Leo Strauss'u gösterdiğine dikkat çekmeliyiz. Modern siyaset felsefesine karşı klasik siyaset felsefesini yeğleyen Leo Strauss'un Machiavelli hakkındaki düşüncelerinin bir bakıma onun modern siyaset felsefesi hakkındaki eleştirel düşünceleriyle de paralel olduğunu görmek gerekiyor.

14 Ocak 2023 Cumartesi

Din felsefesinin tarihe etkileri

Beşeri bilimler arasında sayılan Uluslararası İlişkiler disiplini adı üstünde ulusların siyasi ve hukuki ilişkilerini irdeleyen bir disiplin olagelmiştir. Hans Joachim Morgenthau, Edward Hallett Carr, Kentehh Wlatz gibi müelliflerin yazıp çizdikleriyle dikkatleri çeken disiplin içindeki birçok düşüncenin ise köklerinde Francis Suarez, Thomass Hobbes, John Locke, Jean-Jacques Roussseau, Christian Wolf, Jurgen Habermas gibi düşünürlere ait görüşlerin olduğu görülür. Sözü edilen düşünürler arasında ismi geçen G. W. F. Hegel'in uluslararası ilişkilerle ilgili müstakil bir eser üretmemesine karşın çok yönlü bir biçimde devletler hukukunu tartıştığı da bilinir.

Hegel'in uluslararası ilişkilerle ilgili düşüncelerinde Kant'ın aksine savaşa tarafgir ve anti-kozmopolit bir isim olduğunu vurgulamak elzemdir. Hegel'e zıt olarak Kant'ın barış yanlısı olması hasebiyle özellikle ABD'de hakkında yapılan çalışmaların Hegel'e nazaran daha yoğun olduğunu da söylemeli.

Teolojik politik

Uluslararası kurumların bekleyen etkiyi üretememesi ve savaşların önüne geçilememesi Hegel'in devletler hukukunu irdeleyen felsefesinin bazı yönlerden hâlâ koruduğunu da bize gösterir. Genelde Hegel'in devletler hukuku üç perspektif üzerinden ele alınır: i) Savaş, ii) Devletler paktı, ki Hegel için varış anlamına gelir ve iii) Tanıma, ki bunun da Hegel için savaş ve barışla yakından ilgili olduğunu söylemek gerekir.

Hegel'in Ebu Nasr Farabi, Baruch Spinoza ve Carl Schmitt gibi teolojik politiğe sahip filozof olmasından yola çıkan Ceyhan Işık, çoğu araştırmada ihmal edilen Hegel'in din felsefesinin mantık, devlet ve tarihle yakından ilgili olduğunu ifade ederek dinin Hegel'in devletler hukukunu açıklığa kavuşturan en temel öge sayılması gerektiğine işaret ediyor.

Hegel'in devletler hukuku felsefesinin İkinci Dünya Savaşı sonrası ilgi görmeye başladığını söyleyen Işık, bu ilginin de savaştan sorumlu düşünür arama peşine düşmeleri sebebiyle genelde olumsuz geliştiğini kaydediyor. Immanuel Kant'ın bile kategorik buyruk öğretisi dolayısıyla Fichte, Nietzsche, Schmitt, Heidegger gibi Nazizm'e yol açan düşünceler üreten filozoflar kervanına dahil edildiğini belirtiyor. Kurduğu hipotezler etrafında Hegel'in devletler hukukunu irdeleyen Işık, felsefi tezinde Hegel'in birlik anlayışının salt bir özdeşleşim olmadığını tasrih ederek onun "çoklukta birlik" ilkesini temel aldığına dikkat çeker. Işık'a göre Hegel, düşünceleri ayırdığı gibi birleştirir de; aklîlik-gerçeklik, tinsellik-hakikat, devletler-tarih, zorunluluk-imkan bu birlik düşüncelere örnektir. Felsefi teziyle yoğun bir biçimde harmanlayarak dile getirdiği dinî tez bağlamında devlet, felsefe, tarih, yurttaşlık, kültür, sömürgecilik, devletler paktı, çokluk, savaş, tanıma, evlilik gibi temaları din ile birlikte ele alırken politik tezde ise idealizm-realizm ilişkisini birliktelik perspektifiyle yorumluyor. Hegel'in felsefesinin en genel anlamıyla teslis akidesine yaslandığını vurgulayan Işık, Hegel için din felsefenin temelindedir; Hegel, dini "kitleler için bir felsefe" sayar, diyor. Hegel için önemli olanın bizzat devletin kendisi ve tarih olduğunu, buna karşın onun dış siyasetini bilmeden devlet ve tarih düşüncesinin yeterince anlaşılamayacağını belirten Ceyhan Işık Hegel'in devletler hukukunun uluslararası ilişkiler teorisine biçim verecek yanlarını, onun din, devlet ve tarih etrafında dile getirdiği düşünceleri ekseninde yorumluyor.

25 Temmuz 2020 Cumartesi

Barbarlık, siyaset ve Hamlet

Leo Strauss’la birlikte yirminci yüzyılın önde gelen iki siyaset felsefecisinden biridir Carl Schmitt. 1933 yılında üye olduğu Hitler’in partisi ve Nazizm ile ilişkisini İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar sürdüren Schmitt’in çağdaş siyaset felsefesine birçok katkısı oldu. Sözgelimi ‘siyasal’ı tanımlarken başvurduğu dost-düşman ayrımından egemeni ‘olağanüstü hal’in ne olduğunu tespit edebilen olarak nitelemesine, liberal kibre yönelik kapsamlı eleştirilerinden politik romantizm kavrayışına, nomos anlayışından siyasal ilahiyata kadar birçok kapsamlı tartışma konusu ve formülleştirmelere Schmitt’in eserlerinde sıklıkla rastlanır.
1945 yılında savaşın sona ermesiyle, Amerikan kuvvetleri tarafından ele geçirilen Carl Schmitt’in bir toplama kampında bir yıldan fazla tutsak tutulduktan sonra 1946 yılında serbest bırakıldığını biliyoruz. Savaş sonrası yıllarda siyaset felsefesi görece pek dikkate alınmayan Carl Schmitt’in Soğuk Savaş’ın bitmeye yüz tuttuğu yıllardan itibaren entelektüel bakımdan tekrar gündemleştiğine şahit oluruz. Doğu Bloku’nun dağılmasıyla birlikte liberalizmin ve kapitalizmin zaferinin ilan edildiği, “tarihin sonu”nun yaşandığının iddia edildiği bir dönemde siyasal açıdan dünyanın gidişatına muhalif olanların ilk başvurduğu kaynaklardan birinin Schmitt oluşu pek şaşırtıcı değildir.
Hamlet ve siyaset
Schmitt’in 30 Ekim 1955’te Düsseldorf’ta katıldığı bir konferansta yaptığı sunuma dayanan ve Türkçeye ‘Hamlet ya da Hekuba: Zamanın Oyuna Baskını’ adıyla çevrilen eserde Schmitt, Shakespeare’in ünlü Hamlet oyununu siyaset yanı ağır basan siyaset-edebiyat ilişkisi ekseninde yorumluyor. Shakespeare’in sunduğu Hamlet karakterinin Mary Stuart’ın oğlu Kral James ile ilgili olduğu kanaatini taşıdığını belirten Schmitt, Hamlet’i mitleştiren ilk kişilerin 18. Yüzyılın ünlü Alman yazarları Lessing, Herder ve Goethe olduğuna da kanidir. Ona göre Goethe’nin yorumunda Hamlet, çok ağır bir görev üstlenen Werther haline gelir ve kendi mahvına koşar. 20. Yüzyılda ise Freud’un tüm nevrotik rahatsızlıkların ya anneye ya da babaya bağlı olmasından dolayı bütün nevrotiklerin ya Oedipus ya da Hamlet olduğunu söylediğine de dikkat çeken Schmitt, eserinin Giriş bölümünü tamamen Hamlet’e yönelik okuma metodlarına ayırıyor. Prens Hamlet’in babasının amcası tarafından öldürülmesinde Kraliçe Gertrud’un bir payının olup olmadığı sorusunun motivasyonunda Carl Schmitt, Kraliçe Tabusu, İntikamcı Figür bölümleriyle Hamlet’in Avrupa’nın Katoliklik ile Protestanlık arasındaki dinsel bölünmesinin oluşturduğu çatlağa yerleştirmeyi seçer. Bu çatlaktaki bir kültürel mit üretimidir bir yerde Shakespeare’in Hamlet’i. Avrupa ruhunun Rönesanstan bir mitlerden ve mitolojiden kendini ayırt etmeye çaba sarf ettiğini kaydeden Schmitt, buna karşın, edebiyatın da üç büyük sembolik figüre vücut verdiğini ifade eder: Donkişot, Hamlet ve Faust. Her üçünün de birçok ortaklık paylaştığını belirten Schmitt, Hamlet’in Avrupa’nın yazgısını belirleyen kırılmanın tam ortasında yer aldığını tasrih eder.
Tahtın varisi
Schmitt’in okumasında iki ayrı ek de yer alır. Bu eklerden ilkinde Schmitt “Tahtın varisi Hamlet” konusunu işler. Bu konu önemlidir, çünkü eğer tahtın varisi Hamlet ise oyun salt bir intikam oyunu değildir, aynı zamanda bir veraset oyunudur da. Hamlet varisi olduğu tahtı amcasından geri alabilmek için de mücadele etmektedir. İkinci ek ise eserinin önsözünde Hamlet yorumu için temel ögeleri edindiği uzmanlardan biri addettiği Walter Benjamin’in ünlü doktora tezi Alman Yas Oyununun Kökeni’ne bir cevap üretmeye çalışan Schmitt, Shakespeare’in dramalarının 1588-1688 arasında gerçekleşen İngiliz Devrimi’nin ilk evresine ait olduğunu, Shakespeare’in İngiltere’sinin kıta Avrupası’na nazaran hâlâ barbar ve devlet-öncesi kaldığını vurgular. Walter Benjamin’in Alman barok yas oyunu ile İngiliz draması arasındaki ayrımı yabana atmış göründüğünü iddia eden Schmitt, Hamlet’i yorumlamak için kritik nitelikte olanın barbarlık ve siyaset olduğunu vurgular.