Oedipus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oedipus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2020 Cumartesi

Barbarlık, siyaset ve Hamlet

Leo Strauss’la birlikte yirminci yüzyılın önde gelen iki siyaset felsefecisinden biridir Carl Schmitt. 1933 yılında üye olduğu Hitler’in partisi ve Nazizm ile ilişkisini İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar sürdüren Schmitt’in çağdaş siyaset felsefesine birçok katkısı oldu. Sözgelimi ‘siyasal’ı tanımlarken başvurduğu dost-düşman ayrımından egemeni ‘olağanüstü hal’in ne olduğunu tespit edebilen olarak nitelemesine, liberal kibre yönelik kapsamlı eleştirilerinden politik romantizm kavrayışına, nomos anlayışından siyasal ilahiyata kadar birçok kapsamlı tartışma konusu ve formülleştirmelere Schmitt’in eserlerinde sıklıkla rastlanır.
1945 yılında savaşın sona ermesiyle, Amerikan kuvvetleri tarafından ele geçirilen Carl Schmitt’in bir toplama kampında bir yıldan fazla tutsak tutulduktan sonra 1946 yılında serbest bırakıldığını biliyoruz. Savaş sonrası yıllarda siyaset felsefesi görece pek dikkate alınmayan Carl Schmitt’in Soğuk Savaş’ın bitmeye yüz tuttuğu yıllardan itibaren entelektüel bakımdan tekrar gündemleştiğine şahit oluruz. Doğu Bloku’nun dağılmasıyla birlikte liberalizmin ve kapitalizmin zaferinin ilan edildiği, “tarihin sonu”nun yaşandığının iddia edildiği bir dönemde siyasal açıdan dünyanın gidişatına muhalif olanların ilk başvurduğu kaynaklardan birinin Schmitt oluşu pek şaşırtıcı değildir.
Hamlet ve siyaset
Schmitt’in 30 Ekim 1955’te Düsseldorf’ta katıldığı bir konferansta yaptığı sunuma dayanan ve Türkçeye ‘Hamlet ya da Hekuba: Zamanın Oyuna Baskını’ adıyla çevrilen eserde Schmitt, Shakespeare’in ünlü Hamlet oyununu siyaset yanı ağır basan siyaset-edebiyat ilişkisi ekseninde yorumluyor. Shakespeare’in sunduğu Hamlet karakterinin Mary Stuart’ın oğlu Kral James ile ilgili olduğu kanaatini taşıdığını belirten Schmitt, Hamlet’i mitleştiren ilk kişilerin 18. Yüzyılın ünlü Alman yazarları Lessing, Herder ve Goethe olduğuna da kanidir. Ona göre Goethe’nin yorumunda Hamlet, çok ağır bir görev üstlenen Werther haline gelir ve kendi mahvına koşar. 20. Yüzyılda ise Freud’un tüm nevrotik rahatsızlıkların ya anneye ya da babaya bağlı olmasından dolayı bütün nevrotiklerin ya Oedipus ya da Hamlet olduğunu söylediğine de dikkat çeken Schmitt, eserinin Giriş bölümünü tamamen Hamlet’e yönelik okuma metodlarına ayırıyor. Prens Hamlet’in babasının amcası tarafından öldürülmesinde Kraliçe Gertrud’un bir payının olup olmadığı sorusunun motivasyonunda Carl Schmitt, Kraliçe Tabusu, İntikamcı Figür bölümleriyle Hamlet’in Avrupa’nın Katoliklik ile Protestanlık arasındaki dinsel bölünmesinin oluşturduğu çatlağa yerleştirmeyi seçer. Bu çatlaktaki bir kültürel mit üretimidir bir yerde Shakespeare’in Hamlet’i. Avrupa ruhunun Rönesanstan bir mitlerden ve mitolojiden kendini ayırt etmeye çaba sarf ettiğini kaydeden Schmitt, buna karşın, edebiyatın da üç büyük sembolik figüre vücut verdiğini ifade eder: Donkişot, Hamlet ve Faust. Her üçünün de birçok ortaklık paylaştığını belirten Schmitt, Hamlet’in Avrupa’nın yazgısını belirleyen kırılmanın tam ortasında yer aldığını tasrih eder.
Tahtın varisi
Schmitt’in okumasında iki ayrı ek de yer alır. Bu eklerden ilkinde Schmitt “Tahtın varisi Hamlet” konusunu işler. Bu konu önemlidir, çünkü eğer tahtın varisi Hamlet ise oyun salt bir intikam oyunu değildir, aynı zamanda bir veraset oyunudur da. Hamlet varisi olduğu tahtı amcasından geri alabilmek için de mücadele etmektedir. İkinci ek ise eserinin önsözünde Hamlet yorumu için temel ögeleri edindiği uzmanlardan biri addettiği Walter Benjamin’in ünlü doktora tezi Alman Yas Oyununun Kökeni’ne bir cevap üretmeye çalışan Schmitt, Shakespeare’in dramalarının 1588-1688 arasında gerçekleşen İngiliz Devrimi’nin ilk evresine ait olduğunu, Shakespeare’in İngiltere’sinin kıta Avrupası’na nazaran hâlâ barbar ve devlet-öncesi kaldığını vurgular. Walter Benjamin’in Alman barok yas oyunu ile İngiliz draması arasındaki ayrımı yabana atmış göründüğünü iddia eden Schmitt, Hamlet’i yorumlamak için kritik nitelikte olanın barbarlık ve siyaset olduğunu vurgular.

14 Ağustos 2018 Salı

İnsan ne zaman evindedir?

Sosyolojik bakımdan modernliğin herkesi göçmen ya da sürgün kılan bir toplumsal hareketlilik olduğu öteden beri vurgulanır. Durkheim’ın sanayi toplumunu top­lumsal normsuzluğun yol açtığı anomi durumuyla nitelendirmesinden tutun da Weber’in modernleşmeye atfettiği dünyanın büyübozumu ve rasyonelleşme ile Simmel’in metropolisteki zihinsel yaşam analizleri, modernleşmeye dair ilk sosyolojik çalışmalarda onun zaman zaman sırf zihinsel boyutlarda kalsa da sürekli bir göç halinde olma şeklinde yaşandığına işaret ediyordu. Aynı şekilde 19. ve 20. yüzyılda yaşamış birçok edebiyatçının eserlerinde de bu sürgün olma, göç etme durumuna dair işaretler, atıflar, pasajlar bulmak mümkün. Yine sözgelimi din sosyolojisi alanında yaptığı kapsamlı çalışmalarıyla da iyi bildiğimiz Peter L. Berger, modernleşmeyi zihnin “evsiz-barksızlık” durumuyla denkleştirerek göç metaforu ile modernliği düşünmeyi de kolaylaştırır.
Peki ama insan ne zaman evindedir? Ya da kendisini ne zaman evinde hissetmektedir? Eski insanların darussıla, sıla hasreti dediği deneyim neye işaret eder? Kendini sürekli gurbette hissetmenin anlamı nedir? Geçmişini, evini, yurdunu, vatanını özlemenin adı olarak 17. yüzyılda literatüre giren bir hastalığın adı olarak kullandığımız nostalji kelimesinin sanıldığı gibi Grekçe değil, İsviçre Almancasının bir ürünü olduğunu belirten Fransız filozof Barbara Cassin Homeros’un Odysseus, Vergilius’un Aeneas şiirsel anlatılarından ve Hannah Arendt’in Nazi Almanya’sından çıkıp önce Fransa, ardından ABD’de yaşamasından kaynaklanan deneyimlerinden yararlanarak vatan, sürgün ve anadil arasındaki ilişkiyi irdeliyor.
Nostos ve algos
Nostos (dönüş) ve algos (acı, eziyet) kelimelerinden oluşan nostaljinin hem insanın uzakta olduğunda çektiği eziyeti hem de geri dönmek için katlandığı sıkıntıları işaret ettiğini belirten Cassin, bu kelime yoluyla insanın zaman, ölüm ve sonsuzlukla olan ilişkisinin yanı sıra vatanıyla ilişkisini de soruşturuyor. Her dilin nostalji deme biçiminin, bu hastalığı vücudun bir yeriyle ilişkilendirme (sözgelimi Avrupa kültürlerinde melankoli kara safranda, iç sıkıntısı ve spleen dalakta, anksiyete boğazda konumlandırılır) ve bir parola gibi herhangi bir kültürel kategoriye dahil etme biçimlerinin farklılaştığını belirten Cassin, nostaljinin hangi anlamda Avrupa’yı tanımlayan bir duygu olduğunu da soruşturuyor. Tabii, ünlü Çek romancı Milan Kundera’nın Roman Sanatı adlı eserinde zikrettiği “Avrupalı: Avrupa’ya nostalji duyan kişi” nitelemesini de aktarmayı ihmal etmeden.
Anadilin sadece herkesin sahip olduğu tek annenin dili olduğu için değil, varlığımızı karmaşık bir doğa ve kültür bireşimiyle örtüşerek oluşturduğu için hiçbir şekilde başka bir dile benzemeyecek olduğunu belirten Cassin, dillerin çoğulluğu sayesinde farklılığın şeylerin merkezine yerleştiğini savlıyor. Dillerin çoğulluğunun dünyanın oluşturulmasında belirleyici bir olgu olduğunu kaydeden Cassin, köklerinden sökülme anlamına da gelen sürgünlük halinin çağdaş insanlık durumunun bir modeli saymanın gerçekte öyle olmadığımızda daha kolay olduğunu da vurguluyor.
Herhangi bir yolculuktan çıkarılacak en esaslı dersin “orada” kalamayacağımız, yani asla “orada” evimizde olamayacağımız olduğunu ileri süren Cassin için insan ancak yakınları, dili ve dilleriyle birlikte kabul edildiği zaman evinde olabilir.