Martin Heidegger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Martin Heidegger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2020 Çarşamba

Üç felsefecinin mektup arkadaşlığı

Yirminci yüzyıl Alman felsefesinin en önemli isimleri arasında yer alan Martin Heidegger, Karl Jaspers ile Hannah Arendt ayrıca aralarındaki ilginç ilişki sebebiyle de dikkat çekicidir. Heidegger ile Jaspers 1920’de Edmund Husserl’in doğum günü dolayısıyla Freiburg’da düzenlenen bir kutlamada tanışırlar. Tanıştıklarında Jaspers 37, Heidegger ise 31 yaşındadır. Her ikisi de felsefe tarihçileri tarafından “varoluş felsefesi” olarak nitelenen bir akıma dahil edilse de Jaspers’ın bu nitelemeyi başlangıçta benimsediğini, lakin Heidegger’in hiçbir zaman bunu kabullenmediğini de vurgulayabiliriz.
Jaspers ile Heidegger arasındaki ilişkinin zamanın olaylarına bağlı(1929 dünya ekonomik buhranı, Nazi rejimi, ikinci dünya savaşı, atom bombası, Almanya’nın ikiye bölünmesi, soğuk savaş vb.) değişimi belki Batı felsefesinde karşılaştığımız en ilginç dönüşümlerden birini teşkil eder. Sözgelimi, tanışmalarının başında Jaspers’la birlikte gerçek felsefe olmadığını düşündükleri akademik okul felsefesi ya da profesörler felsefesine karşı “felsefeyi yeniden canlandırmak” amacıyla aralarındaki dayanışmayı ifade eden “mücadele birliği” ibaresini kullanan Heidegger, sonradan Jaspers’la aralarındaki ortak tek noktanın Hannah Arendt olduğunu ifade edecektir.

Anti-semit suçlaması
1924 yılında Marburg Üniversitesi’nde Martin Heidegger’in öğrencisi olan Hannah Arendt, 1926’da Heidelberg’e geçerek Jaspers’ın verdiği bir seminere katılır. Jaspers, aynı zamanda Arendt’in doktora sürecinde onun danışmanlığını da üstlenir ve öğrencisiyle ömrü boyunca sürecek dostluk süreçleri başlar. Diğer yandan 1925’ten belirli kesintilerle Arendt’in 1975’teki ölümüne dek süren bir Heidegger-Arendt mektuplaşması da vardır. Bu ilişki zaman zaman gizemli bir ilişki olarak nitelense de bunun sebebinin zamanın olaylarına bağlı olarak yaşanan fikir değişimlerinden kaynaklandığı da açıktır. Aralarındaki mektuplaşmanın ilk döneminde Arendt, Heidegger’e “anti-semit” suçlaması yöneltir ve 1933’te mektuplaşmayı keser. İkili, 17 yıl aradan sonra, 1950’de Freiburg’da tekrar karşılaşır ve 1965 yılına kadar süren bu dönemde Arendt arka planda kalır. Bu döneme damga vuran konuların ise Heidegger’in Arendt’e yazdığı şiirler ve kendi çalışmaları hakkında verdiği bilgiler olduğunu söyleyebiliriz. Bu üç filozofun birbirleriyle gerçekleştirdikleri mektuplaşmaları, aralarındaki ilişkileri, mektuplaşmalarına yansıyan felsefi görüşlerini, yaşananlar hakkındaki düşüncelerini ve birbirlerine karşı besledikleri duyguları irdeleyen Mektuplardaki Felsefe adını taşıyan kitabında irdeleyen Yusuf Örnek, kitaptaki bu üç düşünürün felsefi düşünceleri arasında yapılması muhtemel araştırmalar ve karşılaştırmalar için bir başlangıç zemini oluşturmak şeklinde belirliyor. Belki bu araştırma ve karşılaştırmalar dahilinde “yaşanan hayatla düşünülen felsefe arasında ne tür bir ilişki olduğu” sorusu en esaslı konu olacaktır. Çünkü Martin Heidegger yaşanan hayatla düşünülen felsefe arasında hiçbir bağ olmadığını savlarken Karl Jaspers ise bunun tam tersini hem düşünür hem gerçekleştirir, yani kendi felsefesini yaşar. Bu ikilinin önce öğrencisi, sonra da en az onlar kadar ünlü bir filozof olan Hannah Arendt’in felsefi düşünceleri üzerinde hocalarının etkileri de en az onların kendi aralarındaki önce yakınlık, sonra radikal bir biçimde uzaklaşma olarak tezahür eden ilişkileri ev felsefi etkileşimleri kadar merak edilesi bir konudur.
Kitabında bu üçlünün sadece mektuplaşmalarına eğilmiyor Yusuf Örnek. Bu üç filozofun birbirleriyle ilişkisi ve felsefi etkileşimin izlenebileceği diğer kaynaklara da değiniyor. Özellikle Arendt için Karl Jaspers’in kişiliği ve yaşanan olaylara karşı duruşuyla “gerçek bir eğitici”yken Heidegger’in düşünce hayatını herkesten farklı ve mükemmel bir şekilde yorumlayan bir “öğretmen” olarak kaldığını vurguluyor.

18 Mart 2020 Çarşamba

Anti-felsefenin yoksul ve tartışılmaz kralı

19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında yaşamış Friedrich Nietzsche, gerek hayatı gerekse ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerle Martin Heidegger’den Michel Foucault, Gilles Deleuze, Georges Bataille, Sarah Kofman, Pierre Klossowski, Gilles Deleuze, Jacques Derrida, Luce Irigaray’a kadar bir dizi düşünürü uğraştıran bir meydan okuyucu figürdür. Çağdaş kültürde birçok Nietzscheizm türü olduğu gibi bir o kadar da anti- Nietzscheizmlerin olduğunu söylemek mümkün bu bakımdan. Nietzsche’nin meydan okuyuşuna verilebilecek cevapların çeşitliliğini yansıtan Nietzscheizmler ve anti-Nietzscheizmlerin tamamının sahtekârlık olduğunu düşünmek de mümkün.
Platon hastalığı
Çağdaş kültüre egemen birçok kavram ve düşünceye bir şekilde rengini veren, nihilizmden sanat ve trajediye, tarih ve dinden değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerektiği tezine kadar birçok meydan okuyucu düşünce ileri süren Nietzsche’nin karmaşık görüşlerini tek bir başlık altında toparlamak handiyse mümkün değildir. Onun eseri sorgulamaya son derece dirençli, her türlü yorumlamayı kolayca yoldan saptıracak kadar girift, dolambaçlı ve bir o kadar da kışkırtıcıdır. Bildik anlamıyla bir filozof değildir Nietzsche, bunu biliyoruz. Peki ama hangi anlamda ona filozof diyeceğiz; ya da o bunu ne kadar hak edecek, üstüne alınacak yahut bu tanımlamaya ne kadar sığacak? Nietzsche söz konusu olduğunda bütün bu nitelemelerin bir müddet sonra anlamını yitirdiğini de görüyoruz.
Avrupa’nın Platon hastalığından kurtulması gerektiğini, filozofun suçluların suçlusu olduğu ileri süren Nietzsche’nin ürettiği metinlerin bir tür “anti-felsefe” olarak anlaşılması mümkün. Nietzsche’nin hangi anlamda bir filozof ve anti-filozof sayılabileceğine ilişkin söz söylemek de pek kolay değil.
Bir mutlak kırılış
Nietzsche’yi ve düşüncesini 1888 yılı ve sonrasında yazdıklarıyla yorumlayan Fransız felsefeci Alain Badiou, Nietzschecil felsefi edimin “bir mutlak kırılış, bir katıksız olay” olduğunu ileri sürüyor. Badiou’ya göre bu olay, insanlık tarihini kırıp ikiye bölmeyi ve eski değerlerin karşısına eksiksiz bir olumlayıcı yeniliğin gelişini sağlamayı içeriyor. Heidegger’in Nietzsche’nin nihilizmin üstesinden gelmeye çalıştığı yolundaki yorumunu kabullenmeyen Badiou, Nietzsche’nin hazırladığı bu olayı Fransız devrimiyle mimetik bir rekabet boyutuna sahip bir felsefe kurma tasarısı olarak yorumluyor. Bu anlamda özellikle Platon’la simgelenebilecek klasik felsefeyi yerle bir ederek yepyeni bir felsefe kurmaya çalışan Nietzsche’nin ne kadarıyla bir filozof ve ne kadarıyla bir anti-filozof olarak belirlenebileceğine ilişkin bir okuma Badiou’nun gerçekleştirmeye uğraştığı.
1992 ila 1993 yıllarında verdiği Nietzsche seminerlerinin kitaplaştırılmış hali olan eserinde Badiou, araştırmasının merkezine ömrünün son yıllarını yaşayan Nietzsche’yi, onun Ecce Homo, Nietzsche Wagner’e Karşı, Putların Alacakaranlığı gibi eserleriyle, Dionysos, Çarmıha Gerilen, Ariadne diye imzalanmış pusulalarını koyarak Nietzsche’nin “mütevazı tümel devrimi”ni irdeliyor. “Tanrı olmaktansa Basel’de profesör olmayı” tercih ettiğini itiraf eden Nietzsche için “anti-felsefenin yoksul ve tartışılmaz kralı” unvanını layık gören Badiou, eserlerine olmasa bile Nietzsche’nin kişiliğine hayran olduğunu da itiraf etmekten çekinmiyor.

7 Şubat 2020 Cuma

Felsefe tarihinde korunan ‘neden’ anlayışları

20. yüzyıl düşüncesi üzerinde en fazla etkili olan filozofların başında gelir Martin Heidegger, Türkçeye Varlık ve Zaman adıyla çevrilen Sein und Zeit’ıyla. Heidegger’in “varlığın unutuluşu”nun tarihi olarak gördüğü Platon’dan kendisine kadar gelen felsefe tarihini çözüştürme, varlık sorusunu yeniden kazanma çabasını içeren bu çalışma anlaşılması zor kavramsal yapısı ve Heidegger’in çoğu kez kendine özgüleştirdiği Almancasıyla da dikkat çeker. Yeniden yorumlara sürekli açık, hemen hiçbir yorumun nihai kertede yegane doğruluk iddiası güdemeyeceği bir giriftliği de sergiler.
Kitabı okuyanların genelde onun asıl fikrini gözden kaçırdığını öne sürer sözgelimi Heidegger. Çoğu okur, tartışmanın merkezinde olan “varlık sorusu”na gözlerini kapayıp, kitaptaki daha tali konuları önemsemiş, onlar hakkında fikir yürütmeyi yeğlemişlerdir. Okurların bu yanlış yorumlamalarında Heidegger’in “mistifikatörlüğü”nün önemli bir payı olduğunu düşünen Raymond Geuss’a göre “aydınlanmacı ve ilerlemeci” bir kültür ve tarih anlayışı ona yabancıdır. Heidegger’in tarihi bir çöküş hikayesi olarak gördüğünü saylayan Geuss onun aklının hep ‘kökenlere’ ve ‘ilksel’ olana takılı kaldığını ileri sürer. Belki de Geuss’un bu savını doğrulayacak örnekler Heidegger’in Varlık ve Zaman’ın peşi sıra ürettiği metinlerde bulunabilir. Böyle bir metin Vom Wesen Des Grundes (Saffet Babür’ün Türkçe’ye çevirirken tercih ettiği ismiyle Nedenin Neliği) adlı inceleme.
1927’de hocası Husserl’in Fenomenoloji Yıllığı’nda ayrı bir basım olarak yayınlanan Varlık ve Zaman’ı müteakip, Heidegger’in 1928’de “Metafizik Nedir?” adlı konferans dersiyle aynı zaman diliminde oluştuğu bilgisini verdiği Nedenin Neliği adlı inceleme gerek Varlık ve Zaman’da yer alan birçok kavramın da anlaşılmasına katkı sağlıyor gerekse Geuss’un bahsettiği ‘köken’ ve ‘ilksellik’ takıntısının ipuçlarını sunuyor. Heidegger, Metafizik Nedir konferansında “Hiç”i konu edinirken, Nedenin Neliği’nde ontolojik ayrımı dile döktüğünü belirtiyor incelemenin 1949’daki üçüncü basımına yazdığı önsözde.
Dört sebep
İncelemesinde Aristoteles’in “dört sebep” yaklaşımını, Leibniz’in “”yeter sebep” ilkesini, Kant, Schelling ve Schopenhauer’in konula ilgili ileri sürdüklerini incelemesinde problematize eden Heidegger, “en yüksek ilke” olarak anlaşılan yeter sebep ilkesi için nedenin neliğinin kendiliğinden anlaşılır bir tasarım olarak görüldüğünü söylüyor. Leibniz’in yeter sebep ilkesini önerme doğruluğundan çıkardığını kaydettiği incelemesinde “ontik”, “ontolojik”, bunlar arasındaki ayrım, ontik ve ontolojik doğruluklar, doğruluğun sadece önerme doğruluğu olarak anlaşılıp anlaşılamayacağı, özgürlüğün ne olduğu, özgürlük ile neden arasındaki bağlantılar, dasein, dünya, dünya-içinde-varlık, aşkınlık gibi Varlık ve Zaman’ın ana fikrini oluşturan sorgulamada önemli bir yere sahip kavramları açımlamaya girişiyor. Aristoteles’ten Leibniz vasıtasıyla Kant’a felsefe tarihinde korunan “neden” anlayışlarıyla ilgili giriştiği bu sorgulamada bir yandan da kendi “neden” anlayışını serimleme fırsatı edinen Heidegger “dünya” ile Eski Yunan’da, Ortaçağ’da ve Kant’ta nelerin kastedildiğini de ortaya çıkararak kendi dünya anlayışını da ifade ediyor.
İncelemede Geuss’un Heidegger’e yönelttiği eleştiriyi kısmen de olsa mazur gösterecek bolca malzeme bulunsa da bu eleştirilerin son derece kolaycı ve nihai olarak düşünmeyi başarabilmek için Heidegger’in aradığı ‘kesinlikler’e de pek aşina olmadığı ileri sürülebilir. Nedenin Neliği’ni çevirirken Saffet Babür, Türkçe’de Heidegger için oluşmuş söz dağarını da pek makbul görmüyor. Sein için ‘varlık’ yerine ‘olmak’ kelimesini tercih eden Babür, wesen’i neden, Grund’u da ‘nelik’ olarak karşılıyor.

27 Haziran 2019 Perşembe

Düşünmenin insana yüklediği sorumluluk

 Martin Heidegger, yirminci yüzyıl felsefesi içinde düşünceleriyle yargılanıp, varoluşçuluk, post-yapısalcılık, postmodernizm, Frankfurt Okulu ve yapıbozumculuk gibi birtakım yaklaşımlar üzerinde önemli etkiler bırakmış ve bu bakımdan belki de günümüz felsefi düşüncesi üzerinde en etkili olmuş filozofların başında gelir. Heidegger’in bu etkililiğiyle dil felsefesi üzerine geliştirdiği yaklaşımlarla, belki Ludwig Wittgenstein boy ölçüşebilir. Şaheseri Varlık ve Zaman’la hocası Edmund Husserl’in fenomenolojisini Batı metafiziğinde “varlık sorusunun unutulması” dediği sorunun üstesinden gelmek üzere dönüştüren Heidegger, eserleriyle psikolojiden siyasal yaklaşımlara, dinî ve kültürel çalışmalar alanından edebiyat, tarih ve sosyoloji gibi modern disiplinlere birçok alanda kullanılışlı yorumlara yol açar. Heidegger, Varlık ve Zaman’daki projenin yarım kalmasıyla da anılan ünlü Dönüş’ünde, resim üzerine Sanat Eserinin Kökeni, mimarlara yönelik İnşa Etmek, İskân Etmek, Düşünmek gibi konuşmalarıyla başlayan, daha parçalı, düşünmenin ne anlama geldiğini farklı alanlardan örnekleyen, belki de Heidegger’in kendi deyimiyle “şiirleyen” bir bakış açısı yerleşir.
Düşünmemek sorunu
Heidegger’in Türkçe’ye Düşünmek Ne Demektir başlığıyla tam metin olarak çevrilen eseri onun İkinci Büyük Savaş sonrası üniversiteyle ilişkisinin kesilmesinin akabinde tekrar üniversiteye kabul edilmesi sürecinde 1951/52 kış ve 1952 yaz döneminde Freiburg Üniversitesi’nde verdiği derslerden oluşuyor. Dersler arasında haftalık ve bazen daha uzun zaman aralıkları olması sebebiyle dinleyenleri dersin akışına geri getirmek üzere yapılmış bir önceki dersin özeti de her dersin başında okura sunuluyor. 
Derslerde “Düşünmek ne demektir?” sorusu aracılığıyla sırf felsefi düşünmeyle tüketilemeyecek bir beşeri faaliyetin mahiyetini soruşturmaya girişen Heidegger, daha ilk derste kendisine şu iddiayı yol gösterici olarak belirliyor: “Düşündürücü çağımızda en-düşündürücü-olan, henüz düşünmüyor olmamızdır.” Dersler boyunca bu iddianın ne anlama geldiğini anlama gayretiyle soruşturmasını sürdüren; bunu yaparken de kelimelerin kökenleri ve türevleriyle oynayarak, zaman zaman şiirsel bir anlatıma başvurarak ve kelimelere yeni anlamlar kazandırarak geliştirdiği kendine özgü dil ve üslubunu ısrarlı bir şekilde koruyan Heidegger, Nietzsche ve Parmenides gibi filozofları, Hölderlin ve diğer bazı Alman şairleri yeniden okuyor. 
Hem kış hem yaz dönemlerinde verdiği derslerde Heidegger, düşünmenin ne ifade ettiğine dair temel bir varlık-tarihsel bakış ortaya çıkarmaya çalışıyor. Düşünmenin ne anlama geldiği kadar düşünmenin tarihsel olarak insana ne yüklediğini de sorgulamasını ufkuna dahil ediyor. Büsbütün Batı, Hıristiyanlık Alemi ya da Avrupa ile eşanlamlı olmayan bir Akşam Diyarı olarak belirlediği metafiziğin tamamlanışını Kış dönemi takrirlerinde Nietzsche’nin temel duruşu ve Hölderlin’in şiirleri aracılığıyla tartışırken varlık ve düşünmenin aidiyeti çerçevesinde birinci başlangıcın düşünürü addettiği Parmenides ile de yaz dönemi derslerinde söyleşiyor. 

14 Ağustos 2018 Salı

İnsan ne zaman evindedir?

Sosyolojik bakımdan modernliğin herkesi göçmen ya da sürgün kılan bir toplumsal hareketlilik olduğu öteden beri vurgulanır. Durkheim’ın sanayi toplumunu top­lumsal normsuzluğun yol açtığı anomi durumuyla nitelendirmesinden tutun da Weber’in modernleşmeye atfettiği dünyanın büyübozumu ve rasyonelleşme ile Simmel’in metropolisteki zihinsel yaşam analizleri, modernleşmeye dair ilk sosyolojik çalışmalarda onun zaman zaman sırf zihinsel boyutlarda kalsa da sürekli bir göç halinde olma şeklinde yaşandığına işaret ediyordu. Aynı şekilde 19. ve 20. yüzyılda yaşamış birçok edebiyatçının eserlerinde de bu sürgün olma, göç etme durumuna dair işaretler, atıflar, pasajlar bulmak mümkün. Yine sözgelimi din sosyolojisi alanında yaptığı kapsamlı çalışmalarıyla da iyi bildiğimiz Peter L. Berger, modernleşmeyi zihnin “evsiz-barksızlık” durumuyla denkleştirerek göç metaforu ile modernliği düşünmeyi de kolaylaştırır.
Peki ama insan ne zaman evindedir? Ya da kendisini ne zaman evinde hissetmektedir? Eski insanların darussıla, sıla hasreti dediği deneyim neye işaret eder? Kendini sürekli gurbette hissetmenin anlamı nedir? Geçmişini, evini, yurdunu, vatanını özlemenin adı olarak 17. yüzyılda literatüre giren bir hastalığın adı olarak kullandığımız nostalji kelimesinin sanıldığı gibi Grekçe değil, İsviçre Almancasının bir ürünü olduğunu belirten Fransız filozof Barbara Cassin Homeros’un Odysseus, Vergilius’un Aeneas şiirsel anlatılarından ve Hannah Arendt’in Nazi Almanya’sından çıkıp önce Fransa, ardından ABD’de yaşamasından kaynaklanan deneyimlerinden yararlanarak vatan, sürgün ve anadil arasındaki ilişkiyi irdeliyor.
Nostos ve algos
Nostos (dönüş) ve algos (acı, eziyet) kelimelerinden oluşan nostaljinin hem insanın uzakta olduğunda çektiği eziyeti hem de geri dönmek için katlandığı sıkıntıları işaret ettiğini belirten Cassin, bu kelime yoluyla insanın zaman, ölüm ve sonsuzlukla olan ilişkisinin yanı sıra vatanıyla ilişkisini de soruşturuyor. Her dilin nostalji deme biçiminin, bu hastalığı vücudun bir yeriyle ilişkilendirme (sözgelimi Avrupa kültürlerinde melankoli kara safranda, iç sıkıntısı ve spleen dalakta, anksiyete boğazda konumlandırılır) ve bir parola gibi herhangi bir kültürel kategoriye dahil etme biçimlerinin farklılaştığını belirten Cassin, nostaljinin hangi anlamda Avrupa’yı tanımlayan bir duygu olduğunu da soruşturuyor. Tabii, ünlü Çek romancı Milan Kundera’nın Roman Sanatı adlı eserinde zikrettiği “Avrupalı: Avrupa’ya nostalji duyan kişi” nitelemesini de aktarmayı ihmal etmeden.
Anadilin sadece herkesin sahip olduğu tek annenin dili olduğu için değil, varlığımızı karmaşık bir doğa ve kültür bireşimiyle örtüşerek oluşturduğu için hiçbir şekilde başka bir dile benzemeyecek olduğunu belirten Cassin, dillerin çoğulluğu sayesinde farklılığın şeylerin merkezine yerleştiğini savlıyor. Dillerin çoğulluğunun dünyanın oluşturulmasında belirleyici bir olgu olduğunu kaydeden Cassin, köklerinden sökülme anlamına da gelen sürgünlük halinin çağdaş insanlık durumunun bir modeli saymanın gerçekte öyle olmadığımızda daha kolay olduğunu da vurguluyor.
Herhangi bir yolculuktan çıkarılacak en esaslı dersin “orada” kalamayacağımız, yani asla “orada” evimizde olamayacağımız olduğunu ileri süren Cassin için insan ancak yakınları, dili ve dilleriyle birlikte kabul edildiği zaman evinde olabilir.

7 Mayıs 2017 Pazar

Kuşaklar

2000'li yılların başında yaygın şekilde kullanılan mesaj gruplarından birinde, siirpostasi@yahoogroups.com'da değerli romancı Mehmet Batur'un, değerli şair Serkan Işın'ın yayınlanan bir romanı, "Ofis" hakkında yazdığı bir mesaj üstüne göndermiştim aşağıdaki mesajı... Bu tür gündelik tartışmaların kalıcı yanlarının pek olmadığını bilsem de paylaşmak istedim bu mesajı...

"Trajikmelez" arkadaşlarımız muhafazakarlık ile nostaljik olandan ne tür bir trajiklik türetiyorlar bunu bilemem tabii, serkan'ın (ışın) iyi bir şair olduğunu düşünüyorum, ancak "Ofis"i halen okumadığım için onun hakkında kelam etmem yakışık almaz.
İyi bir şairin bir roman yazmaya girişmesi hakkında laf edebilirim belki. Niçin roman yazar iyi bir şair? Şiirle anlatılamayacak şeyler yaşadığı için mi? Şiir ile roman farklı türler olmalarından kaynaklanan ve bu türsel farklılığın anlatısaldaki avantajlarını kullanma kolaylığına yaslanan bir metin mi "Ofis"?
Şiir yazmak, niçin iyi bir şaire yetmez ki? İyi bir şaire yetmeyenler arasında önceliği niye "şiir" alır hep? Şiir eleştirisi ve siyasi-kavramsal çözümlemeler üreten bir kalemin (benim) bu sorular sormam yakışıksız belki, belki de ben kendimi hala iyi bir şair sayamadığım için şiir bana yetmiyordur. Belki de şiir ile roman, şiir ile öykü, şiir ile masal, şiir ile bilmemne zımbırtı dilin farklı halleri, beşeriliğin farklı durumları hakkında karar verebilmemize olanak tanıyan araştırmalara girmemize yol açıyor. Doğrudan, kafadan yazıyorum bunları...
Kim doğrudan, kafadan yazmıyor ki diyeceksiniz. Öyle tabii. Mehmet Batur'un beni rahatsız eden satırları şunlar sözgelimi: "Doksanlı yıllarda ilk gençliğini yaşayan bizlerin arasından tek tük çıkıyordu kafasını kaldırıp sahih(hakiki) diller kurabilenler. Fakat iki binli yıllar artık insanın değil, henüz matematiği belirlenememiş bir kuşağın zamanı olduğunu gösteriyor." Kime, nasıl, niçin?
Ben 20 yaşında, 1991'de sokakta yatarken (bunu övünerek aktarmıyorum buraya) de vardı o apartmanlar, daha iki ay önce şiirlerini yazdm dut ağacı ve maltız bulunan bir avluya sahip kerpiç evimiz yıkıldı. Apartmana taşındık. Ne yani? Modernizm düşmanlığı mı yapmalıyım? Evet yapmalıyım. Ama böyle değil bence.
Kuşakları birbirlerine göre ölçmek mümkün değil. Bu tür şeylere dayanıp bir kuşağı kayırmanın ya da yermenin bir anlamı olduğuna da inanmıyorum. Çünkü her kuşakta başarabilen insanlar olduğunu biliyorum, yıldızlar yani Ali Şeriati'nin deyimiyle. Her toplum 3 ana kesitten oluşan bir piramittir. Matematikçi ve mühendis arkadaşlar Şeriati'nin bu metaforunu rahat anlayabilirler: Piramidin tabanını sıradan halk oluşturur, orta katını aydınlar, en ucunda ise yıldızlar vardır. Halkın yaşamı nihai kertede asla değişmez. Hangi adla olursa olsun hurafecidir vb. Orta kat aydınlardır, onlar zamanlarının geistını temsil ederler, düşünce düzlemini yani. Yıldızlar ise gelecek zamanların geistını keşfetmiş olanlardır.
Bu tarihsel-toplumsal metafor son derece mekanik bulunabilir, tıpkı Gehlen'in ya da Merton'un "tarzlar"ı gibi. İşlevsel- bölümlemeci falan. Ama bence ayrım çizgisi değişmez. Her kuşakta bu  kesiti bulgularsınız. Serkan bence şairlere uyarlanabilecek bu tasarımda yıldızlar kısmında yer alabilir-tabii roman yazmazsa diyeceğim, ama adam yazmış ya...
Her kuşakta halk, aydın ve yıldız vardır. Olmalıdır. Olacaktır. Mehmet şu an kendi kuşağının yıldızıyken 2000'li kuşağın aydını olarak konuşmanın sıkıntısını yansıtıyor. Zor bir şey bu. Ben de öyleyim. Oradan biliyorum.