felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2018 Salı

Babanzade’nin fikir dünyası

Modernleşme dönemi Türk kültürü ve düşüncesinde Darülfünun gerek pozitif gerekse beşeri bilimler alanlarında kurucu ve öncü bir niteliğe sahiptir. Modernleşme etrafında gelişen tartışmalarda birbirinden farklı görüşleri yansıtan bir odak olan Darülfünun’un Felsefe Bölümü’nün özel bir yere sahip olduğu söylenebilir. Gerek Batı felsefesi ve bilimine karşı gerekse felsefe tarihi ve felsefe dili vb. daha özgül odaklı meselelerde takınılacak tavırlar bakımından bu bölümün II. Meşrutiyet devrinden 1933’teki Üniversite Reformu’na kadar uzanan süreçte önemli hocalarından biridir Babanzade Ahmed Naim. Vefatının 80. yıldönümü dolayısıyla Babanzade Ahmed Naim’in hayatı, eserleri ve fikirleri etrafında 2014’te Zeytinburnu Belediyesi tarafından düzenlenen panele dayanan ve editörlüğünü İsmail Kara ile M. Cüneyt Kaya’nın yaptığı Babanzade Ahmed Naim adlı kitap, Babanzade’nin fikir dünyasının farklı veçhelerini anlamaya ve ayrıntılarıyla ortaya koymaya yönelik çalışmalar kadar bizzat Babanzade’nin yazdığı bazı makalelerin de çevrimyazı usulüyle günümüze aktarılmış halini içeriyor.
Felsefe dili
Kitapta yer alan makalesinde Üniversite Reformu yoluyla emekliliğe sevk edilen Babanzade Ahmed Naim’i Türkiye’de modern felsefenin kurucu aktörlerinden biri olarak değerlendiren Prof. Dr. Ali Utku, doğrudan bir felsefeci olmasa da onun felsefe sözkonusu olduğunda öncü bir isim olduğunu kaydediyor. Utku’ya göre Babanzade Ahmed Naim sözkonusu olduğunda, Batı felsefesiyle karşılaşma bakımından daha önemli ve belirleyici olanın onun İslamcı kimliği çerçevesinde medeniyetteki sürekliliği esas alan, bu tavırla şekillenen tercih ve temayülleri olduğunu da belirtiyor. Ali Utku, Batı felsefesinin alımlanması ve felsefe dili ve terimleri konusunda Babanzade Ahmed Naim’in tercih ve temayüllerinin sadece bilimsel ya da felsefi bakımdan değil, tarihsel, politik ve kültürel rezervleriyle de anlaşılması, yorumlanması ve tartışılmasının gerekli olduğunu düşünüyor.  Babanzade Ahmed Naim’in kadim kültürümüz hakkında sahip olduğu engin birikim sayesinde felsefi meseleleri hem içerik hem de dil açısından son derece dikkatle ele aldığı, bunu yaparken de yerli duruşundan hiçbir zaman taviz vermediğini ifade eden Prof. Dr. M. Cüneyt Kaya ise böylelikle onun Batı felsefesiyle nasıl diyaloğa geçilebileceğinin müşahhas örneklerini sunduğu kanaatini dile getiriyor. Ahmet Naim’in felsefi çalışmalarına yön veren saikleri irdelediği makalesinde Kaya, ilk saiki materyalist ve pozitivist cepheden gelen ve bilimsel gelişmelerle de desteklenen sert eleştiriler karşısında felsefenin hâlâ kendisine özgü araştırma konuları olan bir etkinlik olduğunu ortaya koymak şeklinde belirliyor. Onun felsefe çalışmalarını belirleyen ikinci saikin ise modern felsefe terimlerini Türkçeye aktarma konusundaki gayreti olduğunu savlayan Kaya’ya göre, o, felsefe alanında yapılması gerekeni öncelikle kadim olanın keşfi olarak belirler. Bu keşif felsefi kavram ve problemlerin bizim dünyamızdaki sürekliliğini tespite öncelik tanıyarak, “yeni şeyler ortaya koyma”ya da alan açar. Kitapta ayrıca İsmail Kara, Halit Özkan, Muhammed Masum Şenburç ve Ali Benli’nin felsefe, hadis, hadis usulü, milliyetçilik, Arap dili ve edebiyatı gibi konularda Babanzade Ahmed Naim’in dile getirdiği görüşleri irdeleyen makaleler de yer alıyor.

7 Mayıs 2017 Pazar

Kuşaklar

2000'li yılların başında yaygın şekilde kullanılan mesaj gruplarından birinde, siirpostasi@yahoogroups.com'da değerli romancı Mehmet Batur'un, değerli şair Serkan Işın'ın yayınlanan bir romanı, "Ofis" hakkında yazdığı bir mesaj üstüne göndermiştim aşağıdaki mesajı... Bu tür gündelik tartışmaların kalıcı yanlarının pek olmadığını bilsem de paylaşmak istedim bu mesajı...

"Trajikmelez" arkadaşlarımız muhafazakarlık ile nostaljik olandan ne tür bir trajiklik türetiyorlar bunu bilemem tabii, serkan'ın (ışın) iyi bir şair olduğunu düşünüyorum, ancak "Ofis"i halen okumadığım için onun hakkında kelam etmem yakışık almaz.
İyi bir şairin bir roman yazmaya girişmesi hakkında laf edebilirim belki. Niçin roman yazar iyi bir şair? Şiirle anlatılamayacak şeyler yaşadığı için mi? Şiir ile roman farklı türler olmalarından kaynaklanan ve bu türsel farklılığın anlatısaldaki avantajlarını kullanma kolaylığına yaslanan bir metin mi "Ofis"?
Şiir yazmak, niçin iyi bir şaire yetmez ki? İyi bir şaire yetmeyenler arasında önceliği niye "şiir" alır hep? Şiir eleştirisi ve siyasi-kavramsal çözümlemeler üreten bir kalemin (benim) bu sorular sormam yakışıksız belki, belki de ben kendimi hala iyi bir şair sayamadığım için şiir bana yetmiyordur. Belki de şiir ile roman, şiir ile öykü, şiir ile masal, şiir ile bilmemne zımbırtı dilin farklı halleri, beşeriliğin farklı durumları hakkında karar verebilmemize olanak tanıyan araştırmalara girmemize yol açıyor. Doğrudan, kafadan yazıyorum bunları...
Kim doğrudan, kafadan yazmıyor ki diyeceksiniz. Öyle tabii. Mehmet Batur'un beni rahatsız eden satırları şunlar sözgelimi: "Doksanlı yıllarda ilk gençliğini yaşayan bizlerin arasından tek tük çıkıyordu kafasını kaldırıp sahih(hakiki) diller kurabilenler. Fakat iki binli yıllar artık insanın değil, henüz matematiği belirlenememiş bir kuşağın zamanı olduğunu gösteriyor." Kime, nasıl, niçin?
Ben 20 yaşında, 1991'de sokakta yatarken (bunu övünerek aktarmıyorum buraya) de vardı o apartmanlar, daha iki ay önce şiirlerini yazdm dut ağacı ve maltız bulunan bir avluya sahip kerpiç evimiz yıkıldı. Apartmana taşındık. Ne yani? Modernizm düşmanlığı mı yapmalıyım? Evet yapmalıyım. Ama böyle değil bence.
Kuşakları birbirlerine göre ölçmek mümkün değil. Bu tür şeylere dayanıp bir kuşağı kayırmanın ya da yermenin bir anlamı olduğuna da inanmıyorum. Çünkü her kuşakta başarabilen insanlar olduğunu biliyorum, yıldızlar yani Ali Şeriati'nin deyimiyle. Her toplum 3 ana kesitten oluşan bir piramittir. Matematikçi ve mühendis arkadaşlar Şeriati'nin bu metaforunu rahat anlayabilirler: Piramidin tabanını sıradan halk oluşturur, orta katını aydınlar, en ucunda ise yıldızlar vardır. Halkın yaşamı nihai kertede asla değişmez. Hangi adla olursa olsun hurafecidir vb. Orta kat aydınlardır, onlar zamanlarının geistını temsil ederler, düşünce düzlemini yani. Yıldızlar ise gelecek zamanların geistını keşfetmiş olanlardır.
Bu tarihsel-toplumsal metafor son derece mekanik bulunabilir, tıpkı Gehlen'in ya da Merton'un "tarzlar"ı gibi. İşlevsel- bölümlemeci falan. Ama bence ayrım çizgisi değişmez. Her kuşakta bu  kesiti bulgularsınız. Serkan bence şairlere uyarlanabilecek bu tasarımda yıldızlar kısmında yer alabilir-tabii roman yazmazsa diyeceğim, ama adam yazmış ya...
Her kuşakta halk, aydın ve yıldız vardır. Olmalıdır. Olacaktır. Mehmet şu an kendi kuşağının yıldızıyken 2000'li kuşağın aydını olarak konuşmanın sıkıntısını yansıtıyor. Zor bir şey bu. Ben de öyleyim. Oradan biliyorum.