Edmund Husserl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edmund Husserl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2025 Çarşamba

Gelecek, gittikçe yaklaşan bir tehdittir

 Günümüzdeki hayat akışına ilişkin izlenim ve tecrübelerimize yol açan zaman tasavvurunda yaşanan önemli bir değişim var. İçinde yaşadığımız şimdiyi çekiştiren iki noktayı Alman asıllı Amerikalı akademisyen Hans Ulrich Gumbrecht "bir yanda somutluk, bedensellik ve insan hayatının mevcudiyeti üzerine ısrar ... karşısında ise kendisini mekândan, bedenden ve dünyadaki-şeylere duyusal temastan soyutlamış radikal bir spiritüelleşme" şeklinde özetliyor Türkçeye "Bizim Geniş Şimdimiz" adıyla kazandırılan kitabında. İlk çekim noktasının içinde yaşadığımız zaman-mekân kavrayışında oluşturduğu sonuçların "kültür eleştirisi"nin tınılarıyla karşılandığına işaret eden Gumbrecht radikal spiritüelleşmenin de modernizasyon sürecinin bir parçası olduğunu vurguluyor.

Şimdiyi analiz için başvurulan fikri çerçevenin epistemoloji tarihiyle melankolik bir kültür eleştirisinin buluştuğu yerde şekillendiğini belirten Gumbrecht böylelikle günümüze dair kapsamlı bir teşhiste bulunuyor. Teşhisini şekillendirirken çağdaş dünyaya mevcudiyet perspektifinden bakan Gumbrecht, "şimdi"nin Kartezyen özneye kendi habitatını veren şey olduğunun altını çiziyor.

Geçmiş şimdimize akar

"Tarihsel zaman" fikrinin gündelik sohbetlerde, entelektüel ve akademik çevrelerde kendini göstermesine, yeniden üretmesine rağmen artık ne tecrübelerimizi edinme araçlarımızı ne de fiillerimizi açıklayabilecek sağlam bir temel sunamadığını belirten Gumbrecht, bugün "tarihsel zaman" diye bildiğimiz zaman-mekân kavrayışı içinde yaşamadığımızın göstergesinin en iyi geleceğe karşı tavrımızda gözlenebileceğine kani. Ona göre "Gelecek bizler için artık kendini imkanların açık ufku olarak göstermez, aksine o kendini bütün gelecek tahminlerine gün geçtikçe kapatan bir boyuttur. Daha beteri, gelecek gittikçe yaklaşan bir tehdittir..." Geçmişin yitip gittiğine ilişkin ifade edilen tasavvurlara rağmen içinde yaşadığımız zaman-mekânda hiçbir şeyi ardımızda bırakamadığımızı belirten Gumbrecht geçmişin şimdimize adeta aktığını söylüyor. Böylelikle bizi yutan geçmiş ile tehditkâr bir gelecek arasında kalan şimdimiz farklı zamanlılıkların eş mekanına dönüşür: "Geniş şimdimiz, içinde birbiriyle rekabet eden dünyalarıyla, çok sayıda imkânı hâlihazırda aynı tepside sunar; bu yüzden sahip olduğu kimliğin -şayet öyle bir kimlik varsa- keskin köşeleri yoktur. Fakat, aynı zamanda, geleceğin bize kendini kapatmış olması ... eylemeyi imkansızlaştırmaktadır; çünkü gerçekleşecek bir zemin yoksa ortada eylem de yoktur. Genişleyen şimdimiz, geleceğe ve geçmişe doğru hareket edecek sahayı sunmasına sunuyor fakat vaziyet o ki tüm bu çabalar dönüp dolaşıp çıktıkları yere dönüyor."

Lyotard'dan Heidegger ve Gadamer'in kavram ve yaklaşımlarına Edmund Husserl, Hannah Arendt, Peter Sloterdijk'ten Robert Musil gibi romancı isimlerine, dil felsefesinden varlık felsefeleri ve hermenötik gibi alanlara dek genişleyen şimdi üzerinde küreselleşme, edebiyat, spor kültürünün etkilerini çözümleyen Gutemberg, kartezyen özne tasavvurunun epistemolojik hayat alanı olan "tarihin daraltılmış/sıkıştırılmış şimdi"si gibi yeni bir figürün de ortaya çıkması gerektiğini belirtiyor. Reinhardt Koselleck'in tarihsel bilinci tarihselleştirmesinden, Weberci anlamda "anlam kültürleri-medeniyet kültürleri" tipolojileştirmelerine Gutemberg, içinde yaşamak zorunda kaldığımız zaman bilincinin gündelik tecrübelerimiz üzerindeki etkilerini irdeliyor.

24 Haziran 2020 Çarşamba

Üç felsefecinin mektup arkadaşlığı

Yirminci yüzyıl Alman felsefesinin en önemli isimleri arasında yer alan Martin Heidegger, Karl Jaspers ile Hannah Arendt ayrıca aralarındaki ilginç ilişki sebebiyle de dikkat çekicidir. Heidegger ile Jaspers 1920’de Edmund Husserl’in doğum günü dolayısıyla Freiburg’da düzenlenen bir kutlamada tanışırlar. Tanıştıklarında Jaspers 37, Heidegger ise 31 yaşındadır. Her ikisi de felsefe tarihçileri tarafından “varoluş felsefesi” olarak nitelenen bir akıma dahil edilse de Jaspers’ın bu nitelemeyi başlangıçta benimsediğini, lakin Heidegger’in hiçbir zaman bunu kabullenmediğini de vurgulayabiliriz.
Jaspers ile Heidegger arasındaki ilişkinin zamanın olaylarına bağlı(1929 dünya ekonomik buhranı, Nazi rejimi, ikinci dünya savaşı, atom bombası, Almanya’nın ikiye bölünmesi, soğuk savaş vb.) değişimi belki Batı felsefesinde karşılaştığımız en ilginç dönüşümlerden birini teşkil eder. Sözgelimi, tanışmalarının başında Jaspers’la birlikte gerçek felsefe olmadığını düşündükleri akademik okul felsefesi ya da profesörler felsefesine karşı “felsefeyi yeniden canlandırmak” amacıyla aralarındaki dayanışmayı ifade eden “mücadele birliği” ibaresini kullanan Heidegger, sonradan Jaspers’la aralarındaki ortak tek noktanın Hannah Arendt olduğunu ifade edecektir.

Anti-semit suçlaması
1924 yılında Marburg Üniversitesi’nde Martin Heidegger’in öğrencisi olan Hannah Arendt, 1926’da Heidelberg’e geçerek Jaspers’ın verdiği bir seminere katılır. Jaspers, aynı zamanda Arendt’in doktora sürecinde onun danışmanlığını da üstlenir ve öğrencisiyle ömrü boyunca sürecek dostluk süreçleri başlar. Diğer yandan 1925’ten belirli kesintilerle Arendt’in 1975’teki ölümüne dek süren bir Heidegger-Arendt mektuplaşması da vardır. Bu ilişki zaman zaman gizemli bir ilişki olarak nitelense de bunun sebebinin zamanın olaylarına bağlı olarak yaşanan fikir değişimlerinden kaynaklandığı da açıktır. Aralarındaki mektuplaşmanın ilk döneminde Arendt, Heidegger’e “anti-semit” suçlaması yöneltir ve 1933’te mektuplaşmayı keser. İkili, 17 yıl aradan sonra, 1950’de Freiburg’da tekrar karşılaşır ve 1965 yılına kadar süren bu dönemde Arendt arka planda kalır. Bu döneme damga vuran konuların ise Heidegger’in Arendt’e yazdığı şiirler ve kendi çalışmaları hakkında verdiği bilgiler olduğunu söyleyebiliriz. Bu üç filozofun birbirleriyle gerçekleştirdikleri mektuplaşmaları, aralarındaki ilişkileri, mektuplaşmalarına yansıyan felsefi görüşlerini, yaşananlar hakkındaki düşüncelerini ve birbirlerine karşı besledikleri duyguları irdeleyen Mektuplardaki Felsefe adını taşıyan kitabında irdeleyen Yusuf Örnek, kitaptaki bu üç düşünürün felsefi düşünceleri arasında yapılması muhtemel araştırmalar ve karşılaştırmalar için bir başlangıç zemini oluşturmak şeklinde belirliyor. Belki bu araştırma ve karşılaştırmalar dahilinde “yaşanan hayatla düşünülen felsefe arasında ne tür bir ilişki olduğu” sorusu en esaslı konu olacaktır. Çünkü Martin Heidegger yaşanan hayatla düşünülen felsefe arasında hiçbir bağ olmadığını savlarken Karl Jaspers ise bunun tam tersini hem düşünür hem gerçekleştirir, yani kendi felsefesini yaşar. Bu ikilinin önce öğrencisi, sonra da en az onlar kadar ünlü bir filozof olan Hannah Arendt’in felsefi düşünceleri üzerinde hocalarının etkileri de en az onların kendi aralarındaki önce yakınlık, sonra radikal bir biçimde uzaklaşma olarak tezahür eden ilişkileri ev felsefi etkileşimleri kadar merak edilesi bir konudur.
Kitabında bu üçlünün sadece mektuplaşmalarına eğilmiyor Yusuf Örnek. Bu üç filozofun birbirleriyle ilişkisi ve felsefi etkileşimin izlenebileceği diğer kaynaklara da değiniyor. Özellikle Arendt için Karl Jaspers’in kişiliği ve yaşanan olaylara karşı duruşuyla “gerçek bir eğitici”yken Heidegger’in düşünce hayatını herkesten farklı ve mükemmel bir şekilde yorumlayan bir “öğretmen” olarak kaldığını vurguluyor.

27 Haziran 2019 Perşembe

Düşünmenin insana yüklediği sorumluluk

 Martin Heidegger, yirminci yüzyıl felsefesi içinde düşünceleriyle yargılanıp, varoluşçuluk, post-yapısalcılık, postmodernizm, Frankfurt Okulu ve yapıbozumculuk gibi birtakım yaklaşımlar üzerinde önemli etkiler bırakmış ve bu bakımdan belki de günümüz felsefi düşüncesi üzerinde en etkili olmuş filozofların başında gelir. Heidegger’in bu etkililiğiyle dil felsefesi üzerine geliştirdiği yaklaşımlarla, belki Ludwig Wittgenstein boy ölçüşebilir. Şaheseri Varlık ve Zaman’la hocası Edmund Husserl’in fenomenolojisini Batı metafiziğinde “varlık sorusunun unutulması” dediği sorunun üstesinden gelmek üzere dönüştüren Heidegger, eserleriyle psikolojiden siyasal yaklaşımlara, dinî ve kültürel çalışmalar alanından edebiyat, tarih ve sosyoloji gibi modern disiplinlere birçok alanda kullanılışlı yorumlara yol açar. Heidegger, Varlık ve Zaman’daki projenin yarım kalmasıyla da anılan ünlü Dönüş’ünde, resim üzerine Sanat Eserinin Kökeni, mimarlara yönelik İnşa Etmek, İskân Etmek, Düşünmek gibi konuşmalarıyla başlayan, daha parçalı, düşünmenin ne anlama geldiğini farklı alanlardan örnekleyen, belki de Heidegger’in kendi deyimiyle “şiirleyen” bir bakış açısı yerleşir.
Düşünmemek sorunu
Heidegger’in Türkçe’ye Düşünmek Ne Demektir başlığıyla tam metin olarak çevrilen eseri onun İkinci Büyük Savaş sonrası üniversiteyle ilişkisinin kesilmesinin akabinde tekrar üniversiteye kabul edilmesi sürecinde 1951/52 kış ve 1952 yaz döneminde Freiburg Üniversitesi’nde verdiği derslerden oluşuyor. Dersler arasında haftalık ve bazen daha uzun zaman aralıkları olması sebebiyle dinleyenleri dersin akışına geri getirmek üzere yapılmış bir önceki dersin özeti de her dersin başında okura sunuluyor. 
Derslerde “Düşünmek ne demektir?” sorusu aracılığıyla sırf felsefi düşünmeyle tüketilemeyecek bir beşeri faaliyetin mahiyetini soruşturmaya girişen Heidegger, daha ilk derste kendisine şu iddiayı yol gösterici olarak belirliyor: “Düşündürücü çağımızda en-düşündürücü-olan, henüz düşünmüyor olmamızdır.” Dersler boyunca bu iddianın ne anlama geldiğini anlama gayretiyle soruşturmasını sürdüren; bunu yaparken de kelimelerin kökenleri ve türevleriyle oynayarak, zaman zaman şiirsel bir anlatıma başvurarak ve kelimelere yeni anlamlar kazandırarak geliştirdiği kendine özgü dil ve üslubunu ısrarlı bir şekilde koruyan Heidegger, Nietzsche ve Parmenides gibi filozofları, Hölderlin ve diğer bazı Alman şairleri yeniden okuyor. 
Hem kış hem yaz dönemlerinde verdiği derslerde Heidegger, düşünmenin ne ifade ettiğine dair temel bir varlık-tarihsel bakış ortaya çıkarmaya çalışıyor. Düşünmenin ne anlama geldiği kadar düşünmenin tarihsel olarak insana ne yüklediğini de sorgulamasını ufkuna dahil ediyor. Büsbütün Batı, Hıristiyanlık Alemi ya da Avrupa ile eşanlamlı olmayan bir Akşam Diyarı olarak belirlediği metafiziğin tamamlanışını Kış dönemi takrirlerinde Nietzsche’nin temel duruşu ve Hölderlin’in şiirleri aracılığıyla tartışırken varlık ve düşünmenin aidiyeti çerçevesinde birinci başlangıcın düşünürü addettiği Parmenides ile de yaz dönemi derslerinde söyleşiyor. 

4 Ocak 2018 Perşembe

Felsefe dünyayı görmeyi yeniden öğrenmektir

Edmund Husserl’in 20. yüzyıl başlarında geliştirdiği ve felsefeyi “kesin bir bilim”e dönüştürmesini umut ettiği fenomenoloji günümüzdeki felsefi anlayışları en çok etkileyen 2-3 yaklaşımdan biri sayılabilir. Husserl’in en önemli öğrencisi sayabileceğimiz Heidegger eliyle fe-nomenoloji, biçim değiştirip Gadamer yoluyla felsefi hermenötiğe, Sartre’ın bir hümanizm olarak düşlediği varoluşçuluğa, Derrida aracı-lığıyla Batılı arşivin yapısökümüne, Lyotard vasıtasıyla da postmodernizme evrilmiştir sözgelimi. Elbette bu evrilmelerde diğer felsefi yaklaşımlarla fenomenolojik karşılaşmaların da etkisi büyüktür. Husserl sonrası fenomenolojik geleneğin önde gelen isimlerinden biri sayabiliriz Maurice Merleau-Ponty’yi. Emmanuel Levinas ve Jean Paul Sartre’la birlikte ve belki de ondan daha öncelikli olarak Fran-sa’da kendine özgü bir nitelik kazanmış olan, yani Fransız’laşan fenomenolojik geleneğin başlangıç isimleri arasında sayabiliriz Merleau-Ponty’yi. 
 
Sonsuz diyalog
 
Fenomenolojinin bütün sorunların kaynağı olarak görülen özlerin incelenmesiyle ilgilenen bir yaklaşım olduğunu belirten Merleau-Ponty, fenomenolojinin deneyimimizi olduğu haliyle doğrudan betimleme girişimi yolunda özleri zamana yerleştirerek “yaşanan” meka-nın, zamanın ve dünyanın hesabını da vermeye çalıştığını kaydediyor. Bu açıdan fenomenoloji deneyimlerimizi olduğu haliyle tasvir etmeye çabalar; tarihsel, psikolojik ve sosyolojik açıklamaları da pek hesaba katmaz. Fenomenolojiyi dünyanın ifşası addeden Merleau-Ponty onun tamamlanmamışlığını ya da sürekli başlangıca dönmesini bir başarısızlık belirtisi olarak görmüyor bu sebeple. 
 
Asıl felsefenin dünyayı görmeyi yeniden öğrenmekten geçtiğini savlayan Merleau-Ponty, bu anlamda anlatılan güzel bir öykünün de en az bir “felsefe risalesi” kadar derinlikli bir biçimde dünyayı anlamlı kılabileceğini vurguluyor. Felsefenin, bütün bilgilere yönelttiği eleştiriyi kendine de yöneltmesinin gerekli olmasından yola çıkarak onun bir yerde “sonsuz bir diyalog”a dönüştüğünü ve tam da bu sebeple nereye nasıl gidileceğini bilemeyebileceğini de söylemeyi ihmal etmeyen Merleau-Ponty, fenomoenolojinin bir öğreti ya da bir sistem olmaktan çok bir hareket, bir yönelim olmasının da bu açıdan bir rastlantı ya da aldatmaca olmadığına işaret ediyor. Algının Fe-nomenolojisi, Merleau-Ponty’nin 1945’te savunduğu majör tezi. Bedeni fenomenolojik yaklaşımının merkezine oturtan Merleau-Ponty, Descartes’ten bu yana tartışılan ayrımları edebiyat, resim ve sosyal bilimlerin verimlerinden de yararlanarak tartışmaya açıyor.