Avrupa’da 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen ve sekülerleşme gibi önemli etkileri 19. yüzyılda görülen Aydınlanma düşüncesinin etkisi altına sadece Hıristiyan dünyasının değil Batı ve Doğu Avrupa’daki gettolarda yaşayan Yahudilerin de girdiği biliniyor. Yahudilerin gettolardan çıkıp Avrupa’daki toplumlarla bütünleşmesi anlamına gelen ve bir yerde Yahudi aydınlanması olarak adlandırılabilecek Haskala, sosyolojik anlamda Yahudilerin yaşadıkları toplumun dilini ve kültürünü benimsemesini, kendi kapalı millet-din anlayışını değiştirmelerini öngörüyordu. Aydınlanmış Yahudilere de maskilim deniyordu. Haskala’nın entelektüel çevresini teşkil eden üniversite öğrencileri, doktorlar, tüccarlar, vaizler, bilginler Talmud’un ötesinde bir şeyler öğrenmeye cesaret etmeyi parola bilerek Yahudi dünyası dışında bir hayata dönmeyi kurtuluş addettiler. (Yeri gelmişken Immanuel Kant’ın Aydınlanma’yı Horatius’a ait “sapere aude!”, yani “bilmeye cür’et et!” ile tarif ettiğini belirtelim.) Haskala’nın öngördüğü Yahudilerin içinde yaşadıkları toplumla bütünleşmek üzere bireyselleşmeleri, bir anlamda Yahudiliğin dogması olan “cemaat içinde Yahudi” anlayışını terk etmeleriydi. Bu dönemde birçok Yahudi, Avrupa ile bütünleşmek, Avrupa’daki konumunu sağlamlaştırmak için vaftiz olmuş, din değiştirmişti.
Buna
rağmen öteden beri antisemitizmle yoğrulmuş Avrupa toplumlarının zihnindeki
Yahudi tezahürünü yıkmayı başaramamışlardır. Hatta, Hannah Arendt’in ifadesiyle
“Yahudiler din değiştirmek suretiyle Musa’nın dininden kurtulabilirdi, ama
Yahudilikten kurtuluş yoktu.” Kendisi de bir Yahudi olan komünizmin kurucu ismi
Karl Marx Yahudiliği bezirganlık, dinini para olarak tanımlayarak “Yahudi
sorunu”nun (bir yerde Yahudilerin antisemitizmden dolayı karşılaştığı sorunların
çözümünün ve özgürleşmesinin) insanlığın Yahudilikten özgürleşmesiyle mümkün
olacağını yazmıştı. Açıktır ki kapitalist ya da sosyalist, hangi eğilime yakın
olursa olsun, hemen bütün Avrupalıların Yahudilik noktasında fikirleri ortaktı,
bir anlamda tarihsel bir sürekliliğe sahipti: Halkın en alt tabakasından
entelektüel üst tabakaya kadar derinlere işleyen koyu bir antisemitizm
yaygındı. 1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi sonrası Avrupa’da modernlikle
birlikte gelişen milliyetçiliklerin yanısıra ırkçı yaklaşımlar da bu
antisemitizmi besliyordu.
Halil
Çakmaktaş, Siyon Aşıkları Hareketi adıyla kitaplaştırdığı yüksek lisans tezinde
Avrupa toplumları ile bütünleşme arzusu taşıyan, ancak bu toplumlarda hâkim
antisemitizm sebebiyle bu bütünleşme tasavvurları akim kalmış Yahudilerin
modernizmle birlikte toplumsal aidiyetlerini geleneksel anlayış yerine modern
anlamda buluşturduğunu, etnik ve dinsel bağlılıklarını terk etmediklerini
belirterek politik siyonizmin oluşumu aşamasında önemli bir basamak olan Siyon
Aşıkları hareketini inceliyor. 1881’de
Rus Çarı II. Alexander’ın Saint Petersburg’da düzenlenen bombalı bir suikastta
öldürülmesinin akabinde gerçekleşen pogromlar sonrası Yahudiler için kurtuluşun
benzeşme ve bütünleşmede olmadığını, Siyon’a, vaat edilmiş topraklara göç
etmenin gerektiğini ileri süren hareketin kurucu lideri Leon Pinsker’in
niyetinde siyasal bir amaç olmadığını vurgulayan Çakmaktaş, onun yazdığı
manifestosunda kaderlerinin kendi ellerinde olduğunu söyleyerek birlikte
hareket etmenin ve inisiyatif sahibi olmanın ulusal doğuş için elzem gördüğünü
belirtiyor. Siyon Aşıkları Hareketi’nin Yahudi halkının bir geleceği olacaksa
bu geleceğin “vaat edilmiş topraklar”da (Filistin’de) mümkün olacağını ifade
ettiğini belirten Çakmaktaş, Yahudi halkının kendini var etmefikrinin hayata
geçiş yollarını düşünen Pinsker’in Siyon olarak adlandırılan bu topraklara
gerçekleştirilecek göçü son derece pragmatik ve gerçekçi çözüm olarak gördüğüne
değiniyor.
Batı
Avrupa, Rusya ve Almanya’dan da 19. yüzyılda ABD’ye yoğun bir Yahudi göçü
olduğunu biliyoruz. Filistin’e göçe herhangi bir dini referans ve kutsallık
atfetmeyen Pinsker’in buraya göçten önce ABD’ye göç fikrini tasavvur etmiş,
Filistin’e göç fikrine daha sonra iştirak etmişti. Siyon Aşıkları Hareketi’nin
finansal yükler dolayısıyla yerel ve bölgesel çapta göç organizasyonunda etkili
olamadığını ifade eden Çakmaktaş, bu başarısızlıktan dolayı 1884’te
Kattowitz’de düzenlenen bir konferansla yerel ve bölgesel derneklerin bir araya
geldiğine işaret ediyor. Mezkûr hareketin kurumsal bir kimlik kazandığına
dikkat çeken Çakmaktaş, Baron Edmond James de Rothscild’in Filistin’deki
koloniler için sağladığı desteklerle de finansal sorunları çözdüklerini
belirtiyor.
Kitabında
Siyon Aşıkları Hareketi’ni kurumsal kimlik kazandığı 1884’ten Theodor Herzl’in
düzenlediği Basel Konferansı’na, yani 1897 yılına kadar inceleyen Çakmaktaş,
hareketle vücut bulan pratik siyonizmin Herzl’in topladığı kongreyle cisimleşen
politik siyonizme evrilme sürecini de irdeliyor. Giriş ve Sonuç haricinde üç
bölüm taşıyan kitapta incelenen Siyon Aşıkları Hareketi’nin Leon Pinsker ile
birlikte öncüleri arasında yer alan Samuel Molihever ve Moshe Leib Lilienblum’u
da tanıtıyor. 1882 ile 1903 yılları arasında Filistin’e göç eden Yahudi
sayısının 25 bin civarında olduğunu belirten Çakmaktaş böylelikle siyonizmin
oluşma sürecini de irdeliyor. İsrail’in kuruluşunda ve siyonizmin oluşumunda
merkezi bir tema olan “Filistin’e göç” fikrinin temellerini ve pratiğe dökülme
sürecini irdeleyen Çakmaktaş böylece pratik siyonizmin politik siyonizme dönüşünü
de aydınlatıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder