Konya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ocak 2019 Cuma
BENİM ANKARA'YA GİDİŞLERİM
İlkokul beşteyken Konya'dan Ankara'ya sınav için gelmiştim. Anadolu Lisesi sınavıydı... Babamla gelmiştik Ankara'ya Cumartesi günü. Sanırım Konya'dan gelenler 2 ayrı lisede sınava girecekti: Anıttepe Lisesi ve Bahçelievler Lisesi. Ancak bunu bizim bildiğimiz söylenemez. Sadece benim Anıttepe Lisesi'nde gireceğimi biliyorduk. Terminalden Anıttepe Lisesi'nin nerede olduğunu, nasıl olduğunu görmek üzere taksiye binip sınav yerini keşif ve kontrol etmiştik. Ve sonra Gençlik Parkı'nda yemek yemiştik. Hergele meydanında, Ulus'ta dolanmıştık. Hergele meydanına mecburen uğramıştık çünkü eski tanışlarını, ticaret yaptığı esnafı ziyaret etmişti rahmetli babam. Akşam ise yine bir otelde babamla birlikte kalmıştık. Hayatımın en güzel günüydü belki. Şu an bu anıyı yazarken gözlerimin yaşarması, kalbimin sıkışması bundan. Ankara'ya gidecek olduğum her zaman bu tür duyguları yaşıyorum.
Ama 1982 yılına ait o anının devamı bende biraz kötü. 11-12 yaşlarında bir çocuktum işte en fazla. Sabah sınava 1 saat kala kalkmış, alelacele bir şeyler yemiş ve Anıttepe Lisesi'ne gelmiştik. Binaya girişte sınav giriş belgelerini kontrol edenler vardı, ellerindeki listeden öğrencileri buluyor, hangi sınıfta ve sırada sınava gireceklerini söylüyorlardı. Benim de ismime baktılar ama beni bulamadılar. Sen burada girmeyeceksin sınava dediler, listede ismin yok. Nerede nasıl girecektim sınava? Ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı'na bakın dediler, oradan öğrenirsiniz. Pazar günü, kimden nasıl öğreneceğiz. Bir umut, taksiye binip gittik MEB'e. Hatırladığım görüntüdür: Küçük bahçeli bir bina. Bahçe kapısından içeri girdik. Binanın kapısı kapalı. Ama önünde hafif bir kalabalık var. Bir pencereye sınavın nerelerde gerçekleştirileceğine dair listeler asılmış. Konya için 2 okul. Biri sınav listelerinde yer almadığım Anıttepe Lisesi, diğeri Bahçelievler Lisesi. Bunu okur okumaz, hızla geri dönüp geldiğimiz taksiyle bu kez Bahçelievler Lisesi'ne gittik. Sınava gireceğim sınıf teşekkül etmiş, içeri girerken yetiştim onlara. Ağlamalarım kesilmişti gerçi ama sınava hazırlık için yaptığım tüm duygusal yatırımlarda da iflas etmiştim. Öyle işte.
16 Haziran 2017 Cuma
13. YÜZYILDAN GÜNÜMÜZE KONYA'NIN MİMARİ KÜLTÜRÜ
Konya’nın kültür-sanat ve bilimde altın çağını XIII. yüzyılda yaşadığı söylenir. O dönemin genel atmosferi hakkında bilgi verir misiniz?
Konya açısından 13. yüzyıl, belki de düşünce, kültür ve sanat bakımından bir altın çağa tekabül eder. Bir yandan 12. yüzyıl sonlarında Endülüs ve Kuzey Afrika’dan yaşanan göçlerle gelmiş Mecdüddin İshak ve Muhyiddin Arabi gibi önemli düşünür, diplomat ve sufiler; diğer yandan Horasan’dan Anadolu’ya göç eden mana erleri, ressamlar, musavvirler, ilim adamları ve mütefekkirler vardır.
Konya’daki sanat hayatının canlılığına ilk örneği Muhyiddin Arabi’nin Fütühat-ül Mekkiyye’sinde naklettiği menkıbeden öğrenebiliriz aslında. Biliyorsunuz Arabi, 1205’te Endülüs’ün İşbilye şehrinden arkadaş olduğu Mecdüddin İshak’ın daveti üzerine Konya’ya gelmiş, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından da kendisine bir köşk tahsis edilmişti. Konya çarşısında gezerken bir musavvirle tanışığını zikreder Fütühat’ta Arabi. Kendi ifadesiyle yaşanan olaylar aynen şu şekildedir: “Bununla ilgili olarak Konya’da bir ressam (musavvir) ile aramızda çok acaib bir olay geçti. Biz ona bir gün tahayyül sanatı hakkında bilmediği bazı şeylerden bahs etmiştik. Bir gün o bir keklik yaptı ve fark edilmeyecek şekilde bir yerinde kusur yaptı ve bunu gizledi. Tasvir konusunda bizi denemek için o sureti bize getirdi ve: “Buna ne dersin” dedi. “Çok mükemmel ancak bir kusuru var” dedim. “Ayaklarındaki oransızlık” deyince kalkıp beni öptü.”
Bu musavvir, yani heykeltıraş öylesine başarılı işler üretmektedir ki, yaptığı eserlerin canlı olduğunu düşünürsünüz. Arabi, musavvirin eserindeki bir küçük hatayı işaretler; musavvir de onun bu dikkatini över. Menkıbe böyledir. Bu menkıbenin bize öğrettiği şey ne peki? Tabii ki çarşı pazarda işportacılık yapan musavvirlerin bile başarılı işler ürettiği…
Yine Varka ile Gülşah aşıknamesini resmeden ünlü nakkaş Abdülmümin el-Hoyi’nin bu eserini 1220’lerde Alaeddin Keykubat’a sunduğunu biliyoruz. Ki, Varka ile Gülşah aşıknamesinde yer alan bu 72 minyatür Uygurlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan Kaçar hanedanının hükmü altındaki İran’a, İran’dan Osmanlı’ya takip edebileceğimiz minyatür sanatındaki eşsiz bir yaklaşımın önemli bir menzilidir. Bu menzilin 13. yüzyıl Konya’sında nakşedilmesi bana kalırsa son derece önemli.
Sadece heykeltıraşlık, ressamlık değil şiir ve mimari de, çinicilik, hat, tezhib, ciltçilik de, yine benzer şekillerde musiki de 13. yüzyıl Konya’sında dikkat çeken sanatlar arasındadır. Bu sanatların birçok ürününü Konya’da bugün bile görmek mümkün. İnce Minareli Medrese’yi Sahip Ata Külliyesi’ni inşa eden Mimar Kelükyan, diğer taş ustaları bunlardandır. Birçok ilim adamı, filozof, tabip, hattat, mantıkçı, kelamcı, fakih ismi aktarılabilir 13. yüzyıl Konya’sından. Mevlana, Ahi Evren, Şems, Sadreddin Konevi, İbn Arabi, Siracüddin Mahmud el-Urmevi belki en ünlü ve dikkat çekici olanları bunlardan.
Böyle bir ortamın oluşmasına zemin hazırlayan sosyal ve siyasal sebepler nelerdi?
Siyasal açıdan Selçuklu devletinin merkez birliğinin tam anlamıyla kurulduğu, güvenliğin en üst düzeyde sağlandığı, özellikle yüzyılın ilk yarısında kara ve deniz ticaret yollarının denetim altına alındığı bir dönemdir bu. Sinop ve Alanya limanları aracılığıyla ticaretin son derece gelişkin bir hale geldiği bu yüzyılda hanlar, kervansaraylar ve ribatlar aracılığıyla yol güvenliğinin de artırıldığını da görürüz. Hem doğudan hem de batıdan büyük insan kütlelerine bir sığınak haline dönüşür Anadolu ve elbette onun kalbi Konya.
Anadolu üzerinden düzenlenen Haçlı seferleri sona ermiş ve henüz Moğol gailesi de pek ortalıkta görünmemektedir yüzyılın ilk yarısında. 1191’den 1243’e dek o kısa sürede bu büyük gelişim aslında sadece Konya’nın değil, Anadolu’nun da barındırdığı imkanların neler olduğunu bugün bile bize hatırlatmaktadır. Yaklaşık 50 yılda onca gaileye rağmen yüzlerce yıla yetecek bir ekonomik, fikri ve estetik atılım gösterebilmişizdir.
Bu gelişimdeki en önemli unsurlara elbette esnaf örgütlenmesinden siyasi örgütlenmeye, dini eğitim ve öğretimden özgür tartışma ortamlarının sağlanmasına, ekonomik ilişkilerdeki dürüstlükten devletin üstüne düşen vazifeleri bihakkın yerine getirmesine dek birçok farklı sebep bulunabilir, ama bana kalırsa en önemlisi insana verilen değerdir. Bu değer sayesinde Anadolu’da 13. yüzyılda Rus’undan Bulgar’ına, Rum’undan Latin’ine, Gürcü’sünden Ermeni’sine, Yahudi’sinden Venedik’lisine, Acem’inden Moğol’una, Arap’ından cümle Türk ve Türkmen unsurlarına birçok inanç, mezhep ve ırktan insanın bir arada, bazen çatışarak, ama çoğunlukla barış içinde bir arada yaşayabildikleri bir coğrafyaya dönüşmüştür. Adalet bu toprakların en önemli ilkesi oldukça da aynı şeyi tekrar yaşamışızdır.
Bu altın dönemin genel olarak yerleşime, mimariye yansımaları nasıldı?
Sağlanan barış ve güven ortamı sayesinde Konya’nın Alaaddin Tepesi merkezde olmak üzere hızla gelişip büyüdüğüne şahit oluruz. 1218’de Sultan Alaeddin Keykubat şehrin, şimdilerde iç sur dediğimiz alandan hızla ve çok taştığını görünce Batı’da Sultan Cem caddesi doğuda Aziziye caddesi, güneyde Sahibiata Caddesi, kuzeyde Hastane caddesiyle sınırlayacağımız alan üstüne dış surları yaptırır. 12 kapılı, 140 kuleli bir surdur bu. Buna rağmen bu surların şehri tamamen ihata edemediğini de bilmekteyiz. En azından çok yakınlarda bazı yerleşim bölgeleri kalmıştır. Mesela Sedirler, Konevi mahallesi, Uluırmak, Aymanas, Karaaslan, Mevlana Türbesi’nin bulunduğu bölge hep sur dışındadır. Mimari bakımdan genelde 13. yüzyıl Konya çarşısı hanlarla doludur. Meram bölgesinde köşklerin yaygın olduğunu biliyoruz. Yine Meram, Uluırmak, Sedirler ve diğer dış mahallelerde bağ evlerinin olması gayet muhtemel ve açıklayıcı. Dini ve idari yapıların mimari açıdan bize görsel bir şölen sunacağına hiç kuşku yok ama sivil yapılarda ise genelde kerpiç kullanıldığını da düşünebiliriz. Taş evlerin çok yaygın olmadığını da buna eklemeli.
Dini ve genel olarak kamu yapılarına mimari sanat açısından bakarsak neler söyleyebiliriz. Nasıl bir mimari anlayış ön plana çıkıyor?
Yüzyılın ilk yarısında dini ve idari binalarda son derece sade bir mimari anlayışın olduğuna işaret eden günümüze dek ulaşmış bazı örnekler var. Şemseddin Altunaba Medresesi ve İplikçi Camii, Alaeddin Camii bu örnekler arasında. Yüzyılın ikinci yarısında yapılmış eserler arasında yer alan eserler ise daha şaşaalıdır. Buna kısmen elbette Moğol tahakkümü altında zor durumda olan devletin yöneticilerinin kendi kudret ve güçlerini sergileme iştiyakının sebep olduğunu düşünebiliriz. Malzemeler genelde taş, seramik, alçı ve ahşap olarak ön plana çıkıyor. Taş işçiliğinin en güzel örneğini ise İnce Minareli Medrese’nin medhalinde görüyoruz. Önceki medeniyetlerin malzemeleri de kullanılır dini ve idari yapılarda. Bunu da Alaeddin Camii ve Konya surlarından biliyoruz. Sivil yapılarda ise genelde ahşap ve kerpiç malzemelerinin kullanıldığını düşünmek mümkün, çünkü taş malzemenin son derece kısıtlı ve erişimi zor görünüyor. Öteden beri Sille, Meram ve Gödene taşlarıyla ön plandadır. Buralardan tedarik edilen taş malzemelerle duvarlar falan inşa edilir.
Bahsettiğimiz o altın çağın günümüz Konya’sında izlerini sürebiliyor muyuz? Siz bugünkü yerleşimde, mimarimizde o döneme dair bir şeyler görebiliyor musunuz?
Bugünkü Konya’nın merkezi de o dönemki Konya gibi aynıdır, değişmez pek. Alaeddin Tepesi bu merkezin işaretleyicisidir. Merkez zamanla belki tepenin doğusuna, güneyine, kuzeyine ya da batısına kaymış görünür ama çok uzaklaşamaz. Konya’nın ana hattı hemen her zaman Mevlana Türbesi ile Meram arasındadır; tepeyi merkez alan dalgalar halindedir genişleme. Zaman zaman kuzey, zaman zaman doğu, zaman zamansa batı yönü ön plana geçer yerleşimde. Bugünkü yerleşimde ve mimarimizde o dönemin bir izi yine de pek görülmüyor. Ne sivil yapılarda ne de idari ve dini yapılarda.
Günümüze doğru yaklaşınca Konya’nın şehirleşmesinde öne çıkan, şehrin kimliğini yansıtan modern yapılar ve bunların mimarları hakkında neler söylersiniz?
Konya açısından modern Konya’nın kimliğinin oluşturucu niteliklerinden birini teşkil eden en önemli yapılardan birkaçının Birinci Milli Mimari Akımı’nın en önemli temsilcilerinden Mimar Muzaffer Bey’e ait olduğunu gözlemliyoruz. Darul Muallimin ve Darul Muallimat binalarının, yani bugün bildiğimiz isimleriyle Gazi Lisesi ve Rektörlük binasının mimarı Muzaffer bey, 1914’te Valilik Başmimarı olarak görev yapmış Konya’da 1921’deki ölümüne dek. Sonradan üstüne bir Atatürk anıtı eklenen Ziraat Anıtı’nın mimarisi de ona ait. Bu yapıların yanı sıra 1860’lardan sonra Konya’ya gelip yerleşmiş Marunilere ait sivil yapıların da önemli bir görünürlüğe sahip olduklarını vurgulamalı. Bugün Atatürk Müzesi olarak kullanılan Yusuf Şar’ın evi, eski Kız Ortaokulu, Konya Mimarlar Odası olarak kullanılan ev ve Mimar Muzaffer Caddesi’nde yer alan yapılar, Fransız Katolik Kilisesi’yle birlikte Marunilerin inşası hep. Çiftemerdiven mahallesindeki birçok evin de Ermeni taş ustalarının elinden çıktığını biliyoruz yine. Sille’deki taş konaklar da Rumlara ait genelde. Oysa Konya’nın geniş Müslüman ahalisinin yüzyılın başında içinde bulundukları yoksulluk sebebiyle kalıcı nitelik taşıyan böyle yapılara imza atamadıklarını da kestirebiliriz.
Bugün tarihi ve kültürel mirasımızın korunması, teşhiri ile ilgili ne tür sorunlar tespit ediyorsunuz, sizce şehrimizin mevcut bir kültür politikası var mı?
Tarihi ve kültürel mirasımızın korunmasında kati bir politikamızın olmadığını ifade etmeliyiz kesinlikle. Her gün bir tarihi izin yok edildiğine şahit oluyoruz, içimiz acıyor. Birçok tarihi sivil yapı “mail-i indiham” gerekçe gösterilerek yıkıldı, artık Konya’da “kerpiç ev”, “cumbalı konak” vb. aramak boşa. Bırakın tescilsiz yapıları, tescilli yapılar bile neredeyse yıkılıyor. İşte Mevlana Müzesi’nin kuzey duvarları… Yerine 5.5 metre yüksekliğinde, 100 metre uzunluğunda, 12.5 metre Gülbahçe’ye girecek şekilde betonarme bir müze ek binası yapılmak için ortadan kaldırıldı bu taraftaki duvarlar.
Bir kültür politikamız var muhakkak, ancak kurumdan kuruma, kişiden kişiye değişiyor sanırım bu politikanın içeriği. Deyim yerindeyse “kararlı” bir politika değil bu anladığımız kadarıyla. Belki de 1870’lerde surlardan taş çektirerek mevcut vilayet binasını yaptıran Konya Valisi gibi düşünüyor yöneticilerimiz. “Alaaddin Köşkü yıkılıyor!” diye kendisini uyaranlara, “Ne var ki canım”, demiş, “Yaptırırız bir köşk!”
Her işimiz böyle.
Beğen Dergisi
Röportajı gerçekleştiren:
Konya açısından 13. yüzyıl, belki de düşünce, kültür ve sanat bakımından bir altın çağa tekabül eder. Bir yandan 12. yüzyıl sonlarında Endülüs ve Kuzey Afrika’dan yaşanan göçlerle gelmiş Mecdüddin İshak ve Muhyiddin Arabi gibi önemli düşünür, diplomat ve sufiler; diğer yandan Horasan’dan Anadolu’ya göç eden mana erleri, ressamlar, musavvirler, ilim adamları ve mütefekkirler vardır.
Konya’daki sanat hayatının canlılığına ilk örneği Muhyiddin Arabi’nin Fütühat-ül Mekkiyye’sinde naklettiği menkıbeden öğrenebiliriz aslında. Biliyorsunuz Arabi, 1205’te Endülüs’ün İşbilye şehrinden arkadaş olduğu Mecdüddin İshak’ın daveti üzerine Konya’ya gelmiş, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından da kendisine bir köşk tahsis edilmişti. Konya çarşısında gezerken bir musavvirle tanışığını zikreder Fütühat’ta Arabi. Kendi ifadesiyle yaşanan olaylar aynen şu şekildedir: “Bununla ilgili olarak Konya’da bir ressam (musavvir) ile aramızda çok acaib bir olay geçti. Biz ona bir gün tahayyül sanatı hakkında bilmediği bazı şeylerden bahs etmiştik. Bir gün o bir keklik yaptı ve fark edilmeyecek şekilde bir yerinde kusur yaptı ve bunu gizledi. Tasvir konusunda bizi denemek için o sureti bize getirdi ve: “Buna ne dersin” dedi. “Çok mükemmel ancak bir kusuru var” dedim. “Ayaklarındaki oransızlık” deyince kalkıp beni öptü.”
Bu musavvir, yani heykeltıraş öylesine başarılı işler üretmektedir ki, yaptığı eserlerin canlı olduğunu düşünürsünüz. Arabi, musavvirin eserindeki bir küçük hatayı işaretler; musavvir de onun bu dikkatini över. Menkıbe böyledir. Bu menkıbenin bize öğrettiği şey ne peki? Tabii ki çarşı pazarda işportacılık yapan musavvirlerin bile başarılı işler ürettiği…
Yine Varka ile Gülşah aşıknamesini resmeden ünlü nakkaş Abdülmümin el-Hoyi’nin bu eserini 1220’lerde Alaeddin Keykubat’a sunduğunu biliyoruz. Ki, Varka ile Gülşah aşıknamesinde yer alan bu 72 minyatür Uygurlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan Kaçar hanedanının hükmü altındaki İran’a, İran’dan Osmanlı’ya takip edebileceğimiz minyatür sanatındaki eşsiz bir yaklaşımın önemli bir menzilidir. Bu menzilin 13. yüzyıl Konya’sında nakşedilmesi bana kalırsa son derece önemli.
Sadece heykeltıraşlık, ressamlık değil şiir ve mimari de, çinicilik, hat, tezhib, ciltçilik de, yine benzer şekillerde musiki de 13. yüzyıl Konya’sında dikkat çeken sanatlar arasındadır. Bu sanatların birçok ürününü Konya’da bugün bile görmek mümkün. İnce Minareli Medrese’yi Sahip Ata Külliyesi’ni inşa eden Mimar Kelükyan, diğer taş ustaları bunlardandır. Birçok ilim adamı, filozof, tabip, hattat, mantıkçı, kelamcı, fakih ismi aktarılabilir 13. yüzyıl Konya’sından. Mevlana, Ahi Evren, Şems, Sadreddin Konevi, İbn Arabi, Siracüddin Mahmud el-Urmevi belki en ünlü ve dikkat çekici olanları bunlardan.
Böyle bir ortamın oluşmasına zemin hazırlayan sosyal ve siyasal sebepler nelerdi?
Siyasal açıdan Selçuklu devletinin merkez birliğinin tam anlamıyla kurulduğu, güvenliğin en üst düzeyde sağlandığı, özellikle yüzyılın ilk yarısında kara ve deniz ticaret yollarının denetim altına alındığı bir dönemdir bu. Sinop ve Alanya limanları aracılığıyla ticaretin son derece gelişkin bir hale geldiği bu yüzyılda hanlar, kervansaraylar ve ribatlar aracılığıyla yol güvenliğinin de artırıldığını da görürüz. Hem doğudan hem de batıdan büyük insan kütlelerine bir sığınak haline dönüşür Anadolu ve elbette onun kalbi Konya.
Anadolu üzerinden düzenlenen Haçlı seferleri sona ermiş ve henüz Moğol gailesi de pek ortalıkta görünmemektedir yüzyılın ilk yarısında. 1191’den 1243’e dek o kısa sürede bu büyük gelişim aslında sadece Konya’nın değil, Anadolu’nun da barındırdığı imkanların neler olduğunu bugün bile bize hatırlatmaktadır. Yaklaşık 50 yılda onca gaileye rağmen yüzlerce yıla yetecek bir ekonomik, fikri ve estetik atılım gösterebilmişizdir.
Bu gelişimdeki en önemli unsurlara elbette esnaf örgütlenmesinden siyasi örgütlenmeye, dini eğitim ve öğretimden özgür tartışma ortamlarının sağlanmasına, ekonomik ilişkilerdeki dürüstlükten devletin üstüne düşen vazifeleri bihakkın yerine getirmesine dek birçok farklı sebep bulunabilir, ama bana kalırsa en önemlisi insana verilen değerdir. Bu değer sayesinde Anadolu’da 13. yüzyılda Rus’undan Bulgar’ına, Rum’undan Latin’ine, Gürcü’sünden Ermeni’sine, Yahudi’sinden Venedik’lisine, Acem’inden Moğol’una, Arap’ından cümle Türk ve Türkmen unsurlarına birçok inanç, mezhep ve ırktan insanın bir arada, bazen çatışarak, ama çoğunlukla barış içinde bir arada yaşayabildikleri bir coğrafyaya dönüşmüştür. Adalet bu toprakların en önemli ilkesi oldukça da aynı şeyi tekrar yaşamışızdır.
Bu altın dönemin genel olarak yerleşime, mimariye yansımaları nasıldı?
Sağlanan barış ve güven ortamı sayesinde Konya’nın Alaaddin Tepesi merkezde olmak üzere hızla gelişip büyüdüğüne şahit oluruz. 1218’de Sultan Alaeddin Keykubat şehrin, şimdilerde iç sur dediğimiz alandan hızla ve çok taştığını görünce Batı’da Sultan Cem caddesi doğuda Aziziye caddesi, güneyde Sahibiata Caddesi, kuzeyde Hastane caddesiyle sınırlayacağımız alan üstüne dış surları yaptırır. 12 kapılı, 140 kuleli bir surdur bu. Buna rağmen bu surların şehri tamamen ihata edemediğini de bilmekteyiz. En azından çok yakınlarda bazı yerleşim bölgeleri kalmıştır. Mesela Sedirler, Konevi mahallesi, Uluırmak, Aymanas, Karaaslan, Mevlana Türbesi’nin bulunduğu bölge hep sur dışındadır. Mimari bakımdan genelde 13. yüzyıl Konya çarşısı hanlarla doludur. Meram bölgesinde köşklerin yaygın olduğunu biliyoruz. Yine Meram, Uluırmak, Sedirler ve diğer dış mahallelerde bağ evlerinin olması gayet muhtemel ve açıklayıcı. Dini ve idari yapıların mimari açıdan bize görsel bir şölen sunacağına hiç kuşku yok ama sivil yapılarda ise genelde kerpiç kullanıldığını da düşünebiliriz. Taş evlerin çok yaygın olmadığını da buna eklemeli.
Dini ve genel olarak kamu yapılarına mimari sanat açısından bakarsak neler söyleyebiliriz. Nasıl bir mimari anlayış ön plana çıkıyor?
Yüzyılın ilk yarısında dini ve idari binalarda son derece sade bir mimari anlayışın olduğuna işaret eden günümüze dek ulaşmış bazı örnekler var. Şemseddin Altunaba Medresesi ve İplikçi Camii, Alaeddin Camii bu örnekler arasında. Yüzyılın ikinci yarısında yapılmış eserler arasında yer alan eserler ise daha şaşaalıdır. Buna kısmen elbette Moğol tahakkümü altında zor durumda olan devletin yöneticilerinin kendi kudret ve güçlerini sergileme iştiyakının sebep olduğunu düşünebiliriz. Malzemeler genelde taş, seramik, alçı ve ahşap olarak ön plana çıkıyor. Taş işçiliğinin en güzel örneğini ise İnce Minareli Medrese’nin medhalinde görüyoruz. Önceki medeniyetlerin malzemeleri de kullanılır dini ve idari yapılarda. Bunu da Alaeddin Camii ve Konya surlarından biliyoruz. Sivil yapılarda ise genelde ahşap ve kerpiç malzemelerinin kullanıldığını düşünmek mümkün, çünkü taş malzemenin son derece kısıtlı ve erişimi zor görünüyor. Öteden beri Sille, Meram ve Gödene taşlarıyla ön plandadır. Buralardan tedarik edilen taş malzemelerle duvarlar falan inşa edilir.
Bahsettiğimiz o altın çağın günümüz Konya’sında izlerini sürebiliyor muyuz? Siz bugünkü yerleşimde, mimarimizde o döneme dair bir şeyler görebiliyor musunuz?
Bugünkü Konya’nın merkezi de o dönemki Konya gibi aynıdır, değişmez pek. Alaeddin Tepesi bu merkezin işaretleyicisidir. Merkez zamanla belki tepenin doğusuna, güneyine, kuzeyine ya da batısına kaymış görünür ama çok uzaklaşamaz. Konya’nın ana hattı hemen her zaman Mevlana Türbesi ile Meram arasındadır; tepeyi merkez alan dalgalar halindedir genişleme. Zaman zaman kuzey, zaman zaman doğu, zaman zamansa batı yönü ön plana geçer yerleşimde. Bugünkü yerleşimde ve mimarimizde o dönemin bir izi yine de pek görülmüyor. Ne sivil yapılarda ne de idari ve dini yapılarda.
Günümüze doğru yaklaşınca Konya’nın şehirleşmesinde öne çıkan, şehrin kimliğini yansıtan modern yapılar ve bunların mimarları hakkında neler söylersiniz?
Konya açısından modern Konya’nın kimliğinin oluşturucu niteliklerinden birini teşkil eden en önemli yapılardan birkaçının Birinci Milli Mimari Akımı’nın en önemli temsilcilerinden Mimar Muzaffer Bey’e ait olduğunu gözlemliyoruz. Darul Muallimin ve Darul Muallimat binalarının, yani bugün bildiğimiz isimleriyle Gazi Lisesi ve Rektörlük binasının mimarı Muzaffer bey, 1914’te Valilik Başmimarı olarak görev yapmış Konya’da 1921’deki ölümüne dek. Sonradan üstüne bir Atatürk anıtı eklenen Ziraat Anıtı’nın mimarisi de ona ait. Bu yapıların yanı sıra 1860’lardan sonra Konya’ya gelip yerleşmiş Marunilere ait sivil yapıların da önemli bir görünürlüğe sahip olduklarını vurgulamalı. Bugün Atatürk Müzesi olarak kullanılan Yusuf Şar’ın evi, eski Kız Ortaokulu, Konya Mimarlar Odası olarak kullanılan ev ve Mimar Muzaffer Caddesi’nde yer alan yapılar, Fransız Katolik Kilisesi’yle birlikte Marunilerin inşası hep. Çiftemerdiven mahallesindeki birçok evin de Ermeni taş ustalarının elinden çıktığını biliyoruz yine. Sille’deki taş konaklar da Rumlara ait genelde. Oysa Konya’nın geniş Müslüman ahalisinin yüzyılın başında içinde bulundukları yoksulluk sebebiyle kalıcı nitelik taşıyan böyle yapılara imza atamadıklarını da kestirebiliriz.
Bugün tarihi ve kültürel mirasımızın korunması, teşhiri ile ilgili ne tür sorunlar tespit ediyorsunuz, sizce şehrimizin mevcut bir kültür politikası var mı?
Tarihi ve kültürel mirasımızın korunmasında kati bir politikamızın olmadığını ifade etmeliyiz kesinlikle. Her gün bir tarihi izin yok edildiğine şahit oluyoruz, içimiz acıyor. Birçok tarihi sivil yapı “mail-i indiham” gerekçe gösterilerek yıkıldı, artık Konya’da “kerpiç ev”, “cumbalı konak” vb. aramak boşa. Bırakın tescilsiz yapıları, tescilli yapılar bile neredeyse yıkılıyor. İşte Mevlana Müzesi’nin kuzey duvarları… Yerine 5.5 metre yüksekliğinde, 100 metre uzunluğunda, 12.5 metre Gülbahçe’ye girecek şekilde betonarme bir müze ek binası yapılmak için ortadan kaldırıldı bu taraftaki duvarlar.
Bir kültür politikamız var muhakkak, ancak kurumdan kuruma, kişiden kişiye değişiyor sanırım bu politikanın içeriği. Deyim yerindeyse “kararlı” bir politika değil bu anladığımız kadarıyla. Belki de 1870’lerde surlardan taş çektirerek mevcut vilayet binasını yaptıran Konya Valisi gibi düşünüyor yöneticilerimiz. “Alaaddin Köşkü yıkılıyor!” diye kendisini uyaranlara, “Ne var ki canım”, demiş, “Yaptırırız bir köşk!”
Her işimiz böyle.
Beğen Dergisi
Röportajı gerçekleştiren:
| Murat Çağlar Kavaklı |
10 Eylül 2013 Salı
ASIM GÜLTEKİN'LE MSN DE SÖYLEŞMİŞTİK
Söyleşi: Asım Gültekin
Yazı Kaynağı: DunyaBizim.com
Yazı Kaynağı: DunyaBizim.com
Murat Güzel ile sizler için sohbet ettik. Daha çok konuşacaktık ama bu kadarcık oldu. Güzel’in tüm kitapları İz Yayıncılıktan çıkacak. Kendisini Tezkire dergisinden tanıyoruz. Şimdilerde Star’da kitap yazıları yazıyor.
Murat Güzel’i teorik tartışmaları kendine mesele edinen bir yazar olarak tanıdık ilkin. Ne zaman yazmaya başladınız!
Şiir yazmaya 91′de başladım, teorik yazı yazmaya ise Yasin Aktay’ın iteklemesiyle 1994′te Tezkire’de başladım. Tezkire’nin ilk kuşak entelektüelleri arasında sayılırım bu hesapça… Bu iddialı bir laf olacak ama olsun artık. 1991 yılının yaz aylarında Ankara’da Burmalı’da bir araya gelen ağır abilerin yanında tıfıl bir genç olarak bulundum. Bu ağır abiler arasında Ahmet Çiğdem, Erol Göka, Süleyman Sahra, Bülent Çakaloz gibi isimler vardı. Mehmet Bodur da vardı efsanevi Albatros dergisini finanse eden Çubuklu köfteci.
Yaş kaç o zaman!
1971′de 12 Mart darbesinden iki gün önce, anneme göre iki gün önce, nüfus kaydına göre bir gün önce doğduğuma göre 20.
Tezkire yazıları ne zaman kitaplaşıyor! Önemli yazılardı onlar!
Yakında. Pek yakında kitap olarak yayınlanacaklar. İki ayrı kitap olacak. İki ayrı tematik kitap… Dergilerde yayımlanmış yazıların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş kitaplar olmayacaklar. Yazıların yayınlanması bir ödüldür. Onları yayınlandıkları halde kitaplaştırmak ise zulüm… İnsan bir araya getirirken işlemeli tekrar o yazıları diye inanıyorum. Bu açıdan biraz zamanım gidecek, ama değecek diye umuyorum inşallah.
İsimleri belli mi nesir kitapların!
İsimleri belli mi nesir kitapların!
İlkinin ve ikincisinin isimleri kafamda belli. İlki, Modern Türkiye’de İslamcılığın Siyasal Ontolojisi. İkincisi ise, Türk Düşüncesinde Avrupa Fetişizmi.
İkinci kitap Tezkire’nin AB ile ilgili özel sayısında yer alan aynı başlıklı etüt çalışmasının gösterdiği doğrultuda yazılmış makalelerden oluşacak. Çoğu daha yeni gün yüzüne çıkmış makaleler olacak. Belki bu kitaplardan sonra bir dizi ‘bakışlar’ ortak başlığı altında Türk düşüncesinde etkili olmuş akımları, düşünürleri irdeleyen seri kitaplar gelebilir. Ve nihayetinde Erol Göka’ya söz verdiğim kallavi bir kitap var, Türk Düşünce Hayatı başlıklı.
Harika!
Murat Güzel kitapları biraz geç kalmadı mı!
Murat Güzel kitapları biraz geç kalmadı mı!
Sanmıyorum.
Ben açıkçası on yıl önce kitaplaşmasını beklerdim.
Zor. Niye dersen, o zaman 27 yaşındaydım, nazar değerdi Allah korusun!
Yani o zamanlar nazar yine de değmiştir bence!!
Demek ki nazar değdiren muradına erememiş!
Uzak Koku isimli şiir kitabınız İz Yayıncılıktan çıktı. İz kolay kolay şiir yayınlayan bir yayınevi değil bildiğimiz. Teklifin İz’den gelmesinin bir etkisi oldu mu kabul etmenizde!
Sağolsunlar İlhan Kutluer, Mehmet Kahraman ve M. Ali Akyurt himmet ettiler yayımlandı. Tabii nesirlerin de etkisi var mı onu bilmiyorum ama memnunum kendilerinden.
Murat Güzel için, Konya’da yaşayan bir yazar mı diyelim size, yoksa Konya’da yaşayan bir şair mi diyelim!
Şair-yazar deniyor genelde. Gerçi Konyalılar beni ne şair ne de yazar olarak tanıyorlar, gazeteci olarak biliyorlar.
Konyalıların sizden yeterince istifade edemediklerini düşünüyorum! Kimlerden istifade ediyor Konyalılar daha çok!
TYB Konya Şubesinden
Oraya 200 Konyalı ancak sığar!!
Oraya 200 Konyalı ancak sığar!!
Oradaki programlarda o kadar zaten Konya”daki kültür çevresi. Ama o 200 kişi altını üstüne getiriyoruz Konya’nın.
Kültür adamları güçlü oluyor yani!
Güçlüler de… Güçlerini kazıyan siyasi ve beledi kanat bu gücün farkında değil maalesef.
Hiç bir şiir gecesine katıldınız mı şair olarak!
Çok sıkıcı şiir geceleri. Hatta bu sene de oldu bir tane Karatay Belediyesi yaptı.
Kimleri başarılı bulursunuz şiir gecelerinde şairlerden!
Ben başarılı değilim, başkalarını da bilmem.
En sıkıldığınız şiir gecesi şairi tiplemesi!
En sıkıldığınız şiir gecesi şairi tiplemesi!
Şiirini çok kötü okuyan, bile isteye kötü okuyan… (kardeşim para verecekler, hak et o parayı!)
Bu memlekette Bedirhan Gökçe de şair siz de! Bunlar aklınıza geldiğinde intihar edesiniz geliyor mu!
Ne münasebet! Ha aklıma gelmişken fırsat eldeyken şikayet de edeyim: Dursun Ali Erzincanlı da şair sayılıyor ve o davet edilmediği için başkan hazırlanan şiir gecesini iptal edebiliyor. Konya’ya sözgelimi Hüseyin Atlansoy ilk kez gelecek. Böyle bir gece ve o şehrin seçilmiş başkanı bu programı iptal ediyor.
Düşünsene Ahmet Güntan, Murat Güzel, Hüseyin Atlansoy, Akif Kuruçay, Osman Özbahçe ve Dursun Ali Erzincanlı…
Kimlere seslenmiyordur! Nasıl bir insan okumaz Murat Güzel şiirini! Okuyunca “ne bu ya!” der atar! Karatay Belediye Başkanı okuyabilir mi mesela!
Hayır, okuyamaz.
Hayır, okuyamaz.
“Yav kardeşim bunlar da nasıl şiirler!! Bize Mihriban tarzı şiir lazım, var mı onlardan,” diyen tipler uzak dursun benim şiirlerimden. Ya da börtü böcek, aşk meşk arayanlar… Çiçek çocukları da bilhassa uzaklaşsın. Onlar çiçek koklasınlar. Benim işim o değil. Hem herkes her şiiri okumak zorunda da değil
Adınızın hangi şairlerle anılması sizi mutlu eder! Hilmi Yavuz mesela!
Sezai Karakoç, İsmet Özel, Turgut Uyar, Cahit Zarifoğlu… Hilmi amca uzak kalsın, yerinde dursun, bana bulaşmasın
Fuzuli ve Sezaki Karakoç diye bir kitap var. Fuzuli ve Murat Güzel diye bir kitap ismi nasıl olurdu!
Olmazdı. Belki Nefi ve Murat Güzel iyi giderdi.
Neo Epik şiire devam edecek misiniz! (Ediniz lütfen, ediniz!) Bana göre günümüzde neoepiğin en güçlü şairi Murat Güzel!
Doğruların Destanı ve Mümtehine’yi yazıyorum, onlara devam edeceğim. Tabii ironik realizme de…
Bilmem açıklayıcı oldu mu!
Ha bu arada “Devlet-i Ebed Müddet” isimli yine uzun, upuzun bir şiirle karşınıza çıkabilirim belki yarın, belki yarından da yakın. Ama gündüz değil mesela gece…
Eyvallah.
Neo epiği mahkûm etmeye çalışanlara nasıl bakıyorsunuz! Neleri kaçırmış olmamızı istediklerinin farkında değiller sizce!
Neo epiği mahkum etmek isteyenler, neo lirik görsel vb. zottirilerle gündemi işgal etmeye uğraşanlar önce yazdıklarının adam akıllı bazı vukufları dile getirebilmesine dikkat etsinler.
Dile gelmenin ne olduğunu diyorum. Anlam gelir dile anlamsızlık uzak kalır dilden. Ve tabii insandan… Beşer anlamla insan olur. Anlam vermesi ve söylediklerinin bir anlama varmasıyla…
Neoepiği mahkum etmeye çalışanların çoğu ya bir zamanlar burada yer almaya çaba sarf etmiş ama dikiş tutturamamışlardan oluşuyor ya da zaten çıtanın altında kalmışlardan. Sonuçta eleştirilmek iyidir ama eleştirildiğimiz hususları sonradan kabul etmişler tarafından eleştirilmek… İşte bunu kavramakta güçlük çekiyorum
İzanı irfanı yetersizler, eleştirmesin neo-epiği. Belki söylenebilecek yegane ve son şey bu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)