Sadreddin Konevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sadreddin Konevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2023 Cumartesi

Tasavvufun altın çağı

 Moğol istilası sebebiyle 13. asrın İslam dünyasında birçok siyasi ve toplumsal karışıklığa ve soruna yol açtığı ileri sürülebilir. Aynı yüzyıl yaşanan onca karmaşaya karşın İslam düşüncesi açısından velud sayılmalıdır. Özellikle İşraki felsefenin kurucusu Şihabeddin Suhreverdi ve takipçilerinin (sözgelimi Kutbuddin Şirazi'nin), Fahreddin Razi'nin takipçisi addebileceğimiz Siraceddin Urmevi'nin, Muhyiddin İbn Arabi ve arkadaşı Evhadüddin Kirmani ile onların artçısı Sadreddin Konevi'nin, Mevlana Celaleddin Rumi'nin, Necmeddin Daye'nin, Yunus Emre'nin ve daha isimlerini anabileceğimiz birçok ismin Anadolu'da kesişen anlayışlarının bu yüzyıldaki bilim ve düşünce hayatının ana konturlarını belirlememize epey yardımcı olacağı söylenmelidir.

Memzuc dönem

Onüçüncü yüzyılı kendinden önceki yedi asırlık İslam mirası içinde analiz ederek bu asra "memzuc dönem' diyen Ekrem Demirli, bu dönemin Gazzali ve Fahreddin Razi'den itibaren kelam ve felsefenin seyrinin değişmesi neticesinde ortaya çıkmaya başladığını vurguluyor. Felsefe ile kelamın seyrinin değişmesiyle başlayan süreçte İslam dünyasındaki bilim ve düşünce hayatını yeniden şekillendiğini söyleyen Demirli, bilimler arasındaki ilişkilerin de bu süreçte yeniden ele alındığını ifade ediyor.

Yaşanan en büyük değişimin tasavvuf alanında vuku bulduğuna dikkat çeken Demirli, İbn Arabi ve Sadreddin Konevi'nin tasavvuf anlayışının bu yeni dönemin izlerini taşıdığını belirterek, söz konusu dönemin tasavvuf ve bütün İslam mirası için bir altın dönem ve olgunluk çağı sayılması gerektiğine işaret ediyor. Bu dönem sonrasında şarihler döneminin geldiğini dile getiren Demirli, onların da kendilerinden önce yazılan eserlere şerh yazarak o eserlerdeki düşünceleri tartıştığını, bu itibarla da on üçüncü yüzyıla bir kaynak dönem gözüyle bakmak gerektiğini düşünüyor.

Onüçüncü yüzyıl ile onu takip eden yüzyıllar arasındaki ilişkiyi anlayabilmenin iyi bir yolunun tasavvuftaki klasik iki temel dönemi irdelemekle bulunabileceğini ifade eden Demirli, tasavvufun ilk döneminde Bayezid-i Bestami ve Cüneyd-i Bağdadi gibi imamlar ve onların öğrencisi addebileceğimiz şarihlerin yer aldığını ifade ediyor. Bu dönemin en önemli sorununu Sünni fıkhın lafız-mana problematiğine benzer bir biçimde şeriat-hakikat problematiği olduğunu iddia eden Demirli, şeriat ve hakikat ayrımına ilişkin geliştirilen çözümlerin zahir ile batın ya da lafız ile mana problematiğinin bir yansıması olduğuna işaret ediyor.

Tasavvufun ilk döneminde gerçekleşene benzer şekilde İbn Arabi ve Konevi'nin ardından da verimli bir şerh geleneğinin ortaya çıktığına işaret eden Demirli, İbn Arabi ve Konevi'nin üstat kabul edildiği bu dönemde şarihlerin de büyük ölçüde Osmanlı sufileri olduğunu belirtiyor.

Farklı zamanlarda yazılan makalelerin bir kitap bütünlüğünde derlenmesinden oluşan "Tasavvufun Altın Çağı: Konevi ve Takipçileri" kitabında Konevi ve sonrasındaki sufilerin tasavvuf anlayışı etrafında İslam metafizik geleneğinin bu kritik evresine dikkat çeken Demirli, öncelikle 12 ila 15. yüzyıllar arasında Anadolu'daki düşünce hayatını ele alıyor. Bu minvalde İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli bu düşünce hayatının başlıca temsilcileri olmaları hasebiyle ele alınıyorlar. Kitabının ikinci bölümünde Sadreddin Konevi ve takipçilerinin metafizik düşüncesinin ekseninde Sadreddin Konevi'nin Tanrı anlayışı ile entelektüel mirasını ele alan Ekrem Demirli, şerh ve özgün telif arasında Osmanlı düşünürlerini de Kutbuddin İzniki'nin Miftahu'l Gayb şerhi etrafında irdeliyor.

14 Ağustos 2020 Cuma

Osmanlı dini hayatının ilk oluşum aşamaları

Osmanlı devletinin kurulduğu 14. yüzyıl başlarına varmadan, yani on üçüncü yüzyıl boyunca Anadolu demografisinde çok büyük bir hercümercin yaşandığı biliniyor. Moğol istilası önünden kaçan büyük insan kitlelerine sığınaklık teşkil eden Anadolu coğrafyası; yüzyılın ilk yarısı, kısmen Türkiye Selçukluları’nın Sultan Alaeddin Keykubad’ın yönetiminde istikrarlı yapıya sahip oluşu bu göç yükünü kaldırabiliyorken, özellikle Kösedağ Savaş’ından sonra Türkiye Selçukluları’nın devlet yönetiminin zayıflaması ve şehzadeler arasında sıkça yaşanan iç savaş ve çatışmalar neticesi bu istikrarını kaybetti ve yaşanan göçlerin beraberinde getirdikleri, kendiliğinden istikrarsız bir görünüm oluşturdu.
800 yıla sari bir süreçte bugün bile tartışmak zorunda kaldığımız birçok toplumsal, siyasal ve dini meselenin, ayrılık ve çatışmaların ilk köklerini oluşturan temel gövde 13. yüzyıl sonundaki Anadolu demografisindeki hareketlilikti. Osmanlı Devleti’nin 14. yüzyılda kurulmasıyla birlikte bir nevi pax Ottomanica sonucu siyasal açıdan görünmezleşen sorunların birçoğunun hemen her kriz döneminde tekrar ortaya çıktığını görmemiz mümkün.
Yazılı kaynak kıtlığı
15. yüzyıl Osmanlı müverrihlerinden Aşık Paşazade’nin Anadolu’daki bu hareketliliği kategorize ederken “Ahiyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum” zümreleriyle tasvir ettiği bu tablonun dini boyutunu tartışan kitabı ‘Dervişler, Fakihler, Gaziler’ adlı kitabında Haşim Şahin, epey zorlu bir işe girişmiş ve altından başarıyla kalkmış görünüyor. Bu zümrelerin asıl teşekkül dönemlerinin 13. yüzyıl olduğu Aşık Paşazade’nin tasvirlerinden dolaylı olarak çıkarılabilse de 13. yüzyılla ilgili olarak tarihçilerin yaşadığı yazılı kaynak kıtlığı önemli bir zorluk olarak duruyor. Mevlana Celaleddin Rumi, Muhyiddin İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Ebu’l Vefa el-Bağdadi, Ebu İshak Kazeruni, Hacı Bektaş Veli, Siracüddin Urmevi, Evhadüddin Kirmani, Yunus Emre gibi Anadolu’ya yerleşen Türklerin dini hayatına açık etkileri olduğu bilinen isimlerle ilgili çoğu bilginin de genelde menkıbeler şeklinde gelişinin tarihsel bakımdan önemli sıkıntılar içerdiği söylenebilir. Osmanlı sufiliğinin 13. yüzyıl hercümercinden geçerek 14. yüzyıl boyunca şekillenmesine ilişkin çözümlemeler içeren kitabının birinci bölümünde dervişleri, fakihleri, medreseli sufileri ve gazileri irdeleyen Şahin, ahileri kitabının kapsamının dışında bırakıyor. Bunun sebebini ise temelde ahilerin dini kimliklerinden ziyade ekonomik faaliyetleri ile bilinmeleri olarak açıklıyor. Osmanlı Beyliği’nin bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasının akabinde uç bölgelerinde yoğun bir derviş nüfusunun göze çarptığına işaret eden Şahin, Osman Gazi döneminde henüz zayıf addedilebilecek merkezi idare sebebiyle iktidarın derviş gruplarına yaklaşımının kuşatıcı olduğunu belirtiyor. Orhan Gazi döneminde Geyikli Baba, Abdal Musa ve Karaca Ahmed gibi isimlere yöneltilen teftişle birlikte devletin derviş gruplarının en azından bir kısmını kontrolü altına almak için çaba sarfettiğini kaydediyor.
Özellikle Osmanlı’nın daha sonraki yüzyıllarda gelişecek dini hayatına derin etkileri olduğunu bildiğimiz 14. yüzyıldaki dini zümrelerin sosyal ve kültürel hayatta üstlendikleri işlevler, eğitim hayatında oynadıkları roller, bu dini zümrelerin imar ve yerleşimlere yaptığı katkılar, kurdukları ribat, hankâh, kervansaray, zaviye, tekke, cami ve medreseler ile Osmanlı dini hayatının önemli veçhelerinin ilk oluşum aşamasının güzel bir portresini çıkaran Şahin’in eseri, Osmanlı ile ilgili çalışmalarda genelde karanlık kalmış birçok meseleye de ışık düşürmemizi kolaylaştırıyor.

1 Ağustos 2019 Perşembe

"Varlık çün sefer kıldı/Dost andan bize geldi": Yunus Emre'nin İlahileri

1980'lerin sonu ile 1990'ların başlarındaki "radikal İslamcı" gençlerin en gözde tartışma konusuydu "halka inme" meselesi. Artık bu konuyu tartışmaktan sıkıldıkları besbelli 3-5 İslamcı gencin şu girişimleri de fıkra gibi anlatılırdı: Bu tartışmalardan feyz alan 3-5 genç hep birlikte bir şehrimizin dağ köylerinden birine gidip halkımıza gerçekleri anlatma, onları siyasi açıdan bilinçlendirme kararı alırlar. Köye varırlar. Köylüler; dilleri şahadetli, sineleri imanlı bu gençleri bağrına basar, "Gençler gelmiş, bize dinimizi anlatacaklar" deyip köyün camisine toplanırlar. Tanışma ve hoş beş faslından sonra köydeki ihtiyarlardan biri söz alır ve bombayı patlatır: "Hoş geldiniz, safa getirdiniz. Haydi bize bir ilahi söyleyin de dinleyelim!" Gençlerin lideri, önce sağındaki arkadaşına bakar, sonra solundakine. Gruptaki gençlerden hiçbiri bir ilahi bilmemektedir. Bunun üzerine başlar bildiği şarkıyı söylemeye: "Seher  yeli çık dağlara/Allah Allah/ Güneş topla benim için/Haber ilet dört diyara/Allah Allah/Güneş topla benim için." Bu fıkranın meramı ve manası bellidir: Müslüman gençler, siyaset uğruna halk ile aralarındaki gönül bağının önemli bir kısmını yitire yazmışlardır. O gönül bağının en önemli urganı ise elbette Yunus Emre şiirleri, daha doğrusu ilahileridir bize kalırsa.

Yunus Emre divanını her okuyuşumda bir şekilde bu fıkrayı hatırlar ve gülümserim kendi kendime. Türkçe'nin yaşayan ruhudur Yunus Emre'nin divanında yer alan şiirler ya da teknik tabiriyle ilahiler. Halktan seçkin tabakalara kadar hemen herkesin bir şekilde diline yerleşmiş birçok söz ve ifade kalıbının ilk kullanımına rastlarsınız bu ilahilerde. Halkın genelinin ilahi olarak bilip söyledikleri de hemen her zaman Yunus Emre'ye ait şiirlerdir. Yaklaşık 700 yıl önce bu topraklarda söylenmiş şiirleri muhtevidir Yunus Emre divanı. Öyle bir derviş ve şairdir ki Yunus Emre, gerek kullandığı kelimeler ve ifade kalıpları, gerekse bu kelime ve ifade kalıplarına yüklediği anlamlar ve mecazlar Türkçe’nin edebi bir dil haline dönüşmesinde önemli bir merhale sayılır. Süleyman Şeyhi, İsmail Hakkı Bursevi gibi müellifler bu hususu tastamam teslim ederler. Yunus'un Batı Türkçesi'ne getirdiği ses ve kelimelere yüklediği taze anlam ilahilerinin asırlarca okunup günümüze gelmesinin de belki en önemli sebebidir.
Yunus Emre'yi, Tanpınar'ın deyişiyle "vakitsiz bastıran kar fırtınası altında kalmış baharlara benzeyen" Selçuklu rönesansının son demlerine yetişmiş bir gönül adamı saymak yanlış olmasa gerektir. Muhyiddin Arabi, Evhadüddin Kirmani, Ahi Evren, el-Kadı et-Tirmizi, Mevlana Celaleddin Rumi, Sadreddin Konevi, Siracüddin Urmevi, Necmeddin Daye, Kadı İzzeddin, Kutbuddin Şirazi, Şihabüddin Sühreverdi el-Maktul ve Şihabüddin Ömer es-Sühreverdi gibi birçok ilim ve irfan büyüğünü görmüş Anadolu topraklarında gezinen bu gönül adamı Moğollar'ın Anadolu'daki varlığının en şedit dönemlerini de yaşamıştır. Onun hayatından günümüze gelen birçok menkıbe Moğol zulmünün dehşetengiz izlerini kısmen de olsa barındırır.
Yunus Emre'nin menkabevi hayatı konusunda Uzun Firdevsi’nin Vilayetname-i Hacı Bektaş-ı Veli’de yazdıkları birçok araştırmacıya yol göstermiştir. Aziz Mahmud Hüdayi’nin, şeyhi Üftade’nin sohbetlerinden derlediği Vaḳıat’ta yazdıkları da Firdevsi'nin eserinde eksik kalan noktaları tamamlar görünmektedir. Moğolların Anadolu'yu işgalinden hemen önce 1238'de Sivrihisar'a bağlı Sarıköy'de doğduğu genel bir kabuldür. Ölüm yeri üzerinde ise epey bir tartışma mevcuttur. Eskişehir, Kırşehir ve Karaman etrafında süregelen bu tartışmalar, onun ilahilerine ilişkin bize ek bir yorumlama gücü kazandıracak değilse de Mustafa Tatçı hocanın oluştuğunu söylediği şu genel kanaat bu konuda paylaşılabilir: "Yunus, Orta Anadolu’da Sakarya nehri çevresinde bir yerde doğmuş ve Nallıhan’a yakın Emrem Sultan’daki zâviyede Tapduk Emre Dergâhı’nda yaşamıştır. Sarıköy’deki arazisini zâviyeye bağışlamış, ölümünden bir süre önce Karaman’da arazi satın almıştır." Ona atfedilen makamların bulunduğu yerler listesine bakılırsa Anadolu'nun tamamına yayıldığı da görülebilir: Karaman, Aksaray Ortaköy, Bursa, Manisa Kula Emresultan köyü, Erzurum Dutçu köyü, Isparta Keçiborlu, Afyon Sandıklı, Ankara Nallıhan Emremsultan köyü, Ünye ve Sivas.

Yunus Emre Divanı'nda tespit edilen şiir sayısı 417'dir. Bunlardan 138’i aruz, diğerleri ise hece veznindedir. Aruz veznine sahip şiirlerde bazı vezin bozuklukları varsa da bunu Tatçı hoca, "o devirde veznin henüz yeterince işlenmemiş" olmasına bağlamaktadır. Yunus Emre'yi, söylediği şiirlere bakılarak kolayca halk ya da divan şairi olarak tasnif etmek de zordur. Gazel şiirine hece veznini uyguladığı birçok şiiri vardır. Kafiye Yunus Emre'nin ilahilerinde bir 'ses estetiği' olarak mevcuttur ve genelde 'kulak kafiyesi' denebilecek bir usule başvurur.

Şiirlerinden yola çıkan birçok farklı yorum onu bazen "panteist", "mistik" veya "hümanist" görüşlere sahip ya da bu görüşleri taşıyanlara yakın kabul etse de bütün bu düşünceleri "aşırı yorum" saymakta pek bir beis yoktur. Onun şiirlerinde dile gelen anlayış, doğrusunu söylemek gerekirse, İslam tasavvufu üzeredir. Yunus'un esasen bir şairlik iddiası da yoktur. İlahilerinde sürekli çeşitli aşk hallerine düşer, bunları terennüm eder. “Bir zerre aşkı olmayan belli bilin yabandadır”, “Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer” gibi dizelerden de fark edilebileceği üzere aşk onun için insanı ilahi fakra ve tevhide eriştirmede bir yoldur. "Aşk gelicek, cümle eksikler biter" diyen Yunus için aşk, kuldaki eksiklikleri tamamlar, onu Hakk’a layık  hale dönüştürür. Bu anlamda Yunus'ta aşk varolmanın da özüne tekabül eder.

Yunus Emre'ye "panteizm" atfedenlerin yanıldığı nokta şudur: Onun şiirlerinde dile gelen düşünceye göre mutlak varlık Allah'tır. Diğer her şey Hakk’ın esma, ef‘al ve sıfatlarının tecellisidir. Bu anlamda Hakk'tan gayrı olanın kendine ait müstakil bir varlığı bile yoktur. Varolanlara Hakk'tan gayrı bağımsız bir varlık nisbet etmek insanı şirke götürür. "Varlık çün sefer kıldı/Dost andan bize geldi", "Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu" vb. dizelerini bu veçheden yorumlamak uygun düşer çoğu kez.
(Cins Dergisi, Temmuz 2019)

25 Nisan 2018 Çarşamba

İslam felsefesine giriş için ideal kitap: Tehafüt-el Felasife


Thales'ten bu yana felsefe tarihinde belki de çok az esere Tehafüt el-Felasife kadar haksızlık edilmiştir. El-Kindi, Farabi ve İbn Sina aracılığıyla çiçeklendiği varsayılan Meşşai felsefeye İmam Gazali'nin bu eseriyle yönelttiği eleştiri sonucu, o tarihten bu yana İslam dünyasında felsefi düşüncenin güdükleştiği şeklinde dile getirilen oryantalist suçlamalar, hem tam olarak yazmalarda Gazali tarafından yazılıp bitirilme tarihi 1095 olarak işaretlenen bu muazzam felsefi eserden bu yana İslam dünyasında sürdürülen düşünme çabalarını küçümseyip geçersizleştirmeyi, hem de din ile düşünce (felsefe) arasında temelde bir 'uyuşmazlık' olduğu şeklinde ifade edilen Hıristiyan teolojisinin ('inanıyorum, çünkü saçma') tersinden bir doğrulanmasını bulmayı amaçlar. Hıristiyan teolojisinin eleştirisinden "iman ile aklın zaten hiçbir zaman uyuşmayacağı" sonucunu çıkartan modern zihinlerin de Gazali'yi ve onun muazzam felsefi teşebbüsünü bir nevi 'akılcılığa karşı iman müdafaası' olarak kodlayarak bu felsefi teşebbüsün asıl anlamını çarpıttığını bile düşünebiliriz. ‘Kesin bilgi’nin “aktarılmış kanaatler”den bağımsız, düşünürün kendi zihni ve pratik çabalarıyla her türlü şüphe ve hata ihtimalinden arınmış bir bilgi olduğunu savunan ve felsefe tarihinde nedensellik eleştirisiyle David Hume’u, “mümkün dünyaların en iyisi” ibaresiyle özetlenebilecek argümantasyonuyla Leibniz’i öncelemiş Gazali'yi İslam dünyasındaki felsefi düşüncenin 'katil'i addetmek ne kadar yerindedir acaba?

Müslüman filozoflar nakilci miydi?
Tabii ki Gazali'nin felsefi düşüncenin tam karşısında yer aldığına dair serdedilen bu görüşler tamamen temelsiz değiller. Gazali'nin klasik İslami ilimlerin yeniden canlandırılması yolunda sergilediği müthiş performansı hesaba katan bu görüşlerin onun feylesoflara yönelttiği eleştirileri "imanın akla meydan okuyuşu" olarak kodlamaları büyük ölçüde bağlam bağımlıdır. Fakat yine de bir çok görmezden gelme ve haksızlık içerir bu tür bir yorumlama ve bağlam bağımlılık. Her şeyden önce bu yaklaşımlar Müslüman feylesofların antik Grek düşüncesinden tevarüs eden felsefi geleneğe yaptıkları katkı ve onu dönüştürmelerini ıskalar ve meseleyi salt bir felsefe ve din çekişmesine indirgerler. Oysa tartışma tamamen İslam kültür ve medeniyeti dairesinde gerçekleşen bir tartışmadır. Elbette tartışmanın tarafları felsefeciler, kelamcılar, sufiler ve fakihlerdir. İbn Sina'nın başta Aristoteles olmak üzere, antik Grek felsefi geleneğinin birçok kavramını özümlediği doğrudur, ama bu kavramlarla ördüğü düşüncenin çıktığı yer ile vardığı yer, ne dersek diyelim, eninde sonunda 'daire'nin içindedir; İbn Sina antik Grek felsefi geleneğinin genel  çerçevesine sığdırılamaz son kertede. Gazali'nin Tehafüt-el Felasife'de İbn Sina başta olmak üzere Meşşai feylesoflara yönelttiği eleştirilere de bu gözle bakmak gerekir. Keskin kültürel ve siyasi tartışmaların, ayrışma ve farklılaşmaların yaşandığı bir dönemde ana omurgayı koruma güdüsü Gazali'nin eleştirilerine yol gösterir. Belki bu yüzden bazen hataya da düşer, İbn Sina'nın bazı kavramlarının tam hakkını veremez, ama zaten asıl sorun genel olarak İbn Sina'nın eserlerinin çağında oluşturduğu bazı yanlış yorumları engellemek değil midir? Gazali işte bunu başarır Tehafüt el-Felasife'si ile. Zaten Gazali'den yaklaşık yüzyıl sonra İbn Rüşd, bu kez İbn Sina'yı püriten Aristocu bakışla eleştirecektir.

Tehafüt geleneğinin kurucu ruhu
Soracağımız soru bu yüzden son derece açıktır: Tehafüt el-Felasife gerçekten felsefi düşünmeyi sakatlamış bir eser midir? Yoksa İslam inancı, kültürü ve medeniyeti çerçevesinde felsefi bir tartışmanın nasıl yapılacağını bize göstermiş, kendisinden sonra da bu yolda birçok önemli düşünürün ortaya çıkmasına imkan sağlamış bir eser midir? Sırf İbn Rüşd'ün Tehafüt et-Tehafüt'ü ya da Osmanlı dünyasında oluşan Tehafüt geleneği değil bu soruyu sorarken gözettiğimiz eserler silsilesi, onlarla birlikte Fahreddin Razi'den Sadreddin Konevi ve Kutbuddin Şirazi'ye, hatta günümüze dek süren bir düşünme geleneği... Sadece felsefi düşünceler üzerinde değil kelamdan tasavvufa, edebiyattan diğer alanlara etkisini görebileceğimiz kurucu bir eserdir Tehafüt el-Felasife. İslam medeniyeti dairesi içinde kendisinden sonraki felsefi-bilimsel düşünmenin üzerinde kalıcı bir etkisi olduğunu bildiğimiz bu eseri bize, felsefi düşünmenin tümüyle reddedildiği bir eser olarak algılatmaya çabalayan oryantalist bakışın iğvalarını daha fazla sözkonusu etmeden söylemek gerekir: Gazali'nin Tehafüt- el Felasife'si tıpkı Farabi'nin Medine-tül Fazıla'sı, İbn Sina'nın Mantık-ül Meşrikiyyin'i ya da İbn Haldun'un Mukaddime'si, İbn Tufeyl'in Hayy bin Yakzan'ı gibi keşfedilmesi gerekli birçok zenginliği içinde barındıran muazzam bir eserdir. Bu eserlerin birbirinin devamı ya da muarızı olmaları bu zenginlikleri gölgelememizi gerektirmez.
İbn Sina'nın yer yer Neo-Platonculukla harmanlanmış Meşşai düşüncelerini kendine eleştiri nesnesi seçen İmam Gazali eserinde üç hususta filozofların küfre girdiğini, on üç hususta da doktrinlerinin kabul edilemez olduğunu sarahaten belirtir. Neo-Eflatuncu 'sudur teorisi'nin Kur'ani 'yaratma' kavramının yerine geçirilmesiyle "alemin kadimliği iddiası"nın ileri sürüldüğünü ortaya koymaya çalışan Gazali, filozofların böylelikle, bir tür zorunluluktan dolayı alemin Allah'tan sudur ettiğini iddia ettiklerini belirtir. Filozofların ikinci iddiası ise Allah'ın cüzileri bilmesinin inkarını içerir. Gazali'nin filozofları din dışına çıkardığını düşündüğü üçüncü iddialarının konusunu da cismani haşrin inkarı oluşturur. Gazali'nin bu çözümlemelerinde Neo-Eflatuncu sudur teorisinin temel işleyişini, İbn Sina'nın kavramlarındaki birçok dakikliği de gözden kaçırdığı açıktır. Ama yazımızın konusunun Gazali'nin çözümlemelerinin nihai doğruluğu ya da yanlışlığının olmadığını belirtmemiz gerekir. Esasında sonraki asırlarda gelişen Tehafüt tartışmalarını mümkün kılan da budur. Bizim için gerekli olan, medeniyetimizin günümüze dek yer yer şedid, yer yer şefkatli bu 'söyleşi ortamı'na; Farabi, İbn Sina, Gazali, İbn Rüşd, İbn Miskeveyh, İbn Arabi, Sadreddin Konevi, İbn Haldun vb. keskin zekalarının oluşturduğu bu büyük 'meclis'e sinen kurucu ruha saygı duyabilmektir.
Cins, Mart, 2018

5 Ağustos 2017 Cumartesi

İbn Arabi ve teo-sofistik öğretisinin analizi

Miladi 1165’te Endülüs’ün Mursiye şehrinde doğan büyük sufi Muhyiddin Arabi, 13. yüzyıldan günümüze kadar İslam düşüncesi içinde hakkında en fazla tartışmanın üretildiği isimlerden biridir belki de. Özellikle şaheseri olarak görülen Fütuhat-ül Mekkiyye ile Füsusul Hikem adlı kitaplarında ifade ettiği görüşler etrafında yoğunlaşan tartışmalar ve Arabi’nin kendisinden sonra bağlıları tarafından “vahdet-i vücud” (varlığın birliği) olarak formüle edilmiş öğretisine yöneltilen eleştiriler, bu büyük sufinin sürekli gündemde kalmasına da sebebiyet vermiştir.
Füsusul Hikem üstüne üvey oğlu Sadreddin Konevi’nin yazdığı şerhle başlayan şerh geleneğinin diğer kutbunu da elbette bu eser hakkında “Nehre atılmalı ve atılırken de suyun üzerine sıçramamasına dikkat etmeli” türü fetvalar veren bazı alimler vardır. Sözgelimi İbn Teymiyye, Ebussuud Efendi ve Mustafa Sabri Efendi tarafından yapılan eleştiriler son derece sert bir üslup taşır ve genelde eleştirmenler İbn Arabi’yi sapkın olarak niteler. İbn Haldun da, İbn Arabi ile birlikte bazı mutasavvıfların içi açık küfür ve çirkin bid‘atla dolu olan kitaplar yazdıklarını, İbn Arabî’nin Fusûs ve Fütûhât-ı Mekkiyye gibi kitaplarının ele geçince yakılması gerektiğini iddia eder.
Endülüs’ten ayrılıp kara yoluyla Kuzey Afrika, Mısır, Suriye, Arabistan ve Anadolu gibi bölgelerde bulunan İbn Arabi gerek Selçuklu sultanlarından gerekse Eyyubi sultanlarından büyük izzet ve ikram görür. Hem Halep Emiri Malik ez-Zahir’in, hem Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev ve onun oğlu I. İzzeddin Keykavus’un himayesini kazanan İbn Arabi’nin Eski Yunan, Yahudi ve Hıristiyan geleneklerden de etkilendiği iddia edilmiştir. Muhyiddin Arabi’nin gerek İslam düşüncesinin kendisinden sonraki seyrine gerekse modern Batı düşüncesine etkileri büyüktür. Sadreddin Konevi, Şeyh Edebali, Davud-u Kayseri, Molla Fenari, Şeyh Bedreddin, Kemalpaşazade gibi Selçuklu-Osmanlı alim ve sufilerinin de İbn Arabi’nin düşünce dünyasının açılımları içinde kaldığı görülür. Batı’da ise ucu Jacques Lacan’a dek uzanan bir etki tarihinden bahsedilebilir.
Sufi- filozof
 “İbn-i Arabî’nin imalı, kasten örtük ve dolambaçlı bir üslubu ve özellikle tasavvuf çevrelerinde takva abidesi olmak gibi bir imajı” olduğunu öne süren Mustafa Akman, eserinde onu bir “sufi-filozof” olarak ele alıyor, İbn Arabi’nin metafizik ve teolojik görüşlerinin felsefi bir analizini yapmaya çalışıyor. İbn Arabi’nin teosofik öğretisinin temel hedefinin kozmik düzeni belirli bir hiyerarşik düzen olarak ele alıp felsefe yapmak olduğunu düşünen Akman, İbn Arabi’nin gerek kendi yazdığı eserler ve gerekse leh ve aleyhinde yazılmış çeşitli çalışmalar üzerinde yoğunlaşarak onun görüşlerini incelemeye, bu görüşlerin arka planını ve ne anlama geldiğini yorumlamaya çalışıyor. Akman, bunu yaparken her ne kadar “lehte ya da aleyhte” bir tavır almadığını söylese de, yaklaşımı kelami düzeyde kalıyor, felsefi düzeye çıkamıyor. Yeri gelmişken İbn Arabi’nin kendisini felsefeyle mukayyet addetmediğini de söylemeli.
Yine de İbn Arabi söz konusu olduğunda temel tartışma konularının ne olduğunu, bu tartışmalarda hangi hususların değerlendirmeye tabi tutulması gerektiği, tartışmaya katılanların fikir üslupları hakkında detaylı bilgiler içeriyor Akman’ın kitabı.

16 Haziran 2017 Cuma

13. YÜZYILDAN GÜNÜMÜZE KONYA'NIN MİMARİ KÜLTÜRÜ

Konya’nın kültür-sanat ve bilimde altın çağını XIII. yüzyılda yaşadığı söylenir. O dönemin genel atmosferi hakkında bilgi verir misiniz?

Konya açısından 13. yüzyıl, belki de düşünce, kültür ve sanat bakımından bir altın çağa tekabül eder. Bir yandan 12. yüzyıl sonlarında Endülüs ve Kuzey Afrika’dan yaşanan göçlerle gelmiş Mecdüddin İshak ve Muhyiddin Arabi gibi önemli düşünür, diplomat ve sufiler; diğer yandan Horasan’dan Anadolu’ya göç eden mana erleri, ressamlar, musavvirler, ilim adamları ve mütefekkirler vardır.

Konya’daki sanat hayatının canlılığına ilk örneği Muhyiddin Arabi’nin Fütühat-ül Mekkiyye’sinde naklettiği menkıbeden öğrenebiliriz aslında. Biliyorsunuz Arabi, 1205’te Endülüs’ün İşbilye şehrinden arkadaş olduğu Mecdüddin İshak’ın daveti üzerine Konya’ya gelmiş, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından da kendisine bir köşk tahsis edilmişti. Konya çarşısında gezerken bir musavvirle tanışığını zikreder Fütühat’ta Arabi. Kendi ifadesiyle yaşanan olaylar aynen şu şekildedir: “Bununla ilgili olarak Konya’da bir ressam (musavvir) ile aramızda çok acaib bir olay geçti. Biz ona bir gün tahayyül sanatı hakkında bilmediği bazı şeylerden bahs etmiştik. Bir gün o bir keklik yaptı ve fark edilmeyecek şekilde bir yerinde kusur yaptı ve bunu gizledi. Tasvir konusunda bizi denemek için o sureti bize getirdi ve: “Buna ne dersin” dedi. “Çok mükemmel ancak bir kusuru var” dedim. “Ayaklarındaki oransızlık” deyince kalkıp beni öptü.”

Bu musavvir, yani heykeltıraş öylesine başarılı işler üretmektedir ki, yaptığı eserlerin canlı olduğunu düşünürsünüz. Arabi, musavvirin eserindeki bir küçük hatayı işaretler; musavvir de onun bu dikkatini över. Menkıbe böyledir. Bu menkıbenin bize öğrettiği şey ne peki? Tabii ki çarşı pazarda işportacılık yapan musavvirlerin bile başarılı işler ürettiği…

Yine Varka ile Gülşah aşıknamesini resmeden ünlü nakkaş Abdülmümin el-Hoyi’nin bu eserini 1220’lerde Alaeddin Keykubat’a sunduğunu biliyoruz. Ki, Varka ile Gülşah aşıknamesinde yer alan bu 72 minyatür Uygurlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan Kaçar hanedanının hükmü altındaki İran’a, İran’dan Osmanlı’ya takip edebileceğimiz minyatür sanatındaki eşsiz bir yaklaşımın önemli bir menzilidir. Bu menzilin 13. yüzyıl Konya’sında nakşedilmesi bana kalırsa son derece önemli.
Sadece heykeltıraşlık, ressamlık değil şiir ve mimari de, çinicilik, hat, tezhib, ciltçilik de, yine benzer şekillerde musiki de 13. yüzyıl Konya’sında dikkat çeken sanatlar arasındadır. Bu sanatların birçok ürününü Konya’da bugün bile görmek mümkün. İnce Minareli Medrese’yi Sahip Ata Külliyesi’ni inşa eden Mimar Kelükyan, diğer taş ustaları bunlardandır. Birçok ilim adamı, filozof, tabip, hattat, mantıkçı, kelamcı, fakih ismi aktarılabilir 13. yüzyıl Konya’sından. Mevlana, Ahi Evren, Şems, Sadreddin Konevi, İbn Arabi, Siracüddin Mahmud el-Urmevi belki en ünlü ve dikkat çekici olanları bunlardan.

Böyle bir ortamın oluşmasına zemin hazırlayan sosyal ve siyasal sebepler nelerdi?

Siyasal açıdan Selçuklu devletinin merkez birliğinin tam anlamıyla kurulduğu, güvenliğin en üst düzeyde sağlandığı, özellikle yüzyılın ilk yarısında kara ve deniz ticaret yollarının denetim altına alındığı bir dönemdir bu. Sinop ve Alanya limanları aracılığıyla ticaretin son derece gelişkin bir hale geldiği bu yüzyılda hanlar, kervansaraylar ve ribatlar aracılığıyla yol güvenliğinin de artırıldığını da görürüz. Hem doğudan hem de batıdan büyük insan kütlelerine bir sığınak haline dönüşür Anadolu ve elbette onun kalbi Konya.

Anadolu üzerinden düzenlenen Haçlı seferleri sona ermiş ve henüz Moğol gailesi de pek ortalıkta görünmemektedir yüzyılın ilk yarısında. 1191’den 1243’e dek o kısa sürede bu büyük gelişim aslında sadece Konya’nın değil, Anadolu’nun da barındırdığı imkanların neler olduğunu bugün bile bize hatırlatmaktadır. Yaklaşık 50 yılda onca gaileye rağmen yüzlerce yıla yetecek bir ekonomik, fikri ve estetik atılım gösterebilmişizdir.

Bu gelişimdeki en önemli unsurlara elbette esnaf örgütlenmesinden siyasi örgütlenmeye, dini eğitim ve öğretimden özgür tartışma ortamlarının sağlanmasına, ekonomik ilişkilerdeki dürüstlükten devletin üstüne düşen vazifeleri bihakkın yerine getirmesine dek birçok farklı sebep bulunabilir, ama bana kalırsa en önemlisi insana verilen değerdir. Bu değer sayesinde Anadolu’da 13. yüzyılda Rus’undan Bulgar’ına, Rum’undan Latin’ine, Gürcü’sünden Ermeni’sine, Yahudi’sinden Venedik’lisine, Acem’inden Moğol’una, Arap’ından cümle Türk ve Türkmen unsurlarına birçok inanç, mezhep ve ırktan insanın bir arada, bazen çatışarak, ama çoğunlukla barış içinde bir arada yaşayabildikleri bir coğrafyaya dönüşmüştür. Adalet bu toprakların en önemli ilkesi oldukça da aynı şeyi tekrar yaşamışızdır.

Bu altın dönemin genel olarak yerleşime, mimariye yansımaları nasıldı?

Sağlanan barış ve güven ortamı sayesinde Konya’nın Alaaddin Tepesi merkezde olmak üzere hızla gelişip büyüdüğüne şahit oluruz. 1218’de Sultan Alaeddin Keykubat şehrin, şimdilerde iç sur dediğimiz alandan hızla ve çok taştığını görünce Batı’da Sultan Cem caddesi doğuda Aziziye caddesi, güneyde Sahibiata Caddesi, kuzeyde Hastane caddesiyle sınırlayacağımız alan üstüne dış surları yaptırır. 12 kapılı, 140 kuleli bir surdur bu. Buna rağmen bu surların şehri tamamen ihata edemediğini de bilmekteyiz. En azından çok yakınlarda bazı yerleşim bölgeleri kalmıştır.  Mesela Sedirler, Konevi mahallesi, Uluırmak, Aymanas, Karaaslan, Mevlana Türbesi’nin bulunduğu bölge hep sur dışındadır. Mimari bakımdan genelde 13. yüzyıl Konya çarşısı hanlarla doludur. Meram bölgesinde köşklerin yaygın olduğunu biliyoruz. Yine Meram, Uluırmak, Sedirler ve diğer dış mahallelerde bağ evlerinin olması gayet muhtemel ve açıklayıcı. Dini ve idari yapıların mimari açıdan bize görsel bir şölen sunacağına hiç kuşku yok ama sivil yapılarda ise genelde kerpiç kullanıldığını da düşünebiliriz. Taş evlerin çok yaygın olmadığını da buna eklemeli.

Dini ve genel olarak kamu yapılarına mimari sanat açısından bakarsak neler söyleyebiliriz.  Nasıl bir mimari anlayış ön plana çıkıyor?

Yüzyılın ilk yarısında dini ve idari binalarda son derece sade bir mimari anlayışın olduğuna işaret eden günümüze dek ulaşmış bazı örnekler var. Şemseddin Altunaba Medresesi ve İplikçi Camii, Alaeddin Camii bu örnekler arasında. Yüzyılın ikinci yarısında yapılmış eserler arasında yer alan eserler ise daha şaşaalıdır. Buna kısmen elbette Moğol tahakkümü altında zor durumda olan devletin yöneticilerinin kendi kudret ve güçlerini sergileme iştiyakının sebep olduğunu düşünebiliriz. Malzemeler genelde taş, seramik, alçı ve ahşap olarak ön plana çıkıyor. Taş işçiliğinin en güzel örneğini ise İnce Minareli Medrese’nin medhalinde görüyoruz. Önceki medeniyetlerin malzemeleri de kullanılır dini ve idari yapılarda. Bunu da Alaeddin Camii ve Konya surlarından biliyoruz. Sivil yapılarda ise genelde ahşap ve kerpiç malzemelerinin kullanıldığını düşünmek mümkün, çünkü taş malzemenin son derece kısıtlı ve erişimi zor görünüyor. Öteden beri Sille, Meram ve Gödene taşlarıyla ön plandadır. Buralardan tedarik edilen taş malzemelerle duvarlar falan inşa edilir.

Bahsettiğimiz o altın çağın günümüz Konya’sında izlerini sürebiliyor muyuz? Siz bugünkü yerleşimde, mimarimizde o döneme dair bir şeyler görebiliyor musunuz?

Bugünkü Konya’nın merkezi de o dönemki Konya gibi aynıdır, değişmez pek. Alaeddin Tepesi bu merkezin işaretleyicisidir. Merkez zamanla belki tepenin doğusuna, güneyine, kuzeyine ya da batısına kaymış görünür ama çok uzaklaşamaz. Konya’nın ana hattı hemen her zaman Mevlana Türbesi ile Meram arasındadır; tepeyi merkez alan dalgalar halindedir genişleme. Zaman zaman kuzey, zaman zaman doğu, zaman zamansa batı yönü ön plana geçer yerleşimde. Bugünkü yerleşimde ve mimarimizde o dönemin bir izi yine de pek görülmüyor. Ne sivil yapılarda ne de idari ve dini yapılarda.

Günümüze doğru yaklaşınca Konya’nın şehirleşmesinde öne çıkan, şehrin kimliğini yansıtan modern yapılar ve bunların mimarları hakkında neler söylersiniz?

Konya açısından modern Konya’nın kimliğinin oluşturucu niteliklerinden birini teşkil eden en önemli yapılardan birkaçının Birinci Milli Mimari Akımı’nın en önemli temsilcilerinden Mimar Muzaffer Bey’e ait olduğunu gözlemliyoruz. Darul Muallimin ve Darul Muallimat binalarının, yani bugün bildiğimiz isimleriyle Gazi Lisesi ve Rektörlük binasının mimarı Muzaffer bey, 1914’te Valilik Başmimarı olarak görev yapmış Konya’da 1921’deki ölümüne dek. Sonradan üstüne bir Atatürk anıtı eklenen Ziraat Anıtı’nın mimarisi de ona ait. Bu yapıların yanı sıra 1860’lardan sonra Konya’ya gelip yerleşmiş Marunilere ait sivil yapıların da önemli bir görünürlüğe sahip olduklarını vurgulamalı. Bugün Atatürk Müzesi olarak kullanılan Yusuf Şar’ın evi, eski Kız Ortaokulu, Konya Mimarlar Odası olarak kullanılan ev ve Mimar Muzaffer Caddesi’nde yer alan yapılar, Fransız Katolik Kilisesi’yle birlikte Marunilerin inşası hep. Çiftemerdiven mahallesindeki birçok evin de Ermeni taş ustalarının elinden çıktığını biliyoruz yine. Sille’deki taş konaklar da Rumlara ait genelde. Oysa Konya’nın geniş Müslüman ahalisinin yüzyılın başında içinde bulundukları yoksulluk sebebiyle kalıcı nitelik taşıyan böyle yapılara imza atamadıklarını da kestirebiliriz.

Bugün tarihi ve kültürel mirasımızın korunması, teşhiri ile ilgili ne tür sorunlar tespit ediyorsunuz, sizce şehrimizin mevcut bir kültür politikası var mı?

Tarihi ve kültürel mirasımızın korunmasında kati bir politikamızın olmadığını ifade etmeliyiz kesinlikle. Her gün bir tarihi izin yok edildiğine şahit oluyoruz, içimiz acıyor. Birçok tarihi sivil yapı “mail-i indiham” gerekçe gösterilerek yıkıldı, artık Konya’da “kerpiç ev”, “cumbalı konak” vb. aramak boşa. Bırakın tescilsiz yapıları, tescilli yapılar bile neredeyse yıkılıyor. İşte Mevlana Müzesi’nin kuzey duvarları… Yerine 5.5 metre yüksekliğinde, 100 metre uzunluğunda, 12.5 metre Gülbahçe’ye girecek şekilde betonarme bir müze ek binası yapılmak için ortadan kaldırıldı bu taraftaki duvarlar.
Bir kültür politikamız var muhakkak, ancak kurumdan kuruma, kişiden kişiye değişiyor sanırım bu politikanın içeriği. Deyim yerindeyse “kararlı” bir politika değil bu anladığımız kadarıyla. Belki de 1870’lerde surlardan taş çektirerek mevcut vilayet binasını yaptıran Konya Valisi gibi düşünüyor yöneticilerimiz. “Alaaddin Köşkü yıkılıyor!” diye kendisini uyaranlara, “Ne var ki canım”, demiş, “Yaptırırız bir köşk!”
Her işimiz böyle.

Beğen Dergisi
Röportajı gerçekleştiren: