Siracüddin Urmevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siracüddin Urmevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2020 Cuma

Osmanlı dini hayatının ilk oluşum aşamaları

Osmanlı devletinin kurulduğu 14. yüzyıl başlarına varmadan, yani on üçüncü yüzyıl boyunca Anadolu demografisinde çok büyük bir hercümercin yaşandığı biliniyor. Moğol istilası önünden kaçan büyük insan kitlelerine sığınaklık teşkil eden Anadolu coğrafyası; yüzyılın ilk yarısı, kısmen Türkiye Selçukluları’nın Sultan Alaeddin Keykubad’ın yönetiminde istikrarlı yapıya sahip oluşu bu göç yükünü kaldırabiliyorken, özellikle Kösedağ Savaş’ından sonra Türkiye Selçukluları’nın devlet yönetiminin zayıflaması ve şehzadeler arasında sıkça yaşanan iç savaş ve çatışmalar neticesi bu istikrarını kaybetti ve yaşanan göçlerin beraberinde getirdikleri, kendiliğinden istikrarsız bir görünüm oluşturdu.
800 yıla sari bir süreçte bugün bile tartışmak zorunda kaldığımız birçok toplumsal, siyasal ve dini meselenin, ayrılık ve çatışmaların ilk köklerini oluşturan temel gövde 13. yüzyıl sonundaki Anadolu demografisindeki hareketlilikti. Osmanlı Devleti’nin 14. yüzyılda kurulmasıyla birlikte bir nevi pax Ottomanica sonucu siyasal açıdan görünmezleşen sorunların birçoğunun hemen her kriz döneminde tekrar ortaya çıktığını görmemiz mümkün.
Yazılı kaynak kıtlığı
15. yüzyıl Osmanlı müverrihlerinden Aşık Paşazade’nin Anadolu’daki bu hareketliliği kategorize ederken “Ahiyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum” zümreleriyle tasvir ettiği bu tablonun dini boyutunu tartışan kitabı ‘Dervişler, Fakihler, Gaziler’ adlı kitabında Haşim Şahin, epey zorlu bir işe girişmiş ve altından başarıyla kalkmış görünüyor. Bu zümrelerin asıl teşekkül dönemlerinin 13. yüzyıl olduğu Aşık Paşazade’nin tasvirlerinden dolaylı olarak çıkarılabilse de 13. yüzyılla ilgili olarak tarihçilerin yaşadığı yazılı kaynak kıtlığı önemli bir zorluk olarak duruyor. Mevlana Celaleddin Rumi, Muhyiddin İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Ebu’l Vefa el-Bağdadi, Ebu İshak Kazeruni, Hacı Bektaş Veli, Siracüddin Urmevi, Evhadüddin Kirmani, Yunus Emre gibi Anadolu’ya yerleşen Türklerin dini hayatına açık etkileri olduğu bilinen isimlerle ilgili çoğu bilginin de genelde menkıbeler şeklinde gelişinin tarihsel bakımdan önemli sıkıntılar içerdiği söylenebilir. Osmanlı sufiliğinin 13. yüzyıl hercümercinden geçerek 14. yüzyıl boyunca şekillenmesine ilişkin çözümlemeler içeren kitabının birinci bölümünde dervişleri, fakihleri, medreseli sufileri ve gazileri irdeleyen Şahin, ahileri kitabının kapsamının dışında bırakıyor. Bunun sebebini ise temelde ahilerin dini kimliklerinden ziyade ekonomik faaliyetleri ile bilinmeleri olarak açıklıyor. Osmanlı Beyliği’nin bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasının akabinde uç bölgelerinde yoğun bir derviş nüfusunun göze çarptığına işaret eden Şahin, Osman Gazi döneminde henüz zayıf addedilebilecek merkezi idare sebebiyle iktidarın derviş gruplarına yaklaşımının kuşatıcı olduğunu belirtiyor. Orhan Gazi döneminde Geyikli Baba, Abdal Musa ve Karaca Ahmed gibi isimlere yöneltilen teftişle birlikte devletin derviş gruplarının en azından bir kısmını kontrolü altına almak için çaba sarfettiğini kaydediyor.
Özellikle Osmanlı’nın daha sonraki yüzyıllarda gelişecek dini hayatına derin etkileri olduğunu bildiğimiz 14. yüzyıldaki dini zümrelerin sosyal ve kültürel hayatta üstlendikleri işlevler, eğitim hayatında oynadıkları roller, bu dini zümrelerin imar ve yerleşimlere yaptığı katkılar, kurdukları ribat, hankâh, kervansaray, zaviye, tekke, cami ve medreseler ile Osmanlı dini hayatının önemli veçhelerinin ilk oluşum aşamasının güzel bir portresini çıkaran Şahin’in eseri, Osmanlı ile ilgili çalışmalarda genelde karanlık kalmış birçok meseleye de ışık düşürmemizi kolaylaştırıyor.

1 Ağustos 2019 Perşembe

"Varlık çün sefer kıldı/Dost andan bize geldi": Yunus Emre'nin İlahileri

1980'lerin sonu ile 1990'ların başlarındaki "radikal İslamcı" gençlerin en gözde tartışma konusuydu "halka inme" meselesi. Artık bu konuyu tartışmaktan sıkıldıkları besbelli 3-5 İslamcı gencin şu girişimleri de fıkra gibi anlatılırdı: Bu tartışmalardan feyz alan 3-5 genç hep birlikte bir şehrimizin dağ köylerinden birine gidip halkımıza gerçekleri anlatma, onları siyasi açıdan bilinçlendirme kararı alırlar. Köye varırlar. Köylüler; dilleri şahadetli, sineleri imanlı bu gençleri bağrına basar, "Gençler gelmiş, bize dinimizi anlatacaklar" deyip köyün camisine toplanırlar. Tanışma ve hoş beş faslından sonra köydeki ihtiyarlardan biri söz alır ve bombayı patlatır: "Hoş geldiniz, safa getirdiniz. Haydi bize bir ilahi söyleyin de dinleyelim!" Gençlerin lideri, önce sağındaki arkadaşına bakar, sonra solundakine. Gruptaki gençlerden hiçbiri bir ilahi bilmemektedir. Bunun üzerine başlar bildiği şarkıyı söylemeye: "Seher  yeli çık dağlara/Allah Allah/ Güneş topla benim için/Haber ilet dört diyara/Allah Allah/Güneş topla benim için." Bu fıkranın meramı ve manası bellidir: Müslüman gençler, siyaset uğruna halk ile aralarındaki gönül bağının önemli bir kısmını yitire yazmışlardır. O gönül bağının en önemli urganı ise elbette Yunus Emre şiirleri, daha doğrusu ilahileridir bize kalırsa.

Yunus Emre divanını her okuyuşumda bir şekilde bu fıkrayı hatırlar ve gülümserim kendi kendime. Türkçe'nin yaşayan ruhudur Yunus Emre'nin divanında yer alan şiirler ya da teknik tabiriyle ilahiler. Halktan seçkin tabakalara kadar hemen herkesin bir şekilde diline yerleşmiş birçok söz ve ifade kalıbının ilk kullanımına rastlarsınız bu ilahilerde. Halkın genelinin ilahi olarak bilip söyledikleri de hemen her zaman Yunus Emre'ye ait şiirlerdir. Yaklaşık 700 yıl önce bu topraklarda söylenmiş şiirleri muhtevidir Yunus Emre divanı. Öyle bir derviş ve şairdir ki Yunus Emre, gerek kullandığı kelimeler ve ifade kalıpları, gerekse bu kelime ve ifade kalıplarına yüklediği anlamlar ve mecazlar Türkçe’nin edebi bir dil haline dönüşmesinde önemli bir merhale sayılır. Süleyman Şeyhi, İsmail Hakkı Bursevi gibi müellifler bu hususu tastamam teslim ederler. Yunus'un Batı Türkçesi'ne getirdiği ses ve kelimelere yüklediği taze anlam ilahilerinin asırlarca okunup günümüze gelmesinin de belki en önemli sebebidir.
Yunus Emre'yi, Tanpınar'ın deyişiyle "vakitsiz bastıran kar fırtınası altında kalmış baharlara benzeyen" Selçuklu rönesansının son demlerine yetişmiş bir gönül adamı saymak yanlış olmasa gerektir. Muhyiddin Arabi, Evhadüddin Kirmani, Ahi Evren, el-Kadı et-Tirmizi, Mevlana Celaleddin Rumi, Sadreddin Konevi, Siracüddin Urmevi, Necmeddin Daye, Kadı İzzeddin, Kutbuddin Şirazi, Şihabüddin Sühreverdi el-Maktul ve Şihabüddin Ömer es-Sühreverdi gibi birçok ilim ve irfan büyüğünü görmüş Anadolu topraklarında gezinen bu gönül adamı Moğollar'ın Anadolu'daki varlığının en şedit dönemlerini de yaşamıştır. Onun hayatından günümüze gelen birçok menkıbe Moğol zulmünün dehşetengiz izlerini kısmen de olsa barındırır.
Yunus Emre'nin menkabevi hayatı konusunda Uzun Firdevsi’nin Vilayetname-i Hacı Bektaş-ı Veli’de yazdıkları birçok araştırmacıya yol göstermiştir. Aziz Mahmud Hüdayi’nin, şeyhi Üftade’nin sohbetlerinden derlediği Vaḳıat’ta yazdıkları da Firdevsi'nin eserinde eksik kalan noktaları tamamlar görünmektedir. Moğolların Anadolu'yu işgalinden hemen önce 1238'de Sivrihisar'a bağlı Sarıköy'de doğduğu genel bir kabuldür. Ölüm yeri üzerinde ise epey bir tartışma mevcuttur. Eskişehir, Kırşehir ve Karaman etrafında süregelen bu tartışmalar, onun ilahilerine ilişkin bize ek bir yorumlama gücü kazandıracak değilse de Mustafa Tatçı hocanın oluştuğunu söylediği şu genel kanaat bu konuda paylaşılabilir: "Yunus, Orta Anadolu’da Sakarya nehri çevresinde bir yerde doğmuş ve Nallıhan’a yakın Emrem Sultan’daki zâviyede Tapduk Emre Dergâhı’nda yaşamıştır. Sarıköy’deki arazisini zâviyeye bağışlamış, ölümünden bir süre önce Karaman’da arazi satın almıştır." Ona atfedilen makamların bulunduğu yerler listesine bakılırsa Anadolu'nun tamamına yayıldığı da görülebilir: Karaman, Aksaray Ortaköy, Bursa, Manisa Kula Emresultan köyü, Erzurum Dutçu köyü, Isparta Keçiborlu, Afyon Sandıklı, Ankara Nallıhan Emremsultan köyü, Ünye ve Sivas.

Yunus Emre Divanı'nda tespit edilen şiir sayısı 417'dir. Bunlardan 138’i aruz, diğerleri ise hece veznindedir. Aruz veznine sahip şiirlerde bazı vezin bozuklukları varsa da bunu Tatçı hoca, "o devirde veznin henüz yeterince işlenmemiş" olmasına bağlamaktadır. Yunus Emre'yi, söylediği şiirlere bakılarak kolayca halk ya da divan şairi olarak tasnif etmek de zordur. Gazel şiirine hece veznini uyguladığı birçok şiiri vardır. Kafiye Yunus Emre'nin ilahilerinde bir 'ses estetiği' olarak mevcuttur ve genelde 'kulak kafiyesi' denebilecek bir usule başvurur.

Şiirlerinden yola çıkan birçok farklı yorum onu bazen "panteist", "mistik" veya "hümanist" görüşlere sahip ya da bu görüşleri taşıyanlara yakın kabul etse de bütün bu düşünceleri "aşırı yorum" saymakta pek bir beis yoktur. Onun şiirlerinde dile gelen anlayış, doğrusunu söylemek gerekirse, İslam tasavvufu üzeredir. Yunus'un esasen bir şairlik iddiası da yoktur. İlahilerinde sürekli çeşitli aşk hallerine düşer, bunları terennüm eder. “Bir zerre aşkı olmayan belli bilin yabandadır”, “Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer” gibi dizelerden de fark edilebileceği üzere aşk onun için insanı ilahi fakra ve tevhide eriştirmede bir yoldur. "Aşk gelicek, cümle eksikler biter" diyen Yunus için aşk, kuldaki eksiklikleri tamamlar, onu Hakk’a layık  hale dönüştürür. Bu anlamda Yunus'ta aşk varolmanın da özüne tekabül eder.

Yunus Emre'ye "panteizm" atfedenlerin yanıldığı nokta şudur: Onun şiirlerinde dile gelen düşünceye göre mutlak varlık Allah'tır. Diğer her şey Hakk’ın esma, ef‘al ve sıfatlarının tecellisidir. Bu anlamda Hakk'tan gayrı olanın kendine ait müstakil bir varlığı bile yoktur. Varolanlara Hakk'tan gayrı bağımsız bir varlık nisbet etmek insanı şirke götürür. "Varlık çün sefer kıldı/Dost andan bize geldi", "Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu" vb. dizelerini bu veçheden yorumlamak uygun düşer çoğu kez.
(Cins Dergisi, Temmuz 2019)