Mevlana Celaleddin Rumi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlana Celaleddin Rumi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2023 Cumartesi

Tasavvufun altın çağı

 Moğol istilası sebebiyle 13. asrın İslam dünyasında birçok siyasi ve toplumsal karışıklığa ve soruna yol açtığı ileri sürülebilir. Aynı yüzyıl yaşanan onca karmaşaya karşın İslam düşüncesi açısından velud sayılmalıdır. Özellikle İşraki felsefenin kurucusu Şihabeddin Suhreverdi ve takipçilerinin (sözgelimi Kutbuddin Şirazi'nin), Fahreddin Razi'nin takipçisi addebileceğimiz Siraceddin Urmevi'nin, Muhyiddin İbn Arabi ve arkadaşı Evhadüddin Kirmani ile onların artçısı Sadreddin Konevi'nin, Mevlana Celaleddin Rumi'nin, Necmeddin Daye'nin, Yunus Emre'nin ve daha isimlerini anabileceğimiz birçok ismin Anadolu'da kesişen anlayışlarının bu yüzyıldaki bilim ve düşünce hayatının ana konturlarını belirlememize epey yardımcı olacağı söylenmelidir.

Memzuc dönem

Onüçüncü yüzyılı kendinden önceki yedi asırlık İslam mirası içinde analiz ederek bu asra "memzuc dönem' diyen Ekrem Demirli, bu dönemin Gazzali ve Fahreddin Razi'den itibaren kelam ve felsefenin seyrinin değişmesi neticesinde ortaya çıkmaya başladığını vurguluyor. Felsefe ile kelamın seyrinin değişmesiyle başlayan süreçte İslam dünyasındaki bilim ve düşünce hayatını yeniden şekillendiğini söyleyen Demirli, bilimler arasındaki ilişkilerin de bu süreçte yeniden ele alındığını ifade ediyor.

Yaşanan en büyük değişimin tasavvuf alanında vuku bulduğuna dikkat çeken Demirli, İbn Arabi ve Sadreddin Konevi'nin tasavvuf anlayışının bu yeni dönemin izlerini taşıdığını belirterek, söz konusu dönemin tasavvuf ve bütün İslam mirası için bir altın dönem ve olgunluk çağı sayılması gerektiğine işaret ediyor. Bu dönem sonrasında şarihler döneminin geldiğini dile getiren Demirli, onların da kendilerinden önce yazılan eserlere şerh yazarak o eserlerdeki düşünceleri tartıştığını, bu itibarla da on üçüncü yüzyıla bir kaynak dönem gözüyle bakmak gerektiğini düşünüyor.

Onüçüncü yüzyıl ile onu takip eden yüzyıllar arasındaki ilişkiyi anlayabilmenin iyi bir yolunun tasavvuftaki klasik iki temel dönemi irdelemekle bulunabileceğini ifade eden Demirli, tasavvufun ilk döneminde Bayezid-i Bestami ve Cüneyd-i Bağdadi gibi imamlar ve onların öğrencisi addebileceğimiz şarihlerin yer aldığını ifade ediyor. Bu dönemin en önemli sorununu Sünni fıkhın lafız-mana problematiğine benzer bir biçimde şeriat-hakikat problematiği olduğunu iddia eden Demirli, şeriat ve hakikat ayrımına ilişkin geliştirilen çözümlerin zahir ile batın ya da lafız ile mana problematiğinin bir yansıması olduğuna işaret ediyor.

Tasavvufun ilk döneminde gerçekleşene benzer şekilde İbn Arabi ve Konevi'nin ardından da verimli bir şerh geleneğinin ortaya çıktığına işaret eden Demirli, İbn Arabi ve Konevi'nin üstat kabul edildiği bu dönemde şarihlerin de büyük ölçüde Osmanlı sufileri olduğunu belirtiyor.

Farklı zamanlarda yazılan makalelerin bir kitap bütünlüğünde derlenmesinden oluşan "Tasavvufun Altın Çağı: Konevi ve Takipçileri" kitabında Konevi ve sonrasındaki sufilerin tasavvuf anlayışı etrafında İslam metafizik geleneğinin bu kritik evresine dikkat çeken Demirli, öncelikle 12 ila 15. yüzyıllar arasında Anadolu'daki düşünce hayatını ele alıyor. Bu minvalde İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli bu düşünce hayatının başlıca temsilcileri olmaları hasebiyle ele alınıyorlar. Kitabının ikinci bölümünde Sadreddin Konevi ve takipçilerinin metafizik düşüncesinin ekseninde Sadreddin Konevi'nin Tanrı anlayışı ile entelektüel mirasını ele alan Ekrem Demirli, şerh ve özgün telif arasında Osmanlı düşünürlerini de Kutbuddin İzniki'nin Miftahu'l Gayb şerhi etrafında irdeliyor.

21 Mart 2023 Salı

Türk tarihinin gölgedeki yanı

 13.-14. yüzyıllar Anadolu Türk tarihi bakımından en kritik yüzyıllar sayılsa yeridir. Bu yüzyıllarda siyasal bakımdan bir yandan Selçuklular yıkılmaya yüz tutarken bir yandan da Osmanlı Devleti kurulmuştur. Doğuda Moğol istilasının sebebiyet verdiği büyük kitlelerin Anadolu'ya göçleri, öteden beri Anadolu'da yerleşik halkla Anadolu'ya henüz yerleşmişlerin ilişkileri, dinî, siyasî, kültürel bakımlardan birbirinden farklı zümrelerin birbirleriyle münasebetleri, alışverişleri, şehirleşmeden tutun da toplumsal hayatın yaşanma biçimlerinin tezahürlerine kadar birbirinden ayırt edilmesi ilk bakışta kolay görünen birçok süreç üzerinde yaşadığımız toprakların en problematik alanını oluşturur.

Ahmet Yaşar Ocak'ın İslam'ın Ayak İzleri başlığı altında bir kitap bütünlüğünde bir araya getirilmiş makaleleri Anadolu Selçuklularından Osmanlı klasik çağının sonlarına kadar devam eden uzun bir dönemi, bu problematik alanı farklı yönlerden irdeliyor. Ahmet Yaşar Ocak'ın makalelerinde genel olarak Türklerin Müslümanlığı kabul ettikleri tarihten bu yana, yeni dini tarihsel süreç içinde nasıl yaşadıkları, onu siyasete, toplumsal hayata ve kültüre nasıl yansıttıklarını konu ediliyor.

Mevlânâ Celaleddin Rumi ve Nasreddin Hoca'dan Hacı Bektaş-ı Veli'ye, o dönemki ihtidalarda heterodoks şeyh ve dervişlerin oynadığı rollerden Türklerle Hıristiyanlar arasındaki dinî etkileşimlere, 13 ila 16. yüzyıllar arasında Anadolu şehirlerindeki dinî ve sosyal hayattan Anadolu'daki Şiiliğe ve İran tesirlerine kadar birçok farklı meseleyi tartışan makalelerin eş zamanlı yazılmadığını da görmek gerekiyor. Makaleler bir açıdan da Ahmet Yaşar Ocak'ın tarihçilik alanında akademik hayatının acemilik yıllarından olgun yaşa geldiği çağa kadar ilgi duyduğu konularda ortaya koyduğu "tecribe-i kalemiye"lerini de örnekliyor. Bu itibarla makaleler arasında 1980'li yıllarda yazılmış olanlar da var 2010'a kadar uzanana bir dönem içinde yazılmış olanlar da.

Ahmet Yaşar Ocak'ın makalelerinde ele aldığı konuların büyük bir ölçüde Fuat Köprülü'nün araştırma paradigmalarına bağlı kaldığını vurgulamak mümkün. Ocak, bu bağlılığını da inkar etmiyor. Kitaba yazdığı sunuş yazısında Fuat Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı'nın isimlerini anarak "bu büyük tarihçilerin bilimsel kabiliyet, kapasite, müktesebat, vukuf ve derinliğine hiçbir zaman ulaşamayacağını iyi bilmekle beraber, mütevazı nitelikte de olsa, kendine göre ufak tefek katkılar yapabileceği" ümidiyle bu alandan çalışmaya başladığını ifade ediyor.

Medeniyet değişikliği

Kitapta Osman Turan ve Fuat Köprülü vesilesiyle Türk tarihçiliğinin kimi sorunlarını da ele alan Ahmet Yaşar Ocak "Türkiye'de uzun zamandan bu yana, yaşanan sosyal ve ideolojik çalkantılar, buhranlar yüzünden, yalnız popüler tarihyazıcılığında değil, ona temel oluşturması gereken akademik tarihyazıcılığında dahi egemenliğini sürdüren, değişik ideolojik motivasyonların güdümündeki bir tarihin saptırılması sürecinin yaşanmakta" olduğunu savlıyor. Türk tarihçiliğinde "Türkler ve İslamiyet" konusunun Fuat Köprülü ve Osman Turan'dan sonra pek rağbet edilmeyen bir konu olduğuna değinen Ocak, "Türk tarihçiliği, Tanzimat'la başlayıp Cumhuriyet'le doruk noktasına çıkan medeniyet ve kültür değişikliği macerası istisna edilirse, Türk tarihinin bu en mühim meselesinin neredeyse hiç ele alınıp işlememiş, tartışmamış, hep uzak durmuştur" tespitini yapıyor.

1 Ağustos 2019 Perşembe

"Varlık çün sefer kıldı/Dost andan bize geldi": Yunus Emre'nin İlahileri

1980'lerin sonu ile 1990'ların başlarındaki "radikal İslamcı" gençlerin en gözde tartışma konusuydu "halka inme" meselesi. Artık bu konuyu tartışmaktan sıkıldıkları besbelli 3-5 İslamcı gencin şu girişimleri de fıkra gibi anlatılırdı: Bu tartışmalardan feyz alan 3-5 genç hep birlikte bir şehrimizin dağ köylerinden birine gidip halkımıza gerçekleri anlatma, onları siyasi açıdan bilinçlendirme kararı alırlar. Köye varırlar. Köylüler; dilleri şahadetli, sineleri imanlı bu gençleri bağrına basar, "Gençler gelmiş, bize dinimizi anlatacaklar" deyip köyün camisine toplanırlar. Tanışma ve hoş beş faslından sonra köydeki ihtiyarlardan biri söz alır ve bombayı patlatır: "Hoş geldiniz, safa getirdiniz. Haydi bize bir ilahi söyleyin de dinleyelim!" Gençlerin lideri, önce sağındaki arkadaşına bakar, sonra solundakine. Gruptaki gençlerden hiçbiri bir ilahi bilmemektedir. Bunun üzerine başlar bildiği şarkıyı söylemeye: "Seher  yeli çık dağlara/Allah Allah/ Güneş topla benim için/Haber ilet dört diyara/Allah Allah/Güneş topla benim için." Bu fıkranın meramı ve manası bellidir: Müslüman gençler, siyaset uğruna halk ile aralarındaki gönül bağının önemli bir kısmını yitire yazmışlardır. O gönül bağının en önemli urganı ise elbette Yunus Emre şiirleri, daha doğrusu ilahileridir bize kalırsa.

Yunus Emre divanını her okuyuşumda bir şekilde bu fıkrayı hatırlar ve gülümserim kendi kendime. Türkçe'nin yaşayan ruhudur Yunus Emre'nin divanında yer alan şiirler ya da teknik tabiriyle ilahiler. Halktan seçkin tabakalara kadar hemen herkesin bir şekilde diline yerleşmiş birçok söz ve ifade kalıbının ilk kullanımına rastlarsınız bu ilahilerde. Halkın genelinin ilahi olarak bilip söyledikleri de hemen her zaman Yunus Emre'ye ait şiirlerdir. Yaklaşık 700 yıl önce bu topraklarda söylenmiş şiirleri muhtevidir Yunus Emre divanı. Öyle bir derviş ve şairdir ki Yunus Emre, gerek kullandığı kelimeler ve ifade kalıpları, gerekse bu kelime ve ifade kalıplarına yüklediği anlamlar ve mecazlar Türkçe’nin edebi bir dil haline dönüşmesinde önemli bir merhale sayılır. Süleyman Şeyhi, İsmail Hakkı Bursevi gibi müellifler bu hususu tastamam teslim ederler. Yunus'un Batı Türkçesi'ne getirdiği ses ve kelimelere yüklediği taze anlam ilahilerinin asırlarca okunup günümüze gelmesinin de belki en önemli sebebidir.
Yunus Emre'yi, Tanpınar'ın deyişiyle "vakitsiz bastıran kar fırtınası altında kalmış baharlara benzeyen" Selçuklu rönesansının son demlerine yetişmiş bir gönül adamı saymak yanlış olmasa gerektir. Muhyiddin Arabi, Evhadüddin Kirmani, Ahi Evren, el-Kadı et-Tirmizi, Mevlana Celaleddin Rumi, Sadreddin Konevi, Siracüddin Urmevi, Necmeddin Daye, Kadı İzzeddin, Kutbuddin Şirazi, Şihabüddin Sühreverdi el-Maktul ve Şihabüddin Ömer es-Sühreverdi gibi birçok ilim ve irfan büyüğünü görmüş Anadolu topraklarında gezinen bu gönül adamı Moğollar'ın Anadolu'daki varlığının en şedit dönemlerini de yaşamıştır. Onun hayatından günümüze gelen birçok menkıbe Moğol zulmünün dehşetengiz izlerini kısmen de olsa barındırır.
Yunus Emre'nin menkabevi hayatı konusunda Uzun Firdevsi’nin Vilayetname-i Hacı Bektaş-ı Veli’de yazdıkları birçok araştırmacıya yol göstermiştir. Aziz Mahmud Hüdayi’nin, şeyhi Üftade’nin sohbetlerinden derlediği Vaḳıat’ta yazdıkları da Firdevsi'nin eserinde eksik kalan noktaları tamamlar görünmektedir. Moğolların Anadolu'yu işgalinden hemen önce 1238'de Sivrihisar'a bağlı Sarıköy'de doğduğu genel bir kabuldür. Ölüm yeri üzerinde ise epey bir tartışma mevcuttur. Eskişehir, Kırşehir ve Karaman etrafında süregelen bu tartışmalar, onun ilahilerine ilişkin bize ek bir yorumlama gücü kazandıracak değilse de Mustafa Tatçı hocanın oluştuğunu söylediği şu genel kanaat bu konuda paylaşılabilir: "Yunus, Orta Anadolu’da Sakarya nehri çevresinde bir yerde doğmuş ve Nallıhan’a yakın Emrem Sultan’daki zâviyede Tapduk Emre Dergâhı’nda yaşamıştır. Sarıköy’deki arazisini zâviyeye bağışlamış, ölümünden bir süre önce Karaman’da arazi satın almıştır." Ona atfedilen makamların bulunduğu yerler listesine bakılırsa Anadolu'nun tamamına yayıldığı da görülebilir: Karaman, Aksaray Ortaköy, Bursa, Manisa Kula Emresultan köyü, Erzurum Dutçu köyü, Isparta Keçiborlu, Afyon Sandıklı, Ankara Nallıhan Emremsultan köyü, Ünye ve Sivas.

Yunus Emre Divanı'nda tespit edilen şiir sayısı 417'dir. Bunlardan 138’i aruz, diğerleri ise hece veznindedir. Aruz veznine sahip şiirlerde bazı vezin bozuklukları varsa da bunu Tatçı hoca, "o devirde veznin henüz yeterince işlenmemiş" olmasına bağlamaktadır. Yunus Emre'yi, söylediği şiirlere bakılarak kolayca halk ya da divan şairi olarak tasnif etmek de zordur. Gazel şiirine hece veznini uyguladığı birçok şiiri vardır. Kafiye Yunus Emre'nin ilahilerinde bir 'ses estetiği' olarak mevcuttur ve genelde 'kulak kafiyesi' denebilecek bir usule başvurur.

Şiirlerinden yola çıkan birçok farklı yorum onu bazen "panteist", "mistik" veya "hümanist" görüşlere sahip ya da bu görüşleri taşıyanlara yakın kabul etse de bütün bu düşünceleri "aşırı yorum" saymakta pek bir beis yoktur. Onun şiirlerinde dile gelen anlayış, doğrusunu söylemek gerekirse, İslam tasavvufu üzeredir. Yunus'un esasen bir şairlik iddiası da yoktur. İlahilerinde sürekli çeşitli aşk hallerine düşer, bunları terennüm eder. “Bir zerre aşkı olmayan belli bilin yabandadır”, “Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer” gibi dizelerden de fark edilebileceği üzere aşk onun için insanı ilahi fakra ve tevhide eriştirmede bir yoldur. "Aşk gelicek, cümle eksikler biter" diyen Yunus için aşk, kuldaki eksiklikleri tamamlar, onu Hakk’a layık  hale dönüştürür. Bu anlamda Yunus'ta aşk varolmanın da özüne tekabül eder.

Yunus Emre'ye "panteizm" atfedenlerin yanıldığı nokta şudur: Onun şiirlerinde dile gelen düşünceye göre mutlak varlık Allah'tır. Diğer her şey Hakk’ın esma, ef‘al ve sıfatlarının tecellisidir. Bu anlamda Hakk'tan gayrı olanın kendine ait müstakil bir varlığı bile yoktur. Varolanlara Hakk'tan gayrı bağımsız bir varlık nisbet etmek insanı şirke götürür. "Varlık çün sefer kıldı/Dost andan bize geldi", "Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu" vb. dizelerini bu veçheden yorumlamak uygun düşer çoğu kez.
(Cins Dergisi, Temmuz 2019)

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Hafız-ı Şirazi'nin Divan'ını okumak



"Kim bir lamba yakmışsa, rüzgar onu söndürmüştür."
Moğol istilasının tarümar ettiği İslam dünyasının göbeğinde, bu istilanın olumsuz etkilerinin sönümlenmeye yüz tuttuğu, istilacıların İslam medeniyeti tarafından asimile edildiği bir tarihte, muhtemelen 1317 ila 1326 yılları arasında bir yılda doğduğu kabul edilen bir şair Hafız-ı Şirazi. Şiiriyle oluşturduğu kalıcılığın aksine hayatı hakkında elimizde yeterli bir bilgi yok. Ölüm tarihi kuvvetle 1390 olarak tespit edilir. Bu hesapça 60-70 yıl yaşamış. Zemahşeri’nin el-Keşşaf’ını, Sekkaki’nin Miftaḥu’l-Ulum’unu, Mutarrizi’nin el-Miṣbaḥ’ını, Siracüddin Urmevi’nin Metaliu’l-Envar’ını, Adudüddin el-İci’nin el-Mevaḳıf’ını okuması ve Hace unvanını kullanması dolayısıyla mensup olduğu ailenin toplumsal statüsünün yüksek olduğuna hükmediliyor genelde.  Öğrenimi sürecinde Kur'an'ı hıfzetmesi sonucu Hafız olarak tanınıyor. Asıl ismi Hace Şemseddin Muhammed olarak kayıtlı. Dini ilimlerin yanı sıra başta Arap edebiyatı olmak üzere oldukça sıkı bir edebiyat kültürü de edindiği sonucuna şiirlerinden yola çıkarak varmak mümkün. Ayrıca biyografisi hakkındaki kısıtlı bilgiler arasında dönemin musikisi ve diğer sanatlarıyla da ilgili olduğu ve ayrıca iyi bir satranç oyuncusu olduğuna da rastlamak mümkün. Gazellerinin oluşturduğu etki alanı ona ayrıca “Lisânü’l-gayb” ve “Tercümânü’l-esrâr” gibi unvanlar da kazandırmış.

Tasavvufla ilgisi olmakla birlikte  tarikatı ve şeyhi hakkında kesin bir bilgiye kaynaklarda yer verilmiyor.  Ancak Şemseddin Abdullah-ı Şirazi, İmad-i Fakih-i Kirmani, Seyyid Şerif el-Cürcani gibi mutasavvıf ve alimlerden istifade ettiği, Ni‘metullah-ı Veli, Hace Ebü’l-Vefa el-Bağdadi, Kemal-i Hucendi gibi şeyhlerle görüştüğü tezkirelerde kayıtlı. Hakikat yoluna kılavuzsuz gidilemeyeceğini söyleyen ve tasavvuf neşvesine sahip olan Hafız’ın zamanındaki şeyhlerden herhangi birine intisap etmemiş olduğunu düşünmek zor.

Hayatta iken şiirlerini bir divan halinde tertip etmediği için dilden dile ve ülkeden ülkeye dolaşan bütün şiirlerin ona ait olup olmadığı da tartışma konusu edilmiş. Bugüne kadar içindeki şiirlerin tamamının Hafız’a ait olduğu kabul edilen bir divan nüshası bulunamamış. Yakın zamana kadar şiirlerinin, bir rivayete göre kendisiyle de görüşmüş olan ve divanın çeşitli nüshalarının önsözünde sadece “câmi‘” olarak anılan Gülendam adlı bir kişi tarafından derlendiği kabul edilmekteydi. Bazı efsanevi anlatımlar Gülendam'ın Hafız'ın hemders bir arkadaşı olduğunu da aktarıyor bize. Yeni tesbit edilen eski tarihli üç divan nüshası, şiirlerin derlenmesine Hafız daha hayatta iken başlandığına işaret ediyor. Hacu-yi Kirmani, Selman-ı Saveci, Ömer Hayyam, Mevlana Celaleddin Rumi, Şeyh Sadi-i Şirazi ve Kemaleddin İsfahani gibi şairlerden de etkilendiği bilinir.

"Bütün bahçeler sende toplanmış, gül müsün nesin?"
Yahya Kemal'in “Rindlerin Ölümü” adlı şiirinde "Hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;/Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle" diyerek onun kalıcılığına işaret ettiğini biliyoruz. Hemen bütün gazellerinde sehl-i mümteni gibi görünen bir sadeliği bize  yansıtan Hafız’ın şiirlerini anlamak için birçok şerh de yazılmış. Türkçe şerhler içinde en ünlüleri elbette Süruri, Şem'i ve Sudi'ye ait olanlar. Uzmanlar en mükemmel Türkçe şerhin de Sudi'ye ait olan şerh olduğunu kayıt düşüyor.
Bütün şiirlerinin toplandığı Divan’ında altmış altı rubai, mesnevi türünde bir sakiname ve bir muganniname, beş kaside, bir muhammes, dört mesnevi, otuz dört kıta, beş yüz dokuz gazel var. Hafız'a asıl ününü kazandıranın ise gazelleri olduğuna hiç kuşku yok. O, gazellerinde Mevlana’nın arifane söyleyişiyle, Sa’di’nin aşıkane üslubunu birleştirir. Rindanedir söyleyişi. Belki de rintliği bu iki veçhenin sentezi olarak görmek gerekir: Arifanelik ve aşikanelik. Beyitleri bağımsız formlar şeklinde olsa da herhangi bir gazelin tamamına duygu, uyum, düzen ve bütünlük ögelerinin egemen olduğunu görürüz.
"Mektubun Leyla'dan başka kimi var
Ya Leyla'ya gider ya Leyla'dan gelir"
Divanına Yezid bin Muaviye'ye atfedilen bir şiirden mülhem (başkaca bir şiirden, Ebulfazl Abbas bin Ahnef'e ait bir şiirden mülhem olduğu da iddia ediliyor bu dizenin) "Elâ yâ eyyühe's-sâkî edir ke'sen ve nâvilhâ (Ey saki elindeki şarap kasesini dolaştırıp meclistekilere sun!)" dizesiyle başladığı için gelenekte "köpeğin ağzındaki lokmayı çalmak bir arslan için çok büyük bir ayıptır" şeklinde çok sert eleştirilere de maruz kalan Hafız'ın bu ilk dizesini  en az 10 Osmanlı şairinin iktibasen kullandığını da biliyoruz.

Hafız Divanı'nı Türkçe'ye ilk çeviren Abdülbaki Gölpınarlı, Hafız’ın şiirlerine konu ettiği şarabın gerçek şarap olduğunu iddia eder. Oysa pekala bu şiirin tasavvufi bir yorumu mümkündür. Sadi-i Bosnavi'nin şerhi bu yorumların ekserisini bize verir. Tasavvufi açıdan, içki meclisi ile tekke, feyz ve neşe meyhanesi olarak düşünülebilir. Şarap istiaresi ile aşk yolculuğunun, sevgiliden ayrı düşmüş aşıkın çektiği zorluk ve çilelerin rindane bir söyleyişle tasvir edildiği; aşıkın inleyişlerinin, çektiği eza ve eziyetlerin anlatıldığı bu gazeller, şarap ister gerçek anlamda ister tasavvufi anlamda yorumlansın, içerdikleri felsefi ve arifane inceliklerle mutlaka okunması gerekli şiirlerdendir.

Hafız divanı, Türkiye’de Mevlana'nın Mes̱nevi'si ile Şeyh Sadi'nin Gülistan’ından sonra en çok okunan Farsça metinlerin başında gelir. Fuat Köprülü, saz şairlerinin bile Şeyh Sadi gibi Hafız’a da yabancı kalmadıklarını söyler. Divan edebiyatının İran tesiri altında kalmış olmasıyla ilgili tenkit ve değerlendirmeler de çok defa Hafız etkisine bağlanır.

Sevgili, aşk, şarap, gül, sonsuzluk vb. konular etrafında gergef gibi işlenen Hafız’ın gazellerinin en önemli özelliği belki de irfani ve felsefi incelikleri ve latif düşünceleri en veciz, en açık ve en doğru şekliyle açıklamış olmasıdır. Her beyitte, kimi zaman da her mısrada “mazmun” diye nitelenen derin bir incelik bulmak mümkündür. Sanatsal süslerden yoksun pek az beyit görülür. Fakat buna karşın bu sanatsal süsler söylenen sözün "kolaylığı"nı zedelemez. Gazellerine atfedilen sehl-i mümteni, onun lafızları yerleştirme ve sanatları kullanmadaki gücünden neşet eder. Bu bakımdan da Hafız'ın kendisinden sonra yaşamış birçok şaire ilham kaynağı olduğunu vurgulamak gerekir. Elbette sadece kendi geleneğimizde değil, Almanların büyük şairi Goethe başta olmak üzere Batı'da da bu etkilere rastlamak mümkündür.

(Bu yazıyı yazarken hem Muhsin Namcu'nun hem Humayun Şeceryan'ın seslendirdiği birçok Hafız gazelini dinledim. Umuyorum ki okur da başta bestesi Abdülkadir Meragi'ye ait Nihavend Kebir Kar olmak üzere bu besteleri dinler.)

31 Ağustos 2018 Cuma

Otuz kuşun zorlu hakikat yolculuğuna remz: Mantık-ut Tayr


Hakkında tarihsel bakımdan tevsik edilebilecek çok az bilgi bulunan, genelde menkıbeler yoluyla kendisiyle ilgili bilgilere ulaşabildiğimiz ünlü Feridüddin Attar'ın Türkçe'ye ilkin Gülşehri tarafından çevrilmiş (elbette bu çevirinin dili 1300'lü yılların Türkçesi'dir) tasavvufi süluk sürecini ve kavramlarını sembolize eden Mantık-ut Tayr (Kuşların Dili) gerek içerdiği sembolizm, gerek sağlam kurgusu ve sade diliyle gayet okunaklı, anlaşılır bir şaheserdir.
Klasik tasavvuf literatüründe ve geleneksel edebiyatımızda sık sık başvurulan birçok remzi kullanan bu metnin asıl hikayesini Attar, Ritter'e göre, Ahmed Gazali'nin hem Arapça hem Farsça yazmış olduğu Risaletü’t-tayr adlı eserinden alır. Ki, Kur’an-ı Azimüşşan’da geçen (en-Neml 27/16) “mantıku’t-tayr” terkibini Attar’dan önce İbn Sina, Hakani ve Ahmed Gazali'nin de kullandığını biliyoruz. Terkipte geçen mantık "konuşma, söyleme, lisan-ı hal ile ifade etme" anlamlarına gelirken "kuş" anlamına gelen tayr ise Attar'ın sembolizasyonunda saliklerin her birini temsil eder.

Mantık-ut Tayr'ın sembolik hikayesi
Mantık-ut Tayr'da anlatılan sembolik hikaye özetle şöyledir: Kuşlar kendi aralarında toplanıp hiçbir ülkenin padişahsız olmadığını, padişahsız bir ülkede nizam kurulamayacağını belirtirler.  Kendi padişahlarını görmeyi murat ettikleri açıktır. Nerededir kuşların padişahı? Gören olmuş mudur onu acaba? Arasalar bulabilirler mi o şanı yüce padişahı?
Aralarında bulunan ve mürşidi temsil eden, Kur'an'da geçtiği şekliyle Hz. Süleyman'ın yakını ve postacısı olan hüdhüd bu konuda onlara yol göstereceğini söyler. Hüdhüdün öncülüğünde toplanırlar. Fakat padişahı bulmalarını sağlayacak yolun uzak ve sıkıntılı olduğunu anlaşılınca bülbül, papağan, tavus, kaz, keklik, hümâ, doğan, balıkçıl, baykuş ve diğer birçok cinsten kuş birer mazeret ileri sürüp bu zorlu olduğu besbelli yolculuktan vazgeçmek ister. Hüdhüd hepsine cevap vererek onları ikna eder. Sonunda bütün kuşlar hüdhüdün kılavuzluğunda yola çıkarlar. Yolculuk esnasında bitkin ve yorgun düşen binlerce kuş hüdhüdden şüphelerinin giderilmesini ister. Hüdhüd her birinin soru ve itirazlarına cevaplar verir; önlerinde “talep, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret, fakru fena” denilen yedi vadinin bulunduğunu, bunları geçince padişahları olan simurga ulaşacaklarını anlatır. Hüdhüd'ün bu anlatımlarında hikaye içre hikaye anlatımlarına sık sık başvurulur; ana hikayenin çerçevelediği üslup, kısalı uzunlu aktarılan diğer hikayelerle zenginleşir. Attar'ın anlattığı ve kendi yorumlarını da ifade ettiği bu hikayelerin bir kısmına daha sonra Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'sinde de rast geleceğizdir.
İtirazlarının ve merak ettiklerinin cevaplanmasının ardından tekrar yola koyulan kuşlardan sadece otuzu hasta ve yorgun durumda bu vadileri aşıp yüce bir dergahın önüne ulaşır. Burada bir postacı gelip onların simurgu sorduğunu anlayınca önlerine birer kağıt parçası koyarak okumalarını söyler. Kağıtları okuyan kuşlar kağıtta yaptıkları bütün işlerin yazılı olduğunu görünce şaşırırlar. Bu sırada simurg da tecelli eder. Fakat gördükleri simurg kendilerinden başka bir varlık değildir. (Zaten simurgun Farsça'daki anlamı "otuz kuş" demektir.) Simurgda kendilerini, kendilerinde simurgu gören kuşların hayretleri artar. Bu arada bir ses duyulur: “Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz; daha fazla veya daha eksik gelseydiniz yine o kadar görünürdünüz; burası bir aynadır”. Neticede hepsi simurgda fani olur, artık ne yol, ne yolcu, ne de kılavuz vardır.

"Mürşidsiz varılmaz dost illerine"
Anlaşıldığı üzere Attar'ın Mantık-ut Tayr'da anlattığı sembolik hikaye "vahdet-i vücud" anlayışı üzerine kuruludur. Vahdet-i vücud anlayışını bu hikaye ile remzederek anlatmaktadır Attar. Mantık-ut Tayr'da kuşların geçtiği yedi vadi, tasavvufun esası kabul edilen tarikat, marifet ve hakikat merhalelerinin cüzlerini simgeler. Mantık-ut Tayr, tıpkı Hüdhüd'ün kuşlara rehberlik etmesi gibi, sembolize edilen bu vadilerin aşılması esnasında da saliklere Hakk’a vasıl olmak ve O’nun varlığında yok olup bekaya ermek için bir mürşidin rehberlik ve terbiyesinden geçmenin şart olduğunu vurgular.
Hüdhüd ile diğer kuşlar arasındaki amaç-liyakat-sadakat bütünlüğünün yol-mürşid-mürid bütünlüğüyle sembolize edilmesi de dikkat çekicidir elbette. Mürşid, kendi öz nitelikleri sayesinde değil, tutulacak yolun zorluklarını aşmada yardımcı olan nitelikleri sayesinde mürşiddir; müridlere üstünlüğü de bundan fazlası değildir haddi zatında. Tutulan yoldur Hüdhüd ve diğer kuşların hep birlikte simurgu "keşf"etmesini sağlayan. Kuşlar kafilesi, hep birlikte geçtikleri yolun sonunda simurg olduklarının "keşf"ine varırlar, yoksa Hüdhüd hikayenin biçimlenmesinin gereği, daha önceden simurga aşina olmuş değildir vesselam.
Geleneksel edebiyatında önemli bir yer tutan simurg, mantık-ut tayr, Hüdhüd figürleri bilhassa "sembolik dil" ya da "gizli dil" kullanımlarına bir işarettir. Bu "gizli dil"e iki sebeple başvurulur: Öncelikle böylelikle marifetin bu anlayışa karşı olanlardan gizlenmesi sağlanır. İkinci olarak da  anlatılan yüksek hakikatleri anlama ve taşıma noktasında kabiliyeti olmayan, yani ehil kimselerin akıl ve idrak yanlışlıklarına düşmemesi sağlanmaya çalışılır.
"Senai ruh idi, Attar ise onun iki gözü/Biz Senai ile Attar'dan sonra geldik" diyerek Feridüddin Attar'ı selamlayan Mevlana da mantık-ut tayra sık sık başvurur. Yeri gelmişken geleneksel kültürümüzde ruh ile kuş arasında bir yakınlaştırma olduğunu da vurgulamalı. Öyle ki günümüzde bile zaman zaman ölen birinin ardından "can kuşu uçtu" dendiğine şahit oluruz. Mantık-ut Tayr bir yerde ruhların dili olarak da okunabilir.
(Cins, Ağustos 2018)