Türk siyasi tarihinde en az yönetici sınıflar kadar önemli şahsiyetlerdendir sultan danışmanları ve muallimleri. Bilge Tonyukuk, Danişmend Ali Taylu, Danişmend Burhan, Şeyh Edebali, Molla Gürani, Akşemseddin bu tür şahsiyetlerden ilk akla gelenler.
Mecdüddin İshak da Endülüslü bilge, diplomat, sultanların muallimi olarak temayüz eder 12. yüzyıl sonu ile 13. yüzyıl başlarında. Kardeşiyle birlikte Anadolu'ya geliş tarihini bilmiyoruz. Büyük bir ihtimalle 1170'lerde Endülüs'te artan Frank saldırıları neticesi İslam dünyasının daha güvenli bölgelerine, Kuzey Afrika, Eyyubi ve Selçuklu topraklarına yaşanan göç dalgasıyla birlikte Malatya'ya gelip yerleşmiş. II. Kılıçarslan'ın Malatya'yı Danişmendlilerden alması sonrası Selçuklu devleti hizmetine girdiğini düşünebiliriz. Belki babası Endülüs'teki karışıklıklar dolayısıyla Anadolu'ya gelmiş, 2 kardeş de babalarından sonra bu topraklarda yaşamışlardır, bu konuda bilgimiz yeterli değil. Ama oğlu Sadreddin Konevi'nin "emmim" dediği kardeşinin künyesinin İsmail bin Muhammed bin Yusuf bin Ali Endulusi oluşundan yola çıkarak Endülüs'lü oluşlarına dair verilen hüküm kesin. Zaten Konya'da iç kaleye yakın bir mahallede bulunan Mağrıbi hankahı da bu konuda şüphe bırakmıyor.
Kılıçarslan'ın en küçük oğlu I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in lalası ve danışmanı. Keyhüsrev'in ağabeyi Rüknettin'e kaybettiği taht kavgası sonrası onunla birlikte Konya'dan ayrılmak zorunda kalacak kadar ona yakın. Keyhüsrev, dayılarının yanına, Bizans'a doğru giderken, o önce Selahaddin Eyyubi'nin oğlu Maliküz-Zahir'in meliki olduğu Halep'e, daha sonra Şam'a yerleşir. Keyhüsrev, 1204'te Konya'ya dönüp tekrar tahta oturunca ilk yaptığı iş hocasına bir çağrı mektubu yazmak olmuş. Yazımızın başlığına taşıdığımız ifade bu mektuptan. Keyhüsrev, her ne olursa olsun, hocasının acilen Konya'ya talep etmiş. "Ülke bizim artık, seninle ben yöneteceğiz" ibareleri bile mevcut mektupta. O kadar güvenilir. Oğullarına güvenmeyip, eski usul meliklik yetkileriyle donatılmış halde şehirlere yönetici tayin etmek yerine, onları Tokat ve Malatya'ya sadece vali yetkileriyle gönderen Keyhüsrev hocasına ihtiramı asla elden bırakmamış. Sadreddin Konevi'nin annesi Gevher Sultan, Keyhüsrev'in Şam'dan dönen Mecdüddin İshak'a hediye ettiği bir cariye.
Mecdüddin İshak, fütüvvet teşkilatının ve Ahiliğin Anadolu topraklarına gelişinin vesilesi. 1205'te diplomat olarak gittiği Bağdat'tan yanında Endülüs İşbilye şehrinden arkadaşı Muhyiddin Arabi, Fütüvvet teşkilatının kurucusu Şeyh Şihabüddin Ömer es-Suhreverdi, Evhadüddin Kirmani, daha birçok alim ve fazıl kişiyle birlikte döner Konya'ya. Muhtemeldir ki epey kitap da getirmiştir Bağdat'tan. Şed kuşandırır Keyhüsrev'e, fütüvvet teşkilatına sokar. Şeyhu'ş-şuyuh'ur-Rum unvanını taşır. Yani fütüvvet teşkilatının Anadolu sorumlusudur ölümüne dek.
1211'de girdiği bir savaşta şehit düşen Keyhüsrev'in tahtına Malatya meliki I. İzzeddin Keykavus'un geçmesinde en önemli rol onun eğitiminin sorumluluğunu üstlenmiş Mecdüddin'e ait. Kardeşi Alaeddin Keykubat'la giriştiği taht kavgasını kazanan Keykavus, kardeşinden ilelebet kurtulmak ister; ancak buna izin vermez Mecdüddin. Onun kendi gözetiminde Malatya'daki Minşar kalesine hapsiyle yetinmesini öğütler Keykavus'a. Mecdüddin'in ileri görüşlülüğünü buradan kavramak mümkün.
1205'ten ölümüne dek Selçukluların kültür politikalarının mimarı. Cemalüddin el- Vasıti, Muhyiddin Arabi, Evhadüddin Kirmani, Ebul Hasan Ali el-İskenderani, Ebu Cafer Muhammed el-Berzai, Şihabüddin Ömer es-Suhreverdi, Ahi Evren kısaltmasıyla bildiğimiz Nasireddin Mahmud el-Hoyi ve daha birçok ünlü fikir adamı, alim ve tasavvuf büyüğünün Anadolu'ya geliş gerekçesidir. Sadece onların değil, bugün Anadolu kütüphanelerinde bulunan birçok müellif nüshasının da Anadolu'ya gelmesine vesile olmuştur. İbnül Esir kardeşlerin eserlerinin müellif nüshaları bunun delilidir.
I. İzzeddin Keykavus ile Muhyiddin Arabi arasında dostluğun gelişmesini sağlayan da Mecdüddin İshak'tır. İbn Arabi ile dostluktan öte kardeşliği oğlu Sadreddin Konevi'yi ona emanet etmesinden de anlaşılabilir. Konevi, 13 yaşında kaybettiği babası Mecdüddin İshak'ın inançlarına sadakatini sürdürmüş ve Anadolu'da çiçeklenen müthiş metafizik düşünce geleneğinde kurucu bir rolü olmuştur.
Onun Abbasi hilafeti ile Anadolu Selçuklu devleti arasında imzalanmasına önayak olduğu siyasi-kültürel-ekonomik anlaşmalarla huzur ve sükunun sayesinde I. İzzeddin Keykavus ile I. Alaeddin Keykubad dönemlerinde huzurun sağlandığı Anadolu'da ticaret artmış, zenaat gelişmiş ve bizzat ismini saydığımız bu sultanların da müntesibi bulunduğu fütüvvet teşkilatı ve ahilik esnafın mümeyyiz vasfı haline dönüşmüştür.
Müstakil Gazete
26 Şubat 2016 Cuma
25 Şubat 2016 Perşembe
Tehlikeli bir burjuva: Sadettin Köpek
Av emiri, nakkaş ve mimar. Batılı bir bilim adamının deyimiyle "bourgeoi", yani burjuva! Böyle nitelenmesinde doğru yan çok, çünkü en az modern burjuvalar kadar, hatta onlardan fazla bir hubris'e, yani ihtirasa sahip; en az onlar kadar pervasız. Harisliğinin en önemli göstergesi elbette güç ve iktidara ulaşmak için öz annesine bile iftira etmekten çekinmeyişi... Doğum yeri ve tarihi, devlet hizmetine ne zaman ve nasıl girdiği gibi konularda herhangi bir açık bilgi yok. Ancak öz annesine yönelttiği iftiranın açığa çıkardığı bir husus var: Doğum yeri muhtemelen Konya ve I. Gıyaseddin Keyhüsrev dönemi. Asıl isminin Köpek bin Muhammed olduğu, Sadettin'in ise lakabı olarak kullanıldığı bilgisi de mevcut. Köpek'in hakaret kasdıyla verilen bir isim olmadığını, "sadık" anlamında kullanıldığını da kaydedelim.
İbn Bibi'nin yazdığı vekayinamede ilkin Sultan I. Alaeddin Keykubat'ın, şehrin büyümesi ve Alaaddin Tepesi çevresini kuşatan iç surlardan taşan geniş bir araziye yayılması neticesi, dış surları yaptırmaya karar vermesine binaen rastlarız ismine. Uluğ sultan, hem iç surları onartır hem de büyüyen şehri saldırılara karşı emniyetli kılacak dış surların yapımına başlar. Sultanın bir amacı da umera ve vuzeranın sultan olarak kendisinin sahip olduğu mal varlığını aşan zenginliklerinin doğurabileceği tehlikelere de sur örmektir. O yüzden 12 burçlu surun her burcunun yapım masraflarını bir "emir"e finanse ettirir. Surların yapımı tamamlanınca da debdebe, gösteriş ve zenginlikleri kendisini aşmış, zaman zaman haddi aşan davranışlarda bulunan bütün bu emir ve devlet adamlarını 1223'te bertaraf eder. O büyük tasfiyeden kazançlı çıkanlardan biridir Sadettin Köpek. Sözgelimi, 1227'da Selçuklular ile Eyyubiler arasında Harput'ta meydana gelen savaşta Selçuklu ordusunun sol kanat komutanı olarak görürüz onu. Mengücük Beyi Dâvud Şah, I. Alâeddin Keykubad’a tâbi olduğunu bildirmek üzere Kayseri’ye geldiğinde kendisine verilecek ahidnâmeyi kaleme alan da Sadettin Köpek'tir.
Sadettin Köpek'in mimarlığını ise elbette Uluğ Sultan'ın 1226-1236 yılları arasında Beyşehir gölü yakınlarında yaptırdığı Kubâdâbâd Sarayı'nda sınama imkanına kavuşuruz. Keykubat, yaptırdığı bu sarayın keyfini fazla süremeyecektir gerçi, ama Selçuklular'dan günümüze kadar ulaşabilmiş "tek" saray olma özelliğiyle dikkat çeken bir estetiğe sahip bu sarayın işçiliği ve tezyinatındaki görkem hâlâ göz alıcıdır. Yeri gelmişken, 1960'larda başlayan ve bu ikiz sarayı günyüzüne çıkarmayı amaçlayan arkeolojik kazıların Türk arkeolojisinin simge ismi Remzi Oğuz Arık'ın gelini Rüçhan arık hanımefendi başkanlığında sürdüğünü belirtelim.
Doğu'da büyüyen Moğol tehdidi ve tehlikesine karşı 1236'da Erzincan'ın Akşehir ovasında Celalettin Harzemşah'ı yenip Ahlat ve civarındaki birçok küçük beyliği de denetim altına alan Alaeddin Keykubat, güney sınırlarını sağlamlaştırmak ve ittifakları geliştirmek maksadıyla 1237'de tekrar sefere çıkmayı arzular. Bu sefer hazırlıkları için 1237'de Kayseri'de ordusunu toplayan Keykubat beklenmedik bir ihanete uğrar. Abhaz eşinden olan büyük oğlu Gıyaseddin, kendi yerine kardeşi İzzeddin Kılıçarslan’ı veliaht tayin eden babasına karşı annesi, dayısı ve bazı umera ile işbirliği içinde suikast tertip eder. Bu suikast sonucu Alaeddin Keykubat av etinden zehirlenir. Suikast tertibinin içinde Sadettin Köpek'in de yer aldığı kuşkusuzdur. Neticede suikast başarıya ulaşır ve Gıyâseddin Keyhusrev’in adamları kendisini Keykubâdiye Sarayı’ndan alıp Kayseri Sarayı’na götürerek tahta çıkarırlar. II. Gıyâseddin Keyhusrev’in tahta çıkmasında başrolü oynayan Sâdeddin Köpek bu dönemde sultanın en "sadık" adamı olur. Ancak bu sadakatin de belli sınırları olacağını görürüz bir buçuk yıl içinde.
Sadettin Köpek, yeni, acemi ve sefih sultanı ilkin Selçuklu hizmetine girmiş Harizmli çerileri gözden çıkartmaya ikna eder. Harizmli çerilerin komutanı Kayır Han, Zamantı kalesine hapsedilir ve bir süre sonra ölmesine göz yumulur. Bunu gören bütün Hârizmli beyler ve askerleri Selçuklu topraklarını yağmalayıp Maraş'a doğru çekilir. Selçuklu tahtının sefih sultanı II. Gıyas, Harizmliler'in peşine Emirü’l-ümera ve naib-us saltana Kemaleddin Kamyar kumandasında bir ordu takar. Fakat Harizmliler bu orduyu yenilgiye uğratır. Devletin başına açılan bütün bu gailelerden dolayı, II. Kılıçarslan döneminden beri devlette görev almış ünlü atabey Şemseddin Altunaba Sadettin Köpek'i sorumlu tutar. Bunu öğrenen Köpek, yaşlı atabeyi öldürtür. Diğer devlet adamları da Sadettin Köpek'in şerrindne çekinmeye başlar. Sözgelimi Altunaba'dan sonra sıranın kendisine geldiğini farkeden Vezir Tâceddin Pervâne, Ankara'ya kaçar. Ankara, onun ıkta bölgesidir. Sahip Şemseddin İsfehani, Sadettin Köpek'in haris niyetleri konusunda Emir'ul-ümera Kemaleddin Kamyar uyarsa da, hayatından endişe duyan Kamyar bu uyarıyı kaale almaz. Yegane endişesi, babasını öldürmek suretiyle oturduğu tahtı korumak ve kardeşi İzzeddin Kılıçarslan olan sefih II. Gıyas da yaşanan bu gelişmelere sessiz kalmayı tercih eder.
Şartların lehine olduğunu bilen Sadettin Köpek, sultandan aldığı bir fermanla İzzeddin Kılıçarslan'ın annesi, Selahaddin Eyyubi'nin torunu Gaziya Hatun'u Ankara'ya göndertip boğdurur. Fakat II. Gıyas'ın henüz herhangi bir erkek çocuğu olmadığı için kardeşleri İzzeddin Kılıçarslan ile Rükneddin'e dokunmaz. Onları bizzat Borgulu Kalesi'ne götürüp hapsetmekle yetinir. II. Gıyas, erkek çocuğu doğduktan sonra, kardeşleri öldürme göreviyle Borgulu'ya Mübârizüddin Armağanşah’ı gönderir, ancak Armağanşah onları öldürmez ve durumu da hem sultandan hem de Köpek'ten gizler.
Sadettin Köpek'in gücünün doruğuna Ankara'daki Tacüddin Pervane'yi zina ithamıyla recmettirerek ulaşır. artık Sultan II. Gıyas'ın yüzüğü de kendisine emanettir, parmağındadır. Kemaleddin Kamyar'ı önce Konya'daki ünlü Gevale Kalesinye hapsettirir, ardından burada şehit eder. Yaşanan bu gelişmeler başta Celaleddin Karatay olmak üzere devrşin bütün devlet erkanını ürkütür, hemen hepsi bulundukları görevi bırakıp bir köşeye çekilir. Meydan artık harisliğinin zirvesindeki Sadettin Köpek'indir. Av emirliği haricinde herhangi bir siyasi ve askeri başarısı olmayan Köpek'in asıl hedefi bir şekilde tahta oturabilmektir, bunun için çeşitli askeri seferler düzenler, günübirlik etkisi olan zaferler kazanır. Ama asıl ihtiyacı hanedan mensubu olduğunu gösterebilmek, yani sultanların soyundan olduğunu ispatlayabilmektir. Öz annesine yönelik iftirası da dedikodu şeklinde bu dönemde peyda olur. Sözümona Alaeddin Keykubat'ın "üvey kardeşi" olduğunu öne sürmektedir Sadettin Köpek.
Devletin kötü gidişatından sultanı sorumlu tutar ve onun Abbasi hilafetini tanımadığını da iddia eder. Bütün bu gelişmeler artık gerek sultanı gerekse de Konya halkını tedirgin edecek boyutlara ulaşır. Sultan, aksi emredildiği halde, huzuruna defaatle kılıçlı olarak çıkan Köpek'ten korkmaya başlamıştır. Onu bertaraf edecek bir çözüm yolu olarak Sivas Subaşısı ve Candar (muhafız başı) Hüsameddin Karaca'yı Konya'ya çağırır. Beyşehir'de Kubadabad sarayında verilen bir ziyafete davet edilir Sadettin Köpek ve orada Hüsamettin Karaca, Köpek’i öldürmeye çalışır; ancak başaramaz. Yaralanan Köpek, sarayın şaraphanesine kaçmaya muvaffak olur. Fakat burada şarabdar ve adamları tarafından öldürülür. Tarih, Aralık 1238'dir. Mimarı olduğu sarayın şaraphanesinde şarapçıların elinden ölümü tadar Sadettin Köpek, ihtirasın kötü neticesinin bize sunduğu ibretlik tablo budur.
Ancak, mervidir ki Sadettin Köpek'in şerri ölümünden sonra da devam etmiştir: Demir bir kafese konan cesedi Konya surlarına asılarak halka sergilenir bir süre. Fakat kafesi tutan halat kopar ve onun ibretlik sonunu seyretmeye gelenlerden bir kişi kafesin altında kalarak ölür. Ölümüyle bile şerrinden kurtulamaz halk.
Selçuklu Devleti'nin 1243'te Kösedağ savaşını kaybetmesinin bir numaralı sebebi Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev ise iki numaralı sebebi Sadettin Köpek'in devletin başına açtığı büyük gailedir. Bu gaile esnasında devlet aklı şehit düşer. Şemseddin Altunaba, Kemalettin Kamyar, Hüsamettin Kaymer, Tacüddin Pervane, Kayır Han gibi birçok başarılı devlet adamı ve komutan şehit edilir, devlet aklının yaşayan yanları ise görevden uzaklaşmıştır. Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in Abhaz dayısından başkasına güvenmemesi sonucunu da buna eklemelidir. 1241'deki büyük Türkmen ayaklanmasının sebeplerinden biri II. Gıyas'ın sefahat dolu saltanatının masraflarını halkın sırtına yükleme ise diğeri de bu konuda kendisini uyaran ehli dile beslediği güvensizlik ve onlara yaptığı zulümdür. Ahi Evren ve bağlısı ahi babaları sözgelimi 1239'da hapsedilir.
Ezcümle, Sadettin Köpek, Sultan Alaeddin Keykubad döneminde iyi işleyen devlet çarkına sokulmuş habis bir demir çubuktur. Bu tür habis ruhlular eliyle çevrilen entrikalar, bu habis ruhlular görünürde ne kadar sanatkar olurlarsa olsunlar, kaderin hükmü karşısında eninde sonunda başarısız kalacaktır. Kıssadan çıkaracağımız hisselerden biri de budur.
MÜSTAKİL GAZETE
23 Şubat 2016 Salı
Parçalı, işlenmiş: Murat Güzel şiiri
Murat Güzel’in Uzak Koku kitabını oluşturan şiirler ilk okuyuşta kendini okuyucuya kolay teslim etmeyen şiirlerdir. Güzel şiirinin bu özelliği başlığa taşıdığımız gibi şiirlerin sıkıca işlenmiş olmasından kaynaklanır. Yazımızı bu konuyu merkeze alarak oluşturacağız.
Şair bir söyleşide Sin/i şiirini Yeni Camii arkasındaki bir kafede on günde yazdığını söylüyor. Bu şairin şiir(i) konusunda titizliğini gösterir. Bunu, şiirlerin kritik anlarda ortaya çıkan dikkatlerle yazılmadığı (ifade Hakan Arslanbenzer’in), (şairin dimağında birikerek, orda bir zaman demlenerek şiir bütünlüğüne ulaşmış deneyim, gözlem ve izlenimlerin bir defada kağıda dökülmesi) üzerinde düşünülüp, her kelimenin biçim ve anlam değeri tartılarak işlendiği şeklinde değerlendirebiliriz.
Kitabı oluşturan şiirlerin bütünü bir sürecin şiirleridir. Bu hem tek tek şiirler için, hem kitabın organik bütünlüğü bakımından böyledir. Buna daha sonra döneceğiz. Şair 1996-1997 yıllarına kadar yazdığı şiirlerin imgeye ve lirizme yaslandığını, bunun, şiirinin geleceği için bir tehlike olduğunu sezdiği an itibariyle terk edilmesi gereken bir zayıflık olduğunu söyler. Murat Güzel bu fark edişle lirizmi tümden, imgeyi nerdeyse tümden terk edip anlatımcı, konuşan bir şiire, neo-eğiğe yönelir. Kitap, şairin verdiği tarihin öncesine uzanan lirik bir iki şiirle açılır. Diğer şiirler neo-epik şiirlerdir. Anlatımcı, konuşan bir şiirdir dedik. Anlatımcı bir şiirdir ama şiirlerin omurgasını başı sonu olan bir hikaye oluşturmaz. Bir hikayeden bahsedilecekse bu insanlık halleri diyebileceğimiz durumların tespiti ve ironisi şeklindedir (Tongadır Tango Değil).
İroni, Murat Güzel şiirinde ağırlığın merkez noktasıdır. Günümüz şiirinin güçlü bir damarı olarak şiir sosyal hayata bir eleştiri getirecekse (getirmeliyse) Güzel bunu güçlü bir ironiyle yapıyor. Şair, Avrupa Birliğine Hayır şiirinde;
TÜRKİYE BUDUR
TÜRKİYE BUDUR
dedikten sonra
TÜRKİYE BODUR
diyor. Bu mısraları okurken yüzümüzde bir tebessüm beliriyor. Tebessüm anı şairin kastettiği anlama yakalaştığımız andır. Güçlü ironiden maksadımızsa budur. Aynı şiirden:
Lanet bize!
Lanet bize!
Lanet dize!
Yabancı ve kahhar
Yabancı ve korkak göze!
Dikkatsiz bir göz üçüncü dizedeki “dize” kelimesini önceki iki dizeden gelen alışkanlıkla “bize” şeklinde okuyabilir. Devamla diğer iki mısraı okuduğumuzda “göze” kelimesiyle sağlanan kafiye okuyucuya bize, dize kelimelerinin şairi zorladığı bir kafiyeymiş gibi gelebilir. Oysa bu dizelerde ironi bu kelimeyle tamamlanır. Dizeler arasındaki ilişkiyi gördüğümüzde ironi artık açıktadır. Şair, şiirin önceki bölümlerinde Anadolu’nun tarih, coğrafya ve insanıyla Avrupa Birliğine neden hayır demesi gerektiğini ortaya koymuştur. Bu anlaşılmadan hâlâ ısrarla Avrupa Birliğine evet deniyorsa lanet bize diyor. Sonra belki bu tespiti koyduğu dizeyi lanetliyor, ancak bu lanetin yabancı, kahredici, korkak gözler için olduğunu da belirtiyor. Murat Güzel şiirinin ironisi, bu ironiyle kaynaşan eleştirelliği budur.
Yeniden anlatımcılığa dönersek, Güzel şiirinin anlatımcılığı parçalı ancak işlenmiş bir anlatımcılıktır. Bu noktada Ahmet Güntan’ın Parçalı Ham’ını hatırlıyoruz. Güntan derlediği bilgileri olduğu gibi vermekle yetinir. Verdiği ham bilgiler şiirde tam yerini bulmuş ifadelerdir. Uzak Koku’daysa yapılan durum tespitleri okuyucu zihnini zorlayacak derecede işlenmiştir.
Güzel şiirinde parçalı, dağınık söyleyiş şiire güç katan bir unsur olarak beliriyor. Kitabın bütün şiirlerinin nerdeyse her mısrası sayıp dökme, çoğaltma ile kuruludur. Yaşadığımız çağ dikkat odaklanmasını kaybettiğimiz bir çağdır. Konuşulanı dinler gözükmek dinlemekten çok yaptığımız bir şeydir. Bilincimiz ve bireyliğimiz bölünmüştür. Buysa şairi parçalı, tekrarcı bir söyleyişe götürmüştür. Bu yönüyle Güzel şiiri esasında modern şiir öznesinin postmodern bir sunumu olarak da okunabilir. Postmodernizm kavramını burada şiirin teknik yönünü, kısmen özünü belirleyen unsurlardan biri olarak kullandığımızı söyleyelim.
Durum tespitleri başarılı, ancak; çoğaltmanın, parçalı anlatımın dozu kaçırdığı yerlerde okuyucu dikkati dağılabiliyor. Dönüp tekrar okumak gerekiyor. Bu, anlam kaybına ve zihnin yorulmasına sebep olabilir. Sözü anlama getirmişken bunu biraz açabiliriz. Şair, Tongadır Tango Değil şiirinde, “Bu şiirden bir anlam bekliyorsanız beni affedin!” diyor. Bu, okuyucunun bütünüyle umursanmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Şairin üslubunun, tekniğinin şiirin anlamına varmayı zorladığı doğrudur. Şair ortaya bir anlam koymuştur esasında, ancak bu yüzeysel bir anlam değildir. (sözlük anlamıyla hile, düzen, tuzak demek olan tonganın, tongaya gelmek, getirmek biçimli deyimleri hatırlanabilir. Tongaya geldiğini anlayan kişinin zihni uyanırken, tangonun rahatlığı dolayısıyla zihni uyuşturucu etkisinden söz edilebilir mesela.) Şair şiir için on gün uğraşıyorsa okuyucu anlam için kitabı birkaç defa okumayı göze almalıdır.
Duman şiirinin Şairin Ara Konuşması bölümünde ilk üç mısra şairin şiirle temas kurduğu yeri işaretler.
Bir üçgenin kaç iç açısı olurdu
Bu kadar sağlam bu kadar geçici bir bilgi
Biri öldü işte unutuldu bir şeyleri bir pabuçları bir
mektupları.
Şiir şaire hafızayı, unutulmaması gereken bilgiyi verir. Şair, böylece yüzeysel ve geçici olanın uzağında olduğunu beyan etmiş olur. Buradan şairin halkla temasına geçersek Vertigo şiirinden şu mısraları okumalıyız.
Nerede hangi halktı bakmasam da yüzlerine halktı onlar
kara kaşları gümüş kirpikleriyle halktı onlar
Bakmışım bir kez demek ki parmakları sigara sarısı
çünkü sigara sarışıyla halktı
Görsek der miydik acaba hiç bunlar da burada bu soğuk
aralıkta halktı
Rakı ve bira içerlerdi elleri ve yüzleriyle bakımsız
bakardık halktı.
Bu mısraları halkın bu ülkede birilerince umursanmadığı şeklinde anlayabiliriz. Yüzüne bakılmasa da, bakımsız olsa da rakı ve bira içse de şair halkın halklığını teslim ediyor. Şaire göre, halk umursanmalıdır.
Şiirlerin tarih, coğrafya, felsefe, müzik, İslam ve Batı kültürüne göndermeleri Güzel’in bu alanlardaki algısını göstermeye yeter sanırım. Bu derinlikli bir algı olduğu halde, göndermelerin bazısı üslubun şairi zorladığı göndermelermiş gibi geliyor bize. Bunun gibi şiirlerin müzikal ifadesi de çokça zorlama sayılabilecek şekilde sağlanmıştır. Bir kelimenin kimi sesleri şairi benzer sesler taşıyan başka kelimelere götürmüştür. Gerede, geride; neydi, leydi ya da birbirleriyle, barbarlarıyla gibi.
Ritim, bu tarz kafiyeler, noktalama işaretlerinin pek kullanılmaması, yerli ve yabancı kültürlere göndermeler, yabancı dillerde göndermeler dolayısıyla aksıyor. Ara bölümler gösteriyor ki böylesi rahat bir söyleyişle bu biraz aşılabilirdi. Ancak şiirin şu haliyle yaptığı etkiyi yapar mıydı, sanmıyoruz.
“Klaksonlar kornalar bayat ve boğan bir gürültü” dizesiyle karşımızda şehirli bir şair var. Şair şehirli hayatın eleştirisini yapmaktan çok şehrin ve şehirli insanın durumunu ortaya koymakla yetinmiştir. “Süper hiper grossmarketler büyük alışveriş merkezleri”. Marketin sıfatlarını sıralamak, alışveriş merkezlerinin büyüklüğünü söylemek de bir çeşit eleştiridir. Eleştirelliği şiiri şiir yapan bir özellik olarak söylemiyoruz tabi.
Kitabın organik bir bütünlüğe sahip olduğunu söylemiştik. “Sessizlik” ve “sis” gibi hemen bütün şiirlerde karşılaştığımız birkaç kelime, metinlerarasılık, göndermeler, pek değişmeyen ritim, kurgu ve aynı tarz edayla bütün şiirleri tek bir şiir olarak okumak mümkün görünüyor. Bu noktada es geçemeyeceğimiz bir şeyi daha belirtmeliyiz. Şair “bu”, “bir” ve “o” zamirlerini o kadar sık kullanır ki, sanki okuyucuya sessizliğin, sisin derinindeki bir şeyi göstermek ister gibidir; işaretleri koyar, ancak göstermez, sezdirmekle yetinir. “Bu bir o’ysa, o nedir?” gibi bir sorunun muhatabı ve cevap arayanı olmaya davet eder okuyucuyu. Okuyucu sisi aralamaya çalışmalıdır. Murat Güzel, günümüz şiiri içinde Neo-epik harekete dahildir. Hareketin diğer şairlerine göre parçalı işlenmiş söyleyişiyle yerini belirlemiştir.
SADIK KOÇ/FAYRAP, 23
Şair bir söyleşide Sin/i şiirini Yeni Camii arkasındaki bir kafede on günde yazdığını söylüyor. Bu şairin şiir(i) konusunda titizliğini gösterir. Bunu, şiirlerin kritik anlarda ortaya çıkan dikkatlerle yazılmadığı (ifade Hakan Arslanbenzer’in), (şairin dimağında birikerek, orda bir zaman demlenerek şiir bütünlüğüne ulaşmış deneyim, gözlem ve izlenimlerin bir defada kağıda dökülmesi) üzerinde düşünülüp, her kelimenin biçim ve anlam değeri tartılarak işlendiği şeklinde değerlendirebiliriz.
Kitabı oluşturan şiirlerin bütünü bir sürecin şiirleridir. Bu hem tek tek şiirler için, hem kitabın organik bütünlüğü bakımından böyledir. Buna daha sonra döneceğiz. Şair 1996-1997 yıllarına kadar yazdığı şiirlerin imgeye ve lirizme yaslandığını, bunun, şiirinin geleceği için bir tehlike olduğunu sezdiği an itibariyle terk edilmesi gereken bir zayıflık olduğunu söyler. Murat Güzel bu fark edişle lirizmi tümden, imgeyi nerdeyse tümden terk edip anlatımcı, konuşan bir şiire, neo-eğiğe yönelir. Kitap, şairin verdiği tarihin öncesine uzanan lirik bir iki şiirle açılır. Diğer şiirler neo-epik şiirlerdir. Anlatımcı, konuşan bir şiirdir dedik. Anlatımcı bir şiirdir ama şiirlerin omurgasını başı sonu olan bir hikaye oluşturmaz. Bir hikayeden bahsedilecekse bu insanlık halleri diyebileceğimiz durumların tespiti ve ironisi şeklindedir (Tongadır Tango Değil).
İroni, Murat Güzel şiirinde ağırlığın merkez noktasıdır. Günümüz şiirinin güçlü bir damarı olarak şiir sosyal hayata bir eleştiri getirecekse (getirmeliyse) Güzel bunu güçlü bir ironiyle yapıyor. Şair, Avrupa Birliğine Hayır şiirinde;
TÜRKİYE BUDUR
TÜRKİYE BUDUR
dedikten sonra
TÜRKİYE BODUR
diyor. Bu mısraları okurken yüzümüzde bir tebessüm beliriyor. Tebessüm anı şairin kastettiği anlama yakalaştığımız andır. Güçlü ironiden maksadımızsa budur. Aynı şiirden:
Lanet bize!
Lanet bize!
Lanet dize!
Yabancı ve kahhar
Yabancı ve korkak göze!
Dikkatsiz bir göz üçüncü dizedeki “dize” kelimesini önceki iki dizeden gelen alışkanlıkla “bize” şeklinde okuyabilir. Devamla diğer iki mısraı okuduğumuzda “göze” kelimesiyle sağlanan kafiye okuyucuya bize, dize kelimelerinin şairi zorladığı bir kafiyeymiş gibi gelebilir. Oysa bu dizelerde ironi bu kelimeyle tamamlanır. Dizeler arasındaki ilişkiyi gördüğümüzde ironi artık açıktadır. Şair, şiirin önceki bölümlerinde Anadolu’nun tarih, coğrafya ve insanıyla Avrupa Birliğine neden hayır demesi gerektiğini ortaya koymuştur. Bu anlaşılmadan hâlâ ısrarla Avrupa Birliğine evet deniyorsa lanet bize diyor. Sonra belki bu tespiti koyduğu dizeyi lanetliyor, ancak bu lanetin yabancı, kahredici, korkak gözler için olduğunu da belirtiyor. Murat Güzel şiirinin ironisi, bu ironiyle kaynaşan eleştirelliği budur.
Yeniden anlatımcılığa dönersek, Güzel şiirinin anlatımcılığı parçalı ancak işlenmiş bir anlatımcılıktır. Bu noktada Ahmet Güntan’ın Parçalı Ham’ını hatırlıyoruz. Güntan derlediği bilgileri olduğu gibi vermekle yetinir. Verdiği ham bilgiler şiirde tam yerini bulmuş ifadelerdir. Uzak Koku’daysa yapılan durum tespitleri okuyucu zihnini zorlayacak derecede işlenmiştir.
Güzel şiirinde parçalı, dağınık söyleyiş şiire güç katan bir unsur olarak beliriyor. Kitabın bütün şiirlerinin nerdeyse her mısrası sayıp dökme, çoğaltma ile kuruludur. Yaşadığımız çağ dikkat odaklanmasını kaybettiğimiz bir çağdır. Konuşulanı dinler gözükmek dinlemekten çok yaptığımız bir şeydir. Bilincimiz ve bireyliğimiz bölünmüştür. Buysa şairi parçalı, tekrarcı bir söyleyişe götürmüştür. Bu yönüyle Güzel şiiri esasında modern şiir öznesinin postmodern bir sunumu olarak da okunabilir. Postmodernizm kavramını burada şiirin teknik yönünü, kısmen özünü belirleyen unsurlardan biri olarak kullandığımızı söyleyelim.
Durum tespitleri başarılı, ancak; çoğaltmanın, parçalı anlatımın dozu kaçırdığı yerlerde okuyucu dikkati dağılabiliyor. Dönüp tekrar okumak gerekiyor. Bu, anlam kaybına ve zihnin yorulmasına sebep olabilir. Sözü anlama getirmişken bunu biraz açabiliriz. Şair, Tongadır Tango Değil şiirinde, “Bu şiirden bir anlam bekliyorsanız beni affedin!” diyor. Bu, okuyucunun bütünüyle umursanmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Şairin üslubunun, tekniğinin şiirin anlamına varmayı zorladığı doğrudur. Şair ortaya bir anlam koymuştur esasında, ancak bu yüzeysel bir anlam değildir. (sözlük anlamıyla hile, düzen, tuzak demek olan tonganın, tongaya gelmek, getirmek biçimli deyimleri hatırlanabilir. Tongaya geldiğini anlayan kişinin zihni uyanırken, tangonun rahatlığı dolayısıyla zihni uyuşturucu etkisinden söz edilebilir mesela.) Şair şiir için on gün uğraşıyorsa okuyucu anlam için kitabı birkaç defa okumayı göze almalıdır.
Duman şiirinin Şairin Ara Konuşması bölümünde ilk üç mısra şairin şiirle temas kurduğu yeri işaretler.
Bir üçgenin kaç iç açısı olurdu
Bu kadar sağlam bu kadar geçici bir bilgi
Biri öldü işte unutuldu bir şeyleri bir pabuçları bir
mektupları.
Şiir şaire hafızayı, unutulmaması gereken bilgiyi verir. Şair, böylece yüzeysel ve geçici olanın uzağında olduğunu beyan etmiş olur. Buradan şairin halkla temasına geçersek Vertigo şiirinden şu mısraları okumalıyız.
Nerede hangi halktı bakmasam da yüzlerine halktı onlar
kara kaşları gümüş kirpikleriyle halktı onlar
Bakmışım bir kez demek ki parmakları sigara sarısı
çünkü sigara sarışıyla halktı
Görsek der miydik acaba hiç bunlar da burada bu soğuk
aralıkta halktı
Rakı ve bira içerlerdi elleri ve yüzleriyle bakımsız
bakardık halktı.
Bu mısraları halkın bu ülkede birilerince umursanmadığı şeklinde anlayabiliriz. Yüzüne bakılmasa da, bakımsız olsa da rakı ve bira içse de şair halkın halklığını teslim ediyor. Şaire göre, halk umursanmalıdır.
Şiirlerin tarih, coğrafya, felsefe, müzik, İslam ve Batı kültürüne göndermeleri Güzel’in bu alanlardaki algısını göstermeye yeter sanırım. Bu derinlikli bir algı olduğu halde, göndermelerin bazısı üslubun şairi zorladığı göndermelermiş gibi geliyor bize. Bunun gibi şiirlerin müzikal ifadesi de çokça zorlama sayılabilecek şekilde sağlanmıştır. Bir kelimenin kimi sesleri şairi benzer sesler taşıyan başka kelimelere götürmüştür. Gerede, geride; neydi, leydi ya da birbirleriyle, barbarlarıyla gibi.
Ritim, bu tarz kafiyeler, noktalama işaretlerinin pek kullanılmaması, yerli ve yabancı kültürlere göndermeler, yabancı dillerde göndermeler dolayısıyla aksıyor. Ara bölümler gösteriyor ki böylesi rahat bir söyleyişle bu biraz aşılabilirdi. Ancak şiirin şu haliyle yaptığı etkiyi yapar mıydı, sanmıyoruz.
“Klaksonlar kornalar bayat ve boğan bir gürültü” dizesiyle karşımızda şehirli bir şair var. Şair şehirli hayatın eleştirisini yapmaktan çok şehrin ve şehirli insanın durumunu ortaya koymakla yetinmiştir. “Süper hiper grossmarketler büyük alışveriş merkezleri”. Marketin sıfatlarını sıralamak, alışveriş merkezlerinin büyüklüğünü söylemek de bir çeşit eleştiridir. Eleştirelliği şiiri şiir yapan bir özellik olarak söylemiyoruz tabi.
Kitabın organik bir bütünlüğe sahip olduğunu söylemiştik. “Sessizlik” ve “sis” gibi hemen bütün şiirlerde karşılaştığımız birkaç kelime, metinlerarasılık, göndermeler, pek değişmeyen ritim, kurgu ve aynı tarz edayla bütün şiirleri tek bir şiir olarak okumak mümkün görünüyor. Bu noktada es geçemeyeceğimiz bir şeyi daha belirtmeliyiz. Şair “bu”, “bir” ve “o” zamirlerini o kadar sık kullanır ki, sanki okuyucuya sessizliğin, sisin derinindeki bir şeyi göstermek ister gibidir; işaretleri koyar, ancak göstermez, sezdirmekle yetinir. “Bu bir o’ysa, o nedir?” gibi bir sorunun muhatabı ve cevap arayanı olmaya davet eder okuyucuyu. Okuyucu sisi aralamaya çalışmalıdır. Murat Güzel, günümüz şiiri içinde Neo-epik harekete dahildir. Hareketin diğer şairlerine göre parçalı işlenmiş söyleyişiyle yerini belirlemiştir.
SADIK KOÇ/FAYRAP, 23
19 Şubat 2016 Cuma
15 Şubat 2016 Pazartesi
CHP ve makbul Atatürkçülük seviyesi
CHP, öteden beri incir çekirdeğini doldurmayan meselelerle uğraşmayı seven ve üstelik bu meseleleri halletmek ve bir sonuca bağlamaktan çok bir krize çevirmekte son derece mahir olduğunu bildiğimiz bir partidir. CHP Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın başka bir CHP’li milletvekili arkadaşının odasındaki Atatürk portresini asılı olduğu duvardan indirdiğini söylemesiyle başlayan tartışma süreci de onun kesin ihraç istemiyle Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk edilmesinin kararlaştırılmasıyla birlikte ilginç bir kriz görünümü kazanmış oldu.
Bu tür incir çekirdeğini doldurmayan, ama her nedense CHP’li isimlerin büyük bir iştahla tartışmayı yeğledikleri meselelerden doğan kriz ortamları aslında Türkiye’deki genel ‘demokratik siyaset’e katkı vermesi beklenen anamuhalefet partisi açısından ne kadar lüzumsuz ve üzücü ise de, o partide, yani CHP’de kökleşik olduğunu düşündüğümüz bazı ideolojik, ideolojik olduğu kadar akidevi eğilim ve itiyatları açığa çıkarmak, onların mesnetlerini göstermek bakımından da birebirdir. Bu mesnetlerin büyük bir bölümünde ancak ‘siyasal teolojik’ kavramlarla ele alınabilecek bazı ilginç iz ve ögelerin var olduğunu gözlemlemek hiç ama hiç şaşırtıcı değildir. Aylin Nazlıaka’nın iddialarıyla oluşan son tartışma bağlamı da bu tür iz ve ögelerin açığa çıkmasını sağlayan semptomatik bir hadisedir.
İdeolojik bir saptama
Sözgelimi “Atatürk’ün portresinin indirilmesi” konusunu dile getirmesi, Aylin Nazlıaka için “Kişiyi değil ideolojik bir saptamayı tartışmaya açmak” amacını taşır. İncir çekirdeğini doldurma gayreti içindeki Nazlıaka, bu ideolojik saptama doğrultusunda, tabloyu indiren milletvekiline “hassasiyet” sergiler ve bunun neticesinde de tabloyu indirmesi sebebiyle Atatürkçülüğünde belli bir “eksiklik” ya da “sapma”nın gözlemlendiği milletvekili de tabloyu “yerine” gerisin geri asar. Öte yandan Nazlıaka’nın “Atatürk’ün portresinin indirilmesi”ne müncer yaptığı mahut “ideolojik saptama”nın, neye delalet ettiğini ise bir türlü keşfetmek mümkün olamaz. O mahut ideolojik saptamayı tartışmaya açmakla acaba Nazlıaka CHP’nin “Atatürk düşmanı” olmasa da, “yeterli derecede Atatürkçü” olmayı başaramamış milletvekillerine de sahip olduğunu mu öne sürmektedir, yoksa partinin ideolojik yetersizliği dolayısıyla milletvekillerini bile Atatürkçülük konusunda yeterince bilinçlendirmediğini mi? Bu bile yeterince açık değildir. Açıktan Atatürkçülüğü yeterli düzeyde olmayan milletvekillerinin partide görev yaptığı iddiasına sahip çıkmadığını biliyoruz Nazlıaka’nın. Yine de ideolojik saptaması bir yerde, Nazlıaka’nın “önemli bulduğu noktanın”, partinin her an ve şartta teyakkuz halindeki bir Atatürkçü olmayı başaramamış isimleri de siyaset sahnesine taşıması olduğunu göstermektedir. Arkadaşının son derece iyi niyetli olduğunu da belirtir Nazlıaka her ihtimale karşı, bu yüzden denk geldiği bu günahkâr tavrı arkadaşının iyi niyetine münhasır olarak bağışlanabilir bulmaktadır. Nazlıaka’nın bağışladığı hatayı dile getirmesidir bağışlanamaz olan.
Atatürk dedikodusu
Nazlıaka’nın sözümona son derece iyi niyetli tutumuna karşın, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu da “Atatürk portresini indirmeyi” bağışlanamaz bir günah addederek Nazlıaka’nın mütereddit ifadelerinin zıddına son derece kararlı ve katı cümleler kullanır: “Atatürk resmini indiren bir kişi CHP’nin kapısından içeri giremez, ama ben olduğunu sanmıyorum. Bir dedikodudan beslenen kişilerin CHP’de yeri yoktur. Atatürk üzerinden dedikodu yapılmaz.” Bu noktada “Atatürk’ün portresinin indirilmesi” iddiası handiyse CHP’nin amentüsüne mugayir bir derekeye düşürülür. Bu iddia vesilesiyle CHP’nin Atatürkçülüğüne dair ortaya çıkan ideolojik ve akidevi (Esasen CHP sözkonusu olduğunda ‘ideoloji’ ile ‘akide’ arasında herhangi bir fark gözetmek anlamsızlaşır) “sapma”ya karşı, Genel Başkan ile Aylin Nazlıaka’nın benimsedikleri tutumlara bakarak sapmanın derecesine dair bir çizelge çizmek mümkün, ancak “Makbul Atatürkçülük” seviyesini bu düzeyde Kemal Kılıçdaroğlu’nun mu Aylin Nazlıaka’nın mı temsil ettiğini kestirmek güç. Bu farklılık elbette Atatürkçülüğün kurumsal (partili) cismaniyeti ile ruhaniyeti
arasındaki farktan südur eder. CHP, her ne olursa olsun, Atatürkçülüğün kendisiyle temsil edildiğini vurgulamayı, bu kurumsal ve ideolojik çerçeve dışındaki yaklaşımları ise sahih ve makbul bir Atatürkçülük olarak görmemeyi yeğler. Yeri gelmişken, “gerçek bir Atatürkçülüğün” günümüz dünyasında ‘gerçekten’ neye tekabül edeceğini bilmemizin imkansız göründüğünü de söyleyelim.
Bu açıdan Atatürk portresini indiren herhangi bir kişinin CHP’de yerinin olamayacağını son derece vazıh bir şekilde vurgulayan Kılıçdaroğlu’na kulak kesilmek gerekir. Bu tartışmalar boyunca sergilediği tutumla Kılıçdaroğlu, CHP’de -teşbihte hata olmaz- Papalık mevkiinde bulunduğunu ispatlar bize. Aslında Aylin Nazlıaka vakası, Kılıçdaroğlu’na CHP’nin Atatürkçülüğünün derecesini belirleme fırsatı da sunar. Kılıçdaroğlu, böylelikle hem CHP’nin Atatürk’ün mirasını tevarüs eden yegane parti olduğunu vurgulama fırsatı edinir, hem de Atatürkçülüğün ne sayılması gerektiğine dair de bir çıta belirler. CHP, “Atatürk’ün partisi”dir ve onun partisinde ona saygısızlık edecek kimse de barınamaz, barınmak şöyle dursun “kapısından içeri giremez”!
Kılıçdaroğlu’nun ısrarlı vurgusu, Atatürkçülük üzerindeki bir “yorum tekeli”ni zımnen barındırır. Atatürk’ün portresini indirmek açıkça hem parti kimliğine hem de Atatürk’ün ‘aziz’ hatırasına karşı sapkın bir saldırı olarak kodlanır. Bu açıdan Kılıçdaroğlu, Atatürkçülüğü hem kurumsal anlamda hem de ruhani planda son derece Katolik bir çerçevede yorumlamaya özen gösterir. Her türlü ikonaklastik (put kırıcı) tutuma dirençlidir Kılıçdaroğlu’nun Katolik Atatürkçülüğü. Bu yüzdendir ki, Atatürkçülüğe iman ve bağlılığı ne düzeyde olursa olsun Nazlıaka, Atatürk’ün aziz hatırasını kendi siyasi emellerine, siyasi dedikodularına alet etmenin karşılığını elbette Atatürkçülüğü kurumsal olarak temsil ettiğinden kuşku bile duyulamaz partiden aforoz edilerek alacaktır. Atatürk’ün aziz hatırasına saygısızlık olarak addedilen “portresinin indirilmesi” ‘dedikodu’suna yol açması hasebiyle Nazlıaka’ya gösterilen bu şiddetli tepki, öncelikle böyle bir heretikliğin parti içinde yaşanmadığını ispatlamayı, ardından bunu dile getireni de kurumsal çerçevenin dışına çıkarmayı hedefler. Konunun ele alındığı son CHP Parti Meclisi toplantısında “Atatürk’ün portresinin indirilmesi” hadisesinin vuku bulmadığı konusunda sağlanan fikir ittifakı da bu noktayı izhar eder.
Siyasal teoloji
Bu noktadan itibaren CHP’nin “siyasal teolojisi”nde Atatürk figürünün kapladığı yer tartışmaya dahil edilmelidir. Çünkü Atatürk, CHP’ye egemen söylemde, sürekli ruhaniyetinden medet umulan, onun kurduğu partiye kahir ekseriyetiyle asla oy vermeyen münkir halktan nefret edilen bir figüre dönüşür. Kurtardığı halk, kurduğu partiye başka seçeneği varsa, oy vermez nedense. CHP, bu durumun sebeplerini analiz edip ona uygun bir siyasal anlayış geliştirmeye çalışmak yerine, halkı nankörlük, çıkarcılık, menfaatperestlikle suçlamayı tercih eden bir söylemi benimser. Atatürkçülüğü de bu söyleme uygun bir halde işlevli kılar. CHP’nin söylemine egemen olduğu biçimiyle halk Atatürkçülüğün sözümona kafiri olup çıkar. 27 Mayıs 1960’tan bu yana Türk siyasi hayatında uzunca bir müddet darbe davetkarı bir üslupla siyaset üreten CHP’nin halka beslediği güvensizliğe gerekçesi de partiye egemen “siyasal teoloji”dir handiyse. Bu anlayışın değişmesini beklemek, CHP’nin sekülerleşmesini beklemek anlamına gelir. Ama en küçük meselelerde bile engizisyonel bir dil ve üslup tutturan CHP’nin böylesi bir sekülerleşmeyi başarmasını talep etmek, olmayacak duaya amin demekten farklı değildir.
STAR-AÇIK GÖRÜŞ
İslâm düşüncesinin tarihsel tecrübesi
İslam düşüncesi dendiğinde genelde Kuşeyri’nin ünlü epistemik tasnifine başvurulur. Buna göre bilgi sistemleri üç tarzda şekillenir: Beyan, Burhan, İrfan. Muhammed Cabiri, Kuşeyri’nin bu tasnifini detaylandırırken Beyan bilgi sisteminin İslam havzasında gelişmiş tek orijinal sistem olduğunu belirtir. Diğer bilgi sistemleri elbette kimi önemli farklılıklarla başka kültür havzalarında da görülür. Cabiri’nin özetlemesiyle, Beyan bilginin nakille (nass) olacağı temeline dayanır ve aracı dildir. Burhan bilgi sistemi, bilginin akılla (logos) elde edileceğini söyleyen sistemdir ve aracı mantıktır. İrfan ise, bilginin sezgiyle (gnos) alınacağını söyleyen sistemdir ve aracı ‘kalp’tir.
Beyan adı altında fıkıh, tefsir, hadis gibi dini ilimleri direkt zikredebiliriz.
Burhani bilgi sisteminde ise kelam ve felsefe ön planda yer alır. Gerçi kelam bazı yönleriyle burhani olmaktan çok beyani, başka bazı yönleriyle ise felsefi addedilebilir. Ancak bir disiplin olarak kelami yaklaşımların eklektik olmayan bir tarzda kendi düşünme ve sorgulama nesnelerini kurduklarını da ileri sürebiliriz. İrfani, gnos’a dayalı bilgi sistemleri içinde tasavvuf önemli bir yer tutar.
Analitik bir değerlendirme
İslam düşüncesi ve felsefesi tarihine ilişkin büyük ölçüde “irfani” bakış açılarını kayıran bir yaklaşımdır bu tasnif elbette. Ancak bu tasnifin anlaşılır bir düşünce tarihi yazımı için sade bir örüntü sağladığına da hiç kuşku yok.
Bu tür bir teorik zeminden çok İslâm düşüncesinin tarihsel tecrübesine odaklanan Siyasetten İrfana İslâm Düşüncesi Tarihi, İslâm düşünce tarihindeki belli başlı düşünce anlayışlarının, felsefî ve siyasal açılımlarını, insan, siyaset, nübüvvet, felsefe ve tasavvuf gibi meselelere yaklaşımlarını esas alarak, analitik bir değerlendirmesini hedefliyor.
Bayram Ali Çetinkaya, kitabında İslâm düşüncesinin felsefi köklerini ve gelişimini kolay anlaşılır bir dille, kapsamlı şekilde ele alıyor; İslâm düşünce tarihini geniş tarihsel ve kültürel bağlamları içinde değerlendiriyor. Her bölümün bağımsız bir kitap kimliği de taşıdığı eserinde Çetinkaya, felsefî ve fikrî yönelimler, tartışmalar, farklı söylemler, üzerinde odaklaşılan izlekler, ayrıca bunların fikrî kaynakları, dönemler ve farklılaşmalar boyunca etkisini yakından hissettiren kurucu zihniyet kalıplarını mercek altına alıyor.
Siyasetten İrfana, oldukça uzun bir zaman diliminde yaşanan farklı tartışmaları ve bu tartışmaların aktığı farklı mecraları bir araya getirirken, felsefî dünyamızın zenginlik ve farklılıklarının bir dökümünü sunuyor. Bununla beraber, felsefî düşünceye etki etmiş filozoflar, âlimler, münzevi hakîmler, akleden gönüller ve dervişler etrafında İslâm düşüncesini şekillendiren tartışmaların ve yorumların karşılaştırmalı bir muhasebesini yapıyor.
Muhteşem ikinci adam: Celaleddin Karatay
Türk siyasi tarihinde Tonyukuk, Nizamülmülk, Sokullu Mehmet Paşa gibi eşine ender rastlanır ‘ikinci adam’lardan. Hayatı hakkında bilgimiz kısıtlı, çünkü o da henüz biyografisi kamilen yazılmamışlardan. Sadece ölüm tarihini biliyoruz, 1254. Doğum tarihi ise bize meçhul. Anadolulu olduğu konusunda kuşku yoksa da nereli olduğuna dair birçok rivayet var. Kimine göre, Antalya yöresinden bir Rum, kimine göreyse Selçuklu akınları başlamadan önce Anadolu’da bulunan Peçenek Türkleri’nden. Kimine göre bir Bizans soylusunun oğlu, kimine göreyse Abbasiler’in Anadlu sınırına konuşlandırdığı Türklerden.
Ama doğru olma ihtimali yüksek bir rivayete göre Uluğ Sultan I. Alâeddin Keykubat’ın azadlı kölelerinden. Devlet hizmetine girişi ise Keykubad’ın abisi I. İzzeddin Keykavus döneminde. Tarih 1215. Bu tarihten ölümüne kadar ise 40 yıl devlet hizmetinde bulundu. Konya’da medfun veliler listesinde ismine “Emir Celaleddin” olarak rastlamak mümkün. Hazret-i Mevlâna mektuplarında, onunla ilgili olarak “Seçilmiş beylerin ulusu, büyüklerin övüncü, himmetleri yüce, melek huylu, Allah’a en yakın meleklerin sıfatıyla sıfatlanmış hayır ve insaf madeni, padişahlarla sultanların en yakını… Mazlumların yardımına koşan millet ve din celâli” şeklinde övücü sözler kullanır. Karatay’ın hiç evlenmediğini de zikretmiş olalım. Bütün kaynaklar onun fedakâr, ahlaklı, hayırsever, ibadetine düşkün ve güçlü bir devlet adamı olduğunda ittifak eder.
Karatay Medresesi haricinde yaptırdığı hiçbir eserde ismini zikretmemiştir. Sadece Anadolu’da değil, 1251’de Kadı İzzeddin’le birlikte Abbasi halifeliği nezdine elçi olarak gittiği Bağdat’ta da Şehabeddin Ömer es-Sühreverdî’nin türbesini de yaptırmıştır. Fütüvvet Teşkilatı’nın kurucusu bu büyük şeyhe ve onun Anadolu halifesi Evhadüddin Kirmani’ye hürmeti en üst düzeydedir; 1221’de I. Alaeddin Keykubat ile birlikte şed kuşanarak Sühreverdi’ye bağlanmış, Kirmani’ye de mürid olmuştur. Ahi Evren’le ve diğer ahilerle ünsiyet ve muhabbeti elbette bu sayededir.
Bizim için Celaleddin Karatay’ı önemli kılan devlete 40 yıl boyunca yaptığı hizmettir. Bu 40 yıl boyunca sırasıyla “emir-i devât”, “emir-i taşthâne”, “hazinedâr-ı hâss”, “nâib” ve “atabey” olarak önemli mevkilerde bulunur. İbn Bibi’nin bizzat kendisinden yaptığını ifade ettiği rivayetine göre, Celâleddin Karatay Alâeddin Keykubad’ın tahta çıkışından ölümüne kadar bu sultanın hizmetinde bulunmuştur. İbn Bibi’nin aktarımıyla Celaleddin Karatay, bu dönemini şöyle anlatır: “Barışta ve seferde, varlıkta ve yoklukta 18 yıl gece gündüz o hazretin yanında bulundum.” Bu anlatımdan da anlaşılacaktır ki sultana son derece yakın bir görevdir bu. Sultan’ın ona olan güvenini 1223’te yaşanan şu olay yeterince açıklar: Alâeddin Keykubad ile devletin ileri gelen Seyfeddin Ayaba, Zeyneddin Başara, Mübarizüddin Behramşah ve Bahaeddin Kutluca gibi emirleri arasında siyasi yetki ve hakimiyet çatışması ortaya çıkar, Sultan 24 kişi oldukları rivayet edilen bu emirleri bertaraf eder. Bu emirlerin küçük yaştaki gulâmlarını ise Celâleddin Karatay’a teslim edilmesini emreder. Yakınlığı bize duyuran başka bir olay da şu: 1236’da Kayseri’nin Meşhed Ovası’nda ileri gelen devlet adamları, birçok Rum, Frenk, Rus, Kıpçak misafir ile Şam, Fars, Kirman, Yemen, Taif, Rus, Bulgar ve Rum elçilerinin huzurunda “bala tekin” oynamıştır sultanla.
Sultan Alaeddin Keykubat’ın hayırsız oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve Abhaz eşi tarafından zehirlenerek öldürülmesinin akabinde bir süre devlet görevinden geri çekilir. Ancak II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından kendisine eski görevi olan Taşthane Emirliği ile buna ilaveten “Hazine-i Hâssa Memurluğu” tevdi edilir. Sultanın özel bütçesinin Karatay tarafından kontrol edilmesi, onun sadece mali konulara olan vukufiyetini göstermez, aynı zamanda güvenirliliğine de işaret eder. Karatay, devletin dört temel direğinden biridir hep, saltanat veraseti ile vezirlerin ve öteki görevlilerin atanmasına karar vermede etkili bir konumdadır. Türkiye Selçukluları protokolünde vezirlikten sonra 2. sırada gelen naib-i sultan oluşu ise 1246’dır.
Devlet aklının tecessümü addedebileceğimiz Celaleddin Karatay’ın bu vasfına en iyi örnek ise Moğol baskısına karşı gösterdiği dirayetli tutumudur. Bu tutumu en iyi şu olay aksettirir: IV. Rükneddin Kılıçarslan, 1249 yılında kardeşi II. İzzeddin Keykavus’un azlini ve sultanlığın Moğollar tarafından kendisine verildiğini, ayrıca vezirlik makamına da Bahaeddin Tercüman’ın tayin edildiğini bildiren bir yarlığ göndererek Sivas’ta hüküm sürmeye başlar. Buna karşın, Celâleddin devlet idaresinde meydana gelebilecek karışıklıklara engel olarak IV. Rükneddin Kılıçarslan, II. İzzeddin Keykavus ve II. Alâeddin Keykubad’ın birlikte sultan ilan edilmelerini sağlamak için devreye girer. IV. Rükneddin Kılıçarslan tarafından elçi olarak gönderilen Hotanlı Cemaleddin, saltanatın yarlığ hükmüne göre Rükneddin’e ait olduğunu öne sürmüştür, ancak Karatay, bir plân hazırlayarak “Sizin arzunuz gerçekleşecek ve Rükneddin, Han’ın emri mucibince büyük sultan olacaktır. Bunun için onu alınız ve Aksaray’a götürünüz. İzzeddin de gelsin ve kardeşi ona ne verirse onu kabul etsin” diyerek üç kardeşin Konya-Aksaray arasındaki Kılıçarslan Kervansarayı’nda toplanmasını sağlar. Burada topladığı mecliste ise “Büyük kardeş dururken küçüğün sultan olmasının şeriat ve örfe uygun olmadığını, üç kardeşin birlikte tahta çıkarılmalarının ve Rükneddin Kılıçarslan ile birlikte gelen iki bin Moğol askerinin geri gönderilmesinin gerektiğini” ilan eder. Kadının bu teklifi kabul etmesi üzerine, 1249 yılında üç kardeş adına hutbe okunur, sikke kestirilir ve kitabeler yazılır. Karatay, böylece devleti büyük bir bunalımdan kurtarır. Karatay’ın icat ettiği bu “ortak saltanat” usulünün Türk devletlerinde ilk ve bir kez görüldüğünü de geçerken ifade edelim.
Bu üç sultanın atabeyliğini üstlenerek Vezir Şemseddin İsfahânî’den sonra devlet içinde en güçlü kişi konumuna yükselen Celâleddin Karatay, bu gücü kötüye kullanmaz ve makamının verdiği yetkilerin de dışına çıkmaz. Celâleddin Karatay bu yönetimi boyunca, Moğolları kuşkulandırmadan Anadolu Müslümanlığının geleceği için Moğolların hakimiyeti altına girmemiş, aynı zamanda İslam dünyasıyla ilişkileri sürdürme ve geliştirmenin yollarını aramıştır.
Bu amaçla olsa gerek, 1245’te çıkarılmasına katkıda bulunduğu af yasasıyla hapisteki Ahi Evren ve diğer ahilerin salıverilmesini sağlayan Celaleddin Karatay, ahilere yakın duran, dürüst, faziletli Kadı İzzeddin’in vezirliğe getirilmesine de imkan oluşturur. Ölümünden sonra devletin içine düştüğü iç kavgalar ve acziyet Moğol baskısını derinleştirir, devlet yavaş yavaş parçalanır, 1300’lü yıllarda İlhanlıların yıkılmasıyla birlikte de Anadolu’da “tavaif-ül müluk” (Beylikler dönemi) dediğimiz fetret dönemi başlar.
Yine de Karatay’ın geleceğe kalıcı tesiri sürer kurduğu medreseyle. Şeyh Edebali’den Yunus Emre’ye birçok şahsın yetiştiği Karatay Medresesi kurulduğu 1251’den sonra Anadolu’daki tüm dini ve ilmi zümrelerin gözbebeğidir çünkü. Sadece siyasetle ayakta kalınamayacağının en önemli göstergesidir Celaleddin Karatay’ın vakfiyeleri ve oralardan yetişen kişiler. Karatay medresesinin hemen bütün dini-siyasi zümrelere aynı yakınlık (dolayısıyla aynı uzaklıkta) bulunması buradaki ilmi-irfani meclisleri de bereketlendirir. Başka türlü konuşamayan kişiler, Karatay medresesi aracılığıyla konuşur birbirleriyle. Rıfai dervişlerden kalenderilere, ahilerden Mevlevilere hemen her zümreye kapısı açıktır medresenin. Başka hiçbir şey yapmamış olsa bile sırf, bu medresenin varlığı bile Celaleddin Karatay’ı Anadolu Müslümanlığı’nın mümtaz şahsiyetlerinden biri kılmaya yeter.
Müstakil Gazete
Ama doğru olma ihtimali yüksek bir rivayete göre Uluğ Sultan I. Alâeddin Keykubat’ın azadlı kölelerinden. Devlet hizmetine girişi ise Keykubad’ın abisi I. İzzeddin Keykavus döneminde. Tarih 1215. Bu tarihten ölümüne kadar ise 40 yıl devlet hizmetinde bulundu. Konya’da medfun veliler listesinde ismine “Emir Celaleddin” olarak rastlamak mümkün. Hazret-i Mevlâna mektuplarında, onunla ilgili olarak “Seçilmiş beylerin ulusu, büyüklerin övüncü, himmetleri yüce, melek huylu, Allah’a en yakın meleklerin sıfatıyla sıfatlanmış hayır ve insaf madeni, padişahlarla sultanların en yakını… Mazlumların yardımına koşan millet ve din celâli” şeklinde övücü sözler kullanır. Karatay’ın hiç evlenmediğini de zikretmiş olalım. Bütün kaynaklar onun fedakâr, ahlaklı, hayırsever, ibadetine düşkün ve güçlü bir devlet adamı olduğunda ittifak eder.
Karatay Medresesi haricinde yaptırdığı hiçbir eserde ismini zikretmemiştir. Sadece Anadolu’da değil, 1251’de Kadı İzzeddin’le birlikte Abbasi halifeliği nezdine elçi olarak gittiği Bağdat’ta da Şehabeddin Ömer es-Sühreverdî’nin türbesini de yaptırmıştır. Fütüvvet Teşkilatı’nın kurucusu bu büyük şeyhe ve onun Anadolu halifesi Evhadüddin Kirmani’ye hürmeti en üst düzeydedir; 1221’de I. Alaeddin Keykubat ile birlikte şed kuşanarak Sühreverdi’ye bağlanmış, Kirmani’ye de mürid olmuştur. Ahi Evren’le ve diğer ahilerle ünsiyet ve muhabbeti elbette bu sayededir.
Bizim için Celaleddin Karatay’ı önemli kılan devlete 40 yıl boyunca yaptığı hizmettir. Bu 40 yıl boyunca sırasıyla “emir-i devât”, “emir-i taşthâne”, “hazinedâr-ı hâss”, “nâib” ve “atabey” olarak önemli mevkilerde bulunur. İbn Bibi’nin bizzat kendisinden yaptığını ifade ettiği rivayetine göre, Celâleddin Karatay Alâeddin Keykubad’ın tahta çıkışından ölümüne kadar bu sultanın hizmetinde bulunmuştur. İbn Bibi’nin aktarımıyla Celaleddin Karatay, bu dönemini şöyle anlatır: “Barışta ve seferde, varlıkta ve yoklukta 18 yıl gece gündüz o hazretin yanında bulundum.” Bu anlatımdan da anlaşılacaktır ki sultana son derece yakın bir görevdir bu. Sultan’ın ona olan güvenini 1223’te yaşanan şu olay yeterince açıklar: Alâeddin Keykubad ile devletin ileri gelen Seyfeddin Ayaba, Zeyneddin Başara, Mübarizüddin Behramşah ve Bahaeddin Kutluca gibi emirleri arasında siyasi yetki ve hakimiyet çatışması ortaya çıkar, Sultan 24 kişi oldukları rivayet edilen bu emirleri bertaraf eder. Bu emirlerin küçük yaştaki gulâmlarını ise Celâleddin Karatay’a teslim edilmesini emreder. Yakınlığı bize duyuran başka bir olay da şu: 1236’da Kayseri’nin Meşhed Ovası’nda ileri gelen devlet adamları, birçok Rum, Frenk, Rus, Kıpçak misafir ile Şam, Fars, Kirman, Yemen, Taif, Rus, Bulgar ve Rum elçilerinin huzurunda “bala tekin” oynamıştır sultanla.
Sultan Alaeddin Keykubat’ın hayırsız oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve Abhaz eşi tarafından zehirlenerek öldürülmesinin akabinde bir süre devlet görevinden geri çekilir. Ancak II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından kendisine eski görevi olan Taşthane Emirliği ile buna ilaveten “Hazine-i Hâssa Memurluğu” tevdi edilir. Sultanın özel bütçesinin Karatay tarafından kontrol edilmesi, onun sadece mali konulara olan vukufiyetini göstermez, aynı zamanda güvenirliliğine de işaret eder. Karatay, devletin dört temel direğinden biridir hep, saltanat veraseti ile vezirlerin ve öteki görevlilerin atanmasına karar vermede etkili bir konumdadır. Türkiye Selçukluları protokolünde vezirlikten sonra 2. sırada gelen naib-i sultan oluşu ise 1246’dır.
Devlet aklının tecessümü addedebileceğimiz Celaleddin Karatay’ın bu vasfına en iyi örnek ise Moğol baskısına karşı gösterdiği dirayetli tutumudur. Bu tutumu en iyi şu olay aksettirir: IV. Rükneddin Kılıçarslan, 1249 yılında kardeşi II. İzzeddin Keykavus’un azlini ve sultanlığın Moğollar tarafından kendisine verildiğini, ayrıca vezirlik makamına da Bahaeddin Tercüman’ın tayin edildiğini bildiren bir yarlığ göndererek Sivas’ta hüküm sürmeye başlar. Buna karşın, Celâleddin devlet idaresinde meydana gelebilecek karışıklıklara engel olarak IV. Rükneddin Kılıçarslan, II. İzzeddin Keykavus ve II. Alâeddin Keykubad’ın birlikte sultan ilan edilmelerini sağlamak için devreye girer. IV. Rükneddin Kılıçarslan tarafından elçi olarak gönderilen Hotanlı Cemaleddin, saltanatın yarlığ hükmüne göre Rükneddin’e ait olduğunu öne sürmüştür, ancak Karatay, bir plân hazırlayarak “Sizin arzunuz gerçekleşecek ve Rükneddin, Han’ın emri mucibince büyük sultan olacaktır. Bunun için onu alınız ve Aksaray’a götürünüz. İzzeddin de gelsin ve kardeşi ona ne verirse onu kabul etsin” diyerek üç kardeşin Konya-Aksaray arasındaki Kılıçarslan Kervansarayı’nda toplanmasını sağlar. Burada topladığı mecliste ise “Büyük kardeş dururken küçüğün sultan olmasının şeriat ve örfe uygun olmadığını, üç kardeşin birlikte tahta çıkarılmalarının ve Rükneddin Kılıçarslan ile birlikte gelen iki bin Moğol askerinin geri gönderilmesinin gerektiğini” ilan eder. Kadının bu teklifi kabul etmesi üzerine, 1249 yılında üç kardeş adına hutbe okunur, sikke kestirilir ve kitabeler yazılır. Karatay, böylece devleti büyük bir bunalımdan kurtarır. Karatay’ın icat ettiği bu “ortak saltanat” usulünün Türk devletlerinde ilk ve bir kez görüldüğünü de geçerken ifade edelim.
Bu üç sultanın atabeyliğini üstlenerek Vezir Şemseddin İsfahânî’den sonra devlet içinde en güçlü kişi konumuna yükselen Celâleddin Karatay, bu gücü kötüye kullanmaz ve makamının verdiği yetkilerin de dışına çıkmaz. Celâleddin Karatay bu yönetimi boyunca, Moğolları kuşkulandırmadan Anadolu Müslümanlığının geleceği için Moğolların hakimiyeti altına girmemiş, aynı zamanda İslam dünyasıyla ilişkileri sürdürme ve geliştirmenin yollarını aramıştır.
Bu amaçla olsa gerek, 1245’te çıkarılmasına katkıda bulunduğu af yasasıyla hapisteki Ahi Evren ve diğer ahilerin salıverilmesini sağlayan Celaleddin Karatay, ahilere yakın duran, dürüst, faziletli Kadı İzzeddin’in vezirliğe getirilmesine de imkan oluşturur. Ölümünden sonra devletin içine düştüğü iç kavgalar ve acziyet Moğol baskısını derinleştirir, devlet yavaş yavaş parçalanır, 1300’lü yıllarda İlhanlıların yıkılmasıyla birlikte de Anadolu’da “tavaif-ül müluk” (Beylikler dönemi) dediğimiz fetret dönemi başlar.
Yine de Karatay’ın geleceğe kalıcı tesiri sürer kurduğu medreseyle. Şeyh Edebali’den Yunus Emre’ye birçok şahsın yetiştiği Karatay Medresesi kurulduğu 1251’den sonra Anadolu’daki tüm dini ve ilmi zümrelerin gözbebeğidir çünkü. Sadece siyasetle ayakta kalınamayacağının en önemli göstergesidir Celaleddin Karatay’ın vakfiyeleri ve oralardan yetişen kişiler. Karatay medresesinin hemen bütün dini-siyasi zümrelere aynı yakınlık (dolayısıyla aynı uzaklıkta) bulunması buradaki ilmi-irfani meclisleri de bereketlendirir. Başka türlü konuşamayan kişiler, Karatay medresesi aracılığıyla konuşur birbirleriyle. Rıfai dervişlerden kalenderilere, ahilerden Mevlevilere hemen her zümreye kapısı açıktır medresenin. Başka hiçbir şey yapmamış olsa bile sırf, bu medresenin varlığı bile Celaleddin Karatay’ı Anadolu Müslümanlığı’nın mümtaz şahsiyetlerinden biri kılmaya yeter.
Müstakil Gazete
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





