18 Ekim 2018 Perşembe

Bir eşik düşünürü olarak Gazzali

Ebu Hamid El-Gazzali, modern zamanlarda gerek oryantalistlerin gerekse modernist yorumcuların eleştiri oklarına hedef olur. Bilhassa Doğu’nun Batı’dan farklılığının dinsellik değil, hukuk anlayışındaki noksanlık, sabit bir doğal düzen olmayışı, dolayısıyla doğal hukuk yaklaşımlarının bulunmayışı olduğunu öne süren MacDonald’dan Gazzali’yi üç ana teolojik ve felsefi sistem (İslam, Hıristiyanlık ve Neoplatonizm) arasında konumlayarak ele alan, hatta Gazzali’nin teolog olarak Müslüman, bilim adamı olarak Neoplatoncu, ahlakçı ve mistik olarak ise Hıristiyan addedilebileceğini ileri süren Hollandalı oryantalist Wensinck’e kadar 19. yüzyıldan 20. yüzyıla etkin olmuş birçok oryantalist ismin ve modernleşme-Batılılaşma taraftarlarının İslam medeniyetinde felsefi düşüncenin durağanlaşıp gerilemesinde Gazzali’yi suçlu gösterdiklerini görürüz.
Yine Gazzali’ye yönelik olarak çağdaş Arap milliyetçiliği ve çağdaş İslam düşüncesi içinde de birçok ilginç, ilginç olduğu kadar da tartışılması o kadar gerekmeyen düşünce vardır. Bunlardan en ilgincini ise elbette Faslı düşünür Muhammed Ebid el-Cabiri ifade eder: “Şayet Gazzali var olmasaydı sizce Gazzali’den sonra Arap-İslam medeniyeti nasıl olurdu? Gazzali hiçbir şey yazmamış olsaydı Arap-İslam medeniyeti ne kaybederdi?” Gazzali’ye yönelttiği felsefi eleştirisinde onun naturalist ontolojiyi tanrıcı bir oluş teorisiyle ikame ettiğini ileri süren Cabiri, rasyonalist epistemolojilerin bundan büyük zarar gördüğü sonucunu ileri sürer. Cabiri’nin Gazzali’ye yönelttiği eleştirilerin hattında konumlanan Mısırlı düşünür Hasan Hanfi’ye göre de “Gazzali mantığın hür ve sağlıklı kullanımın karşısındaki dikilen duvarın merkezinde”dir.
Soru-cevap arkeolojisi
Hakkında yapılan bu çağdaş yorumlara karşı Gazzali sadece Sünni ve Şii yorumlarını değil, Yahudilik ve Hıristiyanlığın teolojilerini de derinden etkilemiştir. Sözgelimi Yahudiliğin en önemli teologu İbn Meymun Aklı Karışıklar İçin Kılavuz’unda tamamen Gazzalici görünür, Gazzali’nin Hıristiyan teolojisi üzerindeki iz ve etkileri Aquinalı Thomas’a kadar uzanır.
12. yüzyılda yaşamış Gazzali’nin ve bıraktığı mirasın gerek gelenekte gerekse şimdi pozitif ama eşit olmayan alımlanışının onun zengin fikri repertuarıyla alakalı olduğunu düşünen Güney Afrikalı yazar İbrahim Musa, Gazzali ve İmgelem Poetikası adlı kitabında Gazzali’nin bir “dehliz” (eşik) düşünürü olduğunu ileri sürüyor. Dehliz kavramını işleyen ve böylelikle çağdaş İslami söylemlere bir kapı aralamaya çalışan İbrahim Musa, böylelikle geleneksel olan ile modern olanı buluşabileceği söylemsel bir mekan oluşturma gayretinde. Gazzali’nin soru ve cevaplarından daha önemli gördüğünün soru-cevap arkeolojisi olduğuna dikkat çeken Musa bu amaç için, Gazzali’nin paradigmatik ve yaratıcı bir düşünür olarak bize sunduğu bilgi arkeolojisinin hatlarını çizmeye çalışıyor. Çok sesli, hareket, buluş, oyunbazlık ve keşfi teşvik eden bir diyalogla Ebu Hamid el-Gazzali’ye diyalojik bir karşılaşma arayan İbrahim Musa’nın kitabının tercümesi ise içerdiği mebzul miktardaki dizgi hataları ve tercüme tercihleriyle okunması son derece zahmetli bir metin olarak görünüyor.

14 Ekim 2018 Pazar

Kültürün ihtiyacı: Yönetici zekâ

İstanbul’da, Koç Üniversitesi’nde açılan Çatalhöyük sergisi Konya’nın kültürel anlamda yaşadığı acziyeti göstermesi bakımından önemli.
Türkiye’deki arkeolojik SİT alanlarının yüzde 40’ı Konya’da, Çatalhöyük kazıları 50 yılı aşkın bir süredir Konya’da sürdürülüyor, ama henüz bu kazılarla ilgili herhangi bir sergi bile açılmış değil şu şehirde.
Türkiye’nin bana kalırsa en önemli Eski Çağ Tarihi Uzmanı Konya’da yaşıyor, Prof. Dr. Hasan Bahar.
Hasan Bahar beyin de belirttiği gibi dünyada Anadolu neyse, Anadolu’da da Konya öyle.
Konya’nın tarihsel dönemlere göre azalıp çoğalıyor bu önemi. Ayrıca sırf fiziki arkeoloji değil, kültürel arkeolojide de Konya'nın önemi büyük. Osmanlı felsefe-biliminin kökleri Konya’da, tasavvuf düşüncesinin üstadları bir şekilde Konya’yla birlikte anılıyor.
Tarihsel ve jeo-stratejik önemi de büyük Konya’nın. Sözgelimi neolitik dönemde, Hititler döneminde ve Selçuklular’da Anadolu’nun merkezi Konya. Peki, ama şu an nerede? Siyasette ve ekonomide tamam kıyılardayız. Ya çokça övündüğümüz kültürde yerimiz neresi? Kendimizi gördüğümüz yere layık mıyız?
Bütün bu saydığımız hususların önemini kavrayabilecek yönetici zeka eksikliği çekiyoruz. Maalesef durum bu.
Kültüre yön vermesini umduğumuz bürokrat ve sair kişilerin kültüre dair ne kavram oluşturabilecek bir kavrayış güçleri var, ne yeni anlamlara ulaşabilecek anlayış yeterlilikleri...
Bunlar olmayınca olup biten şey: Bitmeyen çıraklık ya da benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.
Oysa kültürel çıraklıktan kurtulmanın en önemli ve kolay yolu "usta" olabilmek; yani oyunun kurucu kurallarını yeniden tasarlamak.
Bırakın Konya'da Çatalhöyük sergisi açmayı; 2008 Zindankale, 2011 Kılıçarslan Köşkü ve Alaaddin Tepesi, 2014-15 Beşyol, 2015 Kuzeydoğu sur kapısı kazılarında elde edilen arkeolojik eşyanın sergileri bile yapılmadı...
Selçuklu arkeolojisi üstüne de sergi açabilecek zenginlikte envanter var ama ortada ne sergi var ne de doğru düzgün bir müze...
Hatta bizzat sergi salonu olarak inşa edilmiş bir alan bile yok, kültür sanat merkezlerinin koridorlarında sergilenen fotoğraflar, vesaireler…
Zindankale Kültür ve Sanat Galerisi olarak düzenlenmiş Zindankale sur temellerinin bulunduğu alanı bile 24 saat kapalı tutuyoruz.
Mesela Kubad Abad kazılarından elde edilen envanteri Konya kamuoyu gezip görse fena mı olur? Konya'da niye Kubad Abad sergisi düzenlenmez?
Tamam, 1960'larda yapılan kazılarda elde edilmiş envanteri Karatay Çini Eserler Müzesi'nde sergiliyorsunuz. İyi yapıyorsunuz.
Peki, ama 2000'lerden bu yana yapılan kazı sonuçları? Onları kamuoyuna duyurmak, göstermek bu kadar zor mu?
28 Temmuz 2017/ Konya Postası

Konya'nın tarihi, asit kazanında mı?

Dünya Tarihi Kentler Birliği konferansı bugün toplanırken Konya'nın arşiv belgelerinin hurda kağıtçılara satıldığı iddiası kamuoyunu sarstı.


Vakıflar Bölge Müdürlüğü arşivlerinde yer alan ve Konya'nın son yüzyılına ait 2 kamyon dolusu tarihi evrakın SEKA'ya gönderildiği iddia edildi. Memleket'in 2 Haziran tarihinde "Tarihimizi çöpten topluyoruz" başlığıyla haberleştirdiği Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne astronomik bir ücretle kazandırılan tarihi belgelerin kaynağı belli oldu. Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne kazandırılan tarihi evrak, iddialara göre, Vakıflar Bölge Müdürlüğü arşivinden hurda kağıtçılara satılan tarihi evrakın çok cüzi bir bölümünü oluşturuyor.
VAKIFLARIN ARŞİV EVRAKINI SATTIĞI İDDİA EDİLDİ
Rampalı Çarşı'daki sahaflardan ve hurda kağıt alım satımıyla uğraşan kişilerden edindiğimiz bilgilere göre, Nisan ayında Vakıflar Bölge Müdürlüğü binasında yapılan tadilat çalışmaları nedeniyle müdürlük tarihi evrakı 2 hurda kağıtçıya kilo hesabıyla elinden çıkardı. Müdürlükten 2 kamyon dolusu hurda kağıt alan hurdacı bunları SEKA'ya sattı. 600 kilo tutan tarihi evrak yığınını satın alan diğer hurda kağıtçı ise hurda kağıtlar arasındaki tarihi belgeleri seyyar kağıt toplayıcılar eliyle Rampalı Çarşı'daki sahaflara pazarladı.
2 KAMYON EVRAKIN AKIBETİ BELİRSİZ
Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nden 2 kamyon dolusu hurda kağıt satın aldığı iddia edilen hurda kağıtçıya bütün çabalarımıza rağmen ulaşamadık. İddialara göre, hurda kağıt ticaretiyle uğraşan tacir, bu kağıtları Nisan ayında SEKA'ya sattı. SEKA, kendisine gelen hurda kağıtlara geri dönüşüm prosesi uygulayarak önce asit kazanında eritiyor ve daha sonra yeniden kağıt haline getiriyor. Eğer iddialar doğruysa Konya'nın son yüzyılını aydınlatacak önemdeki kayıtları içeren belgeler de bu durumda asit kazanında eritilerek sıfır kağıt haline getirildi.
600 KİLO BELGE 70 YTL'YE SATILDI
600 kilo belgeyi satın alan seyyar hurda kağıtçı ise belgeleri işyerinin bahçesine dökerek aynı işle uğraşan başka bir hurda kağıtçıya 70 YTL karşılığında sattı. Gazetemizde yayınlanan haberin ardından Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nde çalışan bir uzmanın kendilerini ziyaret ettiğini ifade eden sahaflar, "Uzman bize bu aldığımız belgelerin kaynağını sordu. Bu belgeleri çöpten bulduğumuz şeklinde konuşmamızın yerinde olacağı tavsiyesinde bulundu" dediler.
DEVLETİN ARŞİVİ DEVLETE BİN 250 YTL'YE SATILDI
Geçtiğimiz hafta 1841-1842 tarihli evkaf defterinin ve padişah beratlarının da aralarında olduğu tarihi belgeler, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne bin 250 YTL karşılığında kazandırılmıştı. Devletin sahip olduğu tarihi evrakı önce kilo hesabı elinden çıkarıp daha sonra başka bir kurumu aracılığıyla astronomik bedellerle tekrar edinmesini eleştiren uzmanlar, "Konuşulanlara göre, devletin bir kurumu kendisine koruma göreviyle tevdi edilen evrakı hurda kağıtçılara son derece düşük bir ücretle sattı; yine devletin başka bir kurumu bu evrakı sahaflardan son derece yüksek ücret ödeyerek satın almak zorunda bırakıldı. Bu durum da gösteriyor ki kurumlar arasında yeterince işbirliği ve koordinasyonun olmayışı devletin zarara uğramasına yol açıyor" dediler.
HURDA KAĞITÇIDAN ALINAN TARİHİ BELGELER ELİMİZDE
Rampalı Çarşı'daki sahafların hurda kağıtçıdan satın aldıkları tarihi evrakların Vakıflar Bölge Müdürlüğü arşivinden çıktığını gösteren dokümantasyonun bir kısmına ulaştık. Osmanlıca belgelerin yanı sıra 1930 ila 1945 yılları arasında Konya Evkaf Müdürlüğü'ne ait yazışmaları içeren belgeler halen Rampalı Çarşı'daki bir sahafın elinde bulunuyor. Gördüğümüz evrak arasında Ilgın Kervansarayı'nın hapishaneye çevrilmesiyle ilgili 1932'lerde Konya Vilayeti Nafia Başmühendisliği, Adliye Vekaleti ve Evkaf Müdürlüğü arasındaki yazışmaların yanı sıra, Kürkçü Mahallesindeki Veznedar Camii'ne imam atanması yolunda mahalle sakinlerinin yetkililere sunduğu 1934 tarihli istida da bulunuyor. İstidanın Konya'nın gündelik hayatına ilişkin arşiv değeri son derece önemli, çünkü istidayı imzalayan mahalle sakinlerinin ismi ve imzaları açıkça okunabiliyor.

GENÇ İDDİALARI YALANLIYOR
Sözü edilen iddiaları yalanlayan Konya Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç, "2007 yılının 6. ayında Bölge Müdürlüğü'nde arşiv niteliğinde ne varsa 215 koli olarak Ankara'ya Genel Müdürlüğümüze escort eşliğinde gönderdik. Hurda kağıtçılara müdürlük olarak herhangi bir hurda kağıt satışımız söz konusu değildir. Arşiv niteliği taşımayan belgeleri imha etmek için de düzenlenmiş bir yönetmeliğimiz vardır. Bu tür belgeleri bu yönetmeliğe uygun olarak imha ettik. Bu tür konularda yönetmelik haricine çıkmamız mümkün değildir" açıklamasını yaptı.

YETKİLİLERDEN AÇIKLAMA BEKLENİYOR
Tarihi ve kültürel değerlerin muhafaza edilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması noktasında bu tür arşiv belgelerinin önemli olduğunun altını çizen Konya kamuoyu ve kültür adamları yetkililerden konuyla ilgili şüpheleri izale edecek bir açıklama bekliyor.




10 Haziran 2008/Konya Memleket gazetesi


Bu ayıbı kim temizleyecek?

Havzan’daki tatlı su çeşmesinin üzerinde bulunan ‘sultani’ kitabeler korunmayı bekliyor. Uzmanlar bu kitabelerin İnce Minareli Medrese’de benzerleriyle birlikte sergilenmesi gerektiğini kaydederken müze yetkilileri bunun mümkün olmadığını iddia ediyor.
Havzan mahallesindeki bir tatlı su çeşmesinin üzerinde bulunan tarihi kitabeler dikkat çekiyor. Uzmanlar bu kitabelerin Konya iç surlarına ait olduğunu ifade ederek müzede korunmaları gerektiğini kaydederken müze yetkilileri çeşmenin de tescilli tarihi eser olması dolayısıyla bunun mümkün olmadığını belirtiyorlar.

KİTABELER I. ALAADDİN KEYKUBAT’IN İSMİNİ TAŞIYOR 
Konuyla ilgili gazetemize bir açıklama yapan Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram, çeşmenin üzerinde yer alan iki kitabeden birinin üzerinde açık ve seçik olarak “Alaaddin Keykubat ibni Keyhüsrev Sultan el Muazzam ed- Dünya ved-Din” ibaresinin okunduğunu, bu ve başka bazı karinelerden hareketle bu kitabelerin 1220 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat’ın 140 emiriyle birlikte yaptırdığı Konya dış surlarının inşaatı esnasında onarttığı ve Alaaddin Tepesi’ni çevreleyen iç surların kuzeydeki Sultan kapısına ait olabileceğini belirtiyor. Konya iç surlarının 3 kapısı bulunduğunu belirten Prof. Dr. Bayram bu kapılardan güneyde bulunan kısmın Selçuklular zamanında sürekli kapalı kaldığına işaret ederek “Şimdiki Zafer’e açılan kapıya ise Ahmedek kapısı denirdi. Kılıçarslan Köşkü’nün kuzeyinde yer alan Sultan kapısı ise sur içinden dışarı çıkışlar için kullanılırdı. Bu surları dış surların yapımı esnasında 140 emir ve vezirine ferman buyurarak, bazı bölümlerini de bizzat kendi hazinesinden harcayarak Sultan Alaaddin Keykubat onartmıştı. Kendi masraf ettiği yerlere de çeşmede rastladığımız türden kitabelerin konması pek tabiidir” dedi.
Konya surlarına ait olduğu ifade edilen kitabelerde “Alaaddin Keykubat ibni Keyhüsrev Sultan el Muazzam ed- Dünya ved-Din” ibaresi rahatça okunuyor.

KONYALILAR SURLARI TAŞ OCAĞI GİBİ KULLANDI Ünlü tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın 1900’lü yılların başında Konyalılar’ın surları taş ocağı gibi kullanarak tahrip ettiği şeklindeki gözlemleri olduğunu da bildiren Prof. Dr. Bayram, “Konya’nın birçok mahallesinde iç ve dış surlardan bu yolla sökülüp götürülen birçok tarihi sütun, kitabe ve taş vardır. Bu çeşmedeki kitabe de muhtemelen bu yolla surlardan alınmış olabilir” diye konuştu. 1900’lü yıllara kadar ayakta kalabilmiş surların bu yolla tahrip edildiğini belirten Prof. Dr. Bayram, bu olayın Konya’daki tarihi tahribatın boyutlarını göstermesi bakımından da ilginç olduğunu kaydetti.
Prof. Dr. Mikail Bayram, Sultan Alaaddin Keykubat ismini taşıyan kitabelerin müzede korunmasının elzem olduğunu ifade etti.

KİTABELERİN DEVAMI İNCE MİNARELİ MEDRESE’DE 
Havzan’daki çeşmede bulunan kitabelerin devamı ve benzerlerinin İnce Minareli Medrese’de korunduğunu ifade eden Prof. Dr. Mikail Bayram, “Konya’daki mahallelere dağılmış haldeki bu ve benzeri kitabelerin korunması için müzeye taşınması elzem. Bu kitabelerde kayıtlı tarihi bilgiler, ancak diğer kitabelerle birlikte incelenirse bize faydalı olur. Fakat bu konuda resmi kurumların duyarsız kaldığını görmek bizi üzüyor” dedi.

ÇEŞME TESCİLLİ, KİTABELER TAŞINAMAZ!
Konya Müze Müdürü Yusuf Benli ise Havzan’daki çeşmede bulunan ‘sultani’ kitabelerden haberdar olduklarını, birçok çeşmede bu ve benzeri kitabelere rastlandığını doğrulayarak “Fakat bu çeşmeler Tabiat ve Tarihi Varlıkları Koruma Kurulu tarafından tescillendiği için bizim bu kitabeleri söküp müzeye kaldırmak gibi bir uygulamamız olamaz. Çünkü öyle yaparsak tarihi çeşmeye zarar vermiş oluruz” dedi. 
Tescilli olduğu söylenen çeşmedeki KOSKİ levhası ile tarihi kitabeler arasındaki tezat dikkat çekiyor.
Çeşmenin önünde bulunan sütunun da surlara ait bir parça olduğu iddia ediliyor.

TESCİLLİ ÇEŞMEDE KOSKİ LEVHASI! 
Benli’nin tescilli olduğunu söylediği çeşmede bulunan 1992 tarihli “Büyükşehir Belediyesi Koski Tatlı Su Çeşmesi” ibarelerini taşıyan levha ise altındaki tarihi kitabelerle tezat teşkil ediyor.

19.04.2009 Konya Memleket gazetesi

11 Ekim 2018 Perşembe

Kültürel tahakküm distribütörleri

Gezi hadiseleri ve 17-25 Aralık yargı-polis darbe girişiminin ardından Türkiye’de en çok tartışılan konuların başında yer aldı kültür konusu ve kültürel iktidar sorunu. Gezi hadiselerinin alevlenmesinde özellikle bazı sözümona popüler sanatçı ve kültür adamlarının döktüğü benzinin büyük rolü vardı. Bu sanatçı, aydın ve kültür adamları genelde kendi meşruiyetlerini ‘okumuşluk-kültürlülük-bilimsellik’ vb. kavram ve deyimlere yaslanarak tedarik etmeye bakıyor, bu kavram ve kelimelerin toplum nezdinde taşıdığı itibarı tepe tepe kullanıyordu.
Açık Görüş’te yayınlanan yazılarıyla yakından tanıdığımız Ercan Yıldırım, Türkiye’nin Yeni Kültürü adıyla yayınlanan yeni eserinde “kültürel iktidar”, “kültür savaşı”, “gündelik hayatımızı sürdürmemizi sağlayan bir mecra olarak kültür”, “kültür cephesi” vb. kavramlaştırmalarıyla halen etkilerini her an üzerimizde hissettiğimiz, alışveriş tarzlarımızdan zevklerimize, yaşama üslubumuzdan insani ilişkilerimize, hoşça vakit geçirme biçimlerimizden düşünme ve yorumlama stillerimize kadar ister fark edelim ister etmeyelim birçok boyuta sirayet eden etki ve sonuçları ile küresel kültür endüstrisini ve onun Türkiye’deki distribütörlerini tartışmaların merkezine oturtuyor. Kültür endüstrisinin başta sinema, televizyon, eğlence, müzik, yayıncılık, yazılım, gastronomi ve turizm olmak üzere hemen bütün sektörlerini elinde tutan büyük burjuvazinin 2015’ten bu yana yaşanan yoğun siyasal gündemde etkinliği belirgin hale gelmiş politik, iktisadi ve kültürel dil ve söylemi kurduğunu da belirten Ercan Yıldırım, kültür kavramının birbiriyle alakalı ama ayrı ayrı ele alınmaları gerekli iki kavranışından yola çıkarak küresel kültürün gündelik hayatlarımıza müdahil olma biçimlerini analiz ediyor.
Ev, mahremiyet, sınırlar
Kültürü sadece kişiler, ürünler ve entelektüel eserler üzerinden kavramanın yanıltıcılığına işaret eden Yıldırım, onun aynı zamanda bir yaşam biçimi, zihniyet dünyası ve gündelik hayat organizasyonu olduğunu da ifade ediyor. Türk milletinin nasıl yaşayıp hangi arzularla, hedeflerle ve ideallerle buluştuğunu, gündelik hayatını hangi kaygılar nesneler ve zevkler etrafında ördüğünü anlamaya çalışan bakış açısıyla Yıldırım küresel kültür endüstrisinin ülkedeki distribütörleri, kolları ve sektörleriyle gündelik hayatlarımız üstüne kurduğu mütehakkim iktisadi, ahlaki, kültürel nüfuzun sonuçlarını tartışıyor. Neoliberal iktisadi kültürün bu nüfuzuyla birlikte gündelik hayatımızda ciddi dönüşümler yaşandığını kaydeden Yıldırım, ev, mahremiyet, sınırlar, İslami değerler, geleneksel hayat ve düşünüş biçimleri, insan ilişkileri gibi alanlarda bu dönüşümün etkisiyle sıradanlığın, bayağılığın normalleştiğini ifade ederek küçük burjuva zevklerinin trendleştirildiği kahraman kültleriyle ortaya çıkarılan yeni insanların arasındaki müşterekliği vurguluyor. Tecime elverişli olmayan, ticarileştirilemeyecek hiçbir nesne, değer, üslup ve biçim tanımayan bu müştereklik, küresel kültürün işleyişinden kaynaklanan, hatta bizzat onun tarafından hedeflenen bir sonuçtur.
Bütün bunlara karşın köklü bir siyasi dönüşümün, kapitalizm dışı bir iktisadi sistem aracılığıyla güzideler sınıfının teşkil edeceği bir kültür cephesi yoluyla yapılacak kapsamlı bir kültür savaşını gerektirdiğini savlayan Ercan Yıldırım, “kültürel iktidar” tartışmalarının perde arkasında yatan gelişmeleri, bu gelişmelerin iktisadi ve gündelik hayata müteallik boyutlarını ortaya çıkarıyor.

4 Ekim 2018 Perşembe

Yediklerimiz helal, ya kaplarımız?

Din ve siyaset ilişkisinin gündelik gerçekliğe nasıl yansıdığı ya da yansıması gerektiği etrafında doğan birçok sorun ve tartışma Türkiye’nin son 50 yılındaki kamusal gündemin üzerinde durduğu en önemli madde olarak görünür. Bu tartışmalar büyük ölçüde siyasetle dini, gündelik gerçekliğin esaslı bir şekilde parçası olarak görme arzusunda olanlarla, onu elden geldiğince kamusal alanın dışına itmeye çalışanlar arasındaki gerilimden beslenir.
Çoğu siyasal bir lehçede açığa vurulan bu gerilim ve çatışmaların gündelik hayatın çeşitliliği ve akışkanlığı içinde, özellikle din ve toplum ilişkilerinin muğlak ve kolay kolay teorize edilemeyecek modern şartlar altında ortaya çıkardığı sorunlara odaklanarak Türkiye’deki modernleşme süreci ve değişim pratiklerinin toplumsal muhayyilemizin başta din olmak üzere kurucu unsurlarını nasıl ihlal ettiğini serimleyen bakış açısıyla Necdet Subaşı Sosyoloji Günlükleri adlı kitabında din ve siyaset ilişkileri sözkonusu olduğunda takınılan çeşitli tutum ve tavırları ele alıyor.
Dışlama stratejisi
Subaşı’na göre 2007 yılıyla birlikte yeni bir ivme kazanan kapsamlı bir dışlama stratejisi, dini ve dini olma iddiasını taşıyan her türlü varlık beyanını bir şekilde manipüle etmeyi başarmıştır. Subaşı, bu manipülasyonun nasıl gerçekleştirildiğine dair kapsamlı sayılmasa da yazılar boyunca önemli analizler yapıyor, bu süreçte dinin gerek sivil gerekse resmi temsillerinin anlaşılma şekillerini sosyopolitik tartışmalar ekseninde değerlendiriyor.
Subaşı böylelikle kitabı boyunca gah “Şimdiki dünyanın gerçekliği karşısında yutkunmayan bir din dili nasıl üretilebilir?” sorusuyla ilahiyat fakültelerinde çalışan akademisyenlerin çeşitli konulardaki kolaycı teslimiyetçiliklerini muaheze ediyor, gah toplumda yaşanan bireyselleşme, dinsel alanın rasyonelleşmesi, ticari ve bürokratik kisvelere bürünmesiyle oluşan muhataralı sorunları ele alıyor.
Subaşı bu tartışmalar boyunca Yeni Türkiye’de dinin hangi temsiller üzerinden kendini var ettiğini, verili politik bağlamlara borçlu görünen örgütlü dinsel yapıların rekabet alanlarının nasıl işlediğini, gündelik dini söylemlerin yer yer politik ataklarla örtüşebilen müfredatını ve kurucu aktörlerin hemen her durumda yeniden inşasına fırsat veren heyecanının açığa çıkardığı pragmatizmi de çözümlemelerinde kerteriz seçiyor.
Ne devletin reel-politik tasavvurlarına kayıtsız şartsız teslimiyete ne de din adına insanları kullanmayı amaçlayan FETÖ benzeri örgütlerin sözde maneviyat vurgularına bel bağlamadan din ile devlet arasında soğukluğu en aza indirecek bir müzakereye giden yolun geçtiği darboğazları işaret eden tutumuyla Subaşı’nın yazıları disiplinlerarası özellikleriyle de ilgi çekici. Türkiye’nin son 10 yılındaki kamusal tartışmalar, o tartışmalara bizatihi dahil olunarak yazılmış yazılarıyla katkı sunan Subaşı’nın kitabı tarihi öneme sahip bu vetireyi yeni baştan nasıl düşünmemiz gerektiğini de gösteriyor.
Nihai kertede Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasasında ‘laiklik’ ilkesinin bulunduğu bir devletin örgütlenmesi içerisinde yeri ve konumunun belirsizliğindne kaynaklanan çeşitli sorunların gündelik hayatlardaki dindarlığın görünümlerine etkisini de göz önüne alan Subaşı “Yediklerimizin helal, ancak onları pişirdiğimiz kapların zehirli olduğu” bir iklimde yaşadığımızı bize sürekli hatırlatıyor.

3 Ekim 2018 Çarşamba