14 Mart 2021 Pazar

Osmanlı'nın son demlerinden bir felsefi neşriyat

 Osmanlı devletinin son dönemlerinde, özellikle İkinci Meşrutiyet sonrasında sadece siyasi ve toplumsal planda değil fikir ve kültür alanlarında da önemlice bir hareketlilik yaşandığı bilinir. Yüzyıllarca hakimiyetini sürdürmüş klasik paradigmanın parçalanması sonucu Osmanlı toplumunda giderek etkinliğini artıran modern fikirlerin yaygınlaştığını görürüz. İkinci Meşrutiyet'le birlikte basın-yayın camiasında yaşanan hareketliliğin entelektüel hayata da yansıması bir yerde elbette mukadderdir, lakin siyasi ve gündelik meselelere ilişkin yayın yapan süreli yayınlar kadar bilimsel ve felsefi konulara tahsis edilmiş neşriyatın da bu dönemde arttığı, hatta entelektüel sahnede neredeyse başat konuma yükseldikleri görülür.

Ziya Gökalp'in mefkureleştirdiği "Yeni Hayat"ı müdafaa etmeyi amaç edinerek, bir yerde Ziya Gökap'ten ilham alarak 21 yaşında olan M. Zekeriya ile 23 yaşındaki Nebizade Ahmed Hamdi beyler tarafından 1911'de Selanik'te çıkarılmaya başlanmış Yeni Felsefe Mecmuası editörlüğünü Prof. Dr. Ali Utku'nun yaptığı Osmanlı Felsefe Çalışmaları dizisinde çevrimyazı ve günümüz Türkçesine aktarım şeklinde Fatih Taştan tarafından yayına hazırlanmış. Bilhassa modern Batı felsefesine o dönem hâkim olan pozitivist anlayış doğrultusunda felsefe ve bilim alanında yayın yapmayı taahhüt eden, kısmen de olsa bu taahhüdünü yerine getiren bir dergi olarak görülüyor Yeni Felsefe Mecmuası. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bir şekilde organik bir bağı bulunan, bu bağı da muhtemelen Ziya Gökalp'in sağladığı dergideki makalelerin sadece bir kısmının doğrudan felsefi meselelere hasredildiği görülüyor. Sosyoloji, psikoloji, tarih, antropoloji, iktisat gibi alanlara ilişkin makalelerin büyük bir yekûn tuttuğu derginin Osmanlı aydınlarının zihnini kurcalayan en önemli probleme, yani Osmanlı devleti ve toplumunun 'gelmekte olan' çöküşten nasıl kurtarılabileceği sorusuna bir cevap sunacağını ya da bu soruya bir cevap üretme imkânı doğuracağını düşündükleri bütün bilimsel verilere sayfalarını açtığı düşünülebilir. Öte yandan, Osmanlı entelektüelleri üzerinde açık etkisi olduğunu bildiğimiz 19. yüzyıl bilim ve felsefe anlayışlarının; yani pozitivizm, evrimcilik, materyalizm vb. anlayışların da bir aktarıcısı pozisyonunda olan dergide spekülatif felsefi unsurlar yerine doğrudan bilimlerin elde ettiği verilerin kavramsal çözümlemelerine dayalı bir felsefi anlayışın benimsendiği de kaydedilebilir.

Bu açıdan Yeni Felsefe Mecmuası için felsefe ile sosyoloji, felsefe ile diğer bilimler arasında aşikâr bir sınır çizmek zor görünüyor.

Toplumsal felsefe

Böyle bir sınır net olarak ortada olmadığı için dergide yazanların felsefe yaparken sosyolojiye veya tam tersi sosyoloji yaparken felsefe ye kaydıklarını da belirtmek gerekli. Bu bakımdan Yeni Felsefe Mecmuası'nda açığa çıkanın bir tür "toplumsal felsefe" olduğu ve insana dair hemen her konunun da bu "toplumsal felsefe"nin temel meseleleri arasında yer aldığı söylenebilir.

Bir bakıma içinde bulundukları Osmanlı toplum yapısı ile önemli sayılabilecek bir fikri anlaşmazlığı yaşayan derginin dil ve üslup bakımından da bir "kuşak çatışması"nı merkeze aldığı tespit edilebilir. Osmanlılık yerine Türklüğü, din yerine bilimi, gelenek yerine modernliği ikame etmeye çalışan derginin söyleminde felsefenin giderek araçsallaştığı da bu tespite eklenebilir.

İkinci Meşrutiyet dönemi söz konusu edildiğinde üzerinde durulan önemli fikir akımlarından birini oluşturan Türkçülüğün gelişim safhalarından birine tekabül eden dergi çevresinin İslam ile ilişkilerinde problemli olduğunu da söylemeliyiz.

4 Mart 2021 Perşembe

Erken dönemdeki edebi arayışlar

Cumhuriyet devri Türk düşüncesinde önemli roller üstlenmiş bir mütefekkirdir Hilmi Ziya Ülken. Sosyoloji, felsefe, düşünce tarihi, mantık, estetik, sanat tarihi, halkiyat vb. alanlarda uzun yıllar boyunca dersler veren, binlerce öğrenci yetiştiren, ayrıca eserler telif eden Ülken'in son derece velud ve vüsatli bir düşünce adamı olduğu söylenebilir. Kimileyin farklı eserlerde dile getirdiği görüşler arasında birtakım çelişmeler ya da tutarsızlıklar olduğu öne sürülebilirse de onun ömrü boyunca Anadolucu diyebileceğimiz temel bir fikri ve kültürel programa sadık kaldığını gözlemleyebiliriz. Bu fikri ve kültürel programı açarken zaman zaman edebi eserler de kaleme aldığı görülür. Resim, hat ve müzikle uğraşıp romanlar yazdığı da vaki.

İlkin 1918-1919 yıllarında arkadaşı Reşit Kayı ile birlikte elyazması olarak 12 sayı çıkardıkları Anadolu dergisini Mükrimin Halil Yınanç, Halit Bayrı ve Ziyaeddin Fındıkoğlu gibi isimlerle bu kez 1924'te tekrar çıkarmaya başlarlar. Ülken'in erken dönem çalışmalarının bir yerde Anadoluculuğun kurucu metinleri olduğu söylenebilir. Bu ilk eserlerinde 19. yüzyılın "millet asrı" oluşuna tekabül edecek bir şekilde "Anadolu milleti"nin var olduğunu iddia eden ve bu milletin varlık beyanını "Anadolu'nun müstakil, canlı ve her türlü varlıktan ayrı örfünü, töresini" açığa çıkarmaya uğraşan Ülken'in son derece ideolojik, siyasi ve kültürel bir deklarasyon ve programla işe başladığını belirtmek gerekir.

Ülken'in daha önce yayınlanmamış Tahir ile Zühre, Siyavuş veya Hayalperest ile Dibaçe-i Mesnevi çalışmalarını bir araya getiren Anadolu Köklerini Arayış adlı derlemeyi hazırlayan Ali Utku bu çalışmaların erken dönemde dile getirilmiş kültürel program çerçevesindeki edebi arayışlar olduğunu belirtiyor. Dibaçe-i Mesnevi haricinde kalan diğer iki eserin Ülken'in erken dönem çalışmaları kapsamında yer aldığını vurgulayan Utku, Dibaçe-i Mesnevi'yi ise vefatından kısa bir süre önce tamamladığını ifade ediyor.

1921 tarihli manzum bir tiyatro olan Tahir ile Zühre'de Hilmi Ziya Ülken, Wagner'in Niebelungen'in Yüzüğü tetralojisini model alarak "doğrudan doğruya Anadolu örfünün yarattığı eserler" içinde saydığı Tahir ile Zühre anlatısını yeniden kurgulayarak başlangıçtaki kültürel programın destan anlayışını örneklemeye çalışıyor.

Anadolu irfanı

Hüseyinzade Ali Turan'ın teşvikiyle 1921-1931 yılları arasında yazdığı mensur tiyatro eseri Siyavuş veya Hayalperest'te de Firdevsi'nin Şahname'sindeki Siyavuş hikayesini yeniden kurgulayan Ülken, Hüseyinzade'nin Şark Hümanizması tezinin eşliğinde kendi 'İnsani Vatanperverlik' anlayışını sahneliyor.

1973 yılında tamamladığı Dibaçe-i Mesnevi'de ise, bugünlerde sık sık Anadolu irfanı dendiğinde akla gelen ilk iki ismi, yani Mevlâna Celaleddin Rumi ile Yunus Emre'yi birlikte yorumluyor. Ülken, Anadolu'daki klasik tasavvufun yüksek tabakalarda teşekkülü anlamına gelen Mevlâna ve onun anlayışı ile tasavvufun kitlelere mal olması ve milletin içine sokulması olarak anlaşılan Yunus Emre'yi aynı anda sorulaştırıp aynı anda cevaplıyor. Mesnevi'nin ilk dizesi olan "Dinle neyden nelerden hikayet etmede" ile başlayan Dibaçe-i Mesnevi'nin de manzum formda yazılmış bir eser olduğunu söylemek gerekiyor.

Kantçı kozmopolitizmin antropolojik kökenleri

 Modern felsefenin başlangıcında Fransız filozof René Descartes'le başlayan rasyonalist geleneğin yer aldığını söylemek mutaddır. Descartes'ın rasyonalizmine dayanan Leibniz-Wolff'la temsil edilen rasyonalizm ile empirizmin zıtlığı Kant öncesi modern felsefenin temel karakteristiği sayılır bu anlayış çerçevesinde. Gerçi Kant da David Hume tarafından uyandırılmadan önce bu zıtlığın rasyonalist tarafında yer alır. Özet olarak söylemek gerekirse en nihayetinde rasyonalizm bilginin aklın genel ilkelerinden tümdengelimle üretildiğini varsayarken empirizm bunun tersine tümevarımla deney yoluyla bilginin üretildiğini savlar. Bu noktada Locke'un tabula rasa anlayışını dışa vuran "Daha önce duyularımda olmayan şey zihnimde de olamaz" deyişi ile Leibniz'in bu deyişi ironize ederek cevaplayan deyişi "Daha önce duyularımda olmayan şey zihnimde de olamaz, ama zihnin kendisinden başka" deyişi rasyonalizm ile empirizm arasındaki tartışma bağlamını özetler.

Dogmatik uyku

David Hume'un kendisini "dogmatik uykusundan uyandırdığını" kaydeden Kant, bilginin kaynağında aklın mı yoksa deneyin mi öncelikli sayılması gerektiği tartışmasını kaleme aldığı 'Eleştiri' ile bir çözüme ulaştırır. Kant'ın ürettiği çözüme göre bilgi bir yandan deney iledir, diğer yandan ise deneyi mümkün kılan a priori şartlarla. Kant'ın rasyonalizm-empirizm çekişmesine bulduğu eleştirel çözüm onu bir noktadan sonra empirizm ile rasyonalizm arasında bir kavşak noktası da kılar. Kant'ın ürettiği ve yankıları "Kopernik devrimi" kadar büyük olacak bu çözüm deneyi hem önceleyen hem de mümkün a priori şartlar, transandantal yapılardır. Bu yapıların araştırılması, onlara sınırlarının belirlenmesi işlemi ise eleştirinin görevidir. "Ne bilebilirim?" sorusuna bir cevaptır aynı zamanda bu sınırların belirlenmesi işlemi. Kant'ın bilme yetisi bakımından akla çizdiği sınır, fenomenler dünyasının, yani duyusallığımıza verili olan bir alanın anlayış yetimiz bakımından bilinebilir olduğunu garanti altına alırken aklın kendisinden türettiği idelerin hiçbir geçerli nesnellik iddiasının olamayacağı düşüncesini de doğurur. Aklın kendiliğinden ürettiği idelerin, bilginin sınırlarının ötesinde, iradenin belirlenmesi sorunuyla ilişkili bir geçerlilikleri vardır artık. Bu alan da elbette Kant için özgürlük ve ahlak yasasının alanıdır- yani pratik aklın alanı. Bu alanda cevaplanması gerekli soru da bellidir: "Ne yapmalıyım?" Kant'ın pratik aklın eleştirisini konu edinen ikinci eleştirisinin konu edindiği soru da budur esasen.

Bilmek ile istemek, zorunluluk ve özgürlük, teorik ve pratik arasındaki devasa boşluğa ise üçüncü eleştiri yerleşir; yani Yargıgücünün Eleştirisi. Bu alandaki boşluğu Kant estetik yargı ve teleolojik doğa tasarımıyla kapatmaya çalışır bu eleştiriyle. Bu eleştirinin cevap bulmaya çalıştığı soru da açıktır: "Ne umut edebilirim?"Kant'ın felsefenin genel gelişimine etkileri, bu üç soru çerçevesinde metafizik eleştirisinden dünya yurttaşlığı tasarımlarına birçok farklı alanda dallanıp budaklanır, yani bir yerde günümüzdeki birçok felsefe yapış tarzından ahlak, siyaset ve hukuk anlayışına sirayet etmiş anlayışlara kadar uzanır. Kant'ın düşüncelerinin Yeni Kantçılık çerçevesinde ele alınabilecek filozoflardan Wittgenstein'a, Martin Heidegger'den zihin felsefelerine birçok farklı düşünür üzerinde önemli etkileri bulunduğunu söyleyebiliriz.

İki yeni çeviri

2020'nin altıncı sayısını Immanuel Kant etrafında hazırlayan Pasajlar dergisi, Kant'ın metafizik eleştirisinden etik ve estetik anlayışlarına, tarih felsefesinden Kantçı kozmopolitizmin antropolojik kökenlerine, onun eğitim ile ilgili görüşlerinden ceza hukukuna dair onun görüşlerinden yapılabilecek çıkarımlara kadar birçok ilginç makaleye yer veriyor. Dergide ayrıca Kant'ın düşüncesinin önemli birçok açmazını izlememizi sağlayan ünlü "İnsan Sevgisi Sebebiyle Yalan Söylemenin Sözde Hakkı Üzerine" ile "Düşüncede Yönünü Bulmak Ne Demektir?" başlıklı iki Kant makalesinin çevirilerine de yer verilmiş.

18 Şubat 2021 Perşembe

Farabi'de varlık, mahiyet, hikmet

 Farabi, klasik İslam düşüncesindeki Meşşai felsefenin kurucu ismi addedilir. Meşşailik genelde Platon'un öğrencisi Aristoteles'in felsefi yaklaşımını benimsemekle birlikte Aristoteles'te temsiliyetine kavuşan sisteme Platoncu ve Neo-Platoncu ögelerin ve tabii ki İslam inancının asla vazgeçilemeyecek unsurlarının bir şekilde dahil edilmesiyle ulaşılan bir yaklaşım olarak ifade edilebilir. Meşşailik ve hatta genel olarak İslam felsefesi noktasında oynadığı kurucu rol dolayısıyla Aristoteles için kullanılan "muallim-i evvel" (ilk öğretmen) tabirine paralel olarak Farabi için de pek çok kez "muallim-i sani" (ikinci öğretmen) dendiğine şahit oluruz.

Elbette Farabi bu kurucu rolü, kendisinden önce kapsamlı ve detaylı bir şekilde, Tanrı, âlem ve insan açıklamasını yapmasından kaynaklanır; öyle ki Farabi'nin açıklaması ondan sonra da birçok başka filozof tarafından benimsenmiş ve örnek alınmıştır. Son derece velud bir düşünür olduğu noktasında herhangi bir kuşkunun bulunmadığı Farabi, bu kapsamlı açıklamaya karşın, yine de daha çok mantık, ahlak ve siyaset felsefesi alanlarında yazdığı eserlerle tanınır. Onun Neo-Platoncu sudûr nazariyesini yeniden inşası da son derece orijinal görünür.

Farabi'ye aidiyeti hakkında birtakım şüpheler olmasına karşın Türkçe'ye Tahir Uluç tarafından çevrilen Füsûsü'l Hikme, varlık-mahiyet ayrımı ile başlayıp bu ayrım temelinde zorunlu ve mümkün varlık ayrımı yaparak Zorunlu Varlık'ın birliğini ispatlar. Zorunlu Varlık'ın bilme niteliğinin Meşşailik doğrultusunda açıklandığını ve bilgi temelli bir yaradılış teorisinin inşa edildiğini görürüz metinde. Tanrı'nın varlığına dair kanıtlar, ayrıca ruh-beden düalizminin temellendirilmesi, nefsin güçlerinin ele alınışı, vahiy ve mucizeye dönük Meşşai açıklama, yüce aleme ulaşmaya dönük çağrı ve teşvikler, manevi hazların maddi hazlardan daha üstün olduğu gibi temalar da metnin diğer unsurları arasında yer bulur. Bu bakımlardan Füsûsü'l Hikme'nin Tanrı, âlem ve insan konularını; yani bir bakıma, ontoloji, teoloji, kozmoloji, psikoloji ve epistemoloji alanlarında yer alan meseleleri ele alırken genel Meşşai çizgiyi takip ettiği söylenebilir.

Fakat, metnin Farabi'ye aidiyeti noktasındaki bazı şüpheleri de doğuran bir sebep olarak, bazı unsurların açıklamasında metnin genel Meşşai çizginin dışına çıktığı da gösterilebilir.

Huzur epistemolojisi

Sözgelimi, Tanrı'nın kendi zatına ilişkin bilgisinin temellendirilmesi ve Tanrı'nın eşyaya dair bilgisinin açıklanması hususlarında İşrakiliğin "huzur" epistemolojisinin kavramları sık sık kullanılır. Yine metinde, Suhreverdi'nin eleştirisine konu olan İbn Sina'nın yaptığı müşterek his-hayal (musavvire) vehim-hafıza (zakire) ayrımını göremeyiz. Diğer yandan metin, bu musavvire ve zakire güçlerini ayırmadığı gibi birleştirici bir şekilde de düşünmez.

Tasavvufî motifler

Metinde bu türden İşraki unsurlara rastlanmasının yanısıra kelamî ve tasavvufî motifler de yer alır. Sözgelimi metin birlik-çokluk ilişkisini Meşşailikte olduğu gibi sudur nazariyesiyle açıklamak yerine vahdet-i vücûd kozmolojisiyle, yani İbn Arabi'ye ait zuhur ve gölge metaforlarıyla ifade eder. Hatta metne verilen Füsulü'l Hikme isminin İbn Arabi'ye ait Füsusü'l Hikem'e doğrudan telmihini bir rastlantı olarak düşünmememiz gerektiğini salık veriyor. Ayrıca, kıyamet günü Allah'ın görülebileceğini açıkça ifade edişiyle Meşşai felsefede bulunmayan, kelamî bir yaklaşımın da metinde yer aldığını belirtelim.

Bütün bunlardan yola çıkarak aslında klasik İslam düşüncesi içerisindeki çeşitli ekol ve geleneklerin bizim zannettiğimizden daha fazla içli dışlı olduğunu belirtebiliriz. Eserin Farabi'ye ait olup olmadığı hususunda da bu noktanın göz önünde tutulması gerekiyor neticede.

Devrimden sonra felsefe

 Yirminci yüzyıldaki kültürel ve fikri iklimin ana konturlarını belirleyen üç felsefi yönelimden biri olarak kabul edebiliriz analitik felsefeyi (diğer ikisi elbette fenomenoloji ve yapısalcılık). Fenomenolojinin tersine, yapısalcılıkla birlikte kendi sonuna şahit olan, "öte"sine (tıpkı yapısalcılığın olduğu gibi onun da 'post'u çıkarılmıştı) maruz kalan analitik felsefe bir ucunda İngiliz idealist filozof Bradley'in diğer ucunda yirminci yüzyılın iki-üç filozofu arasında mutlaka adı geçirilen biri, yani Wittgenstein'ın bulunduğu bir oluşum evresi çerçevesinde ele alınabilir elbette.

Türkçeye 'Felsefede Devrim' başlığıyla çevrilmiş, bir konferans organizasyonun dokümanlarını teşkil eden kitapta konferansın açılış konuşmasını yapan ünlü dil ve zihin felsefecisi Gilbert Ryle'ın analitik felsefenin doğuş şartlarına ve genel yönelimlerine ilişkin özetini farklı konuşmacının Francis Herbert Bradley, Gottlob Frege, Russell ve Wittgenstein, G. E. Moore, Viyana Çevresi ile Wittgenstein hakkında altı konuşmacının sunumu ve iki konuşmacının da sunumlara dair ayrı ntılı çözümlemeleri yer alıyor. Kitabı derleyen ise Alfred Jules Ayer.

Kafa tutmada ortaklar

Analitik felsefenin başlangıcına Frege ve Bradley'in çalışmalarını yerleştirebiliriz. Her ikisinin de psikolojizme, yani David Hume'un mirasını sürdüren John Stuart Mill'in öğretilerinde başat addedilebilecek bir ögeye 'kafa tutma'da ortaklaştığını belirten giriş konuşmasında Gilbert Ryle, onların farklı şekillerde ve farklı vurgularla bir yanda psikoloji diğer yanda mantık ve felsefe kalmak üzere önemli bir ayrıma gittiklerini belirtiyor. Ryle'ın Frege ve Bradley'de ortak olduğunu savladığı temel düşüncelerden biri de şudur: Frege ve Bradley'e göre bir düşünce ve yargının, işlevsel bir birlik olduğu, ayırt edilebilir özellikleri haiz olsalar da ayrılabilir parçalardan mürekkep olmadıkları belirtilebilir. Bu sebeple bir önermede fiil, isim ve sıfatlara; onların fiile ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duymaz.

Yine Gilvert Ryle'a kalırsa Frege ve Bradley'in argümanların tümüne mantıksal çıkarımlar olarak bakmadığını keşfetmek önemlidir. Mantık, argümanların düzenlenişinde sırf "özne-yüklem" örüntüsüne dayalı tasımsal boyuta önem ve öncelik atfedip argümanlardaki farklılıkları ortadan kaldırmamalı, mantıksal biçimin çeşitli farklılıklarını da inceleyebilmeliydi. İki isim arasındaki başka bir ortaklığı bir düşüncenin doğruluk ya da yanlışlığının kriteri olarak başvurulan 'nesnel gönderge'nin statüsünün belirlenmesinde ortaya çıktığını belirtiyor Ryle. Ryle'a göre, her iki isim de 'nesnel gönderge'nin dışsal değil, içsel olduğu noktasında hemfikirdir. Ryle için de düşünmeyi başarılı ya da başarısız kılan şeylerden söz etmeksizin tarif etmek, kriket oyunundan söz etmeksizin vurucunun hareketlerini tarif etmek gibi algılanabilir.

Hem Bradley hem de Frege için anlam kavramının felsefi söylem için vazgeçilemez, hatta kontrol edilemez bir araç olduğuna işaret eden Ryle, araç ile aracın aktardıkları arasındaki ayrımın psikoloji ve filoloji gibi olgusal soruşturmaları mantık ve felsefe gibi kavramsal soruşturmalardan ayıran şey olduğunu da ekliyor.

20. yüzyıl felsefesinin bir yerde 'anlam' kavramının öyküsü olduğunu tavzih eden Ryle, bu çerçevede anlamların; Moore'un analiz ettiği şeyler, Russell'in mantıksal atomlarının atomları, mantıksal mülahazaların, Frege ve Russell'in aritmetiğe dayandırmaya çalıştığı antinomi taşıyan kelime formlarını yasaklayan şeyler, Viyana Çevresi'nin 'turnusol kağıdı' olarak önerdiği şey, Tractatus'taki Wittgenstein'ın nitelemeleriyle formel mantık ve felsefenin sözde önermelerini reddettiği şeydir. Kısaca söylemek gerekirse, anlamlar, felsefe ve mantığın farklı şekillerle de olsa, re'sen ilgilendiği şeydir.

Analitik felsefede etkili olmuş isimlerin neler düşündüğü ve felsefenin mahiyetine ilişkin değerlendirmeler birçok bakımdan 20. Yüzyıldaki felsefi eğilimlerin önemli bir kanadına ışık tutacak nitelikler taşıyor.

7 Ocak 2021 Perşembe

Nietzsche'nin tüm kavramlarına aşinalık için...

 Gerek benimsediği üslupla gerek eleştirel tutumuyla gerekse yazma tarzıyla modern felsefenin en ayrıksı isimleri arasında hemen her zaman ilk sırada anılacak isimdir Friedrich Nietzsche. Platon’dan bu yana gelişmiş bütün felsefe tarihini, felsefi spekülasyonları kendine has bir edebi dil ve jargonla, ironi, kinaye ve metaforlarla bezediği bir üslupla eleştiren; sadece ahlak, estetik vb. disiplinleri konu edinmeden neredeyse bütün bir hayat, varlık ve evren tasavvurlarını yeniden biçimlendirmeye çalışan bir felsefe ortaya koydu.

Çoğu kez ismi nihilizmle birlikte anılsa da nihilizmin ne olabileceğini tarif edenin de Nietzsche olduğunu biliyoruz. Kendisini henüz yönü tayin edilmemiş nihilist bir dönemin düşünürü addeden Nietzsche’nin evrensel saydığı bu dönemde sözümona yüce kavramlara ve yol gösterici düşünme şemalarına sahip olmayan tek düşünür olduğunu vurgulaması da ayrıca dikkat çekicidir. Sokrates’in akılcılığının temelinde içgüdü gevşekliği ve anarşizmi gören Nietzsche’nin felsefecilerin bize mantıkla zulmettiğini iddia ettiğini hatırlamak da gerekir. Ebedi döngü öğretisi, Hegel’in köle-efendi diyalektiğini kısmen andıran, gerçekte onu çürüten ‘köle ahlakı’, Diyonisus ile Apollon ayrımı, ‘Tanrı öldü!’ dedirttiği Zerdüşt figürüyle çağdaş kültürün hemen bütün kılcallarına kadar sızan düşüncelere, tasavvurlara, anlayışlara nüfuz etmeye çalışan Nietzsche’nin etkisi de düşünmeye yaklaşımı kadar belirgindir.

İki ana tema

Diğer yandan Nietzsche’nin felsefesinin iki ana tema etrafında şekillendiği ileri sürülebilir: Ebedi döngü öğretisi ve “üst-insan.” Üst-insanı iyinin ve kötünün ötesinde addeden Nietzsche, onun tasavvurunun Tanrı düşüncesini de gereksizleştirdiği kanaatindedir. Nietzsche’nin ebedi döngü öğretisiyle başlatabileceğimiz temelde felsefi yaklaşımının belki de son çekiç vuruşu elbette güç istencidir.

Felsefi düşünceleri kadar çağdaş kültür eleştirileri ve onun üzerindeki etkileriyle de skandal sayılabilecek bir figürdür Nietzsche. Abraham Wolf'un, Türkçe’ye Nietzsche’nin Felsefesi adıyla çevrilen 1915 tarihinde Londra Üniversitesi’nde verdiği seminerlerin başlangıç bölümünde özellikle İngilizlerin Nietzsche’yi ‘savaş kışkırtıcısı’ olarak suçladıklarını okuyoruz. Birinci Dünya Savaşı’nın birinci yılında verilen bu seminerlerde Wolf “onun Almanları kasten savaşa kışkırttığı ithamını asılsız addeder ve akabinde Nietzsche’nin Alman megalomanisini teşvik etmek şöyle dursun, bu megalomaninin en sert eleştirmenlerinden biri olduğunu hatırlatır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında da bu kez Naziler üzerinden Nietzsche’ye benzer suçlamalar yapıldığını biliyoruz. Hitler’in Yahudi soykırımına yol açanın Nietzsche’nin AhlakınSoykütüğü Üzerine ve İyinin ve Kötünün Ötesinde kitaplarında tasvir edip eleştirdiği köle ahlakından Yahudileri sorumlu tutması olduğu iddiası bile dile getirilmişti. Hatta Bernhardi ve Treitschke gibi dönemin ‘aşırı milliyetçi’ ve hatta ‘ırkçı’ siyaset ve tarihçileriyle Nietzsche’nin bir arada anılmasına da tepki gösteren Wolf Nietzsche’den aktarılan savaş övgüsü cümlelerin tamamının bağlamından koparıldığını, onun savaştan kasdının ‘fikirler savaşı’ olduğunu da ortaya koyuyor.

Orijinal metin de var

Wolf, Nietzsche’nin felsefesini sistemli bir bütünlük içinde sunuyor okurlara. Sadece ahlak ve sanat felsefesi alanında değil; varlık, bilgi, hayat ve davranış teorilerine ilişkin de özgün bir felsefi yaklaşıma sahip Nietzsche’nin kavramlarına okurları aşina kılıyor. Kitapta Türkçe çeviri metin haricinde İngilizce orijinal metnin de yer alması kitabın ayrıca vurgulanması gereken bir meziyeti.

2 Ocak 2021 Cumartesi

Stoacı unsurların İslam felsefesine etkileri

 Klasik dönem İslam düşüncesi üzerinde gerek Hint, İran kaynaklarından gerekse antik Grek-Latin kaynaklardan çeşitli etkilerin olduğuna literatürde sık sık değinilir. Özellikle Grek-Latin kaynaklardan beslenen İslam kelamı ve felsefesi etrafında bu etkilerin şumülü tam olarak ortaya bir türlü çıkarılamamışsa da (Grek mirasını devralmak üzere girişilen tercüme faaliyetlerinin bütün boyutları bilinmemektedir, bunu bilmenin de bir noktadan sonra aradan geçen asırlarda kaybolan birçok eser dolayısıyla epey güç olacağı da aşikardır) genel kabul Platon, Aristoteles ve Neo-Eflatunculuk üzerinden gelen etkinin açık, büyük ve derin olduğudur. Platon, Aristoteles ve Neo-Eflatunculuğun bu etkisinin yanısıra Stoa felsefesinin de Müslüman düşünürlerin çalışmalarında ortaya çıktığı bilinmektedir. Bazı bakış açıları bu Stoacıların başta ahlaki ve teolojik konularda olmak üzere Müslüman düşünürler üzerindeki etkisinin peripatetizm ve Platonculuk’un etkilerinden daha büyük olmasa da en azından onlara denk olduğunu savlar. Fakat İslam felsefesi tartışmalarından da bilmekteyiz ki gerek Aristotelesçiliğin, yani peripatetizmin gerekse Platonculuğun etkileri yanında Stoacı unsurların etkileri daha zayıf kalmaktadır. Yine de bu yaklaşımın klasik dönemdeki Müslüman düşünürlerin kaleme aldığı eserlerde Stoacı unsurların varlığını inkâr etme derecesine vardırılmaması gerekir.

Özellikle mantık, fizik ve metafizik ile ahlak konularını göz önünde tutarak Hicret’in II. ila VII. Yüzyılları arasındaki 600 yıl boyunca Stoacı unsurların Müslüman felsefeci ve kelamcıların eserlerine yansıma şekillerini araştıran Fehmi Jadaane, her bölümde kronolojik olsa da genelde dogmatik-doktriner bir sıralamayla bu unsurları göstermeye çalışıyor. Kitabının ilk bölümünde Stoacılık ile İslam felsefesinin temel kavramları arasında bazı paralellikler kurmaya gayret eden Jadaane, böylelikle hem Stoacılığın İslam dünyasına etkilerini hem de temelde bir din olarak İslam’ın özünün ne olabileceğini kavramak bakımından okurlarına yardımcı oluyor. Kitabının ikinci bölümünde Stoacılardan bahseden kadim Arapça metinlerin peşine düşen Jadaane bu metinlerin Stoa öğretisini ne ölçüde yansıttığı ve düşünce aktarımlarının nasıl gerçekleştiği sorularını cevaplandırmaya uğraşıyor.

Stoacı maddecilik

Üçüncü bölümde Müslüman mantıkçıların Stoacı mantık anlayışından yararlanarak Aristocu mantığı nasıl zenginleştirdiklerini ortaya çıkartmaya çalışan Jadaane kitabının dördüncü bölümünde de Fizik ve Metafizik konularına odaklanıyor. Stoacı maddecilik anlayışını i) nefs, nefsin doğası ve yazgısı; ii) Tanrı; iii) Tanrısal kelam ve tezahürü açılarından irdeliyor.    

Jadaane’nin kitabının en ilgi çekici bölümü ise ahlak konularını ele aldığı beşinci bölüm olarak görülüyor. Bu bölümde uygun davranış şekilleri ve nefsin tutkuları olarak belirlediği iki temel konu etrafında Stoacı ahlakın Müslüman filozofların eserlerine yansımalarını ele alıyor. Kindi, Razi, İbn Miskeveyh, İbn Sina, İbn Hazm gibi birçok Müslüman filozof ve düşünürün Epiktetos’un Arapça’ya da çevrilmiş Manuel adlı eserinde içerilen bazı öncü düşüncelere bağlı kalarak bir tür Platoncu-Stoacı Ahlak okulu kurduklarını tespit eden Jadaane, buna karşın yine de bu düşünürlerin Kur’an’ın emirlerine daha uygun düşen Platoncu eskatolojinin etkilerini de koruduklarını vurguluyor.    

Jadaane’nin Türkçe’ye Stoacılığın İslam Düşüncesi Üzerindeki Etkisi adıyla çevrilmiş kitabı şimdiye kadar sadece Platoncu ya da peripatetik etkilerle birlikte ele alınan İslam felsefesi üzerindeki diğer etkilerin de bazen ne kadar önemli olabileceğini ortaya koyuyor. Her ne kadar klasik İslam felsefesinde temel ilkeler düzeyinde Platonculuk ve Aristotelesçilik kadar etkin bir nüfuzu bulunmasa da Stoacılığın özellikle ahlaki ilkeler konusunda en az onlar kadar bir etkiye sahip olduğu ortada. Elbette bu etkiyi tam anlamıyla ortaya çıkartabilmek mümkün olmasa gerek çünkü eski birçok metin artık ulaşılamaz durumda.