6 Ağustos 2021 Cuma

'Beni sohbet halkalarından yapmışlar'

 1980 sonrası Türkiye'deki dini-kültürel hayatın şekillenişine katkı vermiş birçok isim vardır elbette. Ama dergi ve kitap yayıncılığından tutun da sohbet ve okuma halkalarının oluşumuna, başta Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören vb. isimlerin eserlerinin geniş çevrelerce okunması ve yorumlanmasından tutun da bu isimler arasında evvelce vefat etmişlerin çeşitli etkinliklerle anılmasına, Yunus Emre ve Eşrefoğlu Divanı'ndan Muhammediye'ye kadar klasik kültürümüzün demirbaşı sayılabilecek eserlerin yeni bir bakış açısıyla okunmasına, İslami marşlardan Sabah Namazı Platformu'na kadar birçok etkinlikte mutlaka yer alan bir isim düşünmek gerekirse akla gelecek ilk isimdi M. Asım Gültekin. En son ana kadar Rasim Özdenören'in "gönüllü sekreterliği"ni de yapıyordu, öyle ki ölümüyle birlikte Özdenören "Sağ kolum koptu sandım. Tanımayanlar inanmayabilir. Onunla ben ağabey kardeşten, baba oğuldan daha fazla bir yakınlıktaydık. Onu ivazsız tavizsiz severdim" demişti. Aynı zamanda edebiyat öğretmeni de olan Gültekin 2008'de yılın öğretmeni seçilmişti, lakin bana kalırsa o özellikle 1990'lı yıllardan bu yana bütün yılların öğretmeni olarak anılsa yeriydi. Sadece bir öğretmen saymak yersiz olurdu Gültekin'i, o bir dava adamıydı nereden bakarsanız bakın; iyilik ve güzellikleri yaygınlaştırmaya kötülüklerin sesini ise kısmaya çabalardı sürekli. Müslümansa ilkin kişinin güzelliği vurgulanmalıydı, hataları nasılsa konuşulurdu.

Belki de bu açıdan haksızlıklara karşı ilk ses yükseltenlerdi, nerede hangi coğrafyada bir Müslüman varsa Gültekin orasıyla mutlaka ilgiliydi. Moğolistan'dan Endülüs'e, Edirne'den Kars'a gerek İslam coğrafyasının gerekse Türkiye coğrafyasının hemen her yeriyle ilgili mutlaka yapılması gerekenin niteliğiyle ilgili kendine has bir görüşü ve tutumu olurdu. Hemence meşrep ve anlayış farklılıklarını öne çıkaranlara karşı o 'öz'ü, Müslüman oluşu önemseyen tavrı gösterirdi her zaman.

Yorulup bıkmazdı

Geniş bir çevre ve merakı vardı Gültekin'in; müzikten edebiyata, dergilerden kitaplara, sohbetlerden projelere, dilden vakıf ve derneklere kadar uzanan bu ilgi içinde çoğu kez yorulup bıkacağını düşünmeniz ise doğrusu abesti. Her daim gülümser bir yüzle çıkagelirdi, yeni bir proje olurdu mutlaka sadağında.

Geçen yıl 22 Temmuz'da vefat etti M. Asım Gültekin, ne kadar çok sevildiğini ardından yazılan yazılarla sosyal medya mesajlarıyla gördük. Son zamanlarında kısmen Hüseyin Rahmi Göktaş'ın geliştirdiği 'kök ses teorisi'ne dayalı, ama tamamen kendi yöntem ve bilgi kaynaklarıyla (kütüphanesinde üç yüzden fazla Türkçeye dair sözlük olduğunu biliyorduk) işlediği etimoloji dersleri ve yazılarıyla dikkat çekti. 1990'lı yıllardan 2010'lara kadar sürdürdüğü 'Beyaz Haberler'le başlattığı geleneği etimoloji çalışmalarıyla sürdürdü de denebilir.

Yaşarken sadece iki kitabı yayınlandı M. Asım Gültekin'in: Alışmak Ölümüne Karlı ve Birden Bine. Ama ardında yüzlerce dergi ve gazete yazısı da bırakmıştı. Geride bıraktığı dergi yazılarından bir kısmı geçtiğimiz aylarda kitaplaştı: Uçtun Yine Deli Gönül. Kitapta başta Genç dergisi olmak üzere çeşitli dergilerde Gültekin'in yayınladığı ve Müslümanların güncel hayatındaki çeşitli konulara dair görüş ve fikirlerini içeren yazılar kadar ölümünün ardından onun hakkında yazılan, birbirinden güzel şahitlikler içeren yazıların bir kısmı yer alıyor. Bu şahitlik yazılarını yazanların arasında Rasim Özdenören'den Mürsel Sönmez'e, Suavi Kemal Yazgıç'tan İbrahim Tenekeci'ye, Taner Yüncüoğlu'ndan Bünyamin Yılmaz'a kadar isimler M. Asım Gültekin'in tam da Mehmet Akif Ersoy'un bahsettiği Asımlardan olduğunun altını çizen satırlara imza atıyorlar.

Bir yazısının başlığı seçtiği "Beni sohbet halkalarından yapmışlar" cümlesini doğrulayan bu şahitlikleri okumak kitaptaki yazıları okumak kadar önemli ve gerekli. M. Asım Gültekin'in oğlu İbrahim Gültekin'in yazısını da içeren kitap Gültekin'in dostlarına bıraktığı yazıların derlenmesinden oluşan borç mirasının bir kısmını bu haliyle eda eyliyor. 50'den fazla derginin çıkarılmasına öncülük etmiş, birçok kişi ve kurumun gelişiminde önemli katkıları olan M. Asım Gültekin'in hatırasını içeren bu kitabın sırf bu yüzden bile önemli olduğu vurgulanabilir.

Hume'un nedensellik eleştirisi ve Alman idealizmi

 1781'de Immanuel Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'ni yayınlamasıyla başladığı 1833'te G. W. F. Hegel'in ölümüyle sonlandığı kabul edilen yaklaşık yarım asırlık bir sürede Alman idealizmi modern felsefe tarihindeki en önemli döneme damga vurdu. Başta Kant, Fichte, Schelling ve Hegel olmak üzere bu dönemde yaşayan önemli filozofların ve onların ileri sürdüğü düşüncelerin günümüzdeki birçok tartışmaya da önemli ölçüde esin verdiği, etkileri beşerî bilimlerde hâlâ hissedilen bu dönem birçok bakımdan Aydınlanma düşüncesi ve 1789'daki Fransız devriminin Avrupa'da oluşturduğu siyasal iklim bakımından da irdelenmeyi hak ediyor.

Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'nde genelde aklın yanlış kullanımlarını içeren metafizik varsayımları yazdığı kabul edilir; Kant böylece aklın sınırlarını bize göstermiştir. Kant'ın da önceden bağlısı olduğu Wolff-Leibniz sisteminin aklın yanlış kullanımlarını içeren metafizik bir sistem olduğu, Kant'ın aklın dogmatik kullanımını içeren bu uykudan David Hume sayesinde kurtulduğu ve bu kitabı yazdığı sık sık tekrar edilir. Birçok bakımdan bu görüş doğru ise de (ki Kant'ın kendi yazdıkları da 'dogmatik uyku'dan uyanmasına müsebbibin David Hume olduğunu teyit eder) Kant'ın amaçlarının tamamını kuşatamaz. Esasen Kant hem aklın metafizik amaçlardaki yanlış kullanımlarını, bir anlamda aklın antinomilerini eleştirir; hem de doğrudan David Hume'un akla dayalı bilgi imkanını eleyen ampirizminin eleştirilerine karşı rasyonalizmi savunur.

Kant'tan sonra

Hume'un ampirisizmine karşı savunulabilir bir felsefi program olarak Alman idealizminin başlamasına, Alman İdealizmini Anlamak adıyla Türkçe'ye çevrilmiş kitabında Will Dudley'in sunduğu öncelikli neden Hume'un nedensellik eleştirisi. Çünkü bu eleştirinin doğrudan şüpheciliğe ve determinizme dair bazı sonuçları vardır. Dudley, Kant'ın Hume'un deneyciliğinin sorunlarıyla başa çıkma çabasının, yani dogmatik uykusundan sert bir şekilde uyanmasının sebebinin Hume'a karşı rasyonel bilginin, ahlaki failliğin ve siyasi özgürlüğün imkanını korumayı mümkün kılacak bir cevap bulma arayışı olduğunu vurguluyor. Şu satırlar Dudley'e ait: "Felsefe Hume'un şu iddialarını çürütmek zorundaydı: Akıl insan davranışını yönlendirmeye ve harekete geçirmeye muktedir değildir, dolayısıyla insan özgür değildir. Asıl gayesi özgürlüğü ve ahlakiliği savunarak Aydınlanmanın ve modernliğin imkanlarını muhafaza etmek olan Kant'ın akıl "eleştiri"sinin içeriğini belirleyen proje buydu."

Özgür ve rasyonel

Kant'tan sonraki bütün Alman idealistlerinin düşünmelerinin özünü bu projenin Kant'tan daha titiz ve başarılı bir şekilde gerçekleştirmeye dayandığını kaydediyor Dudley: Özgür ve rasyonel bir yaşamın anlamını belirlemek. Bir yandan Marx ve Kierkegaard'a, bir yandan fenomenoloji ve varoluşçuluğa, bir yandan da eleştirel teori ve postyapısalcılığa giden birçok patikaya esin kaynağı olan Alman idealizmini yorumlarken Marx'ın söyledikleri bu bakımdan son derece önemli. Siyasal devrimi Fransızlara kaptıran Almanların buna karşı önemlice bir felsefi devrime kapı açtıklarını vurgulayan Marx'ın tespiti, Fransız siyasi devriminin amaçladığı 'eşitlik, özgürlük, kardeşlik" şiarlarıyla Alman felsefi devriminin programı addedilebilecek Alman idealizminin erişmeye çalıştığı özgürlük ve rasyonellik arasında önemli bir mutabakat görülebilir.

20 Temmuz 2021 Salı

Modern kapitalizmin kanlı kuruluşu

 Modern kapitalizmin ortaya çıkışında İngiltere'de gerçekleştiği bilinen buhar ya da sanayi devrimi kadar dünyada meta ağlarını kuran ticaretin de önemi büyüktür. Dünya ticaretinin kurucu unsurları arasında sömürgeciliğin payı da zannedildiğinden büyüktür. Bugün yüzde doksanı gemilerle gerçekleştirilen dünya ticaretini yönlendiren en önemli şirketlerin tamamı çokuluslu şirketler olarak anılır. Bu çokuluslu şirketlerin kendilerine rol model seçtikleri ilk uluslararası şirketlerin, sözgelimi İngiliz, Fransız, Hollanda, Portekiz, İspanyol, Danimarka Doğu Hindistan Şirketlerinin en temelde politik güce dayalı olarak emperyal amaçlara uygun biçimlendirildikleri söylenebilir.

1600-1874 yılları arasında faal olduğunu bildiğimiz İngiliz Doğu Hindistan Şirketi kâr elde etme amacıyla uluslararası ticaret yaparak gelir, kâr ve hisse senedi getirisi kazanan çok uluslu şirketlerin ilki sayılır. Geleneksel lonca sisteminden şirket modeline geçişi kendisiyle sembolleştirebileceğimiz bu şirket gerek organizasyon yapısı, gerek hisse sistemi, gerekse hukuki altyapısı ve devletle ilişkileri bakımından günümüz çok uluslu şirketlerine öncü addedilir. Şirket ticaretinin yanısıra benimsediği askerî faaliyetler ile de Büyük Britanya Emperyal Sömürge Sistemi'nin merkezindedir. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin 1600-1657 yılları arasını kapsayan kuruluş döneminde Hollandalılardan örnek alarak geliştirdiği şirket hisse sistemi ile şirkete sermaye yatıran ortaklar, yatırdıkları sermaye oranında kâr elde ederken şirket de faaliyetlerini uzun vadede planlayabileceği bir mali desteğe sahip kılınır. "Ayrık Hisse Sistemi", "Birleşik Hisse sistemi" ve "Şirket Hissesi" diyebileceğimiz aşamalardan geçen bu hisse sistemi 1874'te günümüzdekine benzer bir yapıya kavuşturulur. 1657 ila 1757 yılları arasındaki 100 yıllık süreçte şirketin faaliyet gösterdiği Doğu Hindistan bölgesinde etkinliğini, kârlılığını ve gelirlerini muazzam derecelerde artırarak istikrarlı bir ticari ve finansal başarı sağladığını görürüz. 1757'den 1874'e dek de şirket hem ticari hem de siyasi bir güç olarak İngiliz sömürgeciliğinin merkezine yerleşir.

Sömürü ve yatırım

Bütün bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri'nin ve Büyük Britanya'nın kuruluşuna, Çin'in ve Babür İmparatorluğu'nun yıkılışına sebep olan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'ni incelediği kitabında Taha İ. Özel, İngilizce'deki exploit kelimesinin iki anlamı olduğuna işaret ediyor. Bu anlamların ilki sömürmek iken ikincisi ise yatırım yapmaktır. İlk bakışta birbirine tamamen zıt düşünülebilecek bu iki anlamın Batılıların düşünce yapısını kavramamızda bize yardımcı olabileceğini savlayan Özel'e göre, Batılılar sömürgeleştirdikleri toplumlara, kendi zanlarınca yatırım ve iyilik yaptıklarını iddia etmektedirler. Sözgelimi bu düşünceye samimi olarak inanan İngilizler Hindistan'a matematiği ve İngilizce'yi öğrettiklerini, moderniteyi bir ihraç metaı addederek belli bir bedel karşılığında bu toplumlara sattıklarını düşünmektedirler.

Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizler için savaşan, binlerce farklı etnik kökene ve dine mensup İngiliz, Hint, Kanada ve Avustralya askerlerinin 250 yıl boyunca İngiltere için faaliyet gösteren ve 150 yıl boyunca da bu ülkeleri sömürgeleştiren İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin 1857'de İngiliz Kraliyeti'ne devrettiği askerler olduğuna dikkat çeken Özel, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin attığı temeller üstünde kurulan İngiliz-Hint Ordusu'nun Rusya, Osmanlı, Fransa ve Avusturya'ya karşı ikinci bir cephe oluşturduğunu da belirtiyor. Modern tarihi gelişmeleri İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin getirdikleriyle de yorumlamayı deneyen Taha İ. Özel'in kitabı günümüz küresel ticaretinin ve modern kapitalizmin kanlı kuruluşunun perde arkasını da aydınlatıyor.

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Göçün nedeni ve sonucu kadar yeri de önemli

 İnsanlık tarihi bir yerde insanların, insan topluluklarının yer değiştirme, yaşadıkları bölgelerden çıkarak başka bölgelere göç etme tarihi olarak da okunabilir. Yanardağ patlamaları, depremler, sel felaketleri, iklim değişiklikleri, kıtlıklar, geçim darlığı, savaşlar, fetihler, işgaller vb. doğal, sosyal, iktisadi ve siyasi etkenler sebebiyle gerçekleşen bu tür yer değiştirme ve göçlerin insanları ve dahası insan topluluklarını yer değiştirmeye, yaşadıkları bölgeleri terk etmeye zorlaması ile meydana gelen göçler bu sebeplerin çeşitliliğinden de anlaşılabileceği üzere kimileyin daha iyi bir yerde daha iyi bir yaşam sürdürme umuduna dayanır kimileyin de zorunlu bir seçenek olarak karşımıza çıkar. Sürgün, mülteci, göçmen vb. toplumsal tiplemelerin oluşmasına yol açan, aynı bölgede yaşayan insanların bir kısmını yerli bir kısmını yabancı addetmemize sebep veren, kimilerinin kendi rızalarıyla kimilerininse zorla hayata başladığı bölge ve yöreyi değiştirmesi şeklinde kavrayabileceğimiz göç olgusu sosyal ve siyasi olduğu kadar kültürel alışveriş, değişim ve farklılaşmanın da ana unsurlarındandır.

Göçün bileşenleri

Esasen ne günümüz İngilizleri İngiltere'ye, ne Malezyalılar Malezya'ya ne de başka bir millet kendi adıyla anılan topraklara en asli anlamda ait sayılabilir. Fetihler, savaşlar, gelişen ulaşım imkanları, geçim meseleleri kadar köle ticareti, sürgün ve tahliye sonucu meydana gelen zorunlu yer değiştirmeleri de göçün ilginç bileşenleri arasında sayılır. Göç, belki de dünya nüfusunun birbirinden çok farklı sebeplerle yüzyıllar boyunca tekrar tekrar farklı coğrafyalara dağılması olarak kavranabilir. Göçün hikayesinin sadece göç eden insanları değil göç ettikleri yerleri ve buralardaki etkileri de anlattığını düşünen Thomas Sowell, Türkçe'ye Göçler ve Kültürler adıyla çevrile kitabında birbirlerinden epey farklı mülteci grupların öykülerini irdeliyor.

Mevsimlik göçlerden kalıcı yer değiştirmelerine mahalli boyutlardaki göçlerden küresel ölçekteki yer değiştirmelerine "toplumsal göç"ün hemen her türünü ele alan ve tarihi zamanın ruhunun tumturaklı rüzgarlarına karşı gerçekliğe atılmış önemli bir çapa olarak değerlendiren Sowell, çeşitli ırki ve etnik grupların bilinen tarihlerinden ortaya çıkan en açık olgulardan birinin farklı meslekler, sanayiler, gelir düzeyleri ve eğitim durumları olduğunu, bunun bir istisna addedilmemesi gerektiğini çarpıcı bir biçimde vurguluyor. Üstelik bu farklılıkların sadece bir nesilde değil, nesiller boyunca sürdüğüne de işaret eden Sowell, göçmen grupların geçmişinde hiçbir şeyin dengeli ya da tesadüfi olmadığını söyleme ihtiyacı hissediyor.

İki düzine ülkede yarım düzine grup üzerinde yaptığı araştırmada dünyanın dört bir yanındaki Almanlar, Japonlar, Hintliler ve İtalyanları, denizaşırı Çin'i, diaspora Yahudilerini konu edinen Sowell her çeşidiyle göçe ilişkin anlatıların insanlık tarihinin önemli bir kısmını oluşturduğunu vurguluyor. Göçün sebebi ve sonuçlarının göç edilen bölge kadar göçmenlerin yerleştiği bölgeler bakımından bile değiştiğini belirten Sowell, örneklem olarak kendine seçtiği yarım düzine grup etrafında toplumsal göçün sermaye, kültür ve eğitim farklılaşmalarındaki rollerini de irdeliyor.

17 Haziran 2021 Perşembe

Kuş bakışı kapitalizm tarihi

 Tarih boyunca şimdiye dek görülmüş en ilginç ve sözümona özgürleşimci olduğu iddia edilen bir toplumsal ve iktisadi örgütlenme biçimidir modern kapitalizm. Sözümona özgürleşimci, çünkü baskıcı yöntemlerle de rahatça uyum gösterebiliyor. Geleneksel zamanlardaki servet birikimlerini "kapital" olmaktan alıkoyan birçok sebebe karşın zaman zaman bu tür menkul sermaye birikimlerinin yol açtığı iktisadi faaliyetler bütününe finansal-ticari kapitalizm dense de modern kapitalizmin yeni bir iş örgütlenmesi olarak sınai faaliyetleri denetimi altına alan sermaye birikimi olarak düşünülebileceği de açık. Gündelik hayatlarımızı bu örgütlenme tarzına uyumlu hale getirmek handiyse hayatı sürdürmek için gerekli de üstelik.

Sosyal bilimler tarihinde en tartışmalı konulardan birini teşkil ediyor esasen modern kapitalizmin doğuşu meselesi. Sadece modern toplumların iktisadi örgütlenme biçimi olmaktan öte modernliğin gündelik hayatlarımıza bile nüfuz eden ilkelerinin kurumsallaşmasına yaptığı katkılar, yol açtığı siyasi, sosyal çalkantılarla birlikte neredeyse günümüzde karşılaştığımız birçok problemin kökeninde modern kapitalizmin yattığını söyleyen sosyologlar, tarihçiler ve hatta iktisatçılar var.

Karşılaştırmalı tarih

Türkçe'ye Modern Kapitalizmin Doğuşu adıyla çevrilen kitabında Henri Eugene Sée, genel bir kapitalizm tarihi yazmak yerine, sosyoloji ve iktisat disiplinleri tarafından toplanmış olan ve büyük ölçüde doğruluklarından emin olunan bazı tarihsel verileri derlemeyi tercih ediyor. Böylelikle herhangi bir siyasi ya da toplumsal görüşe bel bağlamadan ortaya kapitalizmin doğuşunu açıklayıcı bir sentez ve karşılaştırmalı tarih seçkisi çıkarmaya uğraşıyor. Kitabın en temel konusu tabii ki, ondokuzuncu yüzyılda (Sanayi Devrimi'yle birlikte) büyük sanayinin ve kapitalizmin galebe çaldığı ekonomik ve toplumsal gelişmeler bütünü. Bu gelişmelerin oluşum sürecini irdelerken Sée, mümkün mertebe somut olaylara başvurmayı tercih ediyor. Elbette somutluğa gösterilen bu özen bir tür sentezi amaçlayan ele aldığı konunun genelleme yapmaya çok uygun olması ve hatta genelleme yapılmazsa konunun muğlak kalma ihtimalinin bulunması dolayısıyla Sée'nin sık sık başvurmak zorunda kaldığı genellemeler dolayısıyla yer yer soyut ve muğlak bir anlatımın oluşmasına engel olamıyor. Bu tür muğlaklıklar büyük ölçüde genel tarihin dokusunu teşkil eden tekil olayların kitabın anlatımında sıkça gözardı edilişinden mütevellit.

Bugün tanıdığımız şekliyle kapitalist toplumun temel özelliklerinin şunlar olduğunu vurguluyor Sée: Uluslararası ticaretin genişlemesi, büyük sanayi ve büyük mali güçler. Modern kapitalizmi meydana getiren olayların bir bütün ortaya koyduğunu belirtmeyi de ihmal etmiyor Sée. Her ne kadar bazı geleneksel toplumlarda gerçekleştiği görülse de sermaye birikiminin tek başına kapitalizmin gelişmesine yetmediğini vurgulayan Sée, bu gelişimin tamamlanabilmesi açısından çalışma organizasyonlarının da dönüşümünün altını çiziyor. Ona göre çalışanlar ile çalıştıranlar arasındaki ilişkilerde görülen kapitalist dönüşüm hem sanayinin denetim altına alınmasını kolaylaştırmış, hem toplumsal sınıflarda hiç görülmedik hareketlenme ve değişimlere yol açmış hem de modern kapitalizmin zafer kortejinin oluşuma katkı sağlamıştır. Sée'ye kalırsa, kapitalist organizasyonun zaferi 19. yüzyıldan daha eski olmamış ve hatta hemen her yerde 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir.

Avrupa Ortaçağ'ında görülen kapitalizmin ilk belirtilerinden deniz ticareti, sömürgecilik, ticari ve mali kapitalizmin yaygınlaşmasına, endüstriyel kapitalizmin kaynaklarından 19. Yüzyılda kapitalist rejimin ortaya çıkışı ve iktisadi değişimlerin toplumsal yansımalarına kadar modern kapitalizmin temel özelliklerinin oluştuğu süreci genel hatlarıyla özetleyen Sée, böylelikle kapitalizmin genel tarihini kuş bakışı da olsa serimlemeye imkan sağlıyor.

8 Haziran 2021 Salı

Her birey, bir dünya olmak arzusunda

 1970'lerden beri dünya çapında vuku bulan olaylar, değişimler, gelişmeler ya da kötüleşmeler insanlara yaşadıkları toplumların bir aşırılıklar toplumu olduğunu düşündürdü büyük ölçüde. Bu toplumları ya da daha iyi bir deyişle içinde yaşadığımız zamanı, bu zamanın ruhunu niteleyen şeyin nasıl ve ne olarak belirleneceğine ilişkindi bu konuda yürütülen çoğu tartışmaların özündeki mesele. Bu aşırılıklar toplumunu ya da modernliğin geldiği bu noktayı postmodernlik olarak niteleyenler olduğu gibi sosyolojik bakışa uygun kaçacak tarzda düşünümsel modernlik olarak niteleyenler de oldu. Modernlikten sonrayı ya da modernliğin ötesini çağrıştıran postmodernliğe nazaran modernin daha kavileşmesini çağrıştıran düşünümsel modernlik deyişinin bir nevi postmodernist teorilere yönelik polemik maksadıyla kullanıldığı aşikardı; ancak 'durum'u adlandırmada 'öte'yi, 'sonra'yı kullanmanın kendiliğinden 'bura'yı, 'olan'ı düşünmeye de yol açacağı söylenebilirdi.

Üstmodernlik

Üstmodernlik, genelde yaşayan en önemli Fransız antropoloğu ve etnoloğu kabul edilen Marc Augé'nin hayat sürdüğümüz 'aşırılıklar toplumu'nu, yani modernliğin geldiği son noktayı adlandırmak için kullandığı bir kavram. Türkçe'ye "Yer-Değiller: Bir Üst-Modernite Antropolojisine Giriş" adıyla çevrilmiş kitabında hali hazırda yaşamakta olduğumuz 'çağdaş dünya'nın antropolojisi için gerekli olduğunu düşündüğü yöntemi ve bu dünyanın nasıl bir gözlem alanı olarak 'nesne'leştirilebileceğini tartışıyor. Egzotik kültürleri incelemekten edinilen deneyimlerin bakışlarımızın merkezini kaydırmamızı öğrettiğini düşünen Augé, yine de kendisine bakmayı hâlâ öğrenemediğimiz bir dünyada yaşadığımızı, mekânı düşünmeyi yeniden öğrenmemiz gerektiğini ileri sürüyor.

Augé, üstmodernitenin asli şeklinin 'aşırılık' olduğunu ve bu aşırılık durumunun da şu üç önemli kategoride ele alınabileceğini savlıyor: "hadiselerin aşırı bolluğu", mekânsal aşırı bolluk", "atıfların bireyselleşmesi." Üst-modernitenin, "postmodernliğin bize ters yüzünden başka bir şey sunmadığı madalyonun ön yüzü" oluğunun söylenebileceğini ifade eden Augé, "hadiselerin aşırı bolluğu"nun esasen 'hızlanmış zaman' deneyimlerimizin temel sebebi olduğunu da vurguluyor. Üst-moderniteyi karakterize eden ikinci figürü mekânın aşırılığında, bir anlamda gezegenimizin daralmasıyla irtibatlı düşünmemizi öneren Augé, mekânsal parametrelerinin önemli ölçüde yer değiştirdiğini tespit ediyor. Augé, nasıl ki zamanın zekası, tarihsel yorumların önde gelen kiplerinin devrilmesinden bağımsız olarak, bizatihi şimdiki zmaanın hadiselerinin bolluğu tarafından karmaşıklaştırıldıysa mekânın zekasının da benzer şekilde meri ters yüz edişlerden bağımsız olarak şimdiki zamana has mekânsal aşırı bolluk tarafından karmaşıklaştırıldığını belirtiyor. Bu karmaşıklığa etnoloji geleneğinin zamanda ve mekânda konumlandırılmış bir kültür kavramıyla ilişkilendirerek kullandığı sosyolojik 'yer' kavramına karşıt bir kullanıma sahip 'yer-değiller'in çoğalmasını örnek veren Augé, 'yer değiller'i "kişilerin ve malların hızlandırılmış dolaşımı için gerekli kurulumlar (ekspres yollar, havalimanları, otoyol kavşakları) olduğu kadar, ulaşım araçlarının kendileri veya büyük alışveriş merkezleri ve hatta gezegenin mültecilerinin kapatıldığı transit kamplar' olarak tanımlıyor. Üstmodernitenin karakterize edici üçüncü figürünün 'ego' olarak da tavsif edilebilecek 'birey' figürü olduğuna vurgu yapan Augé, onun antropolojik tefekküre dahi sızdığını ifade ediyor.

Çağdaş toplumlarda hemen her bireyin bir dünya olmak istediğini, kendisine gelen malumatı kendisi için kendisinin yorumlamayı amaçladığını ifade eden Augé, 'atıfların bireyselleşmesi'ne yol açan bu duruma yapılacak vurgu ile birlikte 'tekillik olguları'nın ihmal edilmemesi gerektiğini de savlıyor. Hangi tekillikler? Sözgelimi nesnelerin tekilliği, grupların ve aidiyetlerin tekilliği, mekânların yeniden terkibi, "kültürün türdeşleşmesi/küreselleşmesi" gibi ifadelerle indirgenen ilişkilendirme, hızlandırma ve yerelsizleştirme usullerinin paradoksal karşı savını tesis eden her türden tekillik.

4 Haziran 2021 Cuma

İmaj ve klişeler kıskacında diaspora Türkleri

 Türkler ile Avrupalıların ilişkilerinin bin yılı aşkın bir süreye dayanan bir geçmişe sahip olduğu bilinir. Her ne kadar bu ilişkilerin hakim kipi sürtüşmeler, savaşlar ve çatışmalar şeklinde açığa çıkan askeri-siyasi gerilimlerle biçimlenmiş olsa da kimi zaman kültürel ve toplumsal bakımdan iki taraf için de önemli birçok gelişmenin yaşandığı da görülür.

Büyük ölçüde her iki tarafta birbirleri hakkında oluşan imajları temelde besleyen siyasi-askeri çatışmalar olagelmiştir. Türklerin Viyana önlerine kadar gelmelerini sağlayan askeri başarılarının Avrupa'da onlar hakkındaki birçok olumsuz kalıp yargıya, klişeye ve imaja sebebiyet verdiği de hiç kuşkusuzdur.

Türkleri ilişkilerin başladığı ilk dönemlerden itibaren İslami Doğu medeniyetinin bir parçası addeden ve böylelikle rahatça 'ötekiler' olarak kodlayan Avrupalıların onlar hakkında oluşturduğu olumsuz klişe ve imajların dil, din ve kültürel unsurları baz aldığı kadar bizatihi Avrupalıların kendilerini tanımlama süreçlerinde etkin birtakım zihinsel nakısalardan neşet ettiğini de söylemek mümkündür.

Klişelerin tahakkümü

İki yüzyılı aşkın bir süredir yaşanan Batılılaşma sürecine rağmen Türkiye ve Türkler hakkındaki olumsuz imaj ve klişelerin varlığının Avrupa'da korunuşu, Türkiye'nin Avrupa ile yakın ekonomik, siyasal ve diplomatik ilişki kurma girişimlerine rağmen bu klişelerin bir türlü tamamen ortadan kalkmayışı, Türkler ile Avrupalılar arasındaki gerilimin tarihsel derinliği kadar dil, din ve kültürel unsurlardaki farklılığın öneminin de zannedildiğinden fazla olduğunu işaret eder. Elbette hemen her Avrupalının Türkler hakkında olumsuz bir imaj taşıdığını ileri sürmek doğru değildir; ancak yine de olumsuz imajların etkisinden sıyrılmış Avrupalıların genele nazaran epey azınlıkta kaldığını da söylemek gereklidir.

1989 ila 1999 arasındaki on yıllık bir dönemde İngiltere'de yaşayan, sonrasında akademik çalışmalar dolayısıyla çeşitli Avrupa ülkelerinde gözlemler yapabilme imkânı bulan Prof. Dr. Talip Küçükcan'ın 'Diaspora Türkleri: Avrupa'da Türk İmajı ve İslamofobi' ismiyle yayınlanmış kitabı bir taraftan Avrupalıların gözüyle Türkleri değerlendiren söyleşi, okuma ve tartışmaları; bir taraftan da Avrupa'daki Türkler, Müslümanların temsili, İslamofobi, kültürel kimlik ve gençlik gibi konuları ele alan çalışmaları içeriyor.

Özellikle son on yılda siyasal bakımdan giderek yükselen popülizmin Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin ve Müslümanların hayatlarında ne tür zorlukların yaşanmasına sebebiyet verdiğini ortaya koyan eserinde Küçükcan, Avrupa'da doğup büyüyen dördüncü ve beşinci kuşak Türklerin bile yaşadıkları ülkenin vatandaşı sayılmalarına karşın hâlâ olumsuz imaj ve klişelere, birtakım eşitsizliklere kurban olabildiklerinin altını çiziyor.

Kitabın ilk iki bölümünde bu olumsuz imajların tarihsel serencamını ve Batılı aydınların zihinsel haritasındaki yerini açığa çıkarmaya uğraşan Küçükcan, kitabının üçüncü bölümünde Avrupa'da, yani diasporada bir Türk olarak sürdürülen hayatın niteliklerini serimlemeye çalışıyor. Kitabının dördüncü bölümünü Avrupa'da yer yer ırkçı ve faşist bir biçimde yükselen popülist dalgayla birlikte gündeme gelen İslamofobi ve İslam karşıtlığının Almanya, Fransa ve İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerdeki yansımalarını irdeleyen Küçükcan'ın kitabı sosyoloji, antropoloji, tarih ve siyaset bilimi gibi çeşitli disiplinlerin verimlerini kullanarak diaspora Türklerinin yaşadığı temel sorunları ve Avrupalıların benimsemeyi tercih ettiği zihniyet yapılarını çözümlüyor.