6 Kasım 2021 Cumartesi

Futbolun din ve savaş ile ilişkisi

 Modern toplumlarda sporun, daha doğrusu futbolun tuttuğu yer gerek bu toplumların içinde bulundukları hali gerekse tarihlerini tartışmak bakımından ilginç bir çerçeve sağlar. Portekiz'in ünlü otoriter başkanı Antonioni de Oliveira Salazar'a sık sık atfedilen sözün, yani "Portekiz halkına üç f ile hükmedebildim: Futbol, fado ve fiesta" sözünün bu çerçeve içinde edindiği yer, futbolun modern toplumların siyasal, kültürel, ekonomik ve tarihi şekillenişi bakımından üzerinde mutlaka durulması gerekli bir içeriği haizdir.

Türkiye'de futbolun birkaç önemli istisna haricinde sosyo-ekonomik, tarihi, dini ve yapısal boyutlarıyla akademik anlamda ciddiye alınıp bir bütün olarak analiz edildiğini pek görmeyiz. Yaygın medyada genelde bazı spor yorumcularının ve eski hakemlerin reyting kaygısıyla polemiklerine futbolu, futbolcuları, oynanan maçları konu edindiğini görürüz.

İnsanlığın bilinen tarihi boyunca eylediği ve eylendiği faaliyetler olarak din, harp ve oyun arasındaki ilişkileri futbol üzerinden analiz edip değerlendiren eski futbolcu ve tarih akademisyeni Ferdi Ertekin, Din Harp Futbol adlı kitabıyla Türk düşünce hayatında üzerinde pek durulmayan çeşitli önemli ayrıntıları ve tarihi bağlantıları yorumlama fırsatı ediniyor.

Savaş terimleri ve spor

Askerî terimlerle futbol terimleri arasındaki bağlantıdan (sözgelimi top, goal, kale, kaleci, takım, bek vb.) hareketle harp sanatındaki teknik dönüşümlere ve yenilenmelere karşı Ertekin, askeri alanda kullanılan, ancak değişen teknolojik süreçte askeri bakımdan elverişsizleşen savaş aletlerinin muharebe alanından oyun alanına intikal ettiklerini vurguluyor. Sözgelimi, at, ok, kale ve top gibi teknolojinin gelişmesiyle birlikte muharebe alanını terk etmek zorunda klan birçok unsur bugün oyun alanında yaşamayı sürdürüyor.

Beden eğitiminin harbe hazırlık aşamasından koparılarak sporun doğduğu Antik Yunan tecrübesini dışarıda bırakan bir bakış açısıyla Ertekin, sporun tarih boyunca dini bir ritüelin parçası yahut harbe hazırlık için bir araç rolü edindiğine dikkat çekiyor.

Oyun ve sporun din ve harp için bir araç olmaktan çıkıp bugünkü yapısına erişmesinin büyük ölçüde sekülerleşme ile gerçekleştiğini ifade eden Ertekin, Eliade, Carl Schmitt ve Max Weber'in düşüncelerinden hareketle sekülerleşme, futbol ve din arasındaki ilişki, bağlantı ve çatışmaları irdeliyor.

Huizinga'nın geliştirdiği homo ludens kavramı eşliğinde ibadet ile oyun arasındaki bağlantılara dikkat çeken Ertekin, Osmanlı toplumsal ve dini hayatında önemli bir yer tutmuş iki tekkeyi bu bakımdan örnek gösteriyor: Pehlivanlar Tekkesi ve Okçular Tekkesi.

Ülkelerin politik, kültürel ve askeri tarihi ile futbol sistemleri ve anlayışları arasında kaçınılmaz bir ilişki olduğunu vurgulayan Ertekin, Osmanlı devletinden cumhuriyete miras kalan parlamentarizm, siyasi partiler, üniversite, basın, mali ve idari örgütlenme unsurlarının yanı sıra futbolun da bulunduğunu kaydediyor. II. Abdülhamid'in saltanatı zamanında kurulmuş Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe'nin bugün Türk futbolunun üç büyükleri olarak Anadolu'da da taraftar edinebildiklerini belirten Ertekin bunun uzun yıllar boyunca İstanbul'un payitaht olmasıyla bir ilgisinin olup olmadığını da soruyor. Homo sapiens'in homo ludens'e dönüşümünün büyük ölçüde 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın başlarına kadar olan dönemde futbol aracılığıyla gerçekleştiğini vurgulayan Ertekin'in kitabı "düşman"dan (harp) "rakip"e (oyun) gelişen bu dönüşümün ontolojik, siyasi, ekonomik, tarihi, kültürel, dini yapısını çözümlemeye gayret ediyor.

30 Ekim 2021 Cumartesi

Kopernikçi devrim ve Kant

 Çağdaş felsefede bütün düşünmesini varlık sorusunu yeniden hatırlatmaya adayan Alman filozof Martin Heidegger, özellikle Varlık ve Zaman'da geliştirdiği çözümlemeyle kendisinden sonraki hemen bütün önemli düşünme şekillerini şöyle ya da böyle etkilemiştir. Heidegger'in vaat ettiği, ama asla yazmadığı Varlık ve Zaman'ın ikinci cildi yerine özellikle 1935'lerden sonraki meşhur metinlerinde daha şairane sayılabilecek bir düşünmeye yöneldiği, hatta meşhur Kehre'sini ("Dönüş") takip eden bu metinlerin toplamının Varlık ve Zaman'ın vaat ediliş ikinci cildi olabileceği yargısı Heidegger yorumcuları arasında yaygındır.

Varlık ve Zaman'ın yayınlanmasının hemen akabine denk gelen bir dönemde, yani 1927-28 güz döneminde Freiburg üniversitesinde verilmiş derslere dayanan Kant ve Metafizik Problem kitabı Varlık ve Zaman'da ele alınan konuların Kant'ın temel eseri dolayısıyla geliştirilmesi olarak görülebilir. Kitapta ayrıca Heidegger'in yeni Kantçı olarak bilinen Ernst Cassirer'le tartışmaları da yer alıyor. 1929'da gerçekleşen meşhur Davos Toplantısı'nda Kant kitabına ilişin Cassirer'in eleştirilerini cevaplıyor.

Platon'dan bu yana bütün bir felsefe tarihinin varlığın unutulmuşluğu çerçevesinde okunabileceğini savlayan Heidegger'in, Varlık ve Zaman'ın yazım sürecinde üzerinde durduğu önemli filozofların biri de elbette Immanuel Kant olarak görünür. Genellikle klasik metafiziğin çelişki ve çatışmalarını konu edinerek numenleri, yani 'kendinde şeyler'i ne akılla ne de deneyle bilebileceğimizi savlayan Kant'ın Salt Aklın Eleştirisi adlı temel kitabında ileri sürdüğü savların metafizik düşünmeye önemli kısıtlar getirerek onun etkinliğini azalttığını söyleyebiliriz.

Ontoloji problemi

Heidegger, Kant'ın kitabını "metafiziğin temellendirilişi" olarak yorumlamaya ve böylelikle metafizik problemini bir temel ontoloji problemi olarak ele almaya gayret ediyor. Salt Aklın Eleştirisi'ni metafiziğin açıkça bir temellendirilişi okumayı yeğleyen Heidegger böylelikle özellikle Yeni-Kantçılığın Salt Aklın Eleştirisi'ni epistemolojinin kurucu metni haline dönüştürme hamlesini eleştirme fırsatı da ediniyor. Heidegger'e kalırsa Salt Aklın Eleştirisi, matematiksel-doğa bilimsel bilişin teorisi olmadığı gibi bir epistemoloji de değildir. Kant'ın prensiplerden hareket eden a priori biliş yetimize 'salt akıl' dediğini hatırlatan Heidegger, yine Kant'ın sözleriyle bu aklın "bir şeyi haddizatında a priori olarak bilmenin prensiplerini içeren" akıl olarak niteliyor. Salt Aklın Eleştirisi'ni bir "deneyim teorisi" ya da "pozitif bilimler teorisi" olarak yorumlamanın Kant'ın bu kitabında amaçladığını ilkece yanlış anlamakla mümkün olacağını savunan Heidegger, bu kitapla ontolojinin bir bütün olarak metafiziğin temel parçası olmak bakımından gerekçelendirildiğini ve ilk kez ontolojinin kendine taşındığını ileri sürüyor.

Varlık sorusu

"Aklın kendisi dışındaki hiçbir şeyi verili almayan bir sistem içinde düşünmek suretiyle kendini ona yavaş yavaş dahil eden kararlı bir okuru" talep eden Kant'ı takip eden Heidegger, kendi varlık sorusunu formüle ediş tarzıyla Kant'ın temel eserinde gerçekleştirdiği Kopernikçi devrimi yorumluyor.

Kitap bu haliyle epey teknik-felsefi bir dile sahip olmakla birlikte modernliğimizin remzi olan temel tartışma konularının birçoğunu da içermesi bakımından önemli. Modern epistemolojilerin skolastik metafizik anlayışları eleyen bir esin kaynağı olarak gördükleri Salt Aklın Eleştirisi'nin esasen metafiziğin elenmesinden çok onun temellendirilmesini amaçlayan bir kitap olduğunu vurgulayan bakış açısıyla Heidegger'in yorumu bizatihi varolanlara ilişkin soruyu ele alma tarzlarımızı da sorgulamamızı gerektiriyor.

9 Ekim 2021 Cumartesi

Coğrafya sadece kader değildir

 Sık sık 16. yüzyılın Müslüman düşünürleri arasında yer alan ve ilm-i umran'a bir giriş olarak yazdığı şaheseri Mukaddime ile iyi bilinen İbn Haldun'a atfedilen "Coğrafya kaderdir" sözü insan yaşamının değişmez sabiteleri arasında bulunan mekânın özelliklerinin onun tüm faaliyetlerini etkileyen önemli bir unsur olduğunu vurgular. Gerçi coğrafya da bir şekilde mekânın siyasi, kültürel, dini ya da ekonomik çeşitli faktörlerin yardımıyla yapılır, üretilir; ama mekânın kendi düzeninin bu üretimi bir şekilde belirlediğini ileri sürmek de mümkündür. Sözgelimi büyük ölçüde dağlık bir arazi yapısına sahip bir ülkede ekonominin tarımsal faaliyetlere dayandırılması işin doğası gereği imkânsız görünür. Ya da 20. yüzyılın başlarında sıkça telaffuz edilen ve çoğu kez çeşitli ırkçı söylemlere meze de olmuş ünlü tezi hatırlamalı. Bu teze göre orta enlem kuşağında bulunan toplumların enerjilerini de tropikal bölgelerde yaşayan toplumların rehavetini de iklime (yani bulundukları coğrafyanın çevresel etkisine) bağlayabiliriz.

Beşerî hayatın şekillenmesinde yapısal özellikler ve zaman (tarih) kadar mekânın (coğrafya) da etkisinin bulunduğunu kabullenebiliriz elbette, tabii ki beşerî hayatın şekillenmesindeki asli gücü çevresel etkenlere indirgemedikçe.

Bilgi güç mü?

Küreselleşen, hiç olmadığı kadar girift, aşırı nüfuslu, gittikçe daha rekabetçi ve tehlikeli bir hale dönüşen dünyada bilginin güç olduğu düşüncesiyle gezegen ve onun hassas doğal muhitleri, başka insanlar ve kültürler, siyasi düzenler ve ekonomiler, sınırlar, tutumlar ve tutkularla ilgili ne kadar çok şey bilirsek bu dünyada karşılaşılabilecek tehlikelere karşı o kadar hazır olunacağını ileri süren bir kitap Harm De Blij'in "Coğrafya Neden Önemlidir" adıyla Türkçeleştirilmiş kitabı. Bir yerde ABD'li karar vericilerin coğrafya bilgilerinin yetersizliği sebebiyle Vietnam'da, Irak'ta ve Afganistan'da birçok olumsuzluk yaşadığına işaret eden Blij, kitabının baskın mesajını "demokratik bir toplum olarak, kararları sadece Amerika'yı değil, tüm dünyayı etkileyen hükümet temsilcilerini seçen Amerikalıların, zaten küçük ve fonksiyonel olarak daha da küçülen gezegenimizi tanıma sorumluluğunu özellikle vurgulamak" olarak özetliyor.

İngilizce'de ikinci baskısı 2012'de yapılmış olan kitabında Çin'in yükselen gücünden Avrupa Birliği'nin istikrarsız yapısına Kuzey Kore'nin nükleer arzularından Arap Baharı sürecinin devrimci umutlarına, tehlikeli bir düşman olarak Rusya'dan başta açlık ve susuzluk olmak üzere çeşitli felaket tehlikeleriyle yüz yüze kalan Afrika'ya kadar birçok jeo-stratejik meseleyi coğrafyanın mekânsal bakış açısıyla çözümlemeye uğraşıyor. Coğrafyanın "mekânsal" şemsiyesinin altında süreçleri, sistemleri, davranışları ve mekânsal boyut içeren başka birçok olguyu analiz eden bir disiplin olarak niteleyen Blij, fiziki coğrafyanın yanı sıra beşerî bir coğrafyanın da olduğunu hatırlatıyor. Bir disiplin olarak coğrafyanın ve coğrafi bilgilerin neleri içerdiği kadar neden önemli olduğunu da vurgulamaya adanmış bir kitap Harm De Blij'in kitabı. Coğrafi cehaletin giderilmesine ilişkin ciddiye alınması gerekli bir kaygısı bulunan kitaptaki bazı çözümlemelerin ve doğrudan Blij'in Amerikan bakış açısının ise tartışmalı kaldığı gayet açık.

21 Eylül 2021 Salı

Asayişin üç aracı: Kasame, nezir ve kefalet

 Osmanlı toplumunun şehirli, köylü ve konargöçer topluluklardan mürekkep olduğu söylenebilir. Bu üç büyük parçanın aynı zamanda Müslim ve gayrımüslim olarak iki büyük grupta tasnif edilmesi mümkündür. Müslüman ahalinin ayrıca ehli örf ya da askerî olarak tabir edilen, devlete vergi vermeyen bir grup ile vergi mükellefi addedilmiş şehirli ve köylü reaya sınıflarından oluştuğu bilinmektedir. Şehirlerdeki esnaf sayılmazsa devletin asıl vergi kaynağı toprağı işleyenlerdir. Devletin asli geliri toprak vergisiyle oluşmakta, her çift sahibi reaya ve tımar sahibi olarak toprak işleyenler devletin temel vergi mükellefi ve birimi olarak görülebilir. Bu anlamda köylü nüfusun Osmanlı toplumunda devleti ve orduyu besleyen en önemli grup olduğu tespit edilebilir. Kırsaldan şehirlere göç Osmanlı devleti açısından ölümcül sonuçlara yol açabilecek bir durumu oluşturur. Toprak işleyen çift sahiplerinin şehirlere göç etmesi, ekonomik anlamda gıda kıtlığı, vergi gelirlerinin düşmesi ve ekonominin zayıflaması anlamlarına gelir. Devlet bu sebeple kendini yerleşiklerin yerlerinden ayrılmamaları veya bulundukları şehirden başka şehirlere göç etmemeleri için sürekli tedbir almak zorunda hisseder. Askeri zümreler ile vergiden muaf olanlar haricinde Osmanlı şehir toplumunda esnaf ve meslek grupları da vergi yoluyla ya da vakıflar kurarak devlete kaynak sağlıyordu.

Bu toplum yapısında devlet için en sorunlu grupların seyyar, konargöçer ve toprağa bağlı olmadıkları için kolaylıkla kontrol altına alınmaları mümkün olmayan gruplar olduğunu vurgulamak gerekir. Yörük, Kürt ve Türkmen konargöçer aşiretlerin Osmanlı iktidarlarını en çok uğraştıran gruplar olduğu belirtilmeli. Bu aşiret ve gruplar göçebe oldukları için devletin kolayca ulaşamayacağı yerlerde yaşar; vergi, asker verme ve diğer bazı tekalifleri yerine getirme konusunda isteksiz davranırlardı.

İskan meselesi

Konargöçerler sadece vergi ve asker vermekten kaçınmalarıyla değil göçleri esnasında meskûn ahaliyi rahatsız etmeleriyle de tepki topluyorlardı. Yüksek sayıda insan ve hayvan nüfusuna sahip bu grupların göçleri esnasında yerleşik ahalinin ekin ve tarlalarının tahribi sebebiyle yerleşik ahaliyle aralarında çıkan niza ve çatışmalar önemli meseleler arasındaydı. Aşiret, devlet ve yerleşik ahali arasındaki ilişki ve çatışmalar Osmanlı klasik döneminden devletin dağılma sürecine girdiği dönemlere kadar değişik yoğunluklarda seyretmiştir. Hatta Cumhuriyet döneminde bile özellikle orta Toroslarda yerleşik ahali ile çeşitli konargöçer gruplar arasında bu türden çatışmalara rastlanmıştır.

Osmanlı devletinin 600 yıllık tarihinin büyük bir bölümünde konargöçer cemaatleri iskân ettirmekle uğraştığı, bu cemaatlerin fırsat buldukları an iskân ettirildikleri yerlerden firar ettikleri bilinir. İskân meselesi zaman zaman da büyük dramlara, ölümlere, mal ve zaman kaybına sebebiyet verir.

Osmanlı toplumunda asayişi bozan ikinci grubun Osmanlı resmî belge dilinde eşkıya olarak nitelenen grupların oluşturduğu kuşkusuzdur. Bu belgelerde sadece bugün kullandığımız anlamıyla değil, 'emirlere karşı çıkan, vergi vermeyen, iskân ettirildikleri yerlerden firar eden gruplar' anlamına da geliyordu. Bu sebeple sözgelimi önceden eşkıya tabir olunan bir grup verilen görevi kabul ettiklerinde pekâlâ 'muteber devlet görevlisi' sınıfına dahil olabiliyordu. 17. yüzyıldan itibaren başıbozuk olarak tabir edilen kişilerin, leventlerin, Celalî artıklarının, eşkıyalığa soyunan suhtelerin (medrese talebesi), kısaca asayişi bozan ve "mechulu'l-ahval" denen tüm riskli ve muzir grupların tamamına birden eşkıya denmiş; bunların engellenmesi ve bertaraf edilmeleri için devlet kendini çeşitli tedbirler almaya mecbur hissetmiştir.

Osmanlı devlet adamlarının toplum düzeninin amacını beldelerin asayişi ve reayanın rahatının sağlanması olarak belirlediğine dikkat çeken Ekrem Akman, Kolektif Bilincin Dinsel Referansları adlı kitabında bu amaç için geliştirilen en önemli fıkhi araçları temsil eden kasame, nezir ve kefalet sistemlerini irdeliyor. Herhangi bir yerde meskun olan kişilerin mekana karşı sorumluluklarını ifade eden kasame, kolektif cezalandırma yöntemi olarak kullanılan nezir ve herkesin herkesten sorumlu olduğu toplumsal bir gözetleme ve sorumluluk yükleme mekanizması haline getirilen kefalet sistemlerinin asayişi sağlarken devletin tebaasını nasıl kendisinin stratejik ortağı haline dönüştürdüğünü de ortaya çıkarıyor.

12 Eylül 2021 Pazar

A'dan Z'ye akılların birliği tezi

 Özellikle Batı'da kaleme alınan yaygın felsefe tarihlerinde İslam felsefesine son derece kısıtlı yer verildiğini görürüz. Farabi, İbn Sina, Gazzali ve İbn Rüşd gibi son derece iyi bilinen birkaç ismi tekrarlamaktan öteye geçmeyen bu düşünce tarihlerinde sık sık karşımıza da aynı görüş çıkar: Antik Grek'ten felsefe eserlerinin çevrilmesiyle başlayan, Farabi ve İbn Sina gibi ustalar yetiştiren İslam felsefesini Gazzali'nin Tehafüt'ü engellemiş, gelişimini durdurmuştur. İbn Rüşd'den sonra da bir daha İslam dünyasında filozof çıktığı görülmemiştir. Haddi zatında İslam felsefesi, Grek felsefi mirasının modern dönemlere geçmesinde bir aracı rolünden öte de bir rol oynamamıştır. Buraya kadar kısmen karikatürize ederek aktardığımız klişeleşecek kadar yaygın bu görüşlerin geçerliliği elbette tartışma konusudur.

'Aktarmacılık' indirgemesi

Klasik dönemde İslam dünyasındaki filozofların Grek mirasın sadece Batı'ya aktarılmasıyla sınırlı bir rol oynadıkları görüşü sözgelimi kolayca eleştirilebilir ve çürütülebilir. Müslüman filozofların genelde ilk muallim sayageldiği Aristoteles'in şarihleri arasında İbn Rüşd'ün tuttuğu yeri göz önüne alırsak ne demek istediğimiz daha rahat anlaşılabilir. Daha 14. yüzyıldan itibaren Latin dünyada en önemli/en iyi şarih olarak anılmaya başlanan İbn Rüşd'ün etkisi gerek Aristoteles'in anlaşılma ve yorumlanma tarzlarında gerekse kendisine has felsefesiyle zannedildiğinden daha büyüktür. Ha keza İbn Sina'nın bir filozof olarak etkileri de Martin Heidegger'in existentine kadar uzanır. Müslüman filozofların kendilerinden sonra gelen felsefeye yaptıkları etkilerin/katkıların sadece bir "aktarmacılık" olarak adlandırılması bile gerçeği örtmeye çalışmaktan başkaca bir anlam taşımaz.

İbn Rüşd'ün Aristoteles'in De Anima'sına farklı hacimlerde yazdığı üç şerhinde, ama bilhassa De Anima'nın Büyük Şerhi'nde savunduğu akılların birliği ve müşterekliği tezini Thomas Aquinas'ın eleştirileri bağlamında ele alan çalışması Akılların Birliği'nde Mehmet Ata Az, Aristoteles'in akıl teorisini benimsedikleri açık olan bu iki filozofun aklın mahiyeti, gerçekliği, aksamı ve işlerliği gibi konulardaki farklılaşmasının sebeplerini soruşturuyor. Bu soruşturma İslam felsefesi hakkındaki yaygın klişelerin de nasıl çürütülebileceğini göstermesi açısından ilgiye değer.

Kitabında Mehmet Ata Az, Aquinas'ın kendi akıl teorisini temellendirirken İbn Rüşd'den büyük ölçüde etkilendiğini belirterek onun bahsi geçen konuda İbn Rüşd'e yönelttiği eleştirilerin ise sadece felsefi kaygılarla değil, bazı teolojik çekincelerle yapıldığının da belirlenebileceğini; bu eleştirilere rağmen, İbn Rüşd'ün ileri sürdüğü akılların birliği tezinin rasyonel ve tutarlı argümanlar üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Az, ayrıca Thomas Aquinas'ın İbn Rüşd'ü eleştirdiği eserin bir tercümesine de yer veriyor.

1 Eylül 2021 Çarşamba

Hilmi Ziya Ülken'in düşünsel evreni

 Cumhuriyet dönemi Türk düşünce hayatının en velut ismi kim diye sorulsa verilebilecek cevapların hemen başında gelir Hilmi Ziya Ülken. Felsefe, psikoloji ve sosyoloji disiplinleri başta olmak üzere birbirinden epey farklı birçok alanda kalem oynatan Hilmi Ziya Ülken'in hem Türkçe hem de Fransızca kitaplar yazdığını da biliyoruz. Sadece bilimsel denebilecek alanlarla kalemini sınırlamayan Ülken'in şiir, roman, drama, deneme gibi edebî türlerde eserler verip tercümeler yaptığını, bunların yanı sıra birçok derginin çıkışına da önayak olduğunu vurgulamalı.

Derginin 1918'de ilk çıkarıcısı olması ve Anadolu fikrini programlaştırması hasebiyle Anadolu Mecmuası çevresinde Cumhuriyetin ilk yıllarında oluşan Anadoluculuk akımının da kurucu ismi sayabileceğimiz Hilmi Ziya Ülken 1901'de doğup 1974'te vefat etmiş bir filozof. Ancak daha 17 yaşındayken, yani 1918'de başlayan yazı hayatını ölene kadar sürdürmüş bir kişi de. 70 kitap, 7 monografi, 9 gazetede ve 90 dergide yayınlanmış makaleler ile bibliyografyasında tam tamına 1344 yayın kaydedilen Ülken'in bu kadar velut ömründe geride yayımlanamadan bıraktığı bazı eserlerinin de olduğu, Prof. Dr. Ali Utku'nun çabalarıyla yayınlanan Hakimiyet, Anadolu Hayali ve Anadolu Köklerini arayış kitaplarının geride kalan eserlerden bazılarını belgelediğini belirtebiliriz.

İçinde bulunduğumuz yılın Hilmi Ziya Ülken'in 120. yılı olması münasebetiyle yılda iki kez yayınlanan ve baş editörlüğünü Prof. Dr. Mustafa Günay'ın yaptığı hakemli bir felsefe dergisi olan Özne Bahar 2021 tarihini taşıyan 34. sayısını tamamen Hilmi Ziya Ülken'e ayırdı. Editörlüğünü Prof. Dr. Ali Utku'nun yaptığı sayıda Ülken'in düşünce dünyası çeşitli veçheleriyle ele alınıyor.

Ahlak ile başladı

Sayıya yazdığı sunuş yazısında, Ülken'in felsefeye cemiyet meselesi dolayısıyla girdiğini ve uğraştığı felsefi meselelerin başına action ve ahlak meselesini koyduğunu ifade ettiğini vurgulayan Utku, onun düşüncesinin tarihsel koşullara fazlasıyla bağlı olduğunu, buna rağmen Ülken'in pratik felsefeyi öne alarak felsefeye ahlaktan başladığını ve bütün bir beşeri bilimler kadrosuna açık, uzun ve dolambaçlı bir disiplinlerarası yolu kat ettiğini belirtiyor.

Dergide farklı odaklarla sistematik bakışı mümkün kılacak genel başlıklar altında toparlanan makaleler Hilmi Ziya Ülken'in bıraktığı zengin entelektüel mirasın boyutları hakkında epey bilgilendirici nitelikler taşıyor. "Kronoloji, Hatırat, Portre, Aydın Kimliği", "Felsefe Tarihi", "Bilgi ve Bilim Felsefesi", "Varlık Felsefesi", "İnsan Felsefesi", "Ahlak Felsefesi", "Siyaset Felsefesi", "Anadoluculuk", "Sosyoloji", "Edebiyat, Dil ve Tercüme" dergide yer alan genel başlıklardan bazıları.

Muhafazakarlık izi

Dergideki makaleler içinde Hilmi Ziya Ülken'in Nietzsche'sini soruşturan Sadık Erol Er'in, Ülken ile Spinoza'yı felsefi tarihin orta yerlerinde sayan Yakup Kalın'ın, aynı şekilde Hilmi Ziya Ülken'i Spinoza ile Freud arasında değerlendiren Ersun Çıplak'ın, Ülken'in düşüncesinde muhafazakarlığın izlerini ortaya çıkaran Armağan Öztürk'ün makaleleri dikkat çekici. Dergide yer alan diğer makalelerin de en az bunlar kadar değerli olduğunu söylemem icap ediyor.

İnsanı hayvandan ayıran akıl mı ahlak mı?

 Türkçede aklilik ya da makuliyet şeklinde karşıladığımız rasyonalitenin akıl yürütme tarzlarımıza içkin önemlice bir kıstas ya da tercih sebebi olduğu ileri sürülebilir pekâlâ. Çoğu kez zor bazı tercihleri (özellikle menfaat ya da çıkarlarımızla ilişkili olanları) içerdikleri rasyonaliteye göre yaparız. Peki ama rasyonalite dediğimiz şey beşerî fikir ve davranışların tek bir grup kıstas ya da standart yoluyla değerlendirilip yargılanmasına izin veren evrensel (modern zamanlarda 'evrensel' dendiğinde genelde Avrupamerkezci) bir olgu mudur; yoksa kültüre, tarihe dayalı olduğu; rasyonel ve irrasyonel gibi kategorilerin kültürel bir yapı olduğu, toplumlara ve bireylere göre farklılıklar arz ettiği şeklinde ifade bulan görüş mü doğrudur?

Kolay kolay sayabileceğimiz bu iki kutbu (bir yanda 'evrensel bir rasyonalite' varsaymak ile diğer yanda her toplumda ya da kültürde o toplumun ya da kültürün ihtiyaçlarına uygun farklı, ancak 'evrensel' anlamdaki rasyonelliğe zıt bir rasyonalite) rasyonaliteye içkin müphemlik ya da ikirciklilik sayan İngiliz Düşünce Tarihçisi ve felsefeci G. E. R Lloyd Türkçeye 'Rasyonalitenin Farklı Yüzleri' adıyla çevrilen eserinde bu müphemlik ya da ikircikliliğe bir çözüm önerisinde bulunarak birbirimizi ve dünyamızı anlamak için kullandığımız bazı ortak temel varsayımları sorguluyor. Antik ve modern dönemi kıyaslayan Lloyd bununla yetinmiyor, aynı zamanda antik Çin'i de sorgulamasında başvurabileceği tezat bir örnek olarak seçiyor.

Rasyonalite ve kesinlik

Milattan önce 3. yüzyılda yaşamış Çinli filozof Xunzi'nin insanları, hayvanlardan Aristoteles gibi 'akıl sahibi' olmaları itibariyle değil, ahlak sahibi olmaları hasebiyle ayırdığına işaret eden Lloyd, rasyonel olarak adlandırılan şeylerin heterojen yapısını araştırıyor. Antik Çin'deki kavram ve pratikleri antik Grek mirasını değerlendirmede önemlice bir mukayese malzemesi olarak kullanan Lloyd'un her şeye karşın yine de öznel değerlendirmelere dayalı rasyonellikler çokluğu arasındaki eşölçülemezlik durumu olarak niteleyebileceğimiz rölativizme karşı evrenselci tezin daha güçlü kaldığı tespitini yapıyor. Rasyonel kavramından emin olmamız gerektiğini söyleyen Lloyd, yine de bu kavramın kendinden emin hallerinde elimizde kayıp giden çok şeyin de olabileceği, bu kavramın kesinlik iddiasının tehlikeleri konularında da uyarıyor.

İnsanlar olarak her birimizin olağanüstü sayabileceğimiz bilişsel yeteneklerle donatıldığını belirten Lloyd, yine de zaman zaman kavramsal araçlarımızı yeterince bilgelikle kullanma konusunda kuşkuya kapılmamız gerektiğini düşünüyor. "Hoşgörüsüzlüğü hoş görme"deki tezata dikkat çeken Lloyd'un rasyonalitede içerilen rasyonel/irrasyonel unsurları inceleyişi empati yeteneğimiz de güçlendirecek nitelikte.