14 Eylül 2022 Çarşamba

Aklı kalbin emrine verin

 Gündelik hayatımızda sık kullanılan deyişlerdendir akl-ı selim. Kimileyin gerçeğe uymayan sözler söyleyenler akl-ı selime davet edilir; kimileyinse acele, celadetli ve hırçın davrananlara akl-ı selimle davranmalarının elzem olduğu söylenerek mutedil bir çizgiye çekilmeye çalışılır. Kur'an-ı Kerim'in Şuara Suresi'nin 87 ila 89. ayetleri ise insanların diriltileceği günde onlara fayda sağlayacak yegâne şeyin kalb-i selim olduğu bildirilir. Hatta ünlü divan şairi Bağdatlı Ruhi'nin söz konusu ayetlere atıf yaparak "Yevme la yenfeu'da senden kalb-i selim isterler" dizesini kurduğunu da biliriz.

Akıl ile vahyin ilgisi, ilişkisi literatürde sıkça tartışılır; aynı şekilde vahiy ile kalb arasındaki ilişkinin de söz konusu edildiğini biliriz. Lakin yaşadığımız hayatlara ilişkin geliştirdiğimiz duygu, düşünce ve tavırlarda akıl, vahiy ve kalb arasındaki öncelik-sonralık sıralaması (yani bir yerde hiyerarşi) kadar bu üçlünün birbiriyle olumlu ya da olumsuz ilişkileri konu edinilmez. Esasen klasik İslam ilimleri arasında sayılagelen tasavvufun temelde fikri bir yönelim olmaktan çok, doğrudan davranışlara ilişkin olduğu göz ardı edilir. Deyim yerindeyse tasavvuf, teorize etmektense pratik yolları gösteren, doğru davranışın, kişinin öz yönetiminin nasıl olması gerektiğinin bu yollarla olabileceğini örnekleyen bir disiplin.

Hazreti Peygamberin hayatının yalnız Müslümanlar için değil, bütün insanlar için bir örnek olduğunu söyleyen ve geçtiğimiz hafta vefat etmiş Ö. Tuğrul İnançer'in ölümünden önce yayınlanan son kitabı olan Kalb-i Selim, "aşk, akıl ve vahiy" arasındaki ilişkileri akıcı bir dil ile anlatıyor.

Bekabillah hedefi

Yanlış anlaşılan, bu yanlış anlamalar sonrası verilen içeriklerle hayata yanlış aksettirilen birçok dinî kavramın aslında ne olduğunu, neyi içerip neleri içermediğini vurgulayan üslubuyla İnançer, Müslüman sufilerin Batı mistisizmi veya Hint mistisizminde görüldüğü üzere Nirvana'ya ulaşmak, yani 'fenafillah' değil, 'bekabillah' hedefinde olduğunu belirtir.

Kitabında kalbin maraz ve hastalıklarına karşı müminin göstermesi gerekli doğru davranışları konu edinen İnançer, kalbin aslında mahluk ile Halik'in irtibatının odaklandığı nokta olduğunu ifade ediyor. Vahyin Hz. Peygamber'in kalbine nüzulünü hatırlatarak onun ayrıca idrak ve anlama merkezi olduğunu, düşünme ve tefekkür etme melekesinin kalpte bulunduğunu vurguluyor. Merhamet, muhabbet, hidayet gibi olumlu duyguların ve onların tecellisinin ilkin kalpte görüldüğüne dikkat çeken İnançer, bununla birlikte Kur'an-ı Kerim'in münafıklardan bahsederken kullandığı söyleyişlerden yola çıkarak taş gibi olmuş, hatta taşlaşmış kimi kalplerin yakalandıkları hastalıklar sebebiyle bu duruma geldiğini belirtiyor.

Kalbi hastalığa uğratan, nurunu zulmete çeviren, inceliğini yok eden davranışları ele alan İnançer onların zaman zaman şeytanın desiseleri zaman zamansa nefsin hevesleri sebebiyle cazip göründüğünü, kalbin manevi işlevlerini körelttiğini düşünüyor. İnançer, aklı kalbin emrine vermenin gerekli olduğunu belirtirken aşkın da akla akıl ile veda etmenin bir hali olduğunun altını çiziyor: "Akıl pist gibidir, lazımdır. Ama akla bağlı kalırsan hiçbir zaman uçamazsın. Bunu anlamak aşktır."

Kalbin hastalığa kapılmasına sebep olan kibir, benlik, gurur, ucb, haset ve gıybet gibi tehlikelere karşı yapılması gereken doğru davranış biçimlerini ayetler, hadis-i şerifler, hikâye, kıssa, mesel ve menkıbelerle okurla sohbet edercesine anlatan İnançer susuzluğu gidermenin yolunun çeşme seyretmek olmayıp su içmek olduğunu da hatırlatıyor.

7 Eylül 2022 Çarşamba

Şehzadenin vehimleri ömrünü yedi

 Altı yüz yıllık Osmanlı tarihinde uzmanları haricinde tarih meraklılarının yaygın olarak bildiği padişahlara nazaran saltanat ailesinden olmalarına karşın şehzadeler pek bilinmez. Bilinen şehzade sayısı da sayılabilecek kadar azdır. Sözgelimi Fetret Devri'nde saltanat mücadelesi içinde yer almış Süleyman Çelebi, İsa Çelebi ve Musa Çelebi, ağabeyi II. Bayezid'e karşı saltanat mücadelesi vermiş, hazin hikayesiyle birçok trajediye konu olmuş Cem Sultan, babası Kanuni Sultan Süleyman tarafından Ereğli'de boğdurulmuş Şehzade Mustafa çok bilinir. Buna rağmen şehzadelerin Osmanlı tarihyazımı söz konusu olunca "kardeş katli" dolayısıyla ele alınmaları haricinde kamuoyu tarafından pek üzerinde durulmaz.

Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşamış, Birinci Meşrutiyeti ilan eden Sultan Abdülaziz'im oğlu Yusuf İzzeddin de özellikle Sultan II. Abdülhamid, İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanan ilginç hayatı ve ölümüyle pek tanınmaz. Doğumu şehzadelerin çocuk sahibi olma yasağından dolayı uzunca bir süre gizlenen, ancak babası Abdülaziz'in tahta oturmasıyla kamuoyuna duyurulabilen bir şehzadedir Yusuf İzzeddin Efendi. Sultan Abdülmecid'in Tanzimat politikaları sebebiyle kardeşi Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin'in doğmasına izin verdiği, en azından III. Mehmed döneminden beri uygulanan yasağın hilafına bu olayı görmezden geldiği söylenir. Abdülaziz tahta geçince ağabeyi Abdülmecid tarafından kendisine gösterilen bu hoşgörüyü kardeşi Şehzade Mehmed Murad'ın 1861'de doğan oğlu Selahaddin Efendi için gösterdiği ve Sultan Abdülaziz döneminden itibaren şehzadelerin çocuk sahibi olmalarına izin verilerek yüzyıllardır uygulanan yasağın fiilen ortadan kalktığını söyleyebiliriz.

Vehimlerle dolu hayat

10 yılı aşkın bir süre boyunca Yusuf İzzeddin Efendi ile ilgili çalışan Prof. Dr. Ali Akyıldız, kitabında birinci el kaynaklara dayanarak şehzadenin hayat serüvenini irdeliyor. Arşiv belgeleri ile yerli ve yabancı basını mukayeseli bir şekilde ele alarak Yusuf İzzeddin'in olağan olmayan şartlarda başlayan, ancak babası Sultan Abdülaziz'in tahta oturmasıyla birlikte handiyse bir masala dönüşen ikbal dönemini, yani doğumu, eğitimi, askeriyeye intisabı, hassa müşirliğiyle sonuçlanan yer yer muhteşem yer yer trajikomik askeri kariyeri ve babasının onu veliaht ilan etme çabalarını; bir ihtilalle devrilen babası Abdülaziz sonrasında V. Murad'ın kısa, II. Abdülhamid'in uzun iktidarındaki tedbir yıllarını, II. Abdülhamid'in tahttan indirilip İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte yıldızının yeniden parlaması, veliaht olarak taht sırasını beklerken siyasi geleceğini öğrenmek uğruna cifircilerle kurduğu irtibatlar, sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkileri, yurt içi ve yurt dışı seyahatlerini ve kansere yakalandığı ya da veliahtlıktan ıskat edildiği vehimleriyle kendisine hayatı zehir ettiği, önüne gelen devlet adamı ve doktordan hasta olmadığına ya da veliahtlıktan indirilmediğine ilişkin teminat mektubu aldığı, tedavi için Viyana'ya gittiğini anlatan Akyıldız, kitabının son bölümlerinde de onun intiharı ve terekesini kaleme alıyor.

Öldürüldüğü ya da intihar ettiği yolunda çeşitli tartışmalar bulunan Yusuf İzzeddin'in tahta çıkmasına yardım etmesi karşılığında Rus Çarı II. Aleksandır'a iş birliği önerip önermediğinden, Çanakkale savaş alanlarını teftişi sonrasında "Türklüğün yere serildiği" iddiasıyla Enver Paşa'yı yaralayıp yaralamadığı gibi ilginç sorulara da cevaplar veren Ali Akyıldız, onun İttihatçılarla ilişkilerinin boyutlarını da kapsamlı bir şekilde ele alıyor.

Kant ve akla dayalı etik öğretisi

 Immanuel Kant'ın ilkin 1781 yılında yayınlanan Salt Aklın Eleştirisi ile modern felsefede önemli bir dönüm noktasını temsil ettiği düşünülür. David Hume'a ait olayların arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğu önermesinin kanıtlanamaz olduğu fikrinden yola çıkarak saf aklın mümkün olamayacağına dair ürettiği şüpheci bakışa çözüm getirdiği bu eseriyle Kant, salt akıl sayesinde neleri bilip neleri bilemeyeceğimize ilişkin çeşitli ayrımlar yaparak Leibniz-Woolf'çu rasyonalist metafizik görüşleri felsefeden elemişti. Kant'a göre, aklın erişebileceği yegâne alan fenomen alanıydı ve onun zıddına numen alanı, salt aklın erişiminin dışındaydı.

Kant'ın yazdığı Pratik Aklın Eleştirisi ise Salt Aklın Eleştirisi'nin hariçte bıraktığı Tanrı, özgürlük, ölümsüzlük gibi duyulur alanın dışında kalan idelere giden yolu açar. Kant'ın ahlak alanında yazdığı iki önemli eserden biri olarak görünen Pratik Aklın Eleştirisi, esasen onun ahlak konusundaki diğer eserine, yani 1785'te yayımlanan Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi'ne dayanır. Kant'ın belirlediği şekilde salt akıl, bilmemizin nesneleriyle, yani duyusallık ve onu anlamanın kategorileriyle hemhalken pratik akıl iradenin (istemenin) sebeplerini araştırır.

Ödev ahlakı

Kantçı ahlak dendiğinde anlaşılan ödev ahlakının temelde otonomi ilkesi ve koşulsuz buyruğa dayandığını biliyoruz. Otonomi ilkesi evrensel bir ahlak yasasının varlığını kabul ederek bu yasanın içimizde bulunan iradeyle gerçekleştiğini vurgular. Elbette bu yasaya uymak bir zorunluluk içermez, ama ona uymak bir ödev olarak addedilebilir. Kant, ödevi ise yapmayı üstlendiğimiz buyruk olarak niteliyor. Bu buyruğun başkası tarafından değil, bizzat kendimiz tarafından, kendi vicdanımız tarafından verildiğini de vurguluyor Kant. O'na göre insan kendi ödevini kendisi oluşturur.

Kant'ın 1775'ten başlayarak tahmine göre 1785 yılına kadar verdiği etik derslerini içeren kitabı onun kendi etiğini ilk kez derli toplu serimleyişini de simgeliyor. Bir görüşe göre Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi bu derslerde düzeltilmesi gereken önemli noktalar olduğunu ve hatta Kant ahlakında önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmesi gerektiğini addederken, Gerd Gerhardt, bu görüşü kuşkulu buluyor. Kant'ın başlangıçta akla dayalı bir etik anlayışından yana olduğunu söyleyen Gerhard 1760'lı yılların ilk yarısında İngilizlerin (bilhassa Hutcheson'un) etkisiyle duyguya dayalı bir etiğe yöneldiğini, ancak altmışlı yılların ortasından itibaren akla dayalı saf bir etikle ilgili kendi görüşünü sürekli geliştirdiğini vurguluyor. Hem Salt Aklın Eleştirisi'nin hem de Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi'nin Kant ahlakında bir sistemleştirmeye elverdikçe oldukça özgül aşamalar olduğundan kuşku duyulamayacağını ama buna rağmen Kant ahlakı açısından devrimci bir dönüşüm anlamına gelmediklerini de belirtiyor.

Kant'ın ahlak felsefesine giriş için oldukça uygun bir eser olan Etik Üzerine Dersler'de Kantçı ahlakın otonomi ilkesi ve koşulsuz buyruğa ilişkin açık bir anlayış bulunamayacağını söyleyen Gerhardt, buna karşın somut şekilde sergilenen hayatla ilgili gözlemleri Kant'ın açık seçik ayırt ederek kavranılabilir hale getirdiğini ve ahlak açısından derğerlendirdiğini ifade ediyor. Kant'ın akla dayalı etik öğretisini sergilediği eserde Kant kibir, kıskançlık, cinsellik, intihar, insan-hayvan ilişkisi ve benzeri birçok konuyu detaylıca ele alıyor. Birçok gözlem ve örnekle zenginleştirdiği anlatımında Kant, Pratik Aklın Eleştirisi ile nihai şeklini vereceği "ödev ahlakı"ndan farklı olarak Tanrı'ya inancı gerçek ahlaklılığın bir sonucu olarak değil, bu ahlakın saiki olarak görüyor.

26 Ağustos 2022 Cuma

Küçümsenen bir Külkedisi: Kültür tarihi

 Türkiye'de özellikle 2010'lu yıllardan itibaren yoğun olarak tartışılan bir konudur "kültürel iktidar." Onun ne olup ne olmadığından başlayarak onu kimlerin mülk edindiğine ve bu mülkiyetin el değiştirmesinin gerekip gerekmediğine kadar bir yığın konu etrafında gerçekleşen tartışmalarda belirsiz kalan ya da zaten tartışmanın sürebilmesi için bilinmesi ön şart olan bir kavram olarak davranılır kültüre. Oysa tıpkı kültürel iktidar gibi temelde bu iktidarın türediği kavram ve alan olarak kültür de son derece muğlaktır. Kelimenin Batı dillerinde yüze yakın anlamı olduğunu belirten Cemil Meriç merhum onu en dar ve maddeye yönelik anlamıyla uygun temrinlerle bazı bedensel ve zihinsel melekelerin gelişmesi olarak nitelemeyi uygun buluyor. 19. yüzyılda Britanya ve Almanya'da sıkılıkla kullanılan kültür terimini Fransızların civilisation (medeniyet) olarak karşıladıklarını biliyoruz sözgelimi. Bugün de geçerli görünen tasnife göre Türk düşüncesinin yapısal gelişimi içinde son derece önemli İkinci Meşrutiyet yıllarında ortaya atılmış medeniyet ve kültür ayrıştırmasının bir kaynağı belki de Almanca ve İngilizce ile Fransızca arasında kelimeye yönelik olarak gelişen bu kullanım farklılığıdır.

Kültürlerin bütünlüğü

"Kültür tarihi" deyişi ise 1780'li yıllarda ortaya çıkmış görünür. Almancada iki yüzyılı geçkin bir süre boyunca bu kavramın kullanıldığını bilmekteyiz. 1870'li yıllarda Almanya'da Kilise ile Devlet arasındaki sert tartışma ve çatışmaların "kültür mücadelesi", "kültür davası", "kültür savaşları" gibi karşılıklarla Türkçeye aktarabileceğimiz kulturalkampf olarak tanındığını da söyleyebiliriz.

Kültür Tarihi adıyla Türkçeye Mete Tunçay'ın kazandırdığı kitabında Peter Burke tarih disiplinleri arasında daha başarılı ablalarının küçümsediği bir Külkedisi olan kültür tarihinin 1970'lerde yeniden keşfedildiğini belirtiyor. Kültür tarihinin bu yeniden keşfini açıklayan iki temel eğilimden ilki olan içsel yaklaşımın bu keşfin geçmişi ele alan eski yaklaşımlara bir tepki olarak değerlendirdiğini vurgulayarak bu yaklaşıma göre kültür tarihçisi geçmişin öteki tarihçilerin ulaşamadıkları yanlarıyla uğraştığını ifade ediyor. Tarih disiplininin nüfus tarihi, diplomasi tarihi, kadın tarihi, düşünce tarihi, işletme tarihi, iktisat tarihi, savaş tarihi vb. uzmanlık alanlarına bölünmesine bir çare olarak "kültürlerin bütünlüğü" üstünde ısrarla duran içsel yaklaşım böylelikle kültür tarihinin yeniden keşfinin sebeplerine ilişkin bir izahı da sunuyor.

Burke'nin dışsal yaklaşım olarak adlandırdığı bakış açısıysa kültür tarihi disiplininin yükselişini siyasal bilimler, coğrafya, ekonomi, psikoloji, antropoloji ve kültürel incelemelerdeki daha geniş ve genel bir "kültürel dönüş"le ilişkilendiriyor. Bu kültürel dönüşle birlikte günümüz dünyasında kültürel ayrılıkların siyasi ve ekonomik farklardan daha önemli olduğunu iddia edenler, sözgelimi Soğuk Savaş'ın bitmesinden beri olup biteni uluslararası bit çıkar çatışmasından çok "medeniyetler çatışması" olarak niteleyen Samuel P. Huntington'lar çoğalıyor. Günümüzde pek çok kişinin yirmi ya da otuz yıl önce "toplum"dan söz ettikleri durumlarda "kültür" demeyi seçtiğini belirten Burke, kültür tarihçilerinin ortak özelliğini simgesel olanla ve onun yorumuyla ilgilenmek olarak belirliyor. Kültür tarihine has kılınmış tarihi dört ana aşamaya ayırarak ilk aşamayı "klasik aşama", 1930'larda başlayan ikinci aşamayı "güzel sanatların toplumsal tarihi" aşaması, 1960'larda halk kültürünün keşfini içeren üçüncü aşama ve son olarak da "yeni kültür tarihi" aşamasıyla kabataslak bir biçimde kültür tarihi çalışmalarının kronolojik bir öyküsünü sunan Burke kitabında kültür tarihçilerinin çeşitliliklere, çatışmalara, tartışmalara, ortak kaygı ve geleneklere bakarken neler yaptığını okura izah etmeye uğraşıyor.

Uzun süren uluslararası bir drama

 Tamamen karayla çevrili, denize ulaşım imkânı kısıtlı, buna karşın kültürel ve coğrafi bakımdan Asya kıtasındaki üç ana bölgeyi, yani güneydoğuda Hint alt-kıtası, kuzeyde Orta Asya ve batıda da İran platosunu birbirine bağlayan önemli bir havzadır Afganistan. Bu konumuyla İran'dan taşan ya da Orta Asya'dan Hindistan'a ilerleyen işgalcilerin geçmek zorunda oldukları bir bölge. Kiros, Büyük İskender, Gazneli Mahmud, Cengizhan, Timurlenk, Babür bunlar arasında en ünlüleri belki de. On dokuzuncu yüzyıla dek yabancılar tarafından yönetilen, pek çok imparatorluğun parçası ve birkaç yerli imparatorluğun merkezi konumundaki Afganistan belki de bu niteliğiyle imparatorlukların mezarlığı unvanını da kazandı.

On dokuzuncu yüzyılda Britanya'nın işgali altındaki Hindistan ile Rus çarlığı arasındaki güç mücadelesinin ortasında kalan Afganistan'ın bu dönemde İngilizlerle iki kez savaştığını da kaydedelim. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nda tarafsız kalan ülkenin 1929'da (Büyük Ekonomik Bunalım'ın başladığı yıl) kısa süren bir iç savaş yaşaması dışında son kırk yıldır da çekmediği çile kalmadığı malum: 1979'da komünistlerin tertiplediği sahte isyanı bastırma gerekçesiyle Sovyet işgali, 10 yıl süren cihad direnişiyle bölgeden geri çekilmek zorunda kalan Sovyetlerden sonra bu işgale direnen grupların iç savaşı, Taliban'ın yirminci yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkışı ve iç savaşı bitirerek diğer tüm İslamcı grupları tasfiye etmesi, 11 Eylül saldırılarını Afganistan'da planladığı iddia edilen Usame bin Ladin'i ve el-Kaide'yi ortadan kaldırmak için ABD'nin ülkeyi işgali, ABD işgaline karşı Taliban'ın güçlü direnişi ve sonunda ABD'nin Afganistan'dan geri çekilmesi bu son kırk yılın coğrafyada yaşanan olaylarının başlıcaları.

Sarıklı bir koro

Savaşa ve işgalcilere odaklanmanın, işgale karşı çetin bir şekilde direnen savaşçıları ön plana çıkardığını, ülkedeki halkı gölgede bıraktığını savlayan Thomas Barfield Türkçeye Afganistan: Politik ve Kültürel Bir Tarih başlığıyla çevrilen kitabında replikleri başkalarının söylediği ve epey uzun süren bu uluslararası dramada Afganistan'ın kendisinin anlaşılamaz bir zemin olarak kaldığını, Afganların ise bu oyunda yerlerine yenileri gelen, silahları hariç asla değişmeyen, sarıklı bir koro olarak role büründürüldüklerini kaydediyor. O yüzden kitabında Afganistan'ı ve onun dinamiklerini anlamak için Afganlara başrol oyuncusu rolü veren Barfield, ülkedeki yöneticilerin yüzyıllar boyunca nasıl siyasi meşruiyet elde ettiklerini ve nasıl bir yönetim düzeni getirdiklerini irdeliyor.

Barfield'ın yaptığı şu gözlem ise sanırım en çok Afganistan için geçerli: Dünya kamuoyu bir yer hakkında ne kadar az şey bilirse, orası hakkında genelleme yapmak o kadar kolaylaşıyor. Bu tür genellemelerin, dini ve etnik çatışmalar, Müslüman toplumlar, az gelişmiş ekonomiler, terörist hareketler, yoksul ülkeler vb. fenomenleri tekdüze bir bakışla aynılaştırma riski taşıdığına dikkat çeken Barfield Afganistan'ın elbette diğer ülke ve toplumlarla benzerliklerinin bulunabileceğini, ancak bu benzerliklerin iddia sahiplerinin varsayımları olarak kaldığını, ispat edilemediğini de belirtiyor.

12 Ağustos 2022 Cuma

Kırım'da Nazi işgali yılları

 Tarih boyunca jeostratejik önemi sebebiyle sık sık çeşitli kavimlerin istilasına maruz kalan coğrafyalardan biridir Kırım ve havalisi. Bölge üzerinde çeşitli güçler sürekli birbiriyle çatışmıştır. 1475 tarihinden itibaren Osmanlı Devleti'nin himayesine giren Kırım Hanlığı 1783'te Rus Çarlığı tarafından işgal edilir ve çarların Kırım tatarları üzerindeki baskı ve zulüm dönemi başlar. 1893 ila 1856 yılları arasında gerçekleşen ve tarih kitaplarına Kırım Savaşı olarak geçen Osmanlı-Rus savaşında İngiltere ile Fransa öncülüğünde kurulmuş Avrupa Blokunun desteğini alan Osmanlı Devleti savaşı kazanmasına karşın Kırım'ı ele geçirememiş ve savaş sonrası Kırım'da Tatarlar üzerindeki baskı Çarlık Rusyası tarafından artırılmıştır.

Kırım Tatarları üzerinde Çarlık Rusyası'nın ekonomik konulardaki baskısının yanı sıra başka türden baskılar da vardır. Baskının en önemli bileşeni demografik olandır. Kırım'ın Çarlık Rusyası tarafından işgali olarak kayda geçen 1783 tarihinden itibaren bölgeden başlayan göçler Kırım Savaşı sonrasında artar, Kırım'daki Tatarların nüfusu önemli ölçüde azalır. Hatta Tatarlar Kırım'da Çarlık Rusyası tarafından azınlık pozisyonuna düşürülmek istenir. (Kırım'dan başlayan göç dalgasının Osmanlı Devleti demografyasındaki etkisi, özellikle İç Anadolu'da, Eskişehir'den Ereğli'ye Bağdat Demiryolu boyunca şehir ve köylerdeki Tatar yerleşimlerinde görülebilir.)

Almanlar ile iş birliği

1927'deki Bolşevik İhtilali sonrası Çarlık Rusyası'nın yıkılması ve Kırım'ın 21 Nisan 1918 ila 16 Kasım 1918 tarihleri arasında Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı devletinin müttefiki Almanya'nın eline geçmesi Kırım Tatarlarını bağımsızlık konusunda ümitlendirmiştir; ama gerek Bolşeviklerin Rusya Müslümanlarına kendi geleceklerini tayin hakkı konusunda verdikleri sözlerden caymaları gerekse Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Osmanlı Devleti'nin oluşturduğu ittifakın savaşı kaybetmesi Kırım'ın Bolşevik idaresi altında kalmasına yol açmıştır. Kırım için "kurtarıcı" ifadesinin ilk kez Birinci Dünya Savaşı esnasında ortaya çıktığını söylemekte fayda vardır.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yaklaşık 20 yıl boyunca, Sovyetler Birliği döneminde Bolşevik baskısını yaşayan Kırım Tatarlarının İkinci Dünya Savaşı'nda Almanların Kırım'ı tekrar işgali sonrası "denize düşen yılana sarılır" düşüncesiyle hareket ederek bağımsızlıklarını elde etmek isteyen Tatarların bir kısmı Sovyetlere karşı Almanlarla iş birliği yapmıştır. Bu iş birliğinin kötü sonuçları uzun yıllar sürmüş ve etkisi günümüze kadar gelmiştir. Almanlarla yapılan iş birliğini bahane eden Sovyetler Kırım Tatarlarını soykırım anlamına gelecek ölçüde ağır şartlar altında Sibirya'ya sürmüş ve Almanların Kırım Tatarlarına verdikleri zarar, Çarlık ve Sovyet Rusyası'nın zararıyla kıyaslanmayacak kadar düşük ölçekte olsa da sonuç itibariyle mevcut olumsuzluğun en önemli sebeplerinden birini oluşturmuştur. Neticede Nazi Almanyası ve Sovyetler Rusyası gibi büyük güçlerin mücadelesinden zararlı çıkanın yine Kırım Tatarları olmuştur.

Nazi Kırımı başlığını taşıyan kitabında İkinci Dünya Savaşı'nda Alman işgalinin Kırım Tatarlarını nasıl etkilediği ve savaş esnasında Kırım Tatarlarının verdiği mücadeleyi inceleyen Aybüke Güzay, ayrıca tarihsel süreci daha iyi kavrayabilmek bakımından Kırım Tatarlarının Birinci Dünya Savaşı'ndaki durumlarını da irdeliyor. Güzay'ın incelemesindeki en önemli belgeler ise Alman arşiv belgeleri.

Ne, ne kadar, neden postmodern?

 Yirminci yüzyılın son çeyreğinde felsefeden sosyoloji, tarih, iktisat gibi beşerî bilimlere resim, müzik, mimari, roman ve şiir gibi edebi ve estetik türlerden coğrafyaya varana dek birbiriyle bir araya getirilmeleri epey güç birçok farklı alanda entelektüel bir kasırga gibi esen postmodernizmin bin yıl dönümünden, yani 2000'li yıllardan itibaren yerini dijitalleşme/sanallaşma eğilimlerine bıraktığı görülüyor. Hakikat-sonrası (post-truth) olarak da adlandırılan bu yeni dönemde en göze çarpan konulardan biri ise yoğun bir şekilde yaşanan ırkçılıklar ve ksenofobi, yani yabancı düşmanlığı.

Kökleri 2. Dünya Savaşı sonrasına dek uzatılabilecek postmodern durumun belirginleşmeye başlamasının son 50 yıla dayandığı söylenebilir. Özellikle tarih yazımında Toynbee'nin, mimaride Jenks'in, edebiyat eleştirisinde Ihab Hassan'ın bu dönemde postmodern deyişini kullandıklarını biliyoruz. Felsefe alanında postmodernizm tartışmalarının çıkış noktasını oluşturan ise Lyotard'ın ABD'deki bir enstitüye sunmak üzere yazdığı bilgi raporuydu. Postmodern durumun en özgün anlatılarından birini sunan Lyotard onun ayırt edici karakterini büyük/üst/meta önekleriyle anılan anlatıların inandırıcılıklarının azalmasıyla nitelemişti.

İkna kabiliyeti sorgusu

Modernizme has özgürlük, eşitlik vb. temelde büyük ve tümel addedebileceğimiz anlatıların inandırıcılıklarının, ikna kabiliyetlerinin azalmasıyla birlikte tekilin, adın onurunu önemsemenin, geleneklerin, hayat tecrübelerinin daha başat hale geçtiği bir kültürel iklime doğru ilerlediğimizi varsaymış, hatta çalışmalarıyla böylesi bir kültürel iklimin oluşmasına katkı sunmaya çabalamıştı Lyotard.

Her halükârda kabul edilmeliydi ki, adlandırması ne olursa olsun, bu yeni dönemde toplumu ele alıştan tarih yazımına kadar çok köklü birtakım değişimler yaşanmaktaydı. Bu köklü dönüşümler modern(ist) iddiaların bazen doğrulanmasına, ama çoğu kez yalanlanmasına imkân tanıyan bir zihniyet değişimini de gündemimize taşımıştı.

Postmodern dönemi ve postmodernizmi ele almayı hedefleyen herhangi bir yaklaşımın mutlaka bütüncül bir bakış açısına sahip olması gerekliliği düşünülerek siyasetten felsefe ve tarihe, sinemadan sosyal medya ve gündelik hayata kadar birçok konu ve farklı isim ve örneklemler üzerinden onun ele alınabileceği öngörüsüyle hazırlanmış Tezkire'nin 79. sayısındaki Postmodern Durumun Yeni Halleri başlığını taşıyan dosya konusu. Tarihe bir metin olarak yaklaşan eğilimlerden postmodern oryantalizme, Türkiye özelinde postmodern siyaset ve toplum ilişkisinin çözümlenmesinden postmodernizmin toplumsal hareketlerle ilişkisine, Bauman'ın katı ve akışkan modernitesinden Çukur dizisinin postmodern ve unisex bir mafya dizisi olarak nitelendirilebileceğine, Equilibrium ve THX 1138 gibi bize birer distopya sunan filmlerin işlediği iktidar ve mekan ilişkisinin çözümlenmesinden postmodern durumda en çok tartışılan konulardan birini oluşturan müphemliğin klasik İslam kültüründeki şekillenişini ele almanın nasıl olması gerektiğine kadar ilginç araştırma makaleleri bulunan dosyada ayrıca sol-Heideggerci olarak nitelediği Derrida'dan hareketle radikal bir hermenötik üreten John D. Caputo'dan da bir çeviri yer alıyor. 2001 Temmuz'unda yapılmış bir konferansta sunulmuş bir tebliğe dayanan metni Türkçe'ye çeviren ise Yasin Aktay.

Dergide ayrıca Gündem sayfalarında Kamil Ergenç postmodernizmin kapsamlı bir eleştirisni üretirken, Mehmet Sebih Oruç da Twitter ve instagramdan seçtiği örneklerle postmodernite ve dijital dünya arasındaki ilişkiyi sorun ediniyor.