23 Ekim 2013 Çarşamba

THE QUESTION FOR AMNESIA

Bir Afrika’dan geçtim genişleyerek boğan bir karanlık gece gibi
   yürek soğurken, ter soğurken teninde,
Asya soluyordu belki o zamanlar, bir salkım söğüdün gölgesi, ayışığı,
   evlere, kireç badanalı kerpiç duvarlara yaslanan ihtiyar akıl,
Avrupa, ah Avrupa, Berger’ın mayıs böcekleri, yakındık öyle,
   bazen çok uzak Kars bazen Edirne bazen Urfa
“Dünyanın Gecesi” diye fısıldadı biri, “bulunduğumuz enlem ve boylam”,
   coğrafya ezberime bir çentik atar gibi, bir cevap,
Bir bıçak ekmek keserkenki, adam öldürürken bir katil, bir soru,
   dili ayıran ikiye, dünyanın orta yeri, hocam Tusi’nin gözleri,
Konya’da bu akşam bozkır sisi, bir hayalet, bir Moğol öldürüldü,
   demir kapıların kapanışı ağır, sarı soğuk parıltısı pasın,
Sürgü sesleri, tempus modernus dergileri, bej bir kapak, italik Moğol,
   dağınık sayfaları, Sartre, Heidegger’i kim okuyor,
Sartre, Heidegger’i kim okuyor, sanki Sadreddin Konevi, hayalet evlere,
   çarpık, yıkılacak gibi evlere çarparak, bilerek vakti soluklandım,
Bir bardak soğuk su içtim, vakit gecenin ikisi, sabaha çok varken,
   çok varken ölüm, anneannem ölürken, telefona bakarken kardeşim,
Dağılarak içimizde kum, toplanarak bir kavga şiiri, yoğunlaşan sis,
   “dünyanın fısıltısı” dedim, “bak akıl şimdi kendine geldi”

Nihavent curcuna
Durduk durduk durduk
Yaz altın gemileriyle
Kış hırçın fırtınalarıyla
Durduk durduk durduk

Karluklar Naymanlar
Biz durduk biz durduk
Portekiz gemileri Aden’de
Biz durduk biz durduk

Moğollar bu kez gelmedi
Oğuzlar Dokuz Oğuzlar
Eşi görülmedik yağma
Biz durduk biz durduk

Mısır’ın püskülleri Nil midir
Nemçe illeri kan mıdır kil midir
Nazlı Budin ne çabuk düştü
Biz ne çabuk durduk
Bize vuran el midir

Durduk durduk durduk
Tarihin çekülü aklı değil
Biz durduk biz durduk
Irmağın suyu balığı
Çölün çakılı değil
Biz durduk biz durduk

Ölüm, o büyük esrikliğin eski ve eksik halkı, bir hayalet, boynunda
   mor bıçak izleri, düşmanın bilediği bıçaklar, ekmek keserken,
Yemek yerken, konuşurken, uyurken, gezerken, düşmanken kent,
   yağmuru bile taksitle yağan memurlar kenti, sis, Londra,
“Başladığım yerde son”, derse ve diyor ki Eliot, “başladığım yer
   hüzün” diyen kim korkusuzca, dönen, dön! dön! dön!
Kavga, yar, hüzün… Asya soluyordu günlerdir, gece, sis, dağlar,
   bir Moğol öldürüldü, bakırcılar çarşısında telaş, kapalı kepenkler,
Çaşıt his, “tin kemiktir”, parlak aşık kemiği mezarlıkta, çaşıt say
   kendini bizim aramızda, çeşidi çok tezgahı çerçinin, Berlin, Londra,
İtalik diz, diz kanarsa kelimelerin körpe, nihavent peri, ürper,
   eridikçe kemikleri bir romancının, hasta gözleri, sarı, ufak, yuvarlak,
Şimdi bir intihar say, bir anahtar gibi dön kilitte, ey kokuşmuş dünya,
   (böylece unut)
   ey dünya unut ama, bir Moğol öldürüldü, Alaaddin’in elleri kanlı,
Bir Afrika’dan geçti Muhyiddin Arabi, üvey kılarak kenti, Şam,
   ne yakın bize milat artık, ne uzak Malatya, Şam! Bir Asya say sağdan,
İblise Göre İncil, Sadettin Köpek’e göre Ahi Evren, muti ve muhkem,
   tarihin tersine taranmış tüyleri, çünkü “kemik tindir”, bir Avrupa,
Gebe karın, lohusa soluk, mitolojik rahibe, hayalet, Rilke, sarı siluet…
   (böylece umut)

Sarı Vezirin Savruk Düşünceleri
Biraderimin son oyunu bu mu
Halkı arıklaştıran bu kavga
Neyin kavgası

Tarih dediğin faili meçhul cinayet
Özümüzden aldığı diyet
Portakal muz limon
Bir şapka ki melon
İçi boş bir cübbe
Görünen görünmeyen
Bakalım yerinde mi yeşil kubbe
Tırmandığımız meşe ağacı çocukken

Dön! Dön! Dön! Dönelim, dönelim, dönelim, dilimizde tekrarın incileri,
   ey İsmet ey! Eve dönelim, evde bir Moğol köpeği, Tiyanşan’da,
Sarı Bilinç, özel bir mission dialectisante örneği, Bilinç Sarı, inkısar,
   sakalları, kentin sis, sarı duman, sigara dumanı, sigara sarı…
Ölüm, o büyük esrikliğin eski ve eksik halkı, çağır beni, çağır, çağ…
   içimde çoğalan ur, “the earth was created…”, salkım söğütler,
Onların gölgesi çağırıyordu beni, “savaşı kararlı bir şekilde sürdür”,
   Blanchot’ın önemsiz bir cümlesi, önemsiz bir cümlemiz,
Sis, hayaletlerin sarı, kent, didindik, çırpındık ve Karadeniz,
   karaderili kaderimiz…

Sarı Vezirin Çağrısı
Dön dön dön
Biraderim dön bana
Ko, yüzünü göreyim
Ko, derdini bileyim
Açalım aklın pencerelerini
Ruhumuz havalansın biraz
Açalım kapılarını tarihin
Bir lokma ekmek
Bir fıçı şarap verip
Aşk denen şamana
Dönelim dönelim dönelim

İşte şurda Şems şurda Mevlana!


Bir sessizlik yok, sürünerek, toprağa ve göğe dokunarak, konuşan
   kim kimle, gece çöksün isterdik, ırmağın ağzında, bu harabe evlerde,
Konuşsun isterdik, bir kez bizimle, gece unutsun evladını,
   kin, sakız çiğnesin, umursamazlığı bedenin, kaygan ve yassı,
Taşlar nasıl da parlıyor bak ayışığıyla mezarlıkta, beden, kirli beden,
   sular akıyor mu, kopuk düğmeyi nasıl dikeyim bu gömleğe,
Bir sessizlik yok, bir anlaşma hiç olmadı, kan ama durmadan aktı,
   aramızda kan, kavakların hışırtısı, ırmağın ağzı, deniz, dağ,
Anlaşma? Walt Whitman’ın Amerikan çimenleri, Ezra’nın Çin
   ideogramları arasında serin bir anlaşma? Serin?


Kalbin kalble tokuşmasına benzer bir ses çıkarmalı taşlar,
   sessizlik, hep söylenir ya, bir zar gibi yırtılmalı, yırt! yırt!
Düz, flotal bir aynada görünen, düz, flotal bir zihinde ışık, ayışığı
   bu harabe evlerde, kendimizle, baş başa, kılıcımız yok, arzu zaten
Bütün kelimelerle oynayan, dağ, deniz, kent, hayvan, ip, uçurtma,
   geceyle oynayan, bir tabanca, bir iğne, bir kitap, bir mektup,
Kan, durmadan akan, zihne ne bulaşır, tarihin şuh kahkahaları,
   bu kadınlar, bu erkekler, bu çocuklar, bu çiçekçiler, bu terziler,
Bu manavlar demek ki manav değil, bu kireç yanmaz, bu Ankara,
   bu keçi yüz, bu eti bisküvileri, bu arzunun hıçkırıkları, saç kıran,
Bit ezen varlık, sessizlik şimdi, her zamankinden fazla, öyle olmalı,
   kalbin kalble kokuşması bu evler, ifrit yuvaları, nefret büyür,
Öyle olmalı okunmuyorsa eğer altı çizilmiş satırlar, italik diz, hülya,
   boş gardroplara, dolaplara, raflara, masalara, bardaklara sığmayan,
Aklı çiz bu satırlara, kanat, çamurlansın suratı seni bekleyenlerin,
   anlaşma? Bu kadınlar, bu erkekler, bu çocuklar, bunlar ve bunlar
“By the assistance of the sun”, Kızılderili çadırları, sarı gök, yırt! yırt!
   kır, kanat burnunu dünyanın, bir zamanlar var olan, bir zamanlar
Sessizlik, anlaşma, kalbin kalbe dokunuşu, dokunma, dokun dostuna,
   okunmuyor ne kötü! Ne öykü, ne şiir, ne roman, ne resim, ama
Babamın bir hatırası kolumdaki Citizen saat, annemin duası, bedduası,
   cızırtılı bir ses telefonda, iyiyim, iyi, herkes ne kadar iyi, ağaçlar,
Deniz, vapur düdükleri, martı sesleri, sessizlikleri, o solgun halkla,
   İstanbul nasıl yakışırdı desek bu Macar soysuza,
Bir kafede şimdi, karşı cinsten bir şairle, karşı bir Derrida, hep karşıda,
   herkes karşıda, bir zamanlar diyebilmek şimdi, geçmiş kip,
Bazen menfi, bazen muzari, kavga, içten sürüp gelen bir kavga, kopuk
   Bir gömlek düğmesi, sular akıyor mu üç numara? Bilek kalınlığında
Bir oluktan akıyor kan, aynı oluktan dua, beddua…

Arayış Türküsü –beş dakika ara-
Neyi arıyorsan bulacaksın onu
Aradığın ekmek mi etin ekmektir sana
Aradığın şarapsa kanın şarap olur
Kadın şarap olur dudaklarında

Ancak ölümü hiç arama
O seni nasılsa bulur

Ben bir Macar’ım, kavmime ait bazı sırları ancak yağmur yağarken,
   tiril tiril, güzelim yağmur yağarken hatırlarım, bir Fransız’a, ılık
Kan, bak işte kan ılık, bir ceza sömürgesi içimin ürkek aksiliği,
   çok sabah uyandı bende oysa, çok çocuk utandım, kan akıyordu,
İşte! İşte bu hayret duygusu, bu elma, bu şeytan uçurtması, bu çiçek,
   serinlik değil Afrika, unutulmuş bir hatıra, her şey unutulmuşluğa,
Sen unutulmuşluğa inan, kalbin kalble tokuşması, inan ama anlaşma!
   kalbin çünkü kalbe, taşın taşa, kağıdın kaleme geç kalışı, geç ayrılığa,
Bir adam gerekse bir ayrılığa ölümü az sayma, Afrika, Asya, Afrika,
   bir kavga bu, içten sürüp gelen bir savaş, merkez ya da taşra,
Işık, biraz daha ışık veya karanlık sonsuza dek, tarihin katmanlarına,
   Amak-ı Hayal’e dek ve işte Sidretü’l Münteha! O som, o saf bazalt
Duvarları kelimelerin, hafızan, hayalin, düşüncen, duy işte duygun!
   alnınla kara, kalbinle kara: bir umut yetmez ki bir çıdama!
Sessizlik olmadı hiç, bıçak kesmedi bileği, gömlek düğmeye yakışmadı,
   bu ayrılık bu Macar’a, bu sarkıt, bu mağara, bu hüsran, bu macera,
Neyi anlatacak dağın başında duyulan ses, neyi görecek insan, akledip,
   nakledip acıyı Sedirler’de bir feylesof yine Sedirler’de
Başka bir feylesofa, bu Moğol, bu putperest gölge, bu ışık,
   bu nesnenin bilinçteki görüntüsü, sarıdan yeşile, yeşilden sarıya,
Rübab-ı Şikeste, dünyanın yoksul fısıltısı, gececi alnacımda,
   Akif gibi duy, Akif gibi yaz, Akif gibi ol ya da olma,
Ne bir elma büyür artık ısırılacak, dünyanın gecesi gibi yeni bir dünya,
   ne kireçlenir kalb, Ankara sokakları sensiz bomboş kalacak
Çünkü taştan burada her şey, taş ve kumdan, ya taş
   ya kurşun: Malcolm X’i anmayı asla unutma


Taşla köpeklerini bedenin ve ruhun, düşüncenin ve duygunun,
   bir Moğol öldü, kapılar sertçe kapandı, gök maviliğinden
Yer çoraklığından bir şey yitirmedi daha, kan hiç bir acıyı okşamadı,
   kan! Bıçağın ucunda, bu çocuklar, bu kız çocukları, oğlanlar, anneli
Babalı, semirgen, akıl semirmiyorsa aralarında, otların bir çınar
   dibindeki uykusuna benzer, karıncaların karıncalara “emek dua”sı,
Şiir de bir dua mı? Seküler bir dua? Fırla!
   fırladın denebilirse karanlığa…

Macarın Hüzün Türküsü

Bakırcılar çarşısında Molla Hünkar
Kösedağ’da savaştığımız Moğollar
Nerede şimdi nerede şimdi
Her yer kış, kümbetleri kaplamış kar

Nerede şimdi nerede şimdi
Aklın kıyılarını döven toplar


Sidretü’l Münteha! Asya, Avrupa, Afrika… Akdeniz’in kıyısında bir atlı,
   Şimdi bu atlı nereye bakar? Büyüyen, bir kavga şiiri, kumda,
Toynaklarında atın, köpükleri denizin kimi kavrar?

Sidretü’l Münteha! Geç öteye, öteye geç ve savaş kararlılıkla, sürdür
   savaşı, içimizdeki karanlık, içimizdeki tenha duygularla, kabart
Kaba ellerinle tarihin toprağını, çapala dibini fidelerin, balkonlara kirli
   çamaşırlar as, ruh barbardır hep, kır dallarını bu cadı ağacının, Gül’e
Muzip bir gülücük at!


Muzip Bir Gülücük At Çölde

İnsan kalbine bir serin baksın
Çapulu çünkü çölün epey zorlu
Bu serap esmer yüzde seyirmeler
Yırtılırken tanyeri, tam böğründen
Bir atın boşanan kan gibi
Kumlarda boğulmayı kim ister?

Kumlarda boğulmayı kim ister?
Bir akrepse ılgarıyla yalnızlık
Çölün sesleriyle avunmak
Bırakıp küçük bitki saplarının
Kururken benze, kırılırken geceye
Kesildiği yerden başlar
Bavulumda ben ve yarpuz
Çöl denen macera meğer

Çöl denen macera meğer
Kabuk bağlamış bir yaranın
Yeniden kabuk bağlamasıdır
Acı, toprak gibi kollarını sıvar
İnsan toprakla korkusuzsa
Tan vakti şiir kalbin kınasıdır



Bu Avrupa işte!

Çiğne ve yutmadan tükür etini tarihin çöplüğüne!

Atlılar, 2001

21 Ekim 2013 Pazartesi

CAMİLER NASIL DEPOYA ÇEVRİLDİ?

İnönü döneminde Konya camileri nasıl buğday ambarına çevrildi?


Konya’da sözlü kültürde yaşayan, tek parti döneminde camilerin ambar yapıldığı yolundaki bilgileri doğrulayan belgelere ulaştık.
Konyalı yaşlıların İnönü döneminde dine yapılan baskıları örneklemek için sık sık başvurdukları bu olayların 1933-34 yılında yaşandığını belgeledik. Tek parti döneminde bakımsız bırakılan ve buğday ambarı olarak kullanılan camiler yüzünden bir yıl boyunca camilerin bulunduğu mahallelerdeki cami cemaatleri namaz kılacak yer aradı.
Konya Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün hurda kağıt niyetine satılan evrakı arasında yer alan belgelere göre, Konya Evkaf Müdürlüğü, Ziraat Bankası Müdürlüğü ve Konya Vilayeti arasında Konya’da 4, Akşehir’de de iki caminin kira bedeli karşılanmak şartıyla Ziraat Bankası’na buğday ambarı olarak kiralanmasına ilişkin yazışmalar gerçekleştirilmiş ve mezkur camiler kiralanmış.
Belgelere göre, 1933 yılının hasat bakımından verimli geçmesi üzerine Ziraat Bankası Konya Müdürlüğü çiftçiden satın aldığı buğdayın fazlalığı ve bankanın elindeki mevcut depoların dolmuş olması hasebiyle kendilerine birkaç caminin depo olarak kullanılmak üzere tahsis edilmesini vilayet aracılığıyla evkaf müdürlüğünden talep etmiş. Talebi camilerin teberrukatını kaldırarak kabul eden Konya Evkaf Müdürlüğü beher cami başına 15 lira kira belirleyerek Ziraat Bankası’na kiralamış. Kira bedelinin yüksek olduğunu belirten Ziraat Bankası Müdürlüğü’nün bu talebine de kira bedelleri yarı yarıya düşürülerek olumlu cevap verilmiş.
7767
Cıvıloğlu Camii
KONYA’DA HANGİ CAMİLER DEPO OLDU?
Elimizdeki belgelerden öğrendiğimiz kadarıyla Konya şehir merkezinde Dolap, Tursunoğlu (Tahir Paşa), Sarı Yakup ve Cıvıloğlu camileriyle Akşehir’de Boyacıoğlu ve Hacı Salim mescidlerinin buğday ambarı olarak Ziraat Bankası’na kiralanması uygun görülmüş ve kira bedeli olarak da 7.5 lira mutedil bulunmuş.

Tahir Paşa (Tursunoğlu) Camii
Tahir Paşa (Tursunoğlu) Camii
BAZI VATANDAŞLAR MÜTEVELLİLİK İDDİASINDA BULUNDU
Camilerin Ziraat Bankası’na kiralanmasını fırsat bilen bazı vatandaşlar da, kiralama işlemlerinin ardından bankaya müracaat ederek mütevelli olduğu iddiasıyla kiranın kendisine ödenmesini talep etmiş. Yazışmalara göre Duyulduzade Hacı Süleyman Efendi adlı bir zat Ziraat Bankası’na Dolap Camii Şerifi’nin mütevellisi olduğu iddiasıyla başvurmuş. Ancak bu konuda evkaf kayıtlarında söz konusu kişinin resmi bir sıfatının olmadığı ileri sürülerek bu talep geri çevrilmiş.

VATANDAŞLAR NAMAZ KILACAK YER ARADI
Yine yazışmalardan öğrendiğimiz kadarıyla buğday deposu olarak Konya Ziraat Bankası Müdürlüğü’nün ‘tahtı isticarı’nda olan Dolap Camii’nin tahliye edilmesinin ardından mahalle halkı Evkaf Müdürlüğü’ne başvurarak caminin tekrar ibadete açılmasını talep etmiş. Bu talep üzerine Evkaf Müdürlüğü caminin ambar olarak kullanılmasına “lüzum kalmamış ise” şartıyla Ziraat Bankası’ndan mezkur caminin anahtarının iadesini istemiş.

YAZIŞMALAR HANGİ TARİHLER ARASINDA?
Konya Vilayeti, Konya Evkaf Müdürlüğü ve Konya Ziraat Bankası Müdürlüğü arasındaki yazışmalar vakıf evraklarına göre 15 Ekim 1933’te başlıyor ve 10 Ekim 1934’te bitiyor.
Bu hesapla, 1933’ün Kasım’ında buğday ambarı olarak kullanılmaları için Ziraat Bankası’na kiralanan 6 cami bir yıl boyunca ibadetten uzak bir biçimde çiftçiye hizmet ediyor.

Murat Güzel, vakıf evraklarını araştırıp buldu ve yazdı.
Dunyabizim.com, 26 Eylül 2009
Belge

KONEVİ İLE MEVLANA'NIN FARKI NEYDİ?

40 yıldır İbni Arabi çalışan Stephen Hirtenstein Konya'daydı. Görüştük, sohbet ettik.


1970'lerin başından beri İbn Arabi üzerine çalışan Stephen Hirtenstein "Muhyiddin Ibn 'Arabi Society" (Muhiddin İbn-i Arabi Derneği) Dergisi'nin editörü ve İbn Arabi ve ekolünden gelenlerin eserleri üzerine çalışmalarda uzmanlaşmış olan "Anqa Yayıncılık"ın da kurucu yöneticisi. Hirtenstein, merkezi İngiltere Oxford'da bulunan, 40'tan fazla ülkeden, birçoğu alanında uzman üyelerinin finansal desteğiyle ayakta duran derneğin, 1977'de İbn Arabi ve takipçilerinin eserlerini daha iyi anlayabilmek amacıyla kurulduğunu belirtiyor. Oxford'da bir kütüphaneye sahip olan ve kısa zaman önce İbn Arabi'nin el yazmalarından oluşan dijital bir arşiv kuran dernek, yılda iki kez İbn Arabi'nin eserlerinin farklı boyutları üzerine sempozyum düzenliyor ve dergisini yayımlıyor.
Hirtenstein’ın 1 Temmuz’da Konya’da olacağını duyunca kendisiyle bir şekilde söyleşmek, dertleşmek, en azından Konya’da neler yapacağını, İngiltere’de ve dünyada şimdiye kadar dernek olarak neler yaptıklarını bizzat kendi ağzından dinlemek istedim.
Mevlana Türbesi
Bekir Şahin önemli!
Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’nin çalışkan müdürü Bekir Şahin beyi 1 Temmuz tarihi gelince arayıp Stephen’ın Konya’ya gelip gelmediğini, gelmişse kendisiyle söyleşip söyleşemeyeceğimizi sordum. Sağ olsun, Bekir bey büyük incelik gösterdi, benim yerimize Stephen’dan söyleşi için vakit ayırmasını rica etti.
Gerekli prosedürler tamamlanınca 2 Temmuz Perşembe günü saat 16 dolaylarında Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’ne tarihçi dostum Hakan’la birlikte vasıl olduk. Hakan, sahip olduğu bir beratı onarılması için kütüphaneye vermiş. Tarihi değerlerimizin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında son yıllarda önemli bir merkez haline dönüşen kütüphane çalışanları tarafından onarılan beratını Bekir Şahin beyin elinden teslim alan dostum Hakan’ın sevinci görülmeye değerdi.

Stephen idi eskiden
Bekir beyin odasında ayrıca Arnavutluk Osmanlı arşivleri uzmanı ve Arnavutluk’ta Osmanlıca bilen tek araştırmacı Envelya hanımefendiyle de tanışmak nasip oldu. Ama benim gözüm geçen yıl Konya’da düzenlenen I. Uluslararası Sadreddin Konevi Sempozyumu’nda ayak üstü tanıştığımız Stephen’i arıyordu. Bekir bey, Stephen’in mesai saati bitimine kadar okuma salonunda çalışmalarını sürdüreceğini, mesai bitiminden sonra kendisiyle söyleşmemizin mümkün olacağını belirtince Hakan müsaade alıp ayrıldı. Ben ise beklemeye koyuldum. Vakit yaklaşırken Okuma Salonu’na gidip Stephen’in nasıl çalıştığını bizzat gözlemlemek istedim.
Gördüğüm manzara şuydu: Bir İngiliz, daha doğrusu İngiliz asıllı bir Müslüman (Stephen’in Müslüman olduktan sonraki ismi Nesaya) bilgisayara yüklü dijital yazmalara gömülmüş ve beş dakikadır yanındaki sandalyede oturan benim varlığımı bile fark etmeyecek bir durumda. Kütüphane görevlileri beni uyarma gereği hissediyorlar: Seslenmeniz gerekli, yoksa sizi fark etmiyor.
Nihayet, Stephen çalışmalarını bitirdi ve Bekir beyin odasında çat pat İngilizce’mizle (Stephen kendi Türkçesi’nin bizim İngilizce’mizden daha mükemmel olduğunu söyleseydi sohbeti Türkçe gerçekleştirecektik) sohbet ettik.
Konevi Türbesi
Yazmalar arasında!
Konya’ya, son birkaç yılda Bekir Şahin’in Manisa, Kastamonu ve diğer illerde bulunan kütüphanelerdeki Ibn Arabi ve Konevi’ye ait eserlerin elyazmalarının kazandırıldığını ve kendisinin de bu yazmaları incelemek üzere geldiğini belirtti Stephen. Kütüphanede sürdüreceği bibliyografik çalışmalarla Ibn Arabi’ye ait eserlerin farklı istinsahlarını görme fırsatını bulduğunu ifade eden Stephen, ‘Hatta şu an bir iz üzerindeyim. Kastamonu’dan gelen bir yazma, şimdiye kadar karşılaştıklarımdan çok farklı. Ibn Arabi’nin eserlerinin en iyi edisyonunu hazırlayabilmek için bütün bu farklı nüshaları görmemiz ve birbirleriyle karşılaştırmamız gerekiyor. Ibn Arabi’den İngilizce’ye üç eser çevirdim. Ve ayrıca ben de bir kitap kaleme aldım naçizane. İngilizce’ye çevirdiğim bu üç eser de en iyi Arapça elyazmasından tercüme edildi ve bizzat nüshalar arasındaki farklılıkları da dipnotlarla belirttim’ dedi.
Ibn Arabi’nin eserlerini modern dünyaya insanların anlaması için sunduklarını kaydeden Stephen ‘Küçük kütüphanelerde, tekkelerde, özel arşivlerde kalmış bu eserlerin modern çağda insanların anlayabilmesi için yaptığımız çalışmaların bereketini ve semeresini inşallah ileriki yıllarda göreceğiz’ diye konuştu.

Mevlana ile Konevi’nin farkı?
Ibn Arabi ve Mevlana’ya nazaran Sadreddin Konevi’nin Batı’da yeterince tanınmamasını neye bağladığını sorduğumuzda ise ‘Tercüme edilmedi çünkü. Şu an bir arkadaş Konevi üzerine bir doktora çalışması yürütüyor. Ayrıca derneğin yayınladığı derginin önümüzdeki sayılarından birini Sadreddin Konevi özel sayısı yapacağız’ şeklinde cevap verdi. Derneğin dergisinin 45. sayıya ulaştığını belirten Stephen’a Konevi ile Mevlana arasındaki farkı nasıl gördüğünü de sorduk. İsmail Hakkı Bursevi’nin bu farkla ilgili söylediklerini aktardı: Türbelerine bakın anlarsınız. Konevi hayattayken kral gibiydi, ölümle fakirleşti. Mevlana hayattayken fakirdi, ölüm onu zenginleştirdi.
Bu inceliğe dikkatini Mustafa Tahralı’nın çektiğini söylemeyi ihmal etmeyen Stephen, Mevlana ile Konevi arasındaki farka ilişkin sözlerini Ibn Arabi’den aktardığı şu yorumla bitirdi: Hayat insanın elbisesidir.

Murat Güzel görüştü, konuştu 

Dunyabizim.com, 9 Temmuz 2009

ÖYKÜLERİNİN İZLEĞİ GÜNAHTI

Bu isimler arasında Abdullah Harmancı'yı mutena kılan ilk şey farklılığı. Sanatına olan düşkünlüğü ve sanatının temellerine ilişkin giriştiği fikrî muhasebelerin, en çetrefil konularda bile ona yol gösterecek sağlamlığı…


Bir süredir “Benim Öykücülerim” diyebileceğim yazarları düşünüyorum. Şimdiye kadar okuduğum öykücü ve romancılardan bir liste hazırlamak. Memduh Şevket Esendal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Sabahattin Ali vd. değil aklımdaki listenin konusu. Ya da Stefan Zweig, Heinrich Böll, Guy de Maupassant, Oscar Wilde da değil benim öykücülerim… Lise yıllarında okuduğum Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Yaşar Kaplan gibi öykücülerin izindekiler kastettiklerim… Fakat kimi zaman onlardan daha genç, onlarla yaşıtsalar bile, öykü yazma geçmişleri daha sonra olan kişiler…Muhteris, Abdullah Harmancı
Cihan Aktaş, Abdullah Harmancı, Ömer Faruk Dönmez, Selçuk Orhan belki de kendim için hazırlamam gereken bu tür bir listenin en başında yer alıyorlar. Cihan Abla ve diğerlerini şimdilik bir yana bırakıp Abdullah’tan önün öykülerinden bahsetmem gerekiyor. Bu neredeyse benim için bir tür farz-ı ayn!
Konya’daki zengin edebî ortam
1993’te Ankara’dan büyük bir yeisle döndüğüm Konya’da karşılaştığım, tanıştığım, konuştuğum değerli insanlardan biri de Abdullah’tı. Yılı yanlış yazdım: Abdullah’la tanıştığım ilk günler 1994’e ait. Dergâh’ta ilk öyküsü yayınlanmış Abdullah’ın. Şimdilerde internet kafelerle dolmuş Koyuncu Pasajı’ndaki Çizgi Kitabevi’nde, sevgili Ömer Abi’nin dükkanında konuşuyoruz. Abdullah’ın dergiden okuduğum o ilk öyküsünde beni etkileyen şey ne? Yeni bir öykücüyü muştulayan o çok katlı, dili taze ve dinç öykü niye bu kadar önemli? Şimdilerde düşündüğüm bu. Sürekli şiir ve öykü tartışmak, konuşmak niye bu kadar önemli?
Abdullah HarmancıErtuğrul Fındık, M. Akif Kuruçay, İdris Aydın, Zemçi Çetinkaya, Mehmet Solak, Murat Kapkıner, Bülent Sönmez, Halil İbrahim Tongur, Beşir İder, Abdullah ve Abdullah’ın abisi Mehmet… 1994’ten 1999’a kadar Konya’daki edebî dergi fırtınasına, furyasına katkıda bulunan diğer isimler…
Öykülerinin izleği günahtı
Bu isimler arasında Abdullah’ı mutena kılan ilk şey farklılığı. Sanatına olan düşkünlüğü ve sanatının temellerine ilişkin giriştiği fikrî muhasebelerin -yüzeye çıkmasa da, yazıya dökülmese de- en çetrefil konularda bile ona yol gösterecek sağlamlığı…
Şimdilik üç öykü kitabı var Abdullah’ın. Bunlara yenilerini ekleyeceğine kuşkum yok. Çerağ, Jurnal, Aşiyan çizgisinde her yazdığı yazıyı ve eleştirel notu büyük bir dikkatle okuduğum, her öyküsünde içimi acıtan o üstü kapalı, zımnî keder…Yerlere Göklere, Abdullah Harmancı
Bu şimdilik andaç bir not Abdullah için. Umarım, onun öyküleri için daha uzun ve oylumlu yazıları yazmayı Allah bana nasip eder. Öyküsünün temel izleği “günah” olan, günahın toplumsal yansımalarını sorgulamak olan Abdullah Harmancı’nın ele aldığı konuları işlemedeki başarısını konuşacak gücü ve vakti de inşallah bulurum. Şimdilik bu bir andaç yazı Abdullah, listenin en başındasın!

Murat Güzel okunacak öykücüler üstüne yazmaya başladı, devamı gelir inşallah

Tefsir-ul Javi nasıl bulundu?

Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram, 100 yıl önce İttihad-ı İslam Beyannamesi'yle yaşanmış ilginç bir öyküyü anlattı.


Prof. Dr. Mikail Bayram, 1975 yılında, sonradan Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne15442dönüşecek olan, Bursa Yüksek İslam Enstitüsü'nün kuruluş çalışmalarını yürütmek üzere 3 arkadaşıyla birlikte görevlendirildiğini, kendisinin de o çalışmada Enstitü'nün müdür başyardımcısı tayin edildiğini belirterek; “Enstitü açıldığında Bursa halkı ellerindeki birçok yazma eseri enstitüye bağışlamaya başladı. ‘Biz bunların değerini bilmiyoruz, artık bu okul da açıldı, siz bunları değerlendirebilirsiniz’ diyen birçok vatandaş ellerindeki değerli yazmaları enstitüye bağışlıyordu. Bir gün yaşlı bir kadıncağız geldi. Epey de Osmanlıca kitap getirmiş yanında. ‘Bunları okulunuzun kütüphanesine bağışlamak istiyorum evladım’ dedi. Biz de bu bağışı kabul ettik” dedi.
O yazma eser bize konuşmadı
Yaşlı kadının bağışladığı eserleri incelerken bir tefsire rastladığını ifade eden Prof. Dr. Bayram, “Eser her haliyle bir tefsirdi. Ayetler rahatça okunuyordu fakat ayetlere yapılan tefsiri okuyamadık bir türlü. Dilini çözemedik. Tefsir Muhammed el Javi diye birine aitti. ‘Acaba Ermenice tefsir mi’ diye Ermenice bilen bir arkadaşımıza gösterdik, o da okuyamadı. Rumca, Boşnakça, Gürcüce, vb. Osmanlı coğrafyasında konuşulan bütün dillerdeki uzmanlarımız tefsiri inceledi, ancak tefsirin diline vâkıf olmak bir türlü mümkün olmadı” diye konuştu.
Eserin sırrı çözülüyor
Tam da o sıralarda Bursa'da Uluslararası Halk Kültürü Sempozyumu düzenlendiğini belirten Prof. Dr. Bayram, “Ben bu sempozyuma katılan ilim adamlarına bu eserden bahsettim. Hepsi büyük bir şevkle eseri görmek istediler. Harezmce bilen uzman, ‘inşallah Harezmce'dir’ diyordu. Çağatayca bilen uzman yazmanın dilinin Çağatayca olmasını umut ediyordu. Rusça bilen de Rusça. Teker teker eseri incelediler. Ancak her biri, ‘Bana konuşmadı!’ deyip kenara çekiliyordu. En sonunda bir uzman ‘Bu eser Malayca!’ deyiverdi. Meğer tefsiri yazan âlim olan Muhammed el Javi de Java adasındanmış. O dönemde ben Malezya hükümetine bir mektup göndererek eserin varlığından ve Bursa Yüksek İslam Enstitüsü Kütüphanesi'nde bulunduğundan onları haberdar ettim” dedi.
15446

İttihad-ı İslam Beyannamesi orada da heyecanla karşılanmış
Mikail Hoca, “1 yıl sonra da Konya'ya taşındım. Aradan bir süre geçmişti ki Malezya'dan bir genç yanıma geldi ve o eseri sordu. Eserin Bursa'da olduğunu ona da ifade ettim. O genç, Bursa'ya gidip eserin bir mikrofilmini almış ve ABD'de Prof. Dr. Hamid Algar'ın yanında eserle ilgili bir tez yapmış. Onun tezinden öğrendiğimiz kadarıyla Muhammed el-Javi, Malezya'da yazdığı tefsiri, o sıralar İttihad-ı İslam Beyannamesi'ni yayınlayan II. Abdülhamid'e sunmak üzere Anadolu'ya gelmiş, Bursa'ya yerleşmiş, ancak eserini II. Abdülhamid'e takdim edemeden Bursa'da vefat etmiş” şeklinde konuştu.
Yapılan bu doktora teziyle hem II. Abdülhamit'in İttihad-ı İslam Beyannamesi'nin dünyada oluşturduğu heyecanın bir boyutunu kavramanın mümkün olduğunu, hem de Tefsir-ul Javi adlı eserin esrarının çözüldüğünü vurgulayan Prof. Dr. Bayram, “Malice yazılan bu tefsirin sırrının çözülmesi en çok beni mutlu etmişti. Çünkü eserin dilini çözmek için epey çaba sarf etmiştik” diyerek bu ilginç anısını bağladı.

Murat Güzel güzel anıların gelecek kuşaklara da aktarılmasının önemini düşünerek bu ilginç öyküyü zevkle dinledi ve haber etti

EDEBİYATÇILARDAN HABER SİTESİ

Murat Güzel ile aktif kulis'i ve interaktif haberciliği konuştuk.


aktifkulis.com sitesi sadece Konya ile ilgili gibi görünen fakat yayınladığı haberlerle herkesin dikkatini çeken bir mecra. Oldukça başarılı haberlere ve dosyalara imza atıyorlar. Başarılarının arkasında, site ekibinin edebiyatçılardan oluşması da olabilir. Aktif Kulis’i şair Murat Güzel ile konuştuk.

Aktif Kulis niye var? Bize Aktif Kulis'i anlatır mısın biraz. Yayın Yönetmenliği süreci nasıl gelişti? Niye haber portalı?
Yaklaşık beş yıl boyunca Memleket gazetesinde, gazetenin yayın hayatına başladığı ilk günden itibaren musahhihlik, kültür editörlüğü süreçlerinden de geçerek haber müdürlüğü görevine yükselen bir gazetecilik serüvenim oldu. Bu serüven içinde yazdıklarımız oldu, yazamadıklarımız oldu. Yerel gazeteciliğin avantaj ve dezavantajlarını bütün boyutlarıyla bu süreçte tecrübe ettim. Sadece teoride ve sözde kalan şeyler ile pratiğe dönük, eylemlilik içinde varılan vukuflar arasındaki derece farklarını da müşahede ettim.
Murat GüzelBeş yıl önce gazetenin kuruluşunda Ahmet Şükrü Kılıç’ın da katkısı vardı. Fakat Ahmet abi, diğer ortaklarla yaşanan bazı sıkıntılar sebebiyle gazeteden ayrılmış, kendine ait internet sitelerinde mücadelesini sürdürmüştü. Bu siteleri Konyalılar biliyordu. 1989’lardan beri Ahmet abinin sürdürdüğü erdem mücadelesinin bir devamı olarak kuruldu aktifkulis.com. Siyasetedevam.com’un devamı olarak.
Bir haber portalının etkinliği ile yerel bir gazetenin etkinliği arasında elbette önemli bir fark var. Bu farkın hukuki, siyasal, kurumsal, ekonomik, fikri bazı boyutları da olabilir. Sözgelimi gazetede yer alan bir haber Cumhuriyet savcıları için bir “suç duyurusu” niteliğini kendiliğinden taşırken internette yer alan aynı haber aynı savcılar için herhangi bir kıymeti haiz olmayabiliyor. Bu internet haberciliğine dönük olumsuz bir durum elbette. Ancak buna karşın, internet haberciliğinin başka avantajları var.
Aktifkulis.com’un kuruluşu yayın yönetmenliğimle iç içe. Bir güç gösterisi değil en azından haber portalı deneyimi benim için. Konya merkezli olmakla birlikte ufku Konya’yla sınırlı bir site değiliz. Yerel gazetecilikte ise ufkunuzu mutlaka daraltmak, gazetenin maddi menfaatini kollamak durumundasınız. Bu neyi nasıl yazdığınızı da üstten belirleyen bir durum. Gördüğünüz haksızlığa, zulme engel olabilmenizin koşulları da buna bağlı. Oysa internet haberciliğinde öyle bir kısıtlamanız yok. Ekonomik bakımdan daha rahat, daha hasbi ve içten bir gazeteciliği sürdürme imkanı sunuyor haber portalı
Aktifkulis.com’un temel haber anlayışını ise şöyle özetleyebiliriz: Karşı çıktığımız şeyleri tersinden tekrarlama hatasına düşmeden Hakk’a ve hakikate aidiyetimizi tebellür ettirmek, bu aidiyeti toplumsal ilişkiler ağında da cisimleştirmek. İyiye, doğruya, güzele ilişkin hayat hamlemizin daima kötüden, eğriden, çirkinden beri olduğumuzun ilanıyla eş gelişmesine ilişkin bir tutum yani. Haksızlık her kimden gelirse gelsin karşı durabilme cehdi.
Bu elbette ele aldığınız konuya ilişkin toplumsal duyarlık ve kamuoyu oluşturabildiğiniz, bu duyarlık ve kamuoyunu yeğinleştirebildiğiniz ölçüde mümkündür.

Şairsin. Tezkire’deki siyaset ve felsefe yazılarıyla dikkat çektin. Şimdilerde güncel yazılarla ilgi çekiyorsun. Aktif Kulis'te güncel yazılarının şiddet dozu giderek artıyor, niye?
Üslup ve dozajımızın hâlâ son derece “leyyin” olduğunu düşünüyorum halbuki. Bu elbette mücadele ettiğimiz kötülüklerin sahiplerini her şeye rağmen “firavun” kabul etmememizin bir sonucu. Hepimizde var olan bir kötü tortu esasen “firavun”laşma. Tezkire’deki yazılarda teorik bir mücadele söz konusuydu. Şiirler ise duyarlılığımızın keskinleştiği bir ruhi dönemeçtedir. Güncel yazıların bu mücadelelerin kesişim noktasında onları takviye ettiği söylenebilir.
Murat GüzelAktif Kulis’te güncele değgin yazdıklarımın bu perspektiften değerlendirilmesi elzem. Herhangi bir zamanda geçerli olmayan bir düşüncenin hiçbir zaman geçerlilik kazanamayacağına inananlardanım. Düşüncelerimizin, topluma ve hayata bakışımızın muvakkat olduğu doğruysa, bunun süreklileştirilebileceğine güvenimizin de olması gerekir. Bergson2un o örneği hep aklımdadır aslında. Çayın içine şeker atarsınız ve erimesini beklersiniz. O şekerin çayın içinde erimesi için çünkü belli bir “süre”nin geçmesi gerekir. Sizin kaşık kullanmanız bu süreyi ortadan kaldırmaz, sadece hızlandırır. Güncel yazılar da bu kaşığa benzer. Sürecin aynı doğallığı içinde daha hızlı yaşanması için bir nevi moderasyondur bu yazılar. Dozaj meselesi de atılan şekerin kesme mi toz mu olduğuna yakından bağlıdır.
Bugün yaşattığımız birçok olumsuz kanaat, davranış ve tutum kesme şeker örneğindeki katılığa sahip. Hakikat çayında bunları aşındırmak için daha sert kaşık darbelerine ihtiyaç var.

Bir tür “erdemliler, faziletliler birleşmesi” gibi mi düşünüyorsun yani Aktif Kulis'teki çabayı?
Öyle de denebilir. Aktif Kulis’teki çabayı yüceltme, kutsallaştırma gibi bir gayemiz yok. Neyse o. Doğruluğun bizatihi kendisi destansıdır. İyilik, ayrıca övgü istemez; o kendi kendini varlığıyla över zaten.
Önemli olan, iyiye, doğruya, güzele ulaşma çabamızın sadece “bireysel” planda kalmamasının yollarını açmaktır. Kaldırımda rastladığınız ve insanların yürümesine engel teşkil eden bir taş parçasını alıp kenara kaldırmak da böyle bir çabadır. Bizim çabamızın bundan bir farkının olduğunu düşünmüyorum. Belki yolun ortasından kaldırmaya çalıştıklarımız “lök gibi” durdukları için orada “Bir el atıver abi!” demek zorunda hissediyoruz aldırmaz tavırlarla yanımızdan yöremizden geçip gidenlere!

Aktif Kulis'in imtiyaz sahibi Ahmet Şükrü Kılıç'la belgelerini önceden paylaştığın oluyor mu hiç?
Bazen. Bazen de Ahmet abi paylaşıyor sahip olduğu belgeleri. Sonuçta habercilik haber kaynağına ulaşma gücünüzle ilgili bir şey. Ama bundan önce o konuda haber yapmaya dönük iradeniz daha etkin. Bakış açınız önemli. Aynı konuda bakış açılarına göre bir olumlu, bir de olumsuz iki ayrı haber çıkarabilirsiniz pekala! Bu nasıl oluyor derseniz, vallahi ben de bilmiyorum! Beş yıllık gazeteciliğimde bunun örneklerine sık rastladığım için böyle konuşuyorum. Hakikat penceresinden görünen manzara ile “çıkar” penceresinden görünen manzara aynı olmayabiliyor pekala.

Murat GüzelRahat bozuyor mu kardeşim sizi? İşinize gücünüze baksanız olmuyor mu? İntihalcileri, üniversitedeki dönen dolapları, holdingleri vs. niye bu kadar büyütüyorsunuz?
Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Konya’da Kolordu Komutanı ve II. Ordu Müfettişi olarak görev yapan Fahrettin Altay’ın resmettiği bir Konya halkı var. Bazı noktalarda çok önyargı dolu Fahrettin Altay paşa. Ama tavus kuşunun muhteşem kanatlarının rengine kanmadan, cılız, çirkin bacaklarına da dikkat çekiyor bazı tasvirleriyle. İkiyüzlülüğü, senin söylediğin “dolapçılığı”, inanan insanları kandırmayı (her ne kadar o insanlar zaten kanmaya “meyyal” olsalar da) anlamıyor benim kunt aklım. Bu anlayışsızlığım sebebiyle sanırım büyüyor bu meseleler gözümde.

Aktif Kulis'e kimler nasıl gözle bakıyorlar?
Belediye başkanları sözgelimi yaptığımız interaktif haberciliğe o kadar olumsuz bakmıyor, zannedildiğinin aksine. Çünkü dürüst, güvenilir ve proaktif bir yayın politikası güttüğümüzü fark ediyorlar. Henüz sitenin tanınırlılığı istediğimiz düzeyde değilse de günbegün artan bir ziyaretçi profilimiz var. Yerel bir gazetenin yazıişleri müdürü bir arkadaşım sitede yayınlanan haberlerin her birinin ulusal basınlık olduğunu söyledi sözgelimi geçenlerde. Okurlarımız sağ olsunlar, yaşadıkları, gördükleri haksızlıkları gönül rahatlığıyla gönderiyorlar sitemize. Araştırıp konuyla ilgili haberimizi de yapıyor, kamuoyunu bu haksızlık karşısında bilgilendiriyoruz. Elbette “zulüm” işleyen kişi kendini zalim olarak adlandıramaz. Haberlerimizde zulüm işlediklerini belgelediklerimiz de bize “hınç dolu” gözlerle bakıyor. Bu meş’um bakışları da umursuyor muyuz? Hoşgörülü Mevlana bile zaman zaman bu hoşgörüsünü hor görüye tebdil etmekten çekinmemiştir. Biz ve muarızlarımız bundan niye çekinsin?

Bu gidiş nereye? Yani diyorum körler memleketinde görmek hastalık sayılırmış, biliyorsun. Görmezden gelseniz olmuyor mu bazen? Alemin halk babası Aktif'çiler mi oluyor yani?
Hakikati görmenin hakikat sayıldığı yerde yenilerde yazmakta olduğum bir şiirin “giriş” kısmıyla cevaplandırayım bu soruyu da istersen:
Cesaret, biraz daha cesaret
Ne rızk korkusu ne ölüm endişesi
Gözlerini iyice aç
                     ve büyük bir adım at
Gözlerini irice aç
                     ve büyük bir adıma at
Ne rızk korkusu ne ölüm endişesi.
Kimsenin babası değiliz elbette, hakikat “öksüz” değil! Belki de hem halkın hem de bizim asli babamız odur! Hakk’a ve hakikate ittiba her birimizi bu öksüzler yurdunda ayakta kılan yegâne şeydir. Unutmayalım ki, biz onu değil, o bizi gözetiyor, görüyor.
Teşekkür ederim. İyi finaldi. İrice açılmış gözlerine sağlık.
Ben teşekkür ederim.

Vural Kaya konuşturdu.
dunyabizim.com, 2009

ORTAK KELİMELERİMİZ NE AZ!

1990’ların başıydı. O zamana dek müstear bir isim zannettiğim Sabah Kara ile Sıhhiye’deki Birleşik Dağıtım Kitabevi’nde tanışmıştık. Sabah Kara, Kıyam Yayıncılık’ı kurmuş ve ayda bir kitap yayınlamaya başlamıştı. Abdülkerim Süruş’un bütün eserlerinin Türkiye’deki tercüme hakları da Kara’nın Süruş’tan aldığı bir belgeyle yayınevindeydi.Abdülkerim Süruş
Kara’nın çevirdiği eserler arasında belki en dikkat çekici olanı, İran’da Şeriati’nin düşünce varisi olarak görünen Süruş’un Ali Şeriati ve Dinî Düşüncenin Yenilenmesi adlı (tam adı bu muydu kitabın, hatırlamıyorum; ama Süruş, İmam Gazali’nin yolundan giderek İhya-ı Ulumiddin’i hatırlatan bir isim koymuştu kitabına. Bunu da zaten kitabında detaylıca açıklıyordu.)
Ali Şeriati İslam sarayının neresinde?
Süruş’un İhya-ı Ulumiddin’den aktardığı ve İmam Gazali’ye ait o anlatı (istiare yerine bunu kullandım şimdilik!) çok dikkat çekiciydi. İmam Gazali diyordu ki; “İslam kırk odalı bir saraydır. Ben bu sarayın odalarında gezerken gördüm ki kimi mantık odasında, kimi kelam odasında, kimi felsefe odasında, kimi tarih ya da hadis odasında eğleşiyor. Kenarda köşede kalmış bir odaya rastgeldim. Baktım ki içerde kimse oturmuyor; tüm eşyalar, biblolar, avizeler tozlanmış, kullanılmaya kullanılmaya oda metruklaşmış. Bütün eşyaları elden geçirdim, tozlarını aldım, zemini süpürüp cilaladım, mobilyaları yeniledim ve odayı oturulabilir bir hale getirdim.” Bu odanın tasavvuf odası olduğunu da belirtiyordu İmam.
Gazali’nin bu anlatımından yola çıkan Süruş, Ali Şeriati’yi İslam sarayının içine değil, çatısına yerleştiriyordu. O, dışarıda olup biteni sarayın içindekilere haber veren biriydi bu istiarede. Süruş’un Ali Şeriati yorumundaki ikircikli ve ironik durumu bir yana bırakıp tekrar İmam’ın istiaresine dönelim. Sahiden İmam Gazali’nin bahsettiği gibi tasavvuf odası kendisinden sonra o kadar alımlı hale gelmişti ki sarayın diğer odalarında oturanlar, artık kendilerine ait odaları bırakıp cümbür cemaat “tasavvuf odası”na doluşmuşlardı. İslam sarayının kelam, felsefe, mantık vb. odalarında artık pek bir kimseye rastlamıyorduk. Ara sıra bu odalarda bulunanlara da etmediğimizi bırakmıyorduk. Sözgelimi Molla Lütfi, Osmanlı uleması arasındaki bir kıskançlık krizine kurban gidiyor, ya da Şeyh Bedreddin siyaseten katlediliyordu. Elbette mutasavvıflar arasında da zulüm görenler vardı. Fakat sarayda İhya-ı Ulumiddin’den sonraki sonuç ayan beyan ortadaydı: Ümmetçe tek bir odaya doluşmanın telaşı içindeydik. Diğer odalarda bulunanlara tahammül edemiyorduk. Herkes bu odada cemaate intisap etsin, sohbet halkasına katılsın istiyorduk.
Etkileri hâlâ süregelen bir yanlış
Anlattığım bir “düşüş hikâyesi” elbette, İslam düşüncesinde yaşanan inkırazın psikolojik sebeplerine ilişkin bir tefehhüm. Muteahhirin ulemadan doruklar çıkmıyor muydu arada? Elbette varlardı. Ahi Evren’le arasındaki yazışmalar yanlışlıkla Nasireddin Tusi’yle arasındaymış gibi gösterilen Sadreddin Konevi, Fahreddin Razi’nin Anadolu’daki en parlak zekalara sahip öğrencilerinden Siracüddin Urmevi (diğeri tabii ki Ahi Evren’dir) ve Konevi’nin öğrencileri… Davud el Kayseri, Kutbuddin İzniki, Müeyyiddin El Cendi ve diğerleri…
Mikail BayramYeri gelmişken gelenekten bize tevarüs eden şu yanlışı da düzeltelim: Ekrem Demirli imzalı çeviri, Nasireddin et-Tusi ile Sadreddin Konevi arasında vuku bulduğu iddia edilen yazışmalara ilişkin. Yazışmaların içeriğini okuyan İslam düşüncesiyle ilgili herhangi bir kimseyi ise hayretten hayrete düşürebilecek bir yanlış bu. Koyu İsmailî ve Fahreddin Razi ile arası açık Nasireddin et-Tusi, Sadreddin Konevi’nin eleştirilerine karşı Fahreddin Razi’yi savunuyor. Üstelik bu Nasireddin Tusi’nin ne Anadolu’ya gelmişliği var ne de Şam’a gitmişliği. Biliyoruz ki Konevi, Anadolu ve Suriye’den başka bir memleket görmemiş. Tanışmalarına imkân yok yani. Peki, ama tanışmayan iki insanın aklına yazışmak nereden gelmiş? Prof. Dr. Mikail Bayram bunun cevabını şöyle veriyor: Osmanlı döneminde Sadreddin Konevi’nin Konya’daki kütüphanesini (Konya o sıralar Osmanlı hâkimiyeti altında değildir) ziyaret eden Yar Ali Şirazi, o dönem bilinen tek Nasireddin’in Tusi izafeli kişi olduğunu düşündüğü için ve o yazışmaları buna uygun bir şekilde istinsah ettiği için! Yani kalıcı etkilerini şimdilerde bile kolay kolay izale edemediğimiz bir yanlış…
Reddetme-tekrar-aşma-devamlılık-çatışma
Konumuza dönelim. Buraya kadar yazılanların bize vereceği, günümüze kazandıracağı nedir acaba? Sözgelimi İbn Arabî’nin üvey oğlu ve en önemli takipçisi Şeyh Sadreddin Konevi, Fahreddin Razi’nin talebeleriyle girdiği tartışmalardan nasıl faydalandı? O da bizim gibi yapıp, elinin tersiyle itmeyi “aşma” olarak adlandırsaydı, Anadolu’da kendisinden sonra çiçeklenen o muhteşem metafizik gelenek mümkün olur muydu? Aklî delillerle desteklenmiş tasavvufî neşenin bugüne kadar gelmesinde Konevi’nin önemli bir dönüm noktası olduğunu kim inkâr edebilir?
Fahreddin Razi-İbn Arabî arasındaki fikir çekişmesinde Konevi’nin esasen Arabî’nin yanında olduğu kuşku götürmez elbette. Ama bu, onun Fahreddin Razi’yi es geçmesini de gerektirmez. Sonuçta Sadreddin Konevi üvey babasına aklını kiralamış biri değil ki?
Önceki haberimde İbn Teymiyye, İbn Arabî, Cemil Meriç, Seyyid Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati, Ali Bulaç, İsmet Özel isimlerini de anarak içinde bulunduğum kuşağa sirayet etmiş bir “aşma” probleminden bahsetmiştim. Daha doğrusu elinin tersiyle muarızını reddetme ve “tekrar”dan! Çünkü devamlılık ve aşma (aufhebung!) bir tarih duygusu ister her şeyden önce. Önceki okuduğunuz eserle yeni bitirdiğiniz eser sizde çatışır ve ortaya daha kıvamlı bir fikir ya da kanaat çıkar. Yani onlar kendi kendilerine çatışmazlar elbette. O çatışmada belki de sizin zihninizin moderatörlüğünün etkisi daha fazladır. Sonuç, yine sizin zihninizin sonucudur! O çatışmaya dolayım veren zihniniz bu çatışmadan açığa çıkacak “hakikat kıvılcımı”nı da sahiplenecektir. Ki, bu hakikat, böylelikle sizin zihniniz aracılığıyla çatışan hakikatlerden daha ileri bir safhaya varacaktır.
Sadece ‘tekrar’ın zincirlerini örmeniz yeterliydi
Ama benim kuşağımın aşmaları öyle değildi. Eski okuduklarımızla yeni okuduklarımız arasında herhangi bir mantıkî ve fikrî rabıta kurmadan, bu okumaları birbirine ulamadan havanda su dövmeye benzer bir tarz. Kendi kendini haklılaştıran, biteviye kendi önyargılarını katılaştırıp meşrulaştırmaya çalışan bir tarz. (Elbette bu noktada Batılı bazı düşünürlerin de delaletiyle hareket edenlerimiz yok değildi. Ancak o düşünürlerden bazılarının yerli yerinde fikirleri bile Paul Feyerabend, Against Methodbizim zihnimizce olmadık yönlere evriliyordu. “Anything goes” demiş ya Paul K. Feyerabend, biz bunu ilkesizliğin ölçütü, meşrulaştırılmışı sanmışız! Neyimizle okumuşsak artık Against Method’u?! Halbuki Paul K. Feyerabend bunu söylemekle, bilimin diğer düşünme tarzları üzerinde kurmaya kalkıştığı tahakküme ve üstünlük iddiasına karşı her geleneğin kendine özgü bir “bilgeliğinin” olduğunu vurgulamaya çalışmış. Yani “gidiş”, bir “yolda gidiş”tir! “İster bilim yolunda gidin, ister felsefe, ister din, ister tasavvuf, isterse de sanat. Ama gittiğiniz yolun diğer yollara ilişkin yargı ve eleştirilerinin dikkatli bir izahı için daha üst mertebeden bir ‘yol’ bulma imkânınız şu anda yok” der Feyerabend! Bu ilkesizlik midir? Sanmam!)
Yine aklına kiracı müellif seçme tarzları hâkimdi. Sen değil senin yerine Ali Şeriati düşünüyor, sen değil Seyyid Kutup düşünüyor, sen değil Ali Bulaç düşünüyor, sen değil İsmet Özel düşünüyor. Böyle yaparak da onların düşüncelerine en büyük haksızlığı yapıyorsun!
Öyle olunca yanlışları elemek de mümkün olmaktan çıkıyordu. Sadece “tekrarın zincirleri”ni örmeniz yeterliydi. Kopuk kopuk halkalar şeklindeydi İbn Teymiyye ve İbn Arabî. Yani iki ayrı, ilgisiz ada ya da gemi. Halbuki bu gemiler İslam sularında müthiş bir deniz muharebesi vermiş. Belki biri batmış, biri yoluna devam etmiş. Biz, meşrebimize göre birini galip ilan edip onun gemisinde yola devam etmeye karar vermişiz. Olup biten bu. Diğerinden ganimet almış mıyız? Meçhul! Ondan geriye kaldığını düşündüğümüz enkazı bile incelemeye güç yetiremediğimiz gibi buna cesaret etmeyi de düşünmemişiz belki.
Herkes kendi odasında mutlu, yan odada ne oluyor bilen yok
Böyle basit değil tabii her şey. Biraz daha muğlak, biraz daha karışık. Sözgelimi yukarıda isimlerini andığım âlimlerden Şeyh Bedreddin Konya’da Seyyid Şerif El Cürcani ile birlikte Şeyh Feyzullah’tan (Allah-u âlem) Ali Gav Medresesi’nde (Bektaşi bir medrese imiş!) mantık ve heyet dersleri tahsil etmiş. El Cürcani, Osmanlı mantık ve metafiziğinin dayandığı en önemli âlim! Yine bu iki isim birlikte Mısır’a gidip tahsillerini sürdürmüşler.
Anadolu’da ilk Mesnevi şerhini yazan şeyhe intisap etmiş bir kişi Şeyh Bedreddin ve savaşa giderken -Yahya Kemal’in deyimiyle- “pilav yiyip Mesnevi okuyan Osmanlı” henüz Mesnevi’ye aşina değil!
Yanlışlarımızın ne olduğu açık değil mi?
İslam düşüncesi bugün Latin gavurların “modus vivendi” dedikleri şeyi yitirmiş, ortak tartışma bağlamını yani. Benim kuşağın bahsettiğim hatalarının sebepleri arasında en ağırlıklı yere bu sahip: Okumalarımızdan geriye kalan şey koskoca bir sıfır. Ortada hülasa edilebilecek bir şey yok, anlık kavgalar haricinde!
Rene Magritte, Golconda

Ne demek istediğimi önceki yazıya gelen yorumlardan çıkartabilirsiniz. “O haklı bu haklı” kavgası değil bu yazılarla eleştirmeyi hedeflediğim şey: Herkes kendi odasında mutlu, yan odada ne oluyor bilen yok!
Yan odada oturan dindaşıyla konuşabilecek “ortak kelimeleri” ne kadar azmış bu ümmetin ya Rab?

Murat Güzel, hatırlatmaları sürdürecek
dunyabizim.com, 14 Eylül 2010