29 Nisan 2021 Perşembe

Sol ve şiddet sorunu

 Şiddet genelde insani bir olgu olarak düşünülür; insanın sınırlarını belirlemede başvurulan bir durum ve varoluşunun bir parçası olarak bakılır ona. Bu açıdan birçok felsefi tartışmada da ele alınmıştır. Ancak şiddetin salt felsefi ve psikolojik bir kavram olmaktan öte toplumsal ve siyasal boyutlarının da olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle birçok siyasal ideolojinin şiddeti toplumsal bir olgu olarak kabul edip onu kendileri açısından kullanılışlı bir araç konumuna getirdiklerine de şahit oluruz. Bilhassa sol ve sosyalist düşüncenin kendi tarihi içinde şiddete ilişkin ayrıcalıklı sayabileceğimiz düşünmesinin bir kısmı onu sol siyasi eylemlerin başarısına götürecek bir yol olarak görmelerine dayanır. Devletin ya da kapitalizmin şiddetine karşı kategorik bir tarzda karşı çıkanların iş sosyalistlerin bir devrim stratejisi olarak şiddete başvurmalarını meşrulaştırmaya çabalarken kırk dereden su getirmeleri, sol şiddete mazeret üretirken başvurdukları haklılaştırmalar, meşrulaştırmalar, aklileştirmeler dikkat çekici boyutlardadır.

Müptelalık ve meşrulaştırma

Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından dünya solunda şiddet karşıtlığının içerdiği birçok zorlamaya karşın etkisini artırdığına şahit olduk, bununla birlikte Türkiye'deki sol çevrelerin şiddet eleştirileri ve hatta şiddet karşıtlığına pek bulaşmadıkları ve hatta eleştirecekleri şiddeti kimin sergilediğine özel bir ihtimam gösterdiklerini de söyleyebiliriz. Bazı radikal sol örgütlerin kendi varoluşlarını "silahlı mücadele" dedikleri türden bir şiddet müptelalığı temelinde meşrulaştırmaya çabaladıkları bile bu kertede öne sürülebilir. Bu durum sözümona kutuplaştığı öne sürülen Türkiye'deki toplumsal diyalog arayışlarına büyük engeller çıkartmakta elbette. Somut olarak bu sözgelimi PKK terörü vesilesiyle defaatle müşahede edildi. Türkiye'deki solun buna karşın hâlâ etkin ve kararlı bir bir şiddet eleştirisine girişmemiş olmasını önemli bir sorun olarak görmek mümkün bu açıdan. Son dönemlerde şiddete karşı olduklarını zannettiğimiz bazı sol grupların bile söz PKK terörüne gelince bu terörü neredeyse meşrulaştıracak bir biçimde onu anlayışla karşılayıp üstüne bir de onun siyasal temsiline soyunmaları garip olmasının yanısıra epey de açıklayıcı: Kırk yıllık Yani'ler ne yaparsanız yapın bir türlü Kani olamıyorlar.

Kırk yılı aşkın bir süredir Türkiye'de yaşanan PKK terörü vesilesiyle şiddet ve terör eylemlerinin sadece ulusal değil, uluslararası boyutlarının da olduğunu vurgulamak gerekiyor. PKK'nın kendi şiddet eylemlerine finansman sağlamak için başvurduğu uluslararası enstrümanlardan taşıdıkları ideolojik yakınlıklar dolayısıyla farklı ülkelerde farklı örgütlerin şiddet noktasında birbirleriyle dayanışmasına kadar birçok unsur bu boyutu derinleştiriyor. Tabii bu noktada belirli bir ülke üzerinde emeli bulunan birtakım "dış güçler"in bu emellerini gerçekleştirebilmek için başvurdukları bir araç olmak da bu sol örgütler açısından ilginç bir paradoks oluşturuyor.

Sol ve şiddet ilişkisini ele alan özel sayısıyla Tezkire dergisi, sol düşünce ile solcu hareketlerin şiddet sorununu felsefi bakımdan nasıl ele aldığını, bu ele alışların şiddet pratiğine sık sık başvuran solcu örgütlerin motivasyonuna yaptığı katkıları da kuşatacak bir şekilde tartışıyor. Dergideki ilk yazısında Yasin Aktay, PKK'nın 2013'teki Çözüm Süreci'ni nasıl sabote ettiğini irdeliyor. PKK'nın kendi şiddetini bir ulusal kimlik kurmak için aracı olarak kutsamasının psikososyal bir çözümlemesini yapan Aktay "bir hak arama aracı olarak şiddet" tartışmalarını destekleyen bir metin üretmiş oluyor böylelikle. Dergide dikkat çeken ikinci yazı ise Ertuğrul Başer'e ait. Yazısında Başer "Şiddetin dışında bir ülke lazım, bir daha oraya dönmeyecek, gözü arkada kalmayacak bir ülke lazım" cümlesini kullanıyor. "Son diktatör" ve "Yoldaşını Öldürmek" başlıklı kitaplarıyla dikkat toplayan Aytekin Yılmaz'la yapılmış bir söyleşi de yer alıyor. Söyleşide PKK'nın şiddet sicilinin genelde hep göz ardı edilen boyutlarını anlatıyor Yılmaz.

Toplum tartışmalarının bugünü

 Tarihin en başından beri belirgin birçok sebebe istinaden insanların genelde hep birlikte topluluklar halinde yaşadığı, bu kolektif gerçekliğin beşerî hayatın en temel karakteristiklerinden birini oluşturduğu söylenebilir. Klan, aşiret, oymak, cemaat, ulus, toplum vb. tarih boyunca görülen birçok birlikte yaşama formu olduğunu söyleyebiliriz. Yine de toplum insanların birlikte yaşama formlarından en gelişmişi olarak değerlendirilir. Her ne kadar diğer toplu yaşama formları gibi bireylerin bir araya geldiği bir form olsa da toplumun sadece bu bireylerden oluşmadığı görüşüne yaslı olarak toplumu nesnesi olarak alan sosyoloji disiplininin ortaya atıldığı on dokuzuncu yüzyıldan bu yana onun bireysel gerçekliklerden bağımsız bir gerçekliğe tekabül ettiği varsayımı etrafında geliştiği düşünülebilir.

Zor bir kavram

Buna karşın tanımlanması epey zor bir kavram olarak da görülür toplum. Bu kavramla ilgilenen hemen herkesin onu birbirinden farklı şekilde tanımladığı görülür, bu tanımlar çoğu kez uzlaşmaz farklılıkları da ihtiva edebilir. Belki bu açıdan sosyoloji disiplini içinde en karmaşık, tanımlanmasında en çok güçlük çekilen kavramların başında 'toplum' kavramı gelir. Klasik sosyolojiden modern sosyolojiye kadar sosyoloji tarihinde kavram üzerinde bazen üstü örtük, bazense açık bir tartışmanın mevcut olduğu ifade edilebilir. Toplumu konu edinen hemen her sosyoloğun kendine özgü bir toplum tasavvuru vardır ve bu tasavvur sadece o sosyoloğun kendi entelektüel merakının ötesinde bir anlama sahiptir.

Klasik sosyolojide genelde geleneksel toplum ve modern toplum dominant toplum tipleri olarak kabul edilirken günümüz sosyolojisinde birbirleriyle uyuşmaları bazen epey zor nitelemeler aynı toplum için kullanılabiliyor. Sözgelimi günümüz toplumları için postmodern toplum, tüketim toplumu, bilgi toplumu, sanayi sonrası toplum gibi nitelendirmelere sık sık denk geliyoruz. Bu durum ilkin aynı toplumsal gerçekliğin farklı sosyologlar tarafından farklı şekillerde ifade edilmesinin bir neticesi olarak düşünülebilirse de toplum tanımlamalarında karşılaşılan güçlüklerden kaynaklı tartışmanın devamı olarak da kavranabilir. Günümüz sosyolojisinde toplumsal alanın nasıl nitelendirileceğine ilişkin yürütülen bu tartışmanın sosyolojik faaliyetin kendine dönük algılarını da belirleyeceği kuşkusuzdur.

Ütopya tasavvurları

Köksal Alver'in baş editörlüğünde altı ayda bir yayınlanan Sosyoloji Divanı'nın 2020'nin ikinci sayısı olarak yayınlanmış 16. sayısındaki Toplum başlıklı dosya konusu bu tartışmaya bir katkı olarak tasarlanmış. Dosya, aynı zamanda derginin dördüncü özel sayısı. Dergide Mustafa Aydın, toplumu ütopya tasavvurları etrafında şekillenen ahlaki, hukuki ve tarihsel şartların oluşturduğu süreçte insana alternatif bırakmayan bir alan olarak inşa edildiğine dikkat çekiyor. Toplumsal gerçekliğin mevcut şekilleniş tarzı olarak toplum formunun etik ve estetik ölçütlerin temeli addetmenin yanlışlığına dikkat çekilen yazısında Aydın gerçekliğin temel ölçüsünü farklı bir yerde aramamızın önemine işaret ediyor. Toplum kavramının kullanımını yanlış bulan Nilgün Çelebi de yazısında bu kavram yerine socius kavramını öneriyor. Nilüfer Öztürk Aykaç'ın yazısı ise felsefi düşünceler tarihinden muhtelif toplum tipleri ve imgelerini okura sunuyor. Bu yazılar haricinde dergide Ejder Ulutaş, Mehmet Uğraş, Bedir Sala, İlyas Sucu, Ferhat Tekin, Sedat Demir dosyayı zenginleştiren yazılara imza atmışlar.


20 Nisan 2021 Salı

Kelam kozmolojisinin kökleri ve geleceği

 Klasik İslam düşüncesi içinde kelam disiplini İslam inancına dönük içsel ve dışsal tehditlere karşı inancın savunulması, oluşturulmaya çalışılan çeşitli şüpheleri kesin delillerle izale etmek amacına matuf gelişmiş bir gayret olarak görülebilir. Bir yandan İslam'ın yayılma dönemlerinde Grek, Pers ve Roma gibi eski kültürlerden bakiye kalan ateist, politeist, materyalist felsefi sistemlerden kaynaklı çeşitli konulara değgin akli delillerle İslam akidesini savunan kelamcılar diğer yandan da İslam dininin müntesiplerine sahih bir inanç ve doğru bir istikamet tutmalarında yardımcı olacak ilkeleri geliştirmeye çabalarlar. Kelamcıların bu iki amaca erişmede benimsedikleri yöntemler kiminle ve nasıl bir diyalog kurduklarına bağlı olarak değişir. Eğer muhataplar ateist, politeist, materyalist bir ekole bağlı ise, yani ilhad ehli ise onlarla tartışma zemini genellikle akli çıkarımlar dolayımıyla gerçekleşir. Muhataplar zaten İslam inancından kimselerse bu kez sahih bir inancı dini-nakli referanslarla ortaya koymaya çalışırlar.

Muhatapların savundukları fikirlere göre şekillenen bu tarzda kelam konularının genellikle iki farklı şekilde anlaşıldığını belirtmek gerekir. Genellikle muhatabın ilhad ehlinden olduğu tartışma konularına genel olarak Dakiku'l-Kelam denir; yani atom, hareket-sükûn, zaman-mekân, süreklilik-süreksizlik, boşluk, uzay, nedensellik, birleşme-ayrılma, sıcaklık-soğukluk, ağırlık-hafiflik, renk, tad, koku, ışık, işitme, görme vb. fizik-kozmolojik problemleri akli çıkarımlarla ele alınır ve tartışılır. Elbette bu konuların işlenmesinde kelamcıların asli amacı başta tevhid olmak üzere İslam'ın ana inançlarını akli-mantıki argümanların yanısıra, deney, gözlem ve tecrübe gibi diğer bilgi kaynakları aracılığıyla ispatlamaktır. Kelam disiplini içinde onun değişkenleri olarak görülebilecek bu meseleler ileri derecede bir ihtisas gerektirdiği için "dakik" (derin) ya da latif (ince) konular olarak da nitelendirilmiştir.

Tabiat felsefesi

Kelamın bu konulara yaklaşımının kendiliğinden kelama özel bir tabiat felsefesi ortaya koyduğu da şüphesizdir. Bu tabiat felsefesi doğrultusunda ilk dönem kelamcılarının eserlerinde fizik ve kozmoloji konularına özel bir ihtimam gösterdikleri, bu konulara eserlerinde genişçe yer ayırdıkları da bilinmektedir. Hicri beşinci yüzyıldan itibaren Dakiku'l-Kelam'dan daha çok Celil-ul Kelam konularının daha çok ön plana çıktığını görürüz. Celilu'l-Kelam konuları ise İslam müntesiplerinin inanç sorunlarıdır genelde. Bu değişimdeki saiklerinin büyük bir bölümünün muhatapları oluşturan kitlelerdeki ve problemlerdeki değişim olduğu da şüphesizdir. Müslüman toplumlardaki ilhad hareketleri ve onların oluşturduğu etki azalırken Haşviyye denen kelam ve felsefe karşıtı hareketlerin etkileri yoğunlaşmış, birtakım batıni akımlar doğmuştur. Bu değişim de kendiliğinden kelam kaynaklarına yansımıştır elbette.

Dakiku'l Kelam konularının kelam ilminde tuttuğu yeri ve önemi, alemin hudusu ve Allah'ın varlığını ispatı için kelamcıların geliştirdiği hudus delilleri ve yaratılış modelleri, atomculuk öğretisi, onun antik felsefedeki kökenleri, bu öğretinin eleştirilmesi, nedensellik teorileri, kelam kozmolojisinin bilimle ilişkilerini konu edinen beş bölümden mürettep Dakiku'l-Kelam adlı metin derlemelerinde Ramazan Altıntaş ile Ahmet Mekin Kandemir hem klasik hem de çağdaş dönemde yapılan çeşitli çalışmaları dikkate almışlar. Bu metinlerde Mutezile atomculuğundan Cahiz'in tabiat felsefesine, İbn Hazm'ın kümün ve yaratma teorisinden İbn Meymun'un kelamcıların cevher-araz teorilerine ilişkin yazdığı 12 Mukaddime'nin tercümesine Maturidi ve Nesefi'nin atomcu görüşlerinden Gazzali ve Kuantum Teorisi'ne Big Bang Teorisi ile Yaratılış düşüncesi arasındaki ilişkilerden kelam ve bilim yakınlaşmalarına birçok ilginç konunun yer aldığını zikredelim.

20 Mart 2021 Cumartesi

Ümmet tarihinde süreklilik ve canlanış

20. yüzyılın son çeyreğinde, özellikle de 1980'li yıllarla birlikte, yani 15. Hicri Yüzyıl'ın başlangıç yıllarına denk gelen bir evrede İslam dünyasında önemlice bir yenilenme arzusu ve aktivizminin şekil bulduğuna şahit olduk. Modernleşmeyle birlikte dinin etkisinin giderek sönümleneceğini ileri süren, modernleşme çaba ve süreçlerinin geleneksel dinin ana temellerini berhava ettiği, en azından bu süreçlerin getirdikleriyle sözü edilen ana temellerin eskisi kadar sağlam ayakta duramayacağının kabul edildiği, dinin siyasi alandan ve toplumsal kurumlardan uzaklaştırılıp kişisel vicdanlara hapsedilmesinin de modernleşme süreçlerinin tabii bir parçası olduğu, modernleşmeyle birlikte dinin toplumsal rollerinin alabildiğine kısıtlandığı gibi bazı varsayımlara inanan yaklaşımlar fikri ve kültürel kamuoyunda son derece yaygındı.

Yenilenme arzusu

1980'li yıllardaki yenilenme arzusu ve aktivizmin şaşkına çevirdiği egemen fikri ve kültürel kamuoyu, söz konusu gelişmeleri evvel emirde "irticanın hortlaması" retoriğiyle karşıladı, bu retorik büyük ölçüde bu gelişmeleri açıklamada klasik ideolojik yaklaşımların zora düşmesinin ya da doğrudan rasyonel bir açıklamadan kaçınılmasının bir işareti olarak okunabilirdi haddi zatında. Sosyolojik ve siyasi başka bazı açıklamalar da vardı elbette. Sözgelimi bu açıklamalar büyük ölçüde sözünü ettiğimiz dini canlanmayı milliyetçi, sosyalist ya da ekonomik saiklerle açıklama cihetine de gittiler. Hatta 2000'li yıllarda doğrudan yeni dini hareketlerin bir tür din milliyetçiliği şeklinde tezahür ettiğini iddia edenlere de rastlandı, Olivier Roy bunlardan biriydi. Bunun öncesinde 1990'larda Edward Said'in Kültür ve Emperyalizm kitabı etrafındaki tartışma yazısında Ernest Gellner de benzeri bir iddiayı gündeme getirip "milliyetçiliklerin tamamlayamadığını tamamlayan dini fundemantalizmler" tezini ileri sürmüştü.

Ancak İslam dünyasında dini hareketlerde yaşanan bu güçlenişi basitçe İslami dini geleneğin ölümden önceki son çırpınışları olarak okuyan yaklaşımlara karşı Georgetown Üniversitesi İslam Tarihi Profesörlüğü görevini yürüten John Obert Voll, Türkçe'ye İslam Değişim ve Süreklilik başlığıyla çevrilmiş kitabında bu hareketleri İslam ümmetinin tarihini yeni bir aşaması olarak okumayı öneriyor. Elbette hemence "son" olduğu iddia edilebilecek bir aşama değil bu. Ne de Voll'un yaklaşımı büsbütün tartışmadaki tüm tarafların kabul edebileceği bir yaklaşım olarak sunulabilir. Yine de Voll'un yaklaşımının en değerli tarafı tarihsel perspektifi ıskalamadan yeni dini canlanışı ele alışında yatıyor. Voll'a göre "... inancın dinamik canlılığı tarihsel şartlar değiştikçe farklı şekiller kazandı. Modern dünyada İslam'ın herhangi bir değerlendirmesi, 'bugün' tam olarak anlaşılmak isteniyorsa, bu geçmiş deneyimi hesaba katmalıdır. İslami güçlenişin bir kısmının modern fikirleri İslami kılıfa sokması mümkün olabilir fakat süregelen İslami canlılığın yeni ve çağdaş formlarını ayırt etmek de mümkün olabilir."

Bu tarihsel perspektif ışığında İslam dünyasında sürekliliğin eski damarlarının kesilmediğini çağdaş İslami deneyimin temellerinin soruşturmasından tutun da Ortadoğu ve Afrika'dan Asya'ya farklı Müslüman topluluklardaki şekillenişlere kadar ele aldığı hacimli çalışmasında ortaya koyan Voll, benimsediği evrimci-gelişmeci tutumla yaşadığımız zamanların ve geleceğin hem önemli fırsatlara hem de muhtemel tehlikelere aynı anda açık olduğunu vurguluyor.


14 Mart 2021 Pazar

Osmanlı'nın son demlerinden bir felsefi neşriyat

 Osmanlı devletinin son dönemlerinde, özellikle İkinci Meşrutiyet sonrasında sadece siyasi ve toplumsal planda değil fikir ve kültür alanlarında da önemlice bir hareketlilik yaşandığı bilinir. Yüzyıllarca hakimiyetini sürdürmüş klasik paradigmanın parçalanması sonucu Osmanlı toplumunda giderek etkinliğini artıran modern fikirlerin yaygınlaştığını görürüz. İkinci Meşrutiyet'le birlikte basın-yayın camiasında yaşanan hareketliliğin entelektüel hayata da yansıması bir yerde elbette mukadderdir, lakin siyasi ve gündelik meselelere ilişkin yayın yapan süreli yayınlar kadar bilimsel ve felsefi konulara tahsis edilmiş neşriyatın da bu dönemde arttığı, hatta entelektüel sahnede neredeyse başat konuma yükseldikleri görülür.

Ziya Gökalp'in mefkureleştirdiği "Yeni Hayat"ı müdafaa etmeyi amaç edinerek, bir yerde Ziya Gökap'ten ilham alarak 21 yaşında olan M. Zekeriya ile 23 yaşındaki Nebizade Ahmed Hamdi beyler tarafından 1911'de Selanik'te çıkarılmaya başlanmış Yeni Felsefe Mecmuası editörlüğünü Prof. Dr. Ali Utku'nun yaptığı Osmanlı Felsefe Çalışmaları dizisinde çevrimyazı ve günümüz Türkçesine aktarım şeklinde Fatih Taştan tarafından yayına hazırlanmış. Bilhassa modern Batı felsefesine o dönem hâkim olan pozitivist anlayış doğrultusunda felsefe ve bilim alanında yayın yapmayı taahhüt eden, kısmen de olsa bu taahhüdünü yerine getiren bir dergi olarak görülüyor Yeni Felsefe Mecmuası. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bir şekilde organik bir bağı bulunan, bu bağı da muhtemelen Ziya Gökalp'in sağladığı dergideki makalelerin sadece bir kısmının doğrudan felsefi meselelere hasredildiği görülüyor. Sosyoloji, psikoloji, tarih, antropoloji, iktisat gibi alanlara ilişkin makalelerin büyük bir yekûn tuttuğu derginin Osmanlı aydınlarının zihnini kurcalayan en önemli probleme, yani Osmanlı devleti ve toplumunun 'gelmekte olan' çöküşten nasıl kurtarılabileceği sorusuna bir cevap sunacağını ya da bu soruya bir cevap üretme imkânı doğuracağını düşündükleri bütün bilimsel verilere sayfalarını açtığı düşünülebilir. Öte yandan, Osmanlı entelektüelleri üzerinde açık etkisi olduğunu bildiğimiz 19. yüzyıl bilim ve felsefe anlayışlarının; yani pozitivizm, evrimcilik, materyalizm vb. anlayışların da bir aktarıcısı pozisyonunda olan dergide spekülatif felsefi unsurlar yerine doğrudan bilimlerin elde ettiği verilerin kavramsal çözümlemelerine dayalı bir felsefi anlayışın benimsendiği de kaydedilebilir.

Bu açıdan Yeni Felsefe Mecmuası için felsefe ile sosyoloji, felsefe ile diğer bilimler arasında aşikâr bir sınır çizmek zor görünüyor.

Toplumsal felsefe

Böyle bir sınır net olarak ortada olmadığı için dergide yazanların felsefe yaparken sosyolojiye veya tam tersi sosyoloji yaparken felsefe ye kaydıklarını da belirtmek gerekli. Bu bakımdan Yeni Felsefe Mecmuası'nda açığa çıkanın bir tür "toplumsal felsefe" olduğu ve insana dair hemen her konunun da bu "toplumsal felsefe"nin temel meseleleri arasında yer aldığı söylenebilir.

Bir bakıma içinde bulundukları Osmanlı toplum yapısı ile önemli sayılabilecek bir fikri anlaşmazlığı yaşayan derginin dil ve üslup bakımından da bir "kuşak çatışması"nı merkeze aldığı tespit edilebilir. Osmanlılık yerine Türklüğü, din yerine bilimi, gelenek yerine modernliği ikame etmeye çalışan derginin söyleminde felsefenin giderek araçsallaştığı da bu tespite eklenebilir.

İkinci Meşrutiyet dönemi söz konusu edildiğinde üzerinde durulan önemli fikir akımlarından birini oluşturan Türkçülüğün gelişim safhalarından birine tekabül eden dergi çevresinin İslam ile ilişkilerinde problemli olduğunu da söylemeliyiz.

4 Mart 2021 Perşembe

Erken dönemdeki edebi arayışlar

Cumhuriyet devri Türk düşüncesinde önemli roller üstlenmiş bir mütefekkirdir Hilmi Ziya Ülken. Sosyoloji, felsefe, düşünce tarihi, mantık, estetik, sanat tarihi, halkiyat vb. alanlarda uzun yıllar boyunca dersler veren, binlerce öğrenci yetiştiren, ayrıca eserler telif eden Ülken'in son derece velud ve vüsatli bir düşünce adamı olduğu söylenebilir. Kimileyin farklı eserlerde dile getirdiği görüşler arasında birtakım çelişmeler ya da tutarsızlıklar olduğu öne sürülebilirse de onun ömrü boyunca Anadolucu diyebileceğimiz temel bir fikri ve kültürel programa sadık kaldığını gözlemleyebiliriz. Bu fikri ve kültürel programı açarken zaman zaman edebi eserler de kaleme aldığı görülür. Resim, hat ve müzikle uğraşıp romanlar yazdığı da vaki.

İlkin 1918-1919 yıllarında arkadaşı Reşit Kayı ile birlikte elyazması olarak 12 sayı çıkardıkları Anadolu dergisini Mükrimin Halil Yınanç, Halit Bayrı ve Ziyaeddin Fındıkoğlu gibi isimlerle bu kez 1924'te tekrar çıkarmaya başlarlar. Ülken'in erken dönem çalışmalarının bir yerde Anadoluculuğun kurucu metinleri olduğu söylenebilir. Bu ilk eserlerinde 19. yüzyılın "millet asrı" oluşuna tekabül edecek bir şekilde "Anadolu milleti"nin var olduğunu iddia eden ve bu milletin varlık beyanını "Anadolu'nun müstakil, canlı ve her türlü varlıktan ayrı örfünü, töresini" açığa çıkarmaya uğraşan Ülken'in son derece ideolojik, siyasi ve kültürel bir deklarasyon ve programla işe başladığını belirtmek gerekir.

Ülken'in daha önce yayınlanmamış Tahir ile Zühre, Siyavuş veya Hayalperest ile Dibaçe-i Mesnevi çalışmalarını bir araya getiren Anadolu Köklerini Arayış adlı derlemeyi hazırlayan Ali Utku bu çalışmaların erken dönemde dile getirilmiş kültürel program çerçevesindeki edebi arayışlar olduğunu belirtiyor. Dibaçe-i Mesnevi haricinde kalan diğer iki eserin Ülken'in erken dönem çalışmaları kapsamında yer aldığını vurgulayan Utku, Dibaçe-i Mesnevi'yi ise vefatından kısa bir süre önce tamamladığını ifade ediyor.

1921 tarihli manzum bir tiyatro olan Tahir ile Zühre'de Hilmi Ziya Ülken, Wagner'in Niebelungen'in Yüzüğü tetralojisini model alarak "doğrudan doğruya Anadolu örfünün yarattığı eserler" içinde saydığı Tahir ile Zühre anlatısını yeniden kurgulayarak başlangıçtaki kültürel programın destan anlayışını örneklemeye çalışıyor.

Anadolu irfanı

Hüseyinzade Ali Turan'ın teşvikiyle 1921-1931 yılları arasında yazdığı mensur tiyatro eseri Siyavuş veya Hayalperest'te de Firdevsi'nin Şahname'sindeki Siyavuş hikayesini yeniden kurgulayan Ülken, Hüseyinzade'nin Şark Hümanizması tezinin eşliğinde kendi 'İnsani Vatanperverlik' anlayışını sahneliyor.

1973 yılında tamamladığı Dibaçe-i Mesnevi'de ise, bugünlerde sık sık Anadolu irfanı dendiğinde akla gelen ilk iki ismi, yani Mevlâna Celaleddin Rumi ile Yunus Emre'yi birlikte yorumluyor. Ülken, Anadolu'daki klasik tasavvufun yüksek tabakalarda teşekkülü anlamına gelen Mevlâna ve onun anlayışı ile tasavvufun kitlelere mal olması ve milletin içine sokulması olarak anlaşılan Yunus Emre'yi aynı anda sorulaştırıp aynı anda cevaplıyor. Mesnevi'nin ilk dizesi olan "Dinle neyden nelerden hikayet etmede" ile başlayan Dibaçe-i Mesnevi'nin de manzum formda yazılmış bir eser olduğunu söylemek gerekiyor.

Kantçı kozmopolitizmin antropolojik kökenleri

 Modern felsefenin başlangıcında Fransız filozof René Descartes'le başlayan rasyonalist geleneğin yer aldığını söylemek mutaddır. Descartes'ın rasyonalizmine dayanan Leibniz-Wolff'la temsil edilen rasyonalizm ile empirizmin zıtlığı Kant öncesi modern felsefenin temel karakteristiği sayılır bu anlayış çerçevesinde. Gerçi Kant da David Hume tarafından uyandırılmadan önce bu zıtlığın rasyonalist tarafında yer alır. Özet olarak söylemek gerekirse en nihayetinde rasyonalizm bilginin aklın genel ilkelerinden tümdengelimle üretildiğini varsayarken empirizm bunun tersine tümevarımla deney yoluyla bilginin üretildiğini savlar. Bu noktada Locke'un tabula rasa anlayışını dışa vuran "Daha önce duyularımda olmayan şey zihnimde de olamaz" deyişi ile Leibniz'in bu deyişi ironize ederek cevaplayan deyişi "Daha önce duyularımda olmayan şey zihnimde de olamaz, ama zihnin kendisinden başka" deyişi rasyonalizm ile empirizm arasındaki tartışma bağlamını özetler.

Dogmatik uyku

David Hume'un kendisini "dogmatik uykusundan uyandırdığını" kaydeden Kant, bilginin kaynağında aklın mı yoksa deneyin mi öncelikli sayılması gerektiği tartışmasını kaleme aldığı 'Eleştiri' ile bir çözüme ulaştırır. Kant'ın ürettiği çözüme göre bilgi bir yandan deney iledir, diğer yandan ise deneyi mümkün kılan a priori şartlarla. Kant'ın rasyonalizm-empirizm çekişmesine bulduğu eleştirel çözüm onu bir noktadan sonra empirizm ile rasyonalizm arasında bir kavşak noktası da kılar. Kant'ın ürettiği ve yankıları "Kopernik devrimi" kadar büyük olacak bu çözüm deneyi hem önceleyen hem de mümkün a priori şartlar, transandantal yapılardır. Bu yapıların araştırılması, onlara sınırlarının belirlenmesi işlemi ise eleştirinin görevidir. "Ne bilebilirim?" sorusuna bir cevaptır aynı zamanda bu sınırların belirlenmesi işlemi. Kant'ın bilme yetisi bakımından akla çizdiği sınır, fenomenler dünyasının, yani duyusallığımıza verili olan bir alanın anlayış yetimiz bakımından bilinebilir olduğunu garanti altına alırken aklın kendisinden türettiği idelerin hiçbir geçerli nesnellik iddiasının olamayacağı düşüncesini de doğurur. Aklın kendiliğinden ürettiği idelerin, bilginin sınırlarının ötesinde, iradenin belirlenmesi sorunuyla ilişkili bir geçerlilikleri vardır artık. Bu alan da elbette Kant için özgürlük ve ahlak yasasının alanıdır- yani pratik aklın alanı. Bu alanda cevaplanması gerekli soru da bellidir: "Ne yapmalıyım?" Kant'ın pratik aklın eleştirisini konu edinen ikinci eleştirisinin konu edindiği soru da budur esasen.

Bilmek ile istemek, zorunluluk ve özgürlük, teorik ve pratik arasındaki devasa boşluğa ise üçüncü eleştiri yerleşir; yani Yargıgücünün Eleştirisi. Bu alandaki boşluğu Kant estetik yargı ve teleolojik doğa tasarımıyla kapatmaya çalışır bu eleştiriyle. Bu eleştirinin cevap bulmaya çalıştığı soru da açıktır: "Ne umut edebilirim?"Kant'ın felsefenin genel gelişimine etkileri, bu üç soru çerçevesinde metafizik eleştirisinden dünya yurttaşlığı tasarımlarına birçok farklı alanda dallanıp budaklanır, yani bir yerde günümüzdeki birçok felsefe yapış tarzından ahlak, siyaset ve hukuk anlayışına sirayet etmiş anlayışlara kadar uzanır. Kant'ın düşüncelerinin Yeni Kantçılık çerçevesinde ele alınabilecek filozoflardan Wittgenstein'a, Martin Heidegger'den zihin felsefelerine birçok farklı düşünür üzerinde önemli etkileri bulunduğunu söyleyebiliriz.

İki yeni çeviri

2020'nin altıncı sayısını Immanuel Kant etrafında hazırlayan Pasajlar dergisi, Kant'ın metafizik eleştirisinden etik ve estetik anlayışlarına, tarih felsefesinden Kantçı kozmopolitizmin antropolojik kökenlerine, onun eğitim ile ilgili görüşlerinden ceza hukukuna dair onun görüşlerinden yapılabilecek çıkarımlara kadar birçok ilginç makaleye yer veriyor. Dergide ayrıca Kant'ın düşüncesinin önemli birçok açmazını izlememizi sağlayan ünlü "İnsan Sevgisi Sebebiyle Yalan Söylemenin Sözde Hakkı Üzerine" ile "Düşüncede Yönünü Bulmak Ne Demektir?" başlıklı iki Kant makalesinin çevirilerine de yer verilmiş.