23 Aralık 2021 Perşembe

Deleuze'ün Bergson yorumu

 Ondokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başlarında yoğun bir pozitivist-Aydınlanmacı etkiye maruz kalan Türk kültürü ve düşünce hayatında Fransız filozoflardan Henri Bergson, argümanlarında, dönemin pozitivist paradigmasının dışladığı çeşitli meselelerin yer aldığı, dünyanın işleyişine ve toplumların yapısına dair sosyolojik, psikolojik ve politik değinilere pozitivizmin dışında kalan bir bakış açısıyla bakmayı mümkün kılan bir figür olarak dikkat çeker. Bergson'u Türkiye'ye tanıtan, ilk çevirileri yapan isimler genelde başta Dergâh dergisi olmak üzere muhafazakâr sayılan bir çevrede yer alır; hatta Bergsonculuk muhafazakâr ideolojinin terminolojisini oluşturan, onun handiyse mütemmim cüzü olarak değerlendirilebilecek bir muhtevayı haiz kılınır.

Mustafa Şekip Tunç, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Suphi Ethem, Rıza Tevfik, Mehmet Emin Erişirgil gibi Türk düşünce hayatının belli bir döneminde (Osmanlı devletinin son demlerinden Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar olan dönem) önemli isimlerin Bergson'un fikirlerine dair yaptıkları tanıtım, tercüme, kullanım vb. faaliyetlerin Türkiye'de alternatif sayılabilecek bir modernleşme fikriyatının temellerini de attığı görülür. Öyle ki Bergsonculuk sayesinde Türk düşünce hayatında yeni ve başka ufukların açıldığını, determinist, materyalist, pozitivist, sosyolojist olarak nitelendirebileceğimiz görüşlere spiritualist, irrasyonalist, antientellektüalist ve Entüisyonist yaklaşımlar gibi genelde bilimdışı addedilen bakış açıları da dahil olmuştur. Bergsonculuğun Türkiye'de felsefenin ve metafiziğin anlamını ve kapsamını yeniden ele alıp sınırlarını genişlettiği, bilimlerden ayrı bir de felsefenin var olduğu ve bu felsefenin de kendisine has bir konusunun ve yönteminin bulunduğu fikrini ön plana çıkarmaya çalıştığı vurgusunu da bu söylenenlere eklemek gereklidir.

Bergson etkisi

Sadece düşünce hayatında değil; şiir, roman, tiyatro gibi edebiyat eserlerinde de kalıcı etkilere sahip Bergson'un ve Bergsonculuğun günümüz Fransız felsefecilerinden Gilles Deleuze'ün metinlerinde önemli bir yere sahip olduğunu biliyoruz. Deleuze'ün felsefe tarihçiliğinin önemli bir aşamasında yer tutar Bergson. Spinoza ve Nietszche ile birlikte Bergson, Deleuze'ün fikriyatının ve kavramsal çerçevesinin şekillenmesinde etkindir. Ayrıntılı bir sunuş yazısıyla birlikte Bergsonculuk adıyla Türkçeye Hakan Yücefer tarafından kazandırılan metni de Bergson ve Bergsonculuğun Deleuze'ün düşüncelerindeki yerini gösteren metinlerden birisi. (Yeri gelmişken söylemeli: Spinoza, Bergson ve Nietszche'yi belirgin bir fikri hatta birlikte okuma tasarımı Deleuze'den yaklaşık yarım yüzyıl önce Namdar Rahmi Karatay ile Naci Fikret'in başını çektiği Konya Enerjetizm Okulu'na ait. Gerçi gerek Namdar Rahmi ve gerekse Naci Fikret hayatlarında epey sıkıntıya düşmüş ve hatta felsefi tasavvurlarını bütün boyutlarıyla sergileme ve geliştirme imkanına bir türlü kavuşamamışlardır.)

Deleuze, felsefeyi hayatın içine çekme girişiminin temel fikirlerini Spinoza ve Nietszche kadar ve hatta onlardan fazla Bergson'dan edinir. Bergson'un temel addedebileceğimiz eserlerinde geliştirdiği kavramları ve problemleri temellük ederek kendi yaklaşımına uygun hale getiren Deleuze'ün teşebbüsü felsefe tarihinin ve tarihçiliğinin felsefeden bağımsız olmadığının da başka bir kanıtıdır. Eserde Deleuze, Bergson'un süre-zaman, zekâ-sezgi karşıtlaştırmalarını ve yaratıcı evrim, hayat hamlesi gibi kavramlarını onun bu kavramları serimlediği Şuurun Doğrudan Doğruya Verimleri, Madde ve Hafıza, Düşünce ve Devingen, Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı, Yaratıcı Tekâmül gibi eserlerin önemli pasajlarını seçerek yorumluyor. Deleuze'ün her ne kadar yorumlarında eserlerin tamamını konu edinmese de bir bütünlüğe ulaşabildiğini vurgulamalı.

Hilafetin ilgası ve sonrası

 Batı'nın siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel bakımdan üstünlüğünü kabul ettirdiği 19 ila 20. yüzyıllarda Batılı olmayan halklar arasında gözlemlenebilecek iki eğilim vardır: Ya Batılı güçlerin tahakkümünü bertaraf etmeye yönelik sık sık kendini gösteren bir direniş vardır ya da Batı'nın askeri tekniğini, siyasi kurumlarını, iktisadi teşkilatlarını, hatta kültürel-manevi veçhesini herhangi bir zorlama veya güç olmadan iradi bir şekilde kabul edilişi. İlk tavrın Batı'yı müstevli ve mütecaviz gördüğü, ikincisinin ise onu yerli addettiği hiç kuşkusuzdur. Türkiye'nin Batılılaşma serüveninde bu iki eğilimin de farklı ton ve renklerde temsilcilerinin olduğunu rahatça görebiliriz. Türk modernleşmesinin tarihindeki birçok tartışma da bu temel etrafında yorumlanabilir esasen. Batı ile diğer medeniyetler arasında yaşanan çatışmanın ilk elden bir medeniyetler savaşı olduğu kuşkusuzdur. Geniş coğrafyası, farklı renk, ırk ve kültürlerden oluşsa da temel olarak paylaştıkları ortaklıkları epey fazla olan büyük insan kütlesi bulunan İslam dünyası son üç yüzyıldır bu anlamda Batı ile kapışan en önemli medeniyet dairesidir. Bu üç yüzyılda İslam dünyasında ortaya çıkan eğilimleri yorumlayabilmek belki de sadece askeri, siyasi ve ekonomik açılardan değil, kültürel ve manevi açılardan da olay ve gelişmeleri değerlendirmekten geçiyor. 3 Mart 1924'te TBMM tarafından çıkarılan kanunla ilga edilen hilafet meselesi de böyle olayların belki en önemlilerinden biridir.

Laikliğin başlangıcı

Hulagu Han'ın 1258'de Bağdat'ı zapt ederek Abbasi hilafetini sona erdirmesinden Panislamist bir politikayı yürüten II. Abdülhamid Han'a dek halifelik büyük ölçüde Memluk ve Osmanlı sultanlarının taşıdığı atıl bir unvan olarak görülebilir. Ancak halifeliğin gerek taşıdığı dini anlam gerekse Osmanlı coğrafyasında 20. yüzyılın ilk yıllarından TBMM'ce 1924'te ilgasına dek süren çeyrek asırda üzerine bina edilen uluslararası politikada edindiği kuvvetli araçsal nitelik sebebiyle epey tartışıldığını da belirtmeli. Müslümanların dini-siyasi birliğini simgeleştiren halifeliğin taşıdığı bu sembolik anlam dolayısıyla ilgasının da beraberinde birçok tartışmayı doğurduğu biliniyor.

Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı'nı kaybetmesinin akabinde verilen Millî Mücadele ile bağımsızlığına kavuşan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde ilkin 1922'de tamamen sembolik bir biçimde Abdülmecit'e tevdi edilen hilafet makamının 1924'te ilgası dolayısıyla gerek TBMM'de gerekse Mısır, Hindistan ve Arabistan gibi İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde yürütülen fikir tartışmaları, siyasi teşebbüsler, kongreler vb. pek çok faaliyetin de var olduğunu biliyoruz. Türkiye'de laikliğin başlangıç aşaması olarak görülebilecek hilafetin ilgası kararı uluslararası arenada birbirinden epey farklı çevrelerde bu farklılıklara uygun çeşitli tepkilere de yol açtı.

Yirminci yüzyılın önemli tarihçileri arasında yer alan Arnold Toynbee'nin 1927'de kaleme aldığı Hilafetin İlgası adlı kitap halifeliğin kaldırılması kararını uluslararası bir zeminde irdeliyor. Çin'den Kuzey Afrika'ya farklı bölgelerdeki Müslümanların bu kararı nasıl karşıladıklarını da ele alan Toynbee, karara gösterilen bütün tepkileri kuşatacak bir bakış açısıyla hilafetin nasıl bir problem alanı teşkil ettiğini de gözler önüne seriyor.

Uzunca bir müddet İngiliz istihbarat teşkilatında da çalıştığını bildiğimiz Toynbee, halifeliğin tarihsel serencamını, dini ve siyasi anlamını, II. Abdülhamid Han'ın ihyasını, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında hilafetin Osmanlı devleti ve Hindistan Müslümanları bakımından anlamını bütün boyutlarıyla tartışıyor. Tarihsel bir perspektifle Batılı güçlerin askeri, siyasi ve ekonomik güçleriyle dünyada oluşturduğu etkilerin zemininde meseleyi ele alan Toynbee, hilafetin ilgasının Batı'ya yönelik İslam dünyasında gelişen Herodyan ve Zealot reaksiyonlar bakımından anlamını da soruşturmasına dahil ediyor. Osmanlı hanedanı ile birlikte tarihe karışanın sadece Osmanlı saltanatı ve hilafeti olmadığının altını çizen Toynbee, bunlarla birlikte İslam Hukuku'nun geleneksel icra organlarının da aynı akıbeti paylaştığını vurguluyor.

Mevlana'yı tanımayan ya da yanlış tanıyanlar buraya!

 Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ifadesiyle ansızın bastıran kar fırtınalarının sona erdirdiğini düşünebileceğimiz Anadolu'daki Selçuklu rönesansının zirvesini teşkil eder 13. Yüzyıl ve bilhassa Sultan 1. Alaeddin Keykubad dönemi. 1207 yılında Horasan'ın Belh şehrinde doğan ve babası Bahaüddin Veled ile birlikte epey uzun bir maceradan sonra 1228'de geldiği Konya'da 1273'te vefat eden Mevlâna Celaleddin Rumi, "Anadolu irfanı"nın en önemli ilmeği ve en tanınan ismidir handiyse. Divan-ı Kebir, Mesnevi-i Manevi, Mecalis-ü Seb'a, Fihimafih gibi eserleriyle bilinen Hz. Mevlana'nın ölümünün ardından oğlu Veled Sultan'ın kurumlaştırdığı Mevlevilik, Anadolu'da ortaya çıkan sufi hareketlerin en ünlülerinden biri ve Anadolu kültürünü olduğu kadar sanatı ve siyasetini de derinden etkilemiş bir tarikattır.

Hakkında yanlış bilinenler

Hz. Mevlana'nın hayatı, eserleri ve yolu hakkında doğru, açık ve anlaşılır olma hedefiyle yazılmış makaleleri bir araya getiren Mevlana Celaleddin Rumi Hakk'a Daveti başlıklı kitabın hedef kitlesinin Hz. Mevlana hakkında hiçbir şey bilmeyip öğrenmek isteyenler kadar yanlış şeyler bilenlerden oluştuğunu vurgulamalı.

Kitabın Hz. Mevlana'nın hayatını konu edinen ilk bölümünde onun yaşadığı dönem, içinde bulunduğu kültürel ortam, çağdaşı olduğu alim ve sufiler, üstad ve rehber seçtikleri, hemdemleri ve yakın çevresindekiler ele alınıyor. Vefatı ve oluşturduğu etkilerin yanısıra eserlerinin içeriğine ilişkin makalelerin de olduğu ilk bölümde Mevlevilik ile Mevlana'nın dünya kültürüne yaptığı katkı da ele alınıyor.

İkinci bölümde Mesnevi-i Manevi ile Divan-ı Kebir'i tanıtıcı bilgilere yer veren makalelerde ayrıca en çok tanınan ve okunan bu eserlerdeki bazı bölümlerin şerhi de yer alıyor. Özellikle pandemi dolayısıyla sağlığın güzelliğini gençliğin güzelliğiyle birlikte zikreden bir beyitin şerhinin ilgi çekici olduğunu vurgulamalı. Hz. Mevlana'nın yolunu, İslam ve tasavvuf anlayışı ele alan üçüncü bölümdeki makalelerde ise İslam hakkındaki bilgilerden tasavvufun gelişimine dair bilgiler yer alırken ayrıca seyr ü süluk, nefs, ruh, mürid, mürşid, velayet, çile, tevhid gibi tasavvufun özünü anlatmaya dönük olarak kullanılan kavramlar gerek diğer mutasavvıfların gerekse Hz. Mevlana'nın eserlerinden yapılan iktibaslarla anlatılıyor.

Mevlevilik kültürü

Ahmet Hamdi Tanpınar, Nureddin Topçu, Sezai Karakoç, Mehmed Kaplan gibi yazarların Mevlana ve Mevlevilik kültürü ile ilgili eserlerinden Albert Einstein, Sigrid Hunke gibi Batılı bilim adamlarından da alıntıların olduğu kitapta birçok ayet ve hadis de özellikle bölüm başlarında zikrediliyor. Bu alıntıların kendilerini takip eden başlıklarda anlatılan konuyla da yakın bir uyum göstermesine dikkat edilmiş.

Mustafa Kara ile Hülya Küçük'ün ortaklaşa hazırladığı ve Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından basılan kitapta makaleleriyle yer alan isimlerden bazıları ise şöyle: Yakup Şafak, Selman Karadağ, Sezai Küçük, Süleyman Gökbulut, Adnan Karaismailoğlu, Bilal Kuşpınar, Mahmut Erol Kılıç, Mutluhan Taş.

10 yıl sonra Arap Baharı'nı nasıl okumalı?

 Tam 10 yıl önce 17 Aralık 2011'de Tunus'un görece küçük bir şehrinde kendini yakan gösterici ile başladığı kabul edilen ve bir dizi devrim ile karşı devrime sahne olan Arap Baharı sürecinin teorik açıdan nasıl ele alınacağı halen sosyal bilimciler arasındaki önemli bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Avrupa'da 1848'de yaşanan ve Halkların Baharı olarak adlandırılan toplumsal hareketlere, Sovyetler Birliği'nin Çekoslavakya'yı işgal etmesiyle sonuçlanan Doğu Avrupa ülkelerindeki toplumsal hareketlenmeleri adlandırmak için kullanılan Prag Baharı'nı hatırlatmayı amaçlayan Arap Baharı adlandırmasından, bu süreçlere katılan halklar, dönüşen rejimler, sürece müdahil olan uluslararası güçler vb. birçok bilinmeyene kadar epey unsurun bu tartışmalar esnasında gündeme getirildiğini biliyoruz. Başta Tunus, Libya, Mısır, Suriye, Yemen, Bahreyn ve Ürdün'de yaşanan birçok çeşitli toplumsal hareketlenmelere ve bu hareketlilikleri bastırma girişimlerine tanık olduğumuz süreç içinde hareketlenmelerin oraya çıkış şeklinden zamanlamasına, ayaklanmaların vuku bulduğu ülkelerdeki rejimlerin antidemokratik ve otoriter niteliklerinden vuku bulan devrimlerin bastırılmasına kadar birçok ayrıntının sosyal bilimler açısından önemli bir laboratuvar işlevi gördüğüne hiç kuşku yok.

Dördüncü dalga

Sözgelimi bazı uzmanlar dünya demokrasi tarihinde Arap Baharını Huntington'ın tasnif ettiği üç demokrasi dalgasının bir uzantısı ya da dördüncü bir demokrasi dalgası olarak kabul etme eğilimindeyken Fukuyama'nın teorik önderliğini yaptığı önemlice bir grup da Arap Baharı'nı 18. ve 19. yüzyılda Avrupa'da gerçekleşen devrimlerin bir benzeri ve onlarla ilişkili olarak yorumlamaya meyillidirler. Birbirine zıt bu yorumlama perspektiflerinden hangisi benimsenirse benimsensin Arap Baharı'nın oluşturduğu zorluklar halen sürüyor. Esasen bu durumun bizatihi kendisi bile Arap Baharı'nın sonuçları itibariyle tamamlanmış bir devrim olmadığını, farklı tazyik ve operasyonlarla zaman zaman kesintiye uğramış görünse de bir şekilde yol almaya devam eden zinde bir devrim süreci olduğunu da hatırlatıyor.

Arap Baharı'nda bazı müstebit rejimlerin başı kabul edilen diktatörler (sözgelimi Gaddafi ve Hüsnü Mübarek) devrilmiş olsa da Tunus dahil hemen hiçbir ülkede sistematik ve yapısal bir dönüşümün de henüz vuku bulmadığını tespit etmek mümkün. Peki ama sadece Arap dünyasında, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da değil, hemen bütün dünyada büyük etkiler uyandırmış bu devrimler ve karşı devrimler silsilesini teorik bakımdan tutarlı ve yeknesak bir şekilde açıklamak mümkün mü? Tek bir teorik çerçeve Arap Baharı'nın etkili olduğu ülkeler arasındaki farklı bütün toplumsal, siyasal, kültürel ve dini farklılıkları açıklama konusunda tüketici olabilir mi? Arap Baharı neticede İslamcı hareketlerin başarısızlığının bir örneği olarak mı okunmalı? Arap Baharı'nı durdurmayı amaçlayan entrikalara karşı İslamcı hareketlerin yeterli bir karşı entrika planlayamamış olmalarının sebepleri nasıl sıralanabilir?

30 yıldır yayınlanan 3 aylık düşünce-siyaset ve sosyal bilim dergisi Tezkire'nin 75 ile 76. Sayıları birleştiren ana konu "Arap Devrimleri" başlıklı dosya konusu. Editörlüğünü geçtiğimiz ay hayatını kaybeden Maşallah Nar'ın yaptığı dosyada yedi çalışma yer alıyor.

12 Aralık 2021 Pazar

Tin bilimleri hakkında her şey

 Bugün genelde sosyal bilimler olarak adlandırılan disiplinler demetinin adlandırılmasından yöntemlerine, nesne alanlarından ürettikleri bilgilerin anlam ve değerine kadar birçok tartışma Aydınlanma sonrası felsefe ve bilim düşüncelerini doğrudan etkilemiştir. Fiziksel doğaya dayalı bilimler demetinin (başta fizik, mekanik, kimya ve biyoloji olmak üzere doğayı konu edinen bilgi çeşitleri) sanayi devrimiyle birlikte sergiledikleri büyük "başarı" diğer gerçeklik alanlarının da benzeri yöntemlerle soruşturulup soruşturulamayacağı sorusunu, dahası pozitivizme yol açan gelişmeleri getirmişti. Almanya'da ondokuzuncu yüzyılda vuku bulan tarih(selcilik) tartışmasının akabinde başta tarih olmak üzere toplumu, insanı, psikolojiyi doğa bilimlerine özgü yöntemlerle araştırıp araştıramayacağımızdan toplumu konu edinen sosyolojinin, insanı konu edinen antropolojinin, psikolojinin, siyasal özneleri ve kurumları konu edinen disiplinlerin doğa bilimleri tarzında bir bilgiyi üretip üretemeyecekleri ya da doğa bilimlerine "bilim" dediğimiz gibi sosyolojiye, psikolojiye, antropolojiye bilim denip denemeyeceği bu tartışmaların özünü oluşturdu. Tarihselcilik tartışmalarından 1905'te Almanya'da vuku bulan methodenstreit'a (yöntem tartışması) kadarki süreçte genellikle tin bilimleri, beşerî bilimler, insan bilimleri, anlam bilimleri, kültür bilimleri, nomotetik-ideografik bilimler şeklinde farklı isimler altında toparlanan ve sosyoloji, psikoloji, antropoloji, din bilimleri, tarih bilimleri vb. disiplinleri barındıran bir bilgi çeşidinin ayırt edilebileceği sık sık öne sürüldü.

Opus magnum

Dikkat edilirse "sosyal bilimler" deyişi Almanya dışındaki ülkelerde daha yaygınken Almanya'da tin, anlam, insan, nomotetik-ideografik vb. bilimleri deyişi üzerlerinde genel geçer bir anlaşma olmasa da daha yaygındır.

Windelband (ki nomotetik-ideografik bilimler deyişi ona özgüdür) ve Rickert'e nazaran sözkonusu disiplinlere "tin bilimleri" demeyi tercih eden Wilhelm Dilthey'in opus magnumu (şaheseri) sayılır Tarihsel Dünyanın Tin Bilimlerinde Kurulumu. Türkçeye Arslan Topakkaya tarafından çevrilen eserinde Dilthey, 1905'teki methodenstreit'a atıfla "son zamanlarda doğa ve tin bilimleri üzerine özellikle tarih hakkında oldukça ilginç tartışmalar meydana gelmiştir" diyerek tin bilimlerinin özünü ortaya çıkarıp onlarla doğa bilimleri arasındaki sınırı oluşturmaya uğraşıyor.

Tin bilimlerinin özsel konusunu "yaşam, ifade ve anlam bağlamları"nın oluşturduğunu belirten Dilthey, doğa bilimleri ile tin bilimleri arasındaki farklılığı ise doğrudan burada arayarak şunları vurguluyor: "...yaşamın kendisi ve derinliklerinin aydınlatılması hakkında başvuracağımız şey anlama olgusudur... Yaşantı, ifade ve anlam arasındaki ilişki her yerdedir ve kendine ait bir yönteme sahiptir... Tin Bilimleri temelini yaşantı ifade ve anlam arasındaki bu ilişkiden alır... Bu grup bilimlerin kendileriyle icraatta bulunduğu baskın kavramlar doğa bilimlerinde cari kavramlardan farklıdır."

18. yüzyılı tin bilimlerinin yeni çağının başlangıç eşiği sayan Dilthey'e göre Voltaire'den Montesquieu'ya, Hume ve Gibbon'dan Kant'a, Herder'e ve Fichte'ye giden yolda doğa bilimlerinin hemen yanı başında tin bilimleri de yerini alır. Tin bilimlerinin temaşa yeri addettiği Almanya'da 18. yüzyıldan kendi zamanına dek süregelen tartışmaları hermenötik, tarihselcilik vb. hususlara da değinerek özetleyen ve tin bilimlerinin hareket noktasını hayat ve anlama, hayata içkin olan gerçeklik, amaç ve ilişkinin tespiti olarak seçen Dilthey "Tin Bilimlerine Giriş" kitabında dile getirdiği tin bilimlerinin doğa bilimlerinden bağımsız olduğu iddiasını öne sürüyor. Doğa bilimleri ile tin bilimleri arasında var olduğunu varsaydığı karşıtlığı görünür kılmaya çalışan Dilthey, tin bilimlerinin kurulumunun yaşantı ve anlamadan hareketle anlaşılmak zorunda olduğunun da altını çiziyor.

6 Kasım 2021 Cumartesi

Futbolun din ve savaş ile ilişkisi

 Modern toplumlarda sporun, daha doğrusu futbolun tuttuğu yer gerek bu toplumların içinde bulundukları hali gerekse tarihlerini tartışmak bakımından ilginç bir çerçeve sağlar. Portekiz'in ünlü otoriter başkanı Antonioni de Oliveira Salazar'a sık sık atfedilen sözün, yani "Portekiz halkına üç f ile hükmedebildim: Futbol, fado ve fiesta" sözünün bu çerçeve içinde edindiği yer, futbolun modern toplumların siyasal, kültürel, ekonomik ve tarihi şekillenişi bakımından üzerinde mutlaka durulması gerekli bir içeriği haizdir.

Türkiye'de futbolun birkaç önemli istisna haricinde sosyo-ekonomik, tarihi, dini ve yapısal boyutlarıyla akademik anlamda ciddiye alınıp bir bütün olarak analiz edildiğini pek görmeyiz. Yaygın medyada genelde bazı spor yorumcularının ve eski hakemlerin reyting kaygısıyla polemiklerine futbolu, futbolcuları, oynanan maçları konu edindiğini görürüz.

İnsanlığın bilinen tarihi boyunca eylediği ve eylendiği faaliyetler olarak din, harp ve oyun arasındaki ilişkileri futbol üzerinden analiz edip değerlendiren eski futbolcu ve tarih akademisyeni Ferdi Ertekin, Din Harp Futbol adlı kitabıyla Türk düşünce hayatında üzerinde pek durulmayan çeşitli önemli ayrıntıları ve tarihi bağlantıları yorumlama fırsatı ediniyor.

Savaş terimleri ve spor

Askerî terimlerle futbol terimleri arasındaki bağlantıdan (sözgelimi top, goal, kale, kaleci, takım, bek vb.) hareketle harp sanatındaki teknik dönüşümlere ve yenilenmelere karşı Ertekin, askeri alanda kullanılan, ancak değişen teknolojik süreçte askeri bakımdan elverişsizleşen savaş aletlerinin muharebe alanından oyun alanına intikal ettiklerini vurguluyor. Sözgelimi, at, ok, kale ve top gibi teknolojinin gelişmesiyle birlikte muharebe alanını terk etmek zorunda klan birçok unsur bugün oyun alanında yaşamayı sürdürüyor.

Beden eğitiminin harbe hazırlık aşamasından koparılarak sporun doğduğu Antik Yunan tecrübesini dışarıda bırakan bir bakış açısıyla Ertekin, sporun tarih boyunca dini bir ritüelin parçası yahut harbe hazırlık için bir araç rolü edindiğine dikkat çekiyor.

Oyun ve sporun din ve harp için bir araç olmaktan çıkıp bugünkü yapısına erişmesinin büyük ölçüde sekülerleşme ile gerçekleştiğini ifade eden Ertekin, Eliade, Carl Schmitt ve Max Weber'in düşüncelerinden hareketle sekülerleşme, futbol ve din arasındaki ilişki, bağlantı ve çatışmaları irdeliyor.

Huizinga'nın geliştirdiği homo ludens kavramı eşliğinde ibadet ile oyun arasındaki bağlantılara dikkat çeken Ertekin, Osmanlı toplumsal ve dini hayatında önemli bir yer tutmuş iki tekkeyi bu bakımdan örnek gösteriyor: Pehlivanlar Tekkesi ve Okçular Tekkesi.

Ülkelerin politik, kültürel ve askeri tarihi ile futbol sistemleri ve anlayışları arasında kaçınılmaz bir ilişki olduğunu vurgulayan Ertekin, Osmanlı devletinden cumhuriyete miras kalan parlamentarizm, siyasi partiler, üniversite, basın, mali ve idari örgütlenme unsurlarının yanı sıra futbolun da bulunduğunu kaydediyor. II. Abdülhamid'in saltanatı zamanında kurulmuş Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe'nin bugün Türk futbolunun üç büyükleri olarak Anadolu'da da taraftar edinebildiklerini belirten Ertekin bunun uzun yıllar boyunca İstanbul'un payitaht olmasıyla bir ilgisinin olup olmadığını da soruyor. Homo sapiens'in homo ludens'e dönüşümünün büyük ölçüde 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın başlarına kadar olan dönemde futbol aracılığıyla gerçekleştiğini vurgulayan Ertekin'in kitabı "düşman"dan (harp) "rakip"e (oyun) gelişen bu dönüşümün ontolojik, siyasi, ekonomik, tarihi, kültürel, dini yapısını çözümlemeye gayret ediyor.

30 Ekim 2021 Cumartesi

Kopernikçi devrim ve Kant

 Çağdaş felsefede bütün düşünmesini varlık sorusunu yeniden hatırlatmaya adayan Alman filozof Martin Heidegger, özellikle Varlık ve Zaman'da geliştirdiği çözümlemeyle kendisinden sonraki hemen bütün önemli düşünme şekillerini şöyle ya da böyle etkilemiştir. Heidegger'in vaat ettiği, ama asla yazmadığı Varlık ve Zaman'ın ikinci cildi yerine özellikle 1935'lerden sonraki meşhur metinlerinde daha şairane sayılabilecek bir düşünmeye yöneldiği, hatta meşhur Kehre'sini ("Dönüş") takip eden bu metinlerin toplamının Varlık ve Zaman'ın vaat ediliş ikinci cildi olabileceği yargısı Heidegger yorumcuları arasında yaygındır.

Varlık ve Zaman'ın yayınlanmasının hemen akabine denk gelen bir dönemde, yani 1927-28 güz döneminde Freiburg üniversitesinde verilmiş derslere dayanan Kant ve Metafizik Problem kitabı Varlık ve Zaman'da ele alınan konuların Kant'ın temel eseri dolayısıyla geliştirilmesi olarak görülebilir. Kitapta ayrıca Heidegger'in yeni Kantçı olarak bilinen Ernst Cassirer'le tartışmaları da yer alıyor. 1929'da gerçekleşen meşhur Davos Toplantısı'nda Kant kitabına ilişin Cassirer'in eleştirilerini cevaplıyor.

Platon'dan bu yana bütün bir felsefe tarihinin varlığın unutulmuşluğu çerçevesinde okunabileceğini savlayan Heidegger'in, Varlık ve Zaman'ın yazım sürecinde üzerinde durduğu önemli filozofların biri de elbette Immanuel Kant olarak görünür. Genellikle klasik metafiziğin çelişki ve çatışmalarını konu edinerek numenleri, yani 'kendinde şeyler'i ne akılla ne de deneyle bilebileceğimizi savlayan Kant'ın Salt Aklın Eleştirisi adlı temel kitabında ileri sürdüğü savların metafizik düşünmeye önemli kısıtlar getirerek onun etkinliğini azalttığını söyleyebiliriz.

Ontoloji problemi

Heidegger, Kant'ın kitabını "metafiziğin temellendirilişi" olarak yorumlamaya ve böylelikle metafizik problemini bir temel ontoloji problemi olarak ele almaya gayret ediyor. Salt Aklın Eleştirisi'ni metafiziğin açıkça bir temellendirilişi okumayı yeğleyen Heidegger böylelikle özellikle Yeni-Kantçılığın Salt Aklın Eleştirisi'ni epistemolojinin kurucu metni haline dönüştürme hamlesini eleştirme fırsatı da ediniyor. Heidegger'e kalırsa Salt Aklın Eleştirisi, matematiksel-doğa bilimsel bilişin teorisi olmadığı gibi bir epistemoloji de değildir. Kant'ın prensiplerden hareket eden a priori biliş yetimize 'salt akıl' dediğini hatırlatan Heidegger, yine Kant'ın sözleriyle bu aklın "bir şeyi haddizatında a priori olarak bilmenin prensiplerini içeren" akıl olarak niteliyor. Salt Aklın Eleştirisi'ni bir "deneyim teorisi" ya da "pozitif bilimler teorisi" olarak yorumlamanın Kant'ın bu kitabında amaçladığını ilkece yanlış anlamakla mümkün olacağını savunan Heidegger, bu kitapla ontolojinin bir bütün olarak metafiziğin temel parçası olmak bakımından gerekçelendirildiğini ve ilk kez ontolojinin kendine taşındığını ileri sürüyor.

Varlık sorusu

"Aklın kendisi dışındaki hiçbir şeyi verili almayan bir sistem içinde düşünmek suretiyle kendini ona yavaş yavaş dahil eden kararlı bir okuru" talep eden Kant'ı takip eden Heidegger, kendi varlık sorusunu formüle ediş tarzıyla Kant'ın temel eserinde gerçekleştirdiği Kopernikçi devrimi yorumluyor.

Kitap bu haliyle epey teknik-felsefi bir dile sahip olmakla birlikte modernliğimizin remzi olan temel tartışma konularının birçoğunu da içermesi bakımından önemli. Modern epistemolojilerin skolastik metafizik anlayışları eleyen bir esin kaynağı olarak gördükleri Salt Aklın Eleştirisi'nin esasen metafiziğin elenmesinden çok onun temellendirilmesini amaçlayan bir kitap olduğunu vurgulayan bakış açısıyla Heidegger'in yorumu bizatihi varolanlara ilişkin soruyu ele alma tarzlarımızı da sorgulamamızı gerektiriyor.