25 Aralık 2022 Pazar

İstikrarlaştırıcı bir güç olarak Türkiye

 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve akabinde 2001'de gerçekleşen İkiz Kuleler'e yönelik saldırı ile belirginleşen uluslararası düzendeki kriz, küresel ve bölgesel düzeylerdeki terörizm, çeşitli ekonomik bunalımlar, salgın hastalıklar, iç savaşlar ve normal savaşlar, başarısız devletlerle birlikte istikrarsız bir küresel ortama evrildi. Belirsizliklerin giderek arttığı, çatışmaların giderek sertleştiği bu çağda Türkiye'nin bölgesel ve küresel planda oynadığı istikrarlaştırıcı rolü ele almaya, anlatmaya çalışan bir kitap Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun'un eseri.

Adaletin tesisi

Küresel düzeyde adaletin tesis edilmesi, Suriye'den Libya'ya, Afrika'dan Ukrayna'ya kadar uzanan geniş coğrafyada Türkiye'nin istikrarın sağlanması adına attığı adımların ve yaptığı somut katkıların fark edilmesini hedefleyen çalışmada, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçmesine karşın bir konsensus sağlanamadığını vurgulayan Altun, esasen Soğuk savaş döneminde de ortaya çıkan meydan okumalara geçerli bir cevap vermekten uzak görünen uluslararası kurumların, bölgesel çatışmaların çözümlendirilip sona erdirilmesi, uluslararası krizlere çare bulunması, insani yardımların çatışma bölgelerindeki ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması gibi önemli birçok alanda hesap verebilir ve muteber birer platform olamadığının altını çiziyor.

Francis Fukuyama'nın Berlin Duvarı'nın yıkılmasının akabinde ilan ettiği "tarihin sonu" ve liberalizmin zaferi temalı liberal uluslararasıcılığın, yeni uluslararası sistemin belkemiğini oluşturacağı beklentisi ise daha 1990'larda ortaya çıkan Ruanda soykırımı ve Bosna'da Müslümanlara dönük yaşanan etnik temizlik başta gelmek üzere birçok iç savaş, etnik çatışma ve insani krizle birlikte yanlışlandı.

Kitabında Altun, uluslararası düzende son yirmi yılda yaşananları çözümleyerek özetliyor. Uluslararası kurumların zayıflatılması, uluslararası toplumun çatışma ve krizlerin üstesinden gelememe sebepleri, ortaklık hissiyatına yönelmiş popülizm, "önce biz" anlayışları gibi birtakım tehditler bu çözümlemenin ana unsurlarını oluşturuyor. Hem uluslararası kurumları hem uluslararası düzene dönük sınamaları hem çatışmaları hem çatışma çözümlerini hem de aşırı sağ popülizmi irdeleyen Altun, Türkiye'nin bu meselelere bakışını da aktarıyor.

Mevcut uluslararası sistemin barış ve istikrarı sağlamakta veya teminat altına almakta başarısız kaldığını işaret eden Altun, bölgeden bölgeye taşınan güncel ve küresel meydan okumaları tartışarak bu sistemin başarısızlıklarını ve eksikliklerini ele alıyor. Altun ayrıca Türkiye'nin uluslararası düzenin etkinliğini ve önemini artıracak somut tekliflerini de anlatıyor.

Dünyada farklı krizler devam ederken Türkiye'nin uluslararası toplumun ve kurumlarının başarısızlıklarına rağmen insani yardım alanında önemli bir aktör haline geldiğine dikkat çeken Altun, Türkiye'nin ve onun mevcut yönetiminin büyük güçlerin harekete geçmesini beklemeden proaktif bir tarzda, kimseyi şeytanlaştırmadan, dışlamadan ya da kayırmadan ortaya çıkan sorunlara müdahale ettiğini işaret ediyor. Adalet olmadan ne barışın ne istikrarın ne de refahın olacağına inanan Türkiye'nin, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde sorumluluk sahibi ve yapıcı bir aktör olarak ortaya çıkan birçok konu ve sorunda hem eleştiri hem de katkı sunduğunu belirten Altun'un Türkiye'nin bu bakımdan istikrarlaştırıcı önemli bir güç olarak küresel belirsizliklerle mücadelesini kitabında odak aldığını belirtelim.

Evren, hayat ve barış yurdu

 Sarah Jane Booth Eski İngiltere başbakanı Tony Blair'in eşinin küçük kız kardeşi olarak 1967'de Kuzey Londra'da doğdu. Annesi Yahudi babası Katolik'ti. Londra Sahne Sanatları Akademisi'nde tamamladığı aktrislik eğitimi sebebiyle bir süre çeşitli tiyatro topluluklarıyla Avrupa'yı turladı. 1997'de ise gazeteciliğe başladı. Dört yıl boyunca New Statesman'da yazarlık yaptı. ABD ve İngiltere öncülüğünde Irak'a açılan savaşa karşı Irak Savaşı Karşıtı Koalisyon sözcülüğünün ardından 2008'de 46 aktivistle birlikte Gazze ablukasını kırmak ve Gazze'deki güç durum altındaki çocuklara yardım amacıyla gemiyle yola çıktı. Hem Mısır hem İsrail, Booth'un girişine izin vermedi. Gazze ablukasını eleştirmek için "bugün dünyadaki en büyük toplama kampı" nitelemesini yapan Booth için HAMAS lideri İsmail Haniye VIP pasaport verdi. Defalarca Filistin'e gitti. Filistin'e ilk gidişinden birkaç yıl sonra kamuoyuna İslam'a girdiğini ve isminin "Lauren" olduğunu açıkladı.

Müslümanlığı anlattı

Müslüman olduktan sonra İngiltere'de hazırladığı tek kişilik gösteri ile Müslümanlığı anlatan Booth, Türkiye'de çalışan bir Müslümanla evlendi. İslam'ı seçmesinin sebebini ""Önceden, İslam benim yaşam planlarım arasında değildi ve asla düşünmemiştim. Ancak şimdi baktığımda 10 sene olmuş Müslüman olalı. Müslümanlarla çalışmaya başladığımda, ne kadar nezaket sahibi ve sabırlı olduklarını gördüm. Bende bir şeylerin eksik olduğunu hissettim. Bir ramazan ayında bir geceyi camide geçirdim, ertesi sabah olduğunda Allah'a iman ettim ve Hazreti Muhammed'in son peygamber olduğuna inandım. İşte benim hayatım o gün başladı" diye açıklayan Lauren Booth'un 2012'de Amerika Müslüman Hukuk Fonu için ABD'de yaptığı bir konuşma dizisi sırasında oluşan bir anı kitabı yazma fikrinin somutlaşmış hali Barış Yurduna Doğru.

Kitabında anlattığı hayatın Batılı anlamda bir pembe dizi olarak başladığını, bir süreliğine parlak bir romantik komedi olarak ilerlediğini belirten Booth ana rahminde mezara her kısa yolculuğun aynı, yani bir anlam arayışı olduğunun ortaya çıkmasıyla sonuçlandığını belirtiyor.

38 yaşına kadar pratik bir hayat şekli olan İslam'ın kendisi için tamamen bilinemez bir şey olduğunu belirten Booth, Batı Şeria'yı dolaşıp İngiliz gazeteleri için haberler yaparken, İşgal Altındaki Topraklardan bir hikâye çıkarma uğraşı esnasındaki gazetecilik görgü kuralları hakkındaki bilgisizliğinin kendisi için hem bir risk hem de nimet olduğunu ifade ederek "Tanıştığım Müslümanlar, bu kadar baskıcı koşullar altında yaşarken beni öfkeden sakin düşünceye ve umuda yönlendirmeye çalıştılar. Kaçınılmaz olarak, Müslümanların yol gösterici kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i aldım. İşte o zaman hayat, evren ve her şey hakkında bildiğimi sandığım her şey alt üst oldu" satırlarını yazıyor.

Lauren Booth, doğumundan Filistin'deki aktivist çalışmalarına ve Müslüman oluşuna, dahası hac yolculuğuna kadar hatıralarını aktarıyor.

12 Aralık 2022 Pazartesi

Bütüncül bir bakışla İslam düşünce geleneği

 Hiçbir düşünme çabasının kendi başına var olmadığı gerçeğinden yola çıkarak düşünmenin zaman ve zeminle ilgisini kurmanın önemi büyüktür. Düşünme eyleminin kendiliğinden olduğunu, yani dışsal bir saik ya da etki ile düşünmenin gerçekleşmediğini varsaysak bile bu eylemin ortaya çıkışının zaman ve zeminle mukayyet olduğunu, hiçbir eylemin dışsal herhangi bir etkiden masun kalamayacağını da unutmamamız gerekir. Düşünmeyi herhangi bir parçayla sınırlamamanın, herhangi bir düşünme eyleminin içinde bulunduğu dünyadan ayrı gelişmediğini görmenin en iyi yollarından biridir belki de o düşünme eyleminin vücut bulduğu bütünü ıskalamamak.

İslam düşünce geleneğini başlangıcından günümüze kadar zaman-mekân, öğreti-ekol değişkenleri etrafında ele alarak kendi sürekliliği ve değişimi çerçevesinde ele alan bir çalışma İslam Düşünce Atlası. Bu atlasın içinde Eş'ari'yi, Maturidi'yi, Farabi'yi, İbni Sina'yı, İmam Gazzali'yi, İbn Rüşd'ü, İbn Arabi'yi, Sadrettin Konevi'yi, Molla Fenari'yi, Fahrettin Razi'yi, bulduğumuz gibi Ali Şeriati'yi, Hasan El-Benna'yı, Necip Fazıl Kısakürek'i, Necmeddin Erbakan'ı, Seyyid Kutup'u, Sezai Karakoç'u ve İsmet Özel'i de bulabiliyoruz. Bu niteliğiyle atlasın İslam düşünce geleneğini sürekli ve bütüncül bir okuma sunma yönündeki vaadine sadık kaldığını ileri sürebiliriz.

Yeni bir dönemlendirme

Gazzali öncesi ve sonrası şeklindeki yaygın sınıflandırmayı reddeden bir bakış açısıyla İslam düşünce geleneğine ilişkin yeni bir dönemlendirme öneren atlasın editörü İbrahim Halil Üçer. Önerilen dönemlendirme ise açık: Klasik dönem, yenilenme dönemi, muhasebe dönemi ve en son olarak arayışlar dönemi, yani modern çağlar.

Üç ciltlik ilk edisyonu 2017'de yayınlanan atlasın yeni edisyonunda ilk edisyondaki maddelerle makalelerin kayda değer bir kısmının güncellendiğini vurgulamalı. Bu güncellemenin yanında atlasa ilk edisyonda olmayan birçok ekleme de yapılmış. Bu eklemeler ve güncellemelerle yeni edisyonun altı cilde ulaşması ise atlasın kapsamındaki genişlemeyi gösteriyor.

İlk edisyonda olmayıp yeni edisyonda bulunan en önemli konu ise fıkıh. Atlasta İslam düşünce geleneğinin dört dönemi boyunca fıkhın gelişimini tartışan alan yazıları kadar üç yüze yakın fakih ve usul bilginini ele alan maddeler, fıkıh geleneği etrafında şekillenen kurum maddeleri ve fıkhın tarihi tarihî gelişimini takip edebileceğimiz haritalar bulunuyor. Fıkıh geleneğinin eklenmesiyle birlikte İslam düşünce geleneğinin daha kuşatıcı bir resmi sunuluyor. Doğrusu atlasın fıkhı İslam düşünce tarihi yazımının ayrılmaz bir parçası addetmesi onu ihmal ettiğimiz ölçüde sadece İslam düşünce geleneğine değil, aynı zamanda Müslüman yaşamı ve düşüncesine ilişkin de tutarlı ve bütüncül bir bakıştan yoksun kalacağımız öngörüsüne dayanıyor.

İlk edisyona nazaran yeni edisyondaki ikinci önemli ekleme ise Arayışlar dönemine, yani modern zamanlara tekabül eden döneme ilişkin. Sosyo-politik bir ajanda içine sıkışmışlığı kabullenmeyerek Müslümanların içinde gerçekliği kavradıkları temel disiplinler ve onlar üzerinden inşa edilen fikirlerin bu dönemde nasıl bir dönüşüme uğradığı sorusunu sorup Arayışlar Dönemi'nde matematik ve doğa bilimleri, felsefe, mantık ve usul, kelam, tasavvuf, tefsir, fıkıh ve sanat geleneklerindeki süreklilik ve dönüşümleri irdeleyen yazılarla genişleyen atlasta bu süreklilik ve dönüşüm evrenine eşlik eden sosyo-politik tasavvurlar da analiz edilmeye çalışılıyor.

İki yüzü aşkın akademisyenin katkı verdiği İslam Düşünce Atlası'nın yeni edisyonundaki eklemelerin sadece bunlarla sınırlı olmadığı, kitap ve sanat yapılarının tanıtımının da atlasa eklendiği söylenmeli. Ayrıca atlastaki güncelleştirmelere paralel olarak ilgili web sitesi de güncellenmiş.

2 Aralık 2022 Cuma

Osmanlı hukukunun temelleri

 Osmanlı'dan günümüze yaşanan zihniyet değişikliğinin bazı kavramsal temeller üzerinde gerçekleştiği hiç kuşkusuzdur. Sözgelimi bazen Osmanlı devletinin şeriatla yönetilirken günümüzde bu yönetimin buna mugayir olduğu söylenir. Yine Osmanlı tarihçiliğinde bazı amatör kalemlerden sık sık Osmanlı'daki şerî hukuk-örfî hukuk ayrımıyla ilgili analizler okuruz.

Osmanlı hukuk düşüncesinin tarih idrakinden nasıl beslendiğini, kanun dili ve tasnifini nasıl yaptığını inceleyen Osman Cengiz, Hukuk Düşüncesi adıyla yayınlanan kitabında temelde birbiriyle bağlı iki meseleyi ele alıyor. Bu meselelerden ilki on dokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar gelen bazı Osmanlı hukuk terimlerinin önceki yüzyıllarda aynı anlamda kullanılıp kullanılmadığı iken ikinci mesele de bununla bağlantılı olarak "hukuk-ı şer'iyye" ya da hukuk-ı örfiyye dendiğinde kastedilenin ne olduğu, Osmanlı'nın hukuk tasnifi ve uygulamasında "özel hukuk-kamu hukuku" ayrımını hatırlatacak uygulamaların olup olmadığı.

Mistik padişah kimliği

Kitapta Osmanlı kanun ve hukuk geleneğinin daha iyi anlaşılması amacıyla Cengiz, Osmanlıların hukuk tasnif mantığı ve bu mantığın temelleri üzerinde yükselen bazı kavramları ele alıyor. Yazar Osmanlı devletinin şeriata göre mi yoksa örfe göre mi yönetildiği sorusuna cevap aramıyor.

Kavram dünyasını hayata yansıdığı şekliyle aktarmaya çalışan Osman Cengiz çeşitli kanunname, fetva ve sicillerde geçen şer', şer'iat, bid'at, cürm, günah gibi kavramları örnek veriyor. Kanunnamelerde geçen "günah" kavramını örnek veren Cengiz bu kavramın kanunnamelerde 'kusur' anlamında kullanıldığını belirterek "dinen Tanrı'ya karşı işlenen hata" anlamında olmadığının altını çiziyor. Bu kullanımın "galiz günah"ı da "ağır kusur" olarak karşılamaya imkân verdiğini ifade eden Osman Cengiz, reâyânın önceden askerî olmayan bütün kesimler için kullanılırken 19. yüzyıldan itibaren sadece gayrimüslimleri ifade eden bir anlama gelmeye başladığını belirtiyor. Benzeri şekilde cürüm günah, suç; örf de adet, kanun anlamına gelirken kanunnamelerde yerine göre ilki "para cezası" ikincisi ise "işkence" anlamına gelebiliyordu. Bugün şer'î hukuk dendiğinde örfî hukuk olarak nitelendirilen bir alanın karşısında konumlanan topyekûn bir hukuk sisteminin ifade edildiğini belirten Osman Cengiz, Osmanlılarda kanunname ve fetvalarda geçtiği şekliyle çoğu kez söz konusu terkiple halkın yerine getirmekle yükümlü olduğu ve sipahiler için vergi hukukuyla ilgili bir kavram olarak hak ettikleri "yasal maaş"ın ya da "yasal pay"ın kastedildiğine işaret ediyor.

Şer' ve şeri'at kavramının Osmanlılarda üç anlama geldiğine dikkat çeken Osman Cengiz bu anlamları şöyle ifade ediyor: din, yasa ve mahkeme. Şer'î hukuk-örfî hukuk ayrımına ilişkin dinî hukuk ve yasa geleneği tarafından aktarılan hukuk şeklinde yapılan ayrımın hukukun kaynağını gözetmesi bakımından doğru bir ayrım olduğunu belirten Cengiz, yine de bu ayrımın kapsam bakımından yapılmış bir tasnif olabileceği sorusunu soruyor. Ebussuud Efendi ve Pîr Mehmed Üskübî'nin bazı fetvalarında Osmanlı dünyasındaki fıkıh müdevvenatında yer almayan vergilerin dine uygun görüldüğüne değinen Cengiz, şerî hukuk ve örfî hukuk tasnifinin Roma Hukuku'ndaki özel hukuk (ius privatum) ve kamu hukuku (ius publicum) ayrımına dair tatbikin ayrı bir türü sayılabileceğini belirtiyor.


18 Kasım 2022 Cuma

Soyut aklın sınırları

 İslam dünyasının önde gelen düşünürleri arasında sayılan Faslı dil, mantık ve Ahlak filozofu Taha Abdurrahman, çağdaş Arap entelektüellerin İslam düşünce geleneğiyle ilişki kurma noktasında yaşadıkları başarısızlıkların ve İslam dünyasındaki fikri ve yapısal sorunların temelinde modernliğe yönelik taklitçi tutumun yattığına dikkat çeker. Batı düşüncesini taklit etmenin bedeli Müslümanlar için ağırdır; çünkü onlar bu yolla hem geleneklerine yabancılaşırlar hem de çarpık bir Müslüman benlik tasavvuru üretirler. Dahası Taha Abdurrahman'a göre günümüzde Müslümanların karşılaştığı sorunların tamamı İslam'dan değil dış güçler ve etkenlerden kaynaklanmaktadır; özellikle bu sorunların ortaya çıkışında Müslümanların Batı'nın baskın bilgi biçimlerine bağımlılığı inkâr edilemez.

Taha Abdurrahman Türkçeye Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi ismiyle çevrilen kitabında dini akıl ve amelin nasıl yenileneceğine ilişkin düşüncelerinin felsefi ve metodolojik ilkelerini ortaya koyarken amaçladığının da son 50 yıldır yaşanan İslami uyanışa fikri bir dayanak sağlamak olduğunu kaydediyor. Dini uyanışın teyakkuza geçirilebilmesi için gereken bütünlük ve yenilenme şartlarının ortaya çıkarılmasına katkı sağlamayı amaçlayan Taha Abdurrahman'a göre İslami uyanışta bütünlüğü temin etmenin yolu iman tecrübesinin derinlerine dalarak son noktaya gidebilmekten geçiyor. Bu yolculuktan nasiplenen kişinin ahlaki yüceliklerle donanacağına ya da dürüstlüğe gönül vereceğine kani Abdurrahman. İslami uyanışın yenilenmesinin ise derin iman tecrübesinin en yetkin akli yöntemler kullanılarak çerçevelenmesini, düzenlenmesini ve kurulmasını elverişli duruma getirmekten geçtiğini belirten Taha Abdurrahman, İslami uyanışa muhalefet edenlerin karşılarında yetkin ve kendileriyle yüzleşebilen kişiler bulamadıkları için bu uyanışa musallat olduklarını düşünüyor.

Yeni akıl kavramı

Manevi tecrübenin akli bilgiyle asla çelişmediğini, aksine bu bilgiyi zenginleştirdiğini ve derinleştirdiğini ifade eden bakış açısıyla Taha Abdurrahman, İslam dünyasındaki çarpık akıl anlayışlarını eleştiriyor. İslam düşünce geleneğinden yararlanarak yeni bir akıl teklifinde bulunan Abdurrahman, bu yeni akıl kavramıyla hem İslam geleneğindeki çeşitli eksikleri gideren hem de modern akılcılık anlayışlarını ve bilhassa araçsal aklı aşan farklı bir öznellik geliştiriyor. Her biri üç ayrı bölüm içeren üç kısımdan oluşan kitabında soyut akıl, rehberlik edilmiş akıl ve desteklenmiş akıl kavramları ile modernliği ve modernliğin ruhunu tartışacak kapsamlı bir ahlaki-akli eylem teorisi geliştiren Abdurrahman'ın kendi projesini üzerine bina ettiği vukufların sadece günümüz Müslümanlarının durumlarının eleştirisiyle ilgilenmediğini, aynı zamanda onun eleştirilerinin kapsamına bilhassa Batılı-modern fikri geleneklerin de girdiğini görmek gerekiyor. Bilgi ile eylemi, ilim ile ameli iç içe geçiren bir epistemoloji çerçevesinde kelam, fıkıh, felsefe, mantık ve tasavvufun da aralarında olduğu pek çok disiplinin söz dağarından yararlanan Abdurrahman kitabının birinci kısmında soyut aklı ve onun sınırlarını tartışıyor. Soyut aklın özlerden bir öz değil, fiillerden bir fiil olup kimisi özel kimisi genel birtakım sınırları bulunduğu ilkelerine dayanan Abdurrahman, soyut aklın özel sınırlarını İslami düşünce sistemindeki teori geleneğine yoğunlaşarak izah ederken soyut aklın mantıki, olgusal ve felsefi anlamdaki genel sınırlarını da bilimsel pratiğe temas ederek açıklıyor. Kitabının ikinci kısmında rehberlik edilmiş aklı ve sorunlarını, üçüncü kısımda ise desteklenmiş aklı ve yetkinliklerini ele alan Taha Abdurrahman böylelikle derece derece aklın olduğunu ve en olgun akılcılığın ise canlı iman tecrübesini esas aldığını savlıyor.

12 Kasım 2022 Cumartesi

Küreselleşme sürecinin felsefi söylemi

 Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sanat ve edebiyattan şehirleşme ve mimariye felsefe ve dinden sosyoloji, siyaset ve ahlaka kadar hemen hemen bütün beşerî faaliyet alanlarında etkili olan bir tartışmaydı postmodernizm ve elbette onun türevi sayılabilecek diğer tartışmalar. Felsefede ilkin bir talep üzerine "son derece gelişmiş toplumlarda bilginin durumunu ortaya koymak" amacıyla Fransız filozof Jean-François Lyotard'ın hazırladığı ve 1979'da yayınlanan raporda işaret edilen postmodernite ya da postmodern durum deyişi bu toplumlarda ortaya çıkan meşruiyet krizini niteleme girişimi olarak görülebilir. Lyotard aşırı bilgisayarlaştırılmış toplumlarda toplumsal bilginin meşruiyeti probleminin oluştuğunu; bu toplumlarda her türlü bilginin geçerli sayılmayıp ancak bilgisayar diline aktarılan bilginin geçerli kabul edileceğini ileri sürmüştü. Lyotard'ın tasvir ettiği şekliyle postmodern durum modernist dönemde etkinlik kazanmış meta-anlatıların inanırlılıklarının olmadığı bir dönemi ifade ediyordu. Eşitlik, adalet, hümanizm, ilerleme, özgürlük vb. kelimelerle işaret edilen meta-anlatıların (bir bakıma üst bir bakıma büyük anlatılardır bunlar) çevresinde, onlara dayanarak geliştirilen kapsamlı kitle ideolojilerinin de postmodern durumda eski önemlerinin kalmayacağını öngören Lyotard belki bu bakımdan sosyalizmin 1989'daki çöküşünü önceden haber vermiş sayılabilirdi.

Kavşaklar ve seçenekler

Felsefe ve sosyolojide postmodernist söylemin ikinci dönemiyle Wittgenstein ve Heidegger, Foucault, Lyotard, Richard Rorty, Gilles Deleuze, Jacques Derrida, Roland Barthes,Pierre Bourdieu gibi isimlerin eserlerinde ön plana çıktığını söylemek mümkün. Batılı hümanizme, Avrupamerkezcilikle malul dünya algısına ve daha genel anlamda aydınlanma ve modernlik düşüncesine yönelik köklü eleştiriler geliştiren bu isimlerin "dil oyunları, söylem, ideoloji, doxa, habitus" vb. kavramları kullanarak bu eleştirilerini dile getirdikleri görülür. Postmodernizmin özellikle Nietzsche ve Heidegger gibi iki Alman düşünürü kök sayan yaklaşımlarıyla 1960'lardan sonraki Fransız felsefesinin önemli isimleri arasında yer alan Lyotard, Foucault, Derrida, Deleuze gibi isimlerin önayak olduğu ve modern özne tasavvurlarının kapsamlı bir eleştirisinin gerçekleştiği bir mecra olduğu iddia edilebilir. Bu eleştirileri dile getirenlerin önemli bir kısmının geçmişlerinde Cezayir tecrübesinin bulunduğunu da eklemek gerekir. Buradan yola çıkarak Fransız işgali altındaki Cezayir tecrübeleri modernliğin kavramsal iddialarının geçerliliğini nihai kertede çürütmüş addedebiliriz.

Postmodernizmin küreselleşmeyle aynı zamanlarda geliştiğini hatırlatarak onu bir anlamda küreselleşme sürecinin felsefi ya da siyasi söylemi addedebileceğimizi söyleyen Prof. Dr. Yasin Aktay, Postmodern Kavşakta Din ve Sivil Toplum adlı eserinde din sosyolojisi, modernizm, postmodernizm, sekülerleşme ve sivil toplum tartışmaları etrafında yazdığı makaleleri bir araya getirerek kavşakların genelde farklı seçenekler sunduğunu, modernitenin aksine postmodernitenin farklı yol ve güzergahlardan gidilebileceğine dair açık alanlar bıraktığını vurguluyor ve ekliyor: "Görecelik postmodernitenin sadece keşfettiği bir hakikattir, bu hakikat, insanın insanlığını, faniliğini, sınırlarını, yani aslında yerini ona öğreten bir etki de yapıyor. İnsanı tanrılaştıran ve bütün hakikatlerin tek ölçüsü haline getiren modernizmin hümanizminin, bizi alıştırdığı kesinlik duygusunun kendisinde bir maraz olduğunu bugün anlamaya bu sayede daha fazla yaklaşmış bulunuyoruz."

Gerçek hayat ve felsefe aynı şey!

 Yirminci yüzyılın en çok tanınan Fransız filozofu olan Jean Paul Sartre, bu ününü elbette sırf felsefi görüşleriyle değil edebi, siyasal, kamusal etkinlikleriyle de pekiştirmiştir. Varoluşçuluk dendiğinde ilk akla gelen isim olmasının dışında oyun yazarı ve romancılığının yanısıra aktif siyasi hayatı ve "kamusal entelektüel" olarak Bernhard-Henry Levy'nin deyimiyle "kamuoyuyla birlikte felsefe yapması" ile bilinen Sartre bir bakıma varoluşçuluğun papası sayılır. İnsan için varoluşun özden önce geldiğini ileri süren varoluşçuluk tanımıyla varoluşçuluğu bir hümanizma olarak sunan Sartre fenomenolojiye getirdiği yeni soluk ve Marksist felsefeyle ilginç ilişkisi sebebiyle de dikkat çekti. İdeolojik açıdan Sartre'ın Marksistlerle uyuşmazlık içinde olduğunu belirten Simone de Beauvoir onun Marksistler tarafından idealizmle ve gençleri Marksizm'den soğutmakla suçlandığını da ekler.

Yazdıklarını yaşadı

Sartre'ın yaşadıklarını yazan, yazdıklarını yaşayan edebi kişiliğine uygun bir biçimde bireysel tecrübelerinden evrensel sonuçlara ulaşmaya çalışan bir filozof niteliği taşıdığı da söylenebilir. Varoluşçuluğunun ruhuna uygun bir tarzda felsefesi ile hayatını korumaya çalışmaz, lakin gerçek hayat ile felsefenin aynı şey olduğunu düşünür. Bir bakıma Sartre geleneksel anlamda akademik bir filozof olmaktan öteye geçer; Marksist, solcu, yazar, aydın, anarşist, eylemci vb. sıfatların hemen hepsini ihtiva eden bir tutum benimser.

Yılda iki kez yayınlanan Özne dergisinin Bahar 2022 tarihini taşıyan 36. Kitabının dosya konusunu Sartre ve onun temsil ettiği Varoluşçuluk oluşturuyor. Dergide Sartre'ın ihmal edildiği ve hak ettiği felsefi değeri görmediği düşünüldüğü için Sartre'ın konu edinildiği belirtiliyor. Romanları hâlâ ilgi görmesine karşın Sartre'ın felsefi düşüncesini ele alan çalışmaların azlığı vurgulanarak onun bu bakımdan önemli bir haksızlığa uğradığı da ifade ediliyor. Sartre ve onun düşünceleri olmadan yirminci yüzyılın anlaşılmasının epey zor olacağının belirtilerek içinde bulunduğumuz yüzyılla geride bıraktığımız yüzyıl arasındaki felsefi hattın mahiyetine ilişkin yapılacak yorumların eğer Sartre düşüncesini ihmal ederlerse eksik kalacağı vurgulanan sunuş yazısında Sartre'ın yaşadığımız dünyaya söyleyecek sözünün hâlâ kaldığına da işaret ediliyor. Ali Osman Erdoğan ile Sadık Erol Er'in birlikte yazdığı sunuş yazısında Sartre düşüncesinin 1970'lerde postyapısalcılığın ortaya çıkışıyla birlikte etkisini kaybettiği noktasında felsefe tarihçilerinin mutabık oldukları vurgulanarak o zaman dan bu yana Sartre'ın argümanlarının eski moda ve hatta esrarengiz göründüğü belirtiliyor. Dergide hem bu algıyı yerle bir etmek hem de Sartre'ın düşüncelerinin hak ettiği ilgiyi görmesi için hazırlanan kapsamlı dosyada salt onun felsefi eserleri değil sinema, edebiyat ve siyaset meseleleriyle ilgisi de ele alınıyor.

Dergide Sartre'ın Augustinus, Kant, Marx, Nietzsche, Heidegger, Brecht, Camus, Fanon, Foucault, Deleuze ve Lacan'la etkileşimlerini ele alan ve genelde çeşitli yazarlardan tercüme edilen makalelerin yanı sıra Özgür Taburoğlu, Ali Osman Gündoğan, Hüseyin Aydoğdu, Uğur Köksal Odabaş, Seçil Özdemir gibi isimlerin de makaleleri yer alıyor.