29 Kasım 2023 Çarşamba

Siyasal zamirler ve onların gölgeleri

Konya’nın siyasal zamirleri

 

İnsanı “zoon politikon” (siyasal canlı) olarak niteleyen Aristoteles’e göre haklı ve haksızı buluşturan, onların aralarındaki sorunu müzakere etmelerini sağlayan “söz”e sadece insan sahip olduğu için durum böyledir. Hayvanlar ise sadece acıyı ve hazzı dile getiren sese sahiptirler.

 

Bu anlamda söz sahibi olmanın ya da bir söze ortak olabilmenin siyasete katılım konusunda ilk şart olduğu ileri sürülebilir.

 

Siyasete katılımın ikinci şartını ise yine yüzyıllar önce Aristoteles’in hocası Platon belirlemişti: “zaman”a sahip olmak ve siyasalın üretildiği “mekan”da bulunabilmek. Dönemin Atina’sındaki senato toplantılarına uzakta olmaları ve yeterli zamanları olmaması sebebiyle katılamayan işçileri örnek veriyordu Platon.

 

Siyasal alandaki namevcudiyetlerine karşın yine de siyaset içinde yer aldıklarını söyleyebileceğimiz öznelere “siyasal zamir” diyoruz.

 

Meri siyasal süreçlere aktif olarak katılmamalarına karşın, bu süreçlere katılanlar üzerindeki söz hakları ve bu haklarını kullanmaya yeterli zaman ve mekanları olması hasebiyle siyasal zamirlerin de siyasal süreçlerin görünmez kahramanları olarak görülmeleri gerekir.

 

Peki, Konya’da tanımladığımız biçimde siyasal zamirler var mıdır? Bu figürlerin –eğer varlarsa- Konya yerel siyasetinin gelişimi bakımından önemi nedir?

 

Açıktır ki siyasal sürece katılımları teoride öngörülmüş bürokrasi, STK vb. kurum ve kuruluşların siyasal alandaki varlıklarını bizim adlandırmayı tercih ettiğimiz şekilde bir sıfatla anmak mümkün değildir. Bürokrasinin de STK’ların da en azından ilgilendikleri alanda “ortak söz”e katkıda bulunmaları, söz söyleme hakkına sahip olmaları yeterince “açık” bir husustur. Böyle bir katkı üretmeyen, haklı ve haksız arasındaki müzakerelerin üretildiği dilde varlık sürmeyen bürokrasinin de STK’ların da varlık sebebi sorgulanır diğer halde.

 

Bizim siyasal zamir olarak nitelediklerimizin ise bu tür bir teoride öngörülmüş siyasal açıklık konumunda olmamaları gerekir. Siyasete girebilmeleri mümkünken, bu imkândan feragat etmiş, ama yine de siyasal süreçler ve siyasi özneler üzerinde bir söz hakkına sahip olmuş kimselerdir siyasal zamirler.

 

Belki aktif olarak siyasal süreçlerde yer almalarını mümkün kılacak zaman ve mekânı bulamadıkları için böyledir durum. Niçin aktif siyasete katılmadıkları konusu tartışmamızın dışındadır anlayacağınız.

 

Buraya kadar epey ağdalı, kimine göre de “laf salatası” olarak nitelendirilebilecek teorik mülahazaları son dönemlerde Konya’da yaygınlaşan bazı figürlerin faaliyetlerini daha iyi kavrayabilmek, bu etkinliğin siyasal süreçlere olumlu/olumsuz etkilerini görebilmek için yazdık.

 

Elbette Konya’da da siyasal zamirler var. İsim isim bunları belirleyebilirsiniz. Biz bu isim belirleme işine, söz konusu figürlerin tercihlerine duyduğumuz saygıdan dolayı girişmeyeceğiz.

 

Sözgelimi hem siyasal hem ekonomik hem de dini açıdan Konya’da son derece etkin bazı isimler vardır, ama onları asla aktif siyaset içinde göremezsiniz. Her üç alanda da söz sahibidirler, sözlerini dinletirler; konuştukları zaman, ilgiyle söylediklerine kulak verilir. Konya yerel siyasetinin şekillenmesindeki rolleri de sanıldığından daha fazladır bu zamirlerin.

 

İleride de simalarını siyasal süreçlerde göremeyeceğiz bu zamirlerin ama sözleri hep etkin olmayı sürdürecek.

 

Siyasal zamirler ve onların gölgeleri

 

Siyasal alandaki namevcudiyetlerine karşın yine de siyaset içinde yer aldıklarını söyleyebileceğimiz öznelere “siyasal zamir” demiştik.

 

Bu “özne”leri illa tüzel ya da gerçek kişi olarak düşünmek zorunda değiliz.

 

Sözgelimi İslamcılık Türk siyasi sistemi içinde yasal siyaset imkânından mahrum bir siyasi akımdır. Hatta bir ara İslamcılığın Türk siyasi sistemi içinde “namevcudiyetiyle mevcut” olmasından kaynaklanan “kuşdili” sorunlarını dile getirmiştim.

 

“Kuşdili” merhum Erbakan hocamızın en gözde metaforlarından biriydi. O “Millî Görüş” dediğinde anlaşılması gerekeni anlaması gerekenler anlıyorlardı.

 

Sermaye, siyaset, din, aşiret ve akrabalık bağları da benzer siyasal zamirlerin üretildiği maden ocakları gibidir.

 

Siyasal alandan siyasal zamirlerin çıkması istisnai bir durum değildir. Genelde eski siyasetçi olarak adlandırdığımız zevat, aktif siyaset içinde olmamalarına karşın siyaseti yönlendirmek için gölgelerini kullanabilirler. Bunun için illa siyaseten yasaklı olmaları da gerekmez. Yasaklı durumda olmaları ise onların bu tür bir “söz hakkı”nı kendilerinde bulmalarını kolaylaştırır. Sözgelimi 1983-88 arasının meşhur “bir bilen”i olarak Süleyman Demirel’in böyle bir siyasal zamir sıfatı o dönem için vardı.

 

Ancak biz bütün bu ihtiraz kayıtlarına karşın, “siyasal zamir” dediğimizde fikir, akım, zümre vb. oluşumları değil, gerçek kişileri kastediyoruz.

 

Sözgelimi İstanbul’un siyasal zamirlerinin menbaı genelde sermaye ve iş çevreleri iken Ankara’nın bürokrasi olduğunu söylüyoruz.

 

Doğu ve Güneydoğu illerinde bu siyasal zamirler “feodal” ilişkilerle ortaya çıkar. Aşiret ağaları, şıhlar bu tür siyasal zamirlerin geleneksel boyutunu oluştururken, eli kanlı PKK terörünün de bu siyasal zamir konumuna sahip birçok kişiyi ortaya çıkardığına şahit oluyoruz.

 

Buraya kadar siyasal zamirler üstünde mekânsal değişimin etkilerini saydık.

 

Bir de zamansal değişimin etkileriyle değişir siyasal zamirler.

 

Dünün siyasal zamirleri ile bugünün siyasal zamirleri arasında bir fark olması gayet beklenebilecek bir durumdur yani.

 

Diğer bölgelerdeki siyasal zamirleri bir yana bırakarak Konya içindeki siyasal zamirlere bakalım.

 

Konya’daki siyasal zamirlerin iki ana kanaldan türediğini görmekteyiz: din ve siyasi ilişkiler. Dini cemaatler, topluluklar içinde o cemaatin ya da topluluğun lideri pozisyonundaki zamirin bağlılarından bir kısmını aktif siyasete yönelttiğini ya da kendiliğinden aktif siyasete yönelmiş bir kısım ihvanını desteklediğini görürüz.

 

Bundan başka bir dönem etkin siyasi roller üstlenmiş isimlerin, tıpkı Demirel’in “bir bilen” pozisyonu gibi uzlet köşelerinde kendilerinden tavsiye isteyen bağlılarına yardımcı olduklarına şahit oluruz.

 

Bu tür siyasal zamir ilişkilerinde Konya için AK Parti’nin sıkça zikredilmesi normal, ama diğer partileri de ıskalamamak gerekir.

 

Sözgelimi CHP’nin de kuvvetli siyasal zamirler yetiştirmiş köklü bir geleneği vardır. Bakkalbaşı’lar, Ulusan ailesi bu tür siyasal zamirlerin başında gelir.

 

Saadet Partisi cenahında “siyasal zamir”lik artık olağandışı değil, olağan bir durumdur. Millî Görüş geleneğinin bizatihi varlık sebebinin bu tür bir ilişki olduğunu yukarıda vurgulamıştık.

 

AK Parti’de durum nedir peki?

 

Bu soruya cevabı ileriki yazılarda vermeyi arzuluyoruz…

 

Konya’nın bir ricali: Mustafa Koruyucu

 

Siyaset “ortak söz”le ilgilidir. Siyaset, “ortak söz”ün ne olması gerektiğine ilişkin tartışmaların, o sözü kimin nasıl temellük edeceğine dair yürütülen mücadelelerin cümlesidir. Ortak sözü belirleme hakkına kimin sahip çıkacağı, bu hakka kimin ehliyetinin olduğu konusunda yürütülen mücadelelerin, verilen kavgaların bir neticesidir siyaset.

 

“Siyasal zamirler” deyişimizi anlamlı kılan da haddi zatında budur. Kendileri doğrudan ortak sözün ne olacağına dair verilen kavgada bir taraf olmasa da kavgayı kendi dilleriyle vermese de, kavgayı sürdürenler üstündeki etkileriyle, kavgada aktif rol alan öznelerin anlayışlarının oluşumuna yaptıkları katkılarla belirleyici bir güce kavuşmuş öznelere “zamir” diyoruz biz.

 

“Ortak söz”ün hakikat kavramına değgin bir yanı da var hiç kuşkusuz. “Hakikat”in metafizik çağanozu dahilinde şekillenen bir yan bu. “Ortak söz”, hakikatin toplumsal ve tarihsel cisimlenme şekillerinden biridir bize kalırsa. Bu açıdan “zamir”lerin toplumsal ve tarihsel hakikatlerin taşıyıcısı, onların “kurucu” ve “koruyucu” niteliklerine sahip çıkan kişiler olması kaçınılmaz bir yerde. Eğer öyle değilse ne zamir deyişimizin ne de hakikat ve siyasetin bir önemi ve işlevi kalır.

 

Konya’nın, bir şehir olarak Konya’nın beşerî ve tarihsel hafızasının capcanlı kalışında Kurucu ailesinin emekleri inkâr edilemez. Şu Konya’da yirminci yüzyılın büyük bir kısmında en etkin sivil inisiyatiflerden birini oluşturan bir ailedir Kurucu ailesi ve tabii bu ailenin efsanevi büyüğü Hacıveyiszade.

 

Yürüttükleri faaliyet doğrudan real-politik bir dile denk gelmese de Konya’nın “ortak sözü”nün oluşumuna katkıları büyüktür bu ailenin ve onun fertlerinin. Konya’da bugün söz söyleme ehliyetine sahip hemen herkesin üzerindeki terbiyevi talimleri hayırla yad edilen Hacıveyiszade Mustafa Kurucu’nun torunu, Kapu Camii’nde zaman zaman gönüllü imamlık yapan Mustafa Koruyucu’yu Konya siyaseti açısından etkin bir role taşıyan elbette ailevi kökleri değil sadece. Bununla birlikte kendine has yetişme tarzı, aldığı eğitim, benimsediği mütevazı hayat da buna bir etken.

 

İsmail Kaya hocanın en gözde talebelerinden biri aynı zamanda çünkü Mustafa Koruyucu. Aktif politik hayattan uzak duruşunda merhum İsmail Kaya hocanın etkisi ne kadardır, bunu bilemiyoruz, ancak AK Parti’deki son gelişmelerde Mustafa beyin önemli bir rolü olduğu da aşikâr.

 

Ihlamuraltı Sohbetleri’ne katılan isimlerin her biri bugün Konya’nın ve Türkiye’nin yönetiminde önemli roller üstlenmişse bunun irdelenmesinin gerekli olduğu ortada. Mustafa Koruyucu beyin akil pozisyonunu sürdüreceği ve etkilerinin önümüzdeki dönemlerde daha derinden hissedileceği de hiç kuşkusuz.

 

Konya, bir şehir olarak Konya, siyasetteki etkinliğini bir bakıma bu akil insanlarına borçlu. Demem o ki bu insanlar, yani Konya’nın ricalleri, kendileri görülmese de, bir nevi “gayb” olsalar da, sözleri ve tavırlarıyla şu şehrin, Sultan Alaeddin Keykubat’ın, Kılıçarslan’ın, Mevlana’nın, Konevi’nin, Nasreddin Hoca’nın, Mahmud Hayrani’nin, Urmevi’nin, Zeyneddin Sadaka’nın şehrinin hem siyasal, hem manevi hem de maddi sözüdür, ortak sözümüzdür onlar…

 

“Allah, bu tür insanların varlığını daim kılsın” demek bize ar gelmemelidir.


21 Kasım 2023 Salı

Libya düğümü neden çözülemiyor?

Tunus'ta 17 Aralık'ta kendini yakan Muhammed Buazizi'nin bu eylemiyle başlayan Arap Baharı sürecinde 2011'de Kaddafi rejimi aleyhine birçok ayaklanma yaşandı Libya'da. Mısır'da ilkin Hüsnü Mübarek'in devrilmesi, seçimle iktidara gelen Muhammet Mursi'nin 2013'te Sisi darbesiyle devrilmesi ve sonrasında hapishanede şehit olması, Suriye'de yaşanan iç savaş gibi bahardan çok kışı andıran olaylarla hatırladığımız Arap Baharı'nda Kaddafi karşıtı ayaklanmaların vuku bulduğu Libya'da bu ayaklanmalara başta verdiği sert tepki ve katliamlarına rağmen geri adım atmak isteyen Kaddafi rejimini Fransa ve ABD öncülüğündeki ülkelerin, bir anlamda NATO ve BM'nin verdiği destekle sona erdirdiğini görüyoruz. Kaddafi'nin öldürülmesini içeren NATO müdahalesi sonrasında dönemin Almanya dışişleri bakanı dahil birçok Batılı siyasetçi Libya'nın önünde yeni bir yol açıldığını ve bu yola dair umutlarını dile getirdi. Lakin NATO müdahalesi sonrası ülkenin içine sürüklendiği bir türlü sonlandırılamayan sivil savaş ve dünya gündemine yerleşen mülteci krizi NATO müdahalesiyle amaçlananın başarılamadığını, ülkenin kronikleşen sorunlarına yenilerini eklediğini açığa kavuşturdu. İşin aslı o ki, 42 yıllık Kaddafi rejiminin sonu Libya'da sorunların halledilmesi anlamına gelmiyordu, birtakım siyasi ve askeri gerilimler, çatışmalar Kaddafi sonrasında da sürdü.

Libya'daki bu çatışmaların doğurduğu vekalet savaşlarının bir yerde Hafter'le birlikte niyabet savaşlarına dönüşmesini işaret eden önemli bir tutamak sunuyor Ufuk Necat Taşçı 'Libya Kördüğümü' başlığıyla yayınlanan kitabında. Devletlerin askeri anlamda alan kazanmaya matuf yürüttüğü savaşların küreselleşmeyle birlikte değiştiği, siyasi ve ideolojik hareketleri merkezine alan bir savaş kavramının doğduğuna işaret eden Taşçı, savaşın siyasi, iktisadi ve sosyolojik etkilerini gözeterek sıcak savaştan kaçınan devletlerin çıkarları olan bölgelerde rekabetlerini sürdürebilmek adına farklı yöntemler kullandığına dikkat çekiyor. Devletlerin artık kendi düzenli askeri unsurlarını kullanmadıkları, ama bunun yerine bölgesel silahlı gruplarla ve aktörlerle iş birliği yaptıkları, bir yerde "dördüncü nesil savaş" olarak nitelenen yöntemi "vekalet savaşı" olarak niteleyebiliriz.

Muammer Kaddafi'nin 1969'da Libya Kralı İdris Senusi'ye yaptığı darbede yanında yer alan subayı Halife Hafter 2011 ayaklanmaları sonrasında başta ABD olmak üzere pek çok Batılı ülke tarafından sözümona DAEŞ'e karşı verdiği mücadeleden dolayı desteklendi. Yeri gelmişken ABD'nin Libya Büyükelçisi'nin de Hafter'e destek sunulmadan önce bir şekilde öldürüldüğünü kaydetmeli.

Uluslararası toplum ve BM tarafından Libya'daki tek meşru hükümet ilan edilen Ulusal Mutabakat Hükümeti'ni tanımayan Hafter'in müteakip süreçte savaşın başka bir aktörüne dönüşmeye başladığını kaydeden Taşçı, uluslararası çatışmaların daha ölümcül, vekalet savaşlarına nazaran daha uzun süren ve savaşın pek çok formunu (vekalet savaşları, hibrit savaşlar) içeren niyabet savaşına kaydığını, naipliğin birçok karakteristik özelliğini sergilediğini ifade ediyor.

Postmodern çatışma

2011 sonrasında Libya'da gözlemlenen postmodern çatışmalar ve aktörleri, vekalet (proxy) savaşları ve niyabet (surrogate) savaşları kavramlarını kullanarak, savaşı ve Halife Hafter'in bir savaş aktörü olarak dönüşümünü irdeleyen Taşçı, ABD'nin vekili olarak Hafter üzerindeki kontrolünü onun naipliğe dönüşmesiyle kaybettiğini de vurguluyor. Niyabet savaşlarının karakteristik özelliğinin uzun süreli ve sınırsız çatışma, sivil-asker arasındaki ayrımın kalkması ve savaş etiğinden bağımsız çatışmalar olduğuna işaret eden Taşçı, siyasi çözümsüzlüklerin ana sebebi olduğunu da belirtiyor.

11 Kasım 2023 Cumartesi

Cumhuriyetin felsefesi

 Latince res publica ya da cumhuriyet en genel anlamıyla "kamusal işler" anlamı taşır. Bir kamu yönetim biçimi olan Cumhuriyetin monarşik ya da oligarşik olmayan devlet biçimlerini, o devlet içindeki vatandaş topluluğunun en üst güç ve en üst yasallık/meşruiyet kaynağı olarak görmemizi getirdiğini söylemeli. Halkın/milletin hakimiyeti, bu hakimiyetin tezahür ettirdiği irade Cumhuriyetin özsel niteliğini teşkil eder. Kökleri Hobbes, Rousseau, Montesquieu gibi modern filozoflara dayalı gelişen Cumhuriyet tasavvurlarında, yani modern zamanlarda yasanın toplumsal hayatın temel şartı olarak ortaya çıktığını belirleyebiliriz. Yasa ile toplumsal yaşam arasındaki karmaşık ilişkinin bir determinizme indirgenmesi tehlikesine karşın sözgelimi Rousseau "Her ne kadar yasa görenekleri düzenlemese de göreneklerin oluşmasını sağlayan yasa düzenidir. Yasama gücünü yitirirse görenekler soysuzlaşır" demektedir. Adını andığımız filozoflar yasa ile toplumsal düzen-yönetim tarzı arasındaki ilişkileri söz konusu ederek modern Cumhuriyet tasavvurlarının oluşumuna büyük katkı verdiler.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 100. yılını idrak ediyoruz. Yılda iki kez yayınlanan felsefe bilim ve sanat yazıları dergisi Özne'nin 38. kitabı 'Cumhuriyetin Felsefesi'ni konu ediniyor. Bahar 2023 tarihini taşıyan bu özel sayıda Özne'de konu çeşitli yönleriyle ele alınmaya çalışılıyor. Cumhuriyetin fikri temellerini, Cumhuriyet fikrinin kökenlerini tartışan yazılar kadar Cumhuriyetimizin 100 yıllık serencamı içinde felsefi düşüncenin gelişim sürecini serüvenini de ihmal etmeyen dergide bu yöndeki yazılar da yer alıyor. Bu minvalde Cumhuriyet döneminde eserleriyle öne çıkmış Cumhuriyetin ilk dönem felsefecileri, Baha Tevfik, Macit Gökberk, Takiyettin Mengüşoğlu, Hilmi Ziya Ülken, Uluğ Nutku gibi isimlerin irdelendiğini kaydetmek gerekiyor.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 100 yıllık tarihinde felsefenin evrensel çapta haiz olması gereken yere ulaşamamasına karşın ulusal boyutta gelişme kaydettiğini belirten Sinem Özdemir İranlı düşünür Daryush Shayegan ile Nermi Uygur'u fikri bakımdan birlikte ele aldığı makalesinde geri kalmışlığı geride bırakarak ilerlemeyi sağlayacak ana çözümün felsefi ve fikri yeniliklerin dil ve kültür bağlamında herhangi bir yozlaşma oluşturmadan geliştirici bir şekilde birleştirilebilmesinin bireysel ve toplumsal bir görev olarak kabul edilmesinden geçtiğini vurguluyor. Bunun için gerekli olansa, Özdemir'e göre, eleştirel ve aydınlık düşünme ile hoşgörülü yaklaşımdır.

Sosyal gerçeklik

Cumhuriyet döneminde hermenötik geleneğin durumunu inceleyen yazısında Sait Vesek, Kamuran Birand, Sabri F. Ülgener ile Doğan Özlem'in bu konuda sarf ettiği görüşlere eğiliyor. Cumhuriyet döneminde etkili olduğunu bildiğimiz pozitivist eğilime zıt bir akım ve bu bakımdan tin bilimlerinin yöntemi sayılan hermenötik geleneğin gelişimine katkıları olan bu isimlerin değerlendirmelerini ele alan Vesek, özellikle son dönemlerde sosyal gerçekliğin araştırılması noktasında pozitivist geleneğin popülaritesini yitirdiği tespitini yaparak anlamayı ön plana geçiren metodolojik eğilimlerin giderek revaç kazandığını belirtiyor.

Dergide ayrıca Cumhuriyet döneminde felsefenin durumu ve geleceği konusunun yanısıra Mayıs ayında gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili de bir soruşturma yer alıyor. Oğuz Adanır, Betül Çotuksöken, Hasan Aydın, İsmail Demirdöven, Doğan Göçmen, Afşar Timuçin, Yavuz Kılıç gibi isimlerin yer aldığı bu soruşturmada Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bugüne felsefenin geldiği nokta kadar seçim süreci ve sonucu da felsefi bakımdan ele alınıyor.

Demokrasi, cumhuriyet, özgürlük, insan hakları, cinsiyet, eşitlik, aydınlanma, din, toplum, ahlak vb. kavramlarının yeniden ele alınması gerektiğini düşünen bir talebin ya da ihtiyacın olduğunu düşünen dergide bu talep ve ihtiyaç Cumhuriyet bağlamında analiz ediliyor. Böylelikle yeni bir düşünce ufku hedefleniyor.

Hatice Nur Beyaz Erkızan ile Mustafa Günay'ın ortaklaşa edite ettiği dergide Afşar Timuçin, Onur Bile Kula, Yakup Kepenek, Ali Timuçin, Murat Bayram, Fatih Yıldız, Ayşe Çiğdem Kocaman, Betül Çotuksöken, Cemzade Kader Düşgün, Haluk Erdem, Mustafa Günay, Sevgican Akça Fişenk, Sinem Özdemir, Adnan Gümüş, Sait Vesek, Çiğdem Özbay, Volkan Koyutürk, Pelin Özdemir Taşdelen, Doğan Göçmen, Demet Altun ve Hasan Gençcan'ın makaleleri yer alıyor. 

31 Ekim 2023 Salı

Katolik-Katar çatışması

Dini gelenekler içinde zaman zaman yaşanan görüş farklılıkları ve ayrışmaların heretik grupların ortaya çıkışına zemin hazırladığı, bu grupların heretik olarak adlandırılmasında dini kriterlerin belirleyiciliğinin yanısıra farklı dinamiklerin de rol aldığını söyleyebiliriz. Çoğu kez ortodoks ve heretik ayrımının yapılmasında sırf dini kriterler uygulanmaz, başka bazı veriler de bu ayrımın yapılışında etkindir.

Onikinci yüzyılın sadece İslam dünyasında değil, Avrupa'da da önemli dönüşümlere işaret eden bir zaman dilimini gösterdiğini vurgulamak gerekir. İslam dünyasındaki dönüşümlerin mi yoksa Hıristiyan dünyasındaki dönüşümlerin mi birbirine yol açtığı sorusundan bağımsız olarak kilise tarihinde Martin Luther'e ve onun reformist görüşlerine dek görülmeyen ölçüde Katolik Kilisesi'nin dini otoritesini tehdit altında hissettiği ve muhalif addettiği bir gruba dönük Haçlı seferleri düzenlediği, onlar için Engizisyon mahkemeleri kurduğu bir zaman dilimidir bahsettiğimiz dönem. Onikinci yüzyılda güney Fransa'da ortaya çıkan Katarlar, Katolik Kilisesi'nin kendini tehdit altında hissetmesine yol açan farklı seslerdendir. Katolik Kilisesi dini ve siyasi otoritesini muhafaza edebilmek adına bu gruba herhangi bir hoşgörü göstermemiş ve onları, temsil ettikleri farklılığı ortadan kaldırabilmek için tüm imkanlarını seferber etmiştir. Katarlar üzerine Albililer Haçlı Seferi olarak bilinen seferi düzenlediği gibi onlar için Engizisyon mahkemesi de kurmuştur.

Jeneoloji teorisi

Katolik-Katar çatışmasını ele alan kitabında Dinler Tarihi uzmanı Feyza Uzunoğlu, Ortaçağ Avrupası'nın siyasi yapısının ve Kilise tarihinin anlaşılması bakımından son derece kritik olan bu çatışmanın temel saiklerine ve görünür halde olmayan motivasyonlarına ışık tutmaya çalışıyor. 1950'li yıllara kadar Katarların maniheist kökenli olduğu ve bu geleneğin zaman zaman yer altına saklanarak 9. yüzyılda Anadolu'da Pavlikenler, 10. yüzyılda Balkanlar'da Bogomiller aracılığıyla Batı Avrupa'ya intikal eden bir geleneği temsil ettiklerinin kabul edildiğini belirten Uzunoğlu, 1950'li yıllarda yaşanan paradigma dönüşümünün yansımaları neticesinde "jeneoloji teorisi" olarak bilinen bu yaklaşımın terk edildiğini vurguluyor. Dönemin şartları itibariyle birbirinden epey uzak coğrafyalarda farklı yüzyıllarda ortaya çıkan dini grupları ortak bir köken altında birleştirme fikrinin makul olmadığını ifade eden Uzunoğlu, Pierre Bourdieu'nun oyun teorisini teorik çerçeve olarak kullanarak Katarlara dair köken tartışmaları ekseninde güncel tartışma ve görüşleri inceliyor.

Katarların tarihyazımındaki çalışmaların jeneolojik teori etrafında benimsenen geleneksel görüşler ile şüpheci görüşler çerçevesinde ele alınabileceğini vurgulayan Uzunoğlu, şüpheci görüşün Katarları Katoliklerin ürettiği hayali bir düşman olduğunu ve hatta Katarların tarihte hiç yaşamadıklarını iddia ederken geleneksel görüşün ise şüpheci görüşe katılmayan bütün tarihçileri aynı kategoride değerlendirdiğine dikkat çekiyor. Güncel tartışmalarda bu iki kategorinin yeterliliğini sorgulayan Feyza Uzunoğlu'nun farklı bir kategorinin daha eklenmesi gerektiğini düşünüyor. Jeneolojik görüşü savunup maniheist kökeni savunmayan, Katarlar ile Bogomiller arasında bir irtibat kurulabileceğini düşünen tarihçilerin de olduğunu söylüyor Uzunoğlu.

Güney Fransa (Languedoc)'taki sosyo-kültürel ve ekonomik şartları göz önünde bulundurarak onikizinci yüzyılda bu bölgenin toplumsal havasını kavrama ve böylelikle olup bitenleri değerlendirmeyi hedefleyen Uzunoğlu, Kilise ile Katarlar arasındaki retorik çatışmanın sebepleri ve dini söylem ile pratiklerdeki farklılıklar üzerinde duruyor. Katarların halkın teveccühünü kazanmalarını engellemek için Kilises'nin Dominiken tarikatını kurduğunu belirten Uzunoğlu böylelikle Bourdieucu "failin yapıyı değiştirmesi" kavramını örnekliyor: Katarlar, Katolik Kilisesi'ni Dominiken tarikatını kurdurarak önemli yapılsa değişikliklere itmiştir.


24 Ekim 2023 Salı

“Dostlarım, dost yoktur!”

 Yaşadığımız günlerde sık sık kalabalıklar içinde yalnızlık, güvensizlik ve insanların birbirine giderek artan nefreti ile karşılaşıyoruz. Son derece misantrop (insan sevmez) bir ortam olduğu açık tarihsel-toplumsal şartlar altında yaşadığımız söylenebilir. Siyasi ve sosyolojik analizleri de etkileyecek bu durumun hakkıyla ele alındığı ise aynı şekilde söylenemez.

Soğuk Savaş sonrasında siyasi felsefesi yeniden gündemleşen Nazi Almanya'sının anayasa hukukçusu ve siyaset felsefecisi Carl Schmitt'in siyasalı tanımlayan kriteri dost-düşman ayrımı olarak belirlemesine dayanan yaklaşımların her ne kadar kurumsal düzeylerde (devletler vb. kurumlar) kendilerini geçerli ilan etmelerine karşın bireysel, tekil düzeyde de düşmanlıkları, nefreti, iktidar ve kıyım arzusunu köpürttüğü söylenebilir.

Nadir bir tecrübe

Aristoteles'in "Dostlarım, dost yoktur!" ifadesiyle ilginç bir edebiyatın, dostluğun yokluğu ve dostun azlığı edebiyatının geliştiğini kaydediyor Dostluğa Dair adlı kitabında Prof. Dr. Yasin Aktay. Aristoteles'in sözünün günümüze kadar gelebilmiş bütün dostluk felsefelerini etkilediğini, böylece paradigmatik nitelik kazandığını vurgulayan Aktay, bu söze mukabil Hz. Peygamber'in Kur'an-ı Kerim rehberliğinde "düşmanlarını aralarında ülfet kılıp dosta (kardeşe, ashaba) çevirme" olarak niteleyebileceğimiz uygulamalarının sözünü ettiğimiz paradigmayı tersine çevirdiğini belirtiyor. Platon, Aristoteles, Cicero gibi İbn Mukaffa, İbn Hazm, Maverdi, İbn Miskeveyh, Nasiruddin et-Tusi, Ebu Hayyan et-Tevhidi vb. klasik İslam düşüncesi içinde yer alan düşünürlerde bile dostluğun nadir bir tecrübe olarak resmedildiğine dikkat çeken Aktay "Dostluğu bugün, hemen şimdi gerçekleşebilecek bir yol olarak inşa eden Hz. Peygamber'in "ashab" pratiği genellikle ihmal edilmiştir. Birbirinden nefret eden düşmanlardan birbirini seven kardeşler kılmanın devrimci yanı, üstelik imkânsız olmayan devrimci yanı nedense görülmez" diyor.

Hayatın hemen her aşamasında, siyasette, günlük hayatta, ticarette, akademik ve entelektüel hayatta, kültürel ve sanatsal ortamlarda dostluk siyasetinin yokluğunun yol açtığı erdem kaybının bir yitiklik duygusu oluşturduğunu, ancak çoğu kişinin de bu yitikliğin mahiyetine ilişkin bir farkındalığının olmadığını belirten Aktay Gazzali'nin İhya-i Ulumiddin adlı eserinde işaret ettiği yola değinerek "Dostluk politikası, her şeyden önce hakikat sevgisi, bizi seven bir Allah'ı sevmekle, ona hamd ve şükretmekle temel motivasyonunu alan bir politikadır. Nitekim Gazzali'nin ifadesiyle 'Allah için birbirini sevmek ve O'nun yolunda kardeş olmak yakınlıkların en erdemlilerinden ve örf ve adetler arasında kendisinden en güzel şekilde yararlanılan itaatlerdendir" sözlerine kitabında yer veriyor.

Asıl dostluğun insanların belli erdemler etrafında bir araya gelebilmeleri olduğunu savunan Aktay, ancak böyle bir dostluğun bütün insanlığı kuşatabileceğini, ırk, renk, dil vb. ayırım yapılmaksızın bütün dünyaya Allah'ın rahmet, merhamet ve sevgisinin bir tecellisi olabileceğini ileri sürüyor.

"İnsan insanın kurdurur" diyen Hobbes ve benzeri düşünürlerin işlediği felsefelerin aksine İslam'ın bütün insanlar arasında her düzeye sirayet eden bir dostluk etiğini öne çıkardığını belirten Aktay, kitabının bölümleri boyunca veli, dost, kardeş, refik, halil, ashab, sadık, zemil, karin, enis, habib, müellef gibi Müslümanca bir dostluk etiğinin temel kavramlarını, dostluğun siyasetini ve siyasette dostluğu, akademik-entelektüel hayatın şimdiki durumunu resmederek olması gereken hali anlatıyor.

Dostluk etrafında çağdaş düşüncede gelişen sosyolojik-felsefi çalışmalar ve tartışmalar etrafında da duran Aktay, Derrida'nın özgün bir yorumcusu olarak bilinen John D. Caputo'nun bir makalesine de yer veriyor. Ayrıca kitapta İbn Mukaffa'nın, Ebu Hayyan et-Tevhidi'nin ve Gazali'nin ilgili metinlerine de yer verilmiş.


17 Ekim 2023 Salı

Heidegger'in physis şerhi

 

Heidegger'in physis şerhi

Yirminci yüzyılda edebiyat, sanat, felsefe gibi birçok alanda etkili olmuş düşünce akımlarından biri olan varoluşçuluğun en etkili fikir babalarından biri kabul edilir Martin Heidegger. Her ne kadar kendisi düşünce yaklaşımının varoluşçuluğun belki en etkili sözcüsü Sartre tarafından yanlış anlaşıldığını öne sürse de Varlık ve Zaman ve onun devamında ileri sürdüğü görüşlerle varoluşçu düşüncenin birçok tema'sına yön veren bir isim sayabiliriz Heidegger'i. Varlık ve Zaman'da Heidegger Batı felsefe tarihinde unutulduğunu iddia ettiği

"varlık soru"sunu tekrar kazanmaya uğraşır. Heidegger'in ele aldığı birçok tema bu eserde dile gelse de hiçbir zaman onun vaat edilmiş ikinci cildinin yazılmamış olması hep bir eksik olarak görülür. Bu eksik görme sebebiyle yorumcu ve şarihlerin onun Varlık ve Zaman'dan sonra yayınladığı eserleri, özellikle Varlık ve Zaman'a nispetle değerlendirdikleri, kimileyin o eksiğin sonraki düşüncelerle yamandığını, kimileyinse Heidegger düşüncesinde önemli bir Kehre (Dönüş) yaşandığını düşündüklerini fark ederiz. Elbette felsefi düşüncesinde Heidegger böylesi bir dönüş yaşamıştır ama düşüncesinde de Varlık ve Zaman'da dile getirdiği tezlerin merkezi önemini koruduğunu belirtmek gerekir.

Genel olarak varolanın üstündeki hakikat yapısına "metafizik" dendiğini belirten Heidegger, onun cümlelerle ifade edilmesi ya da edilmemesinin dile getirilenin bir sistemde toplanıp toplanmamasınında durumu değiştirmediğini ifade ederek "Batılı tarihsel insanlığın, varolanla kurduğu bağıntıların hakikatini, genel olarak varolan üstündeki hakikati muhafaza ettiği bilgi"nin metafizik olduğunu kaydediyor. Metafiziğin son derece özel bir anlamda "fizik" olduğunu, yani physis'in bilgisi olduğunu vurgulayan Heidegger, Aristoteles'in Fizik kitabının Batı felsefesinin gizli kalmış, üzerinde yeterince düşünülmemiş bir kitabı olduğu iddiasıyla physis kavramı ve özünü Aristoteles'in Fizik kitabının ikincisinin birinci bölümünde dile getirdiği savları kendi düşüncesi doğrultusunda şerh ederek belirlemeye çabalıyor Türkçeye Zeynep Sayın'ın çevirdiği Physis: Özü ve Kavramı Üstüne'sinde. Bu çabasındaki hedefi de belirgindir aslında: Batı metafiziğinin varlık sorusunu nasıl unutturduğunu ortaya çıkararak o soruyu yeniden sorabilmek, bu metafizik içindeki doğa ve tarih, doğa ve tin gibi birtakım karşıtlıklardan uzak kalabilmek, onu kendi çöküşüne terk etmek.

İlksel physis'in varisi

Aristoteles'in "Fizik"te physis'in varolanın kendine özgü, kendi içinde sınırlı bir alanının varolanlığı (oussia) olarak kavradığını belirten Heidegger, bu alanın yapılmışlıklardan farklı olarak bitmişlikler alanı olduğunu söyler. Bir anlamda Aristoteles varlığın köklerinden birini physis olarak belirler. Ancak Heidegger'in yorumuna göre Aristoteles tarafından öze ilişkin bir kavrama dönüştürülen physis, ilksel physis'in bir varisi sayılmalıdır. Modern insanlarda bile, varolanın varlığı olarak tasarlanmış physis'in soluk ve tanınmaz yankısı korunmaktadır, şeylerin "doğa"sından, "devlet"in "doğa"sından, insanın "doğa"sından bahsederken bile bu asıl physis'i yankılarız.

Heidegger'in eski Yunan'dan modern zamanlara Batı felsefesi içinde unutulduğunu iddia ettiği "varlık sorusu"nu yeniden kazanmaya, Batı metafiziğinin üstesinden gelmeyi amaçlayan geniş kapsamlı, ihtiraslı projesinin önemli duraklarından biri Aristoteles'in Fizik kitabının ikincisinin birinci bölümündeki paragrafa getirdiği kendine özgü şerh. Heidegger, şerhini Heraklitus'un 123. fragmanını alıntılayarak tamamlıyor: "Varlık, kendini gizlemeyi sever."

Yalnızca özü gereği gizini açan ve gizini açmak zorunda olanın gizlenmeyi sevebileceğini belirten Heidegger varlığın özünün gizini açmak, açılışa gelmek, kabuğunu yarmak, yani physis olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyor.

7 Ekim 2023 Cumartesi

Modern kültüre kalan romantik miras

 Avrupa'da on yedinci ve on sekizinci yüzyılları hareketlendiren Aydınlanmacılığın rakibi olarak görülür romantizm. Aynı zamanda Aydınlanmacılığın karşıtı olarak da kodlanır. Birbirini izlemekten başka aralarında herhangi bir simetri olduğu kuşkuludur elbette. Hatta tek bir aydınlanma(cılık) olmadığı gibi tek bir romantizm olduğu da kuşkuludur. Bu yargıya elbette romantiklerin en romantiği kadar tutkuya tutkuyla bağlı, onlar kadar hayal gücünü yücelten aydınlanma filozoflarının var olduğu gösterilerek rahatça ulaşılabilir. Romantizm denince kimilerinin onun babası addettiği Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökenleri gibi eserleri ve Fransız Devrimi üstündeki etkileri akla gelir. Onu hem sıkı bir aydınlanmacı hem de aydınlanma ilkelerini yerle yeksan biri olarak görmek mümkündür.

Bir fikir kümesinin birleştirilerek topluca romantizm olarak adlandırılmasını aşırı buluyor Peter Gay. 'Romantikler Neden Önemlidir?' başlığıyla Türkçe'ye çevrilen eserinde Amerikalı (Almanya doğumlu) Tarih Profesörü Gay, Schiller gibi erken dönem romantikler hakkında yazdığı makalelerle itibar kazanmış ünlü filozof ve fikir tarihçisi Arthur O. Lovejoy'un 1923'teki bir konuşmasında yaptığı iki öneriden ikincisini takip etmeye çalışıyor. Lovejoy'un romantizmin fazlasıyla tıkış tıkış bir kolektif ifade olduğu, bu ifadeyi çoğullaştırmanın, yani romantizmler demenin çok incelikli olmasa da pratik yararı olduğu uyarı ve önerisini dikkate alan Peter Gay, romantizmler ifadesini romantizm olarak adlandırılan hareketin anlamlarının tartışılmasını da çok yararlı buluyor.

Romantiklerin Aydınlanma'nın dine duyduğu katıksız nefreti dayanılmaz addettiğini yazan Peter Gay, Novalis'in on sekizinci yüzyıl filozoflarını eleştirirken "Evrenin ebedi yaratıcı müziğini devasa bir değirmenin tekdüze takırtısına dönüştürdüler" cümlesini kurduğunu belirtiyor. Friderich Schlegel'in 1803'teki Fransa ziyareti esnasında her yerde gördüğü dinsizlikten tiksindiğini ve Paris'i "modern Sodom" olarak adlandırdığını kaydeden Gay, Alman romantiklerinin desteklediği bu görüşün sadece onlara özgü olmadığını da ifade ediyor.

Barışın kaynağı

Friedrich Schelegel, Friedrich Hölderlin, Novalis gibi Alman romantiklerinden oluşan küçük bir grubun modern sekülerizmi küçümseyici bir tutumla reddettiklerini belirten Gay, onların nasıl tanımlanırsa tanımlansın Tanrı'ya imanın komşular arasındaki iyi niyetin ve milletler arasındaki barışın kaynağı olduğunu savunduklarını vurguluyor. Alman romantikler için hangi biçim altında görülürse görülsün dinin tek bir niteliğe dayandığını, bunu da Hölderlin'in "Özünde bütün dinler şiirseldir" sözleriyle ifade ettiğini aktarıyor. Peter Gay, romantizmin dine bakışının kısa ve etkileyici bir özetini görüyor Hölderlin'in sözünde.

Kitabında farklı alanların bireyselliğini es geçmeden, onları küçümsemeden bir genelleme yapmaya çalışan Peter Gay, romantizmlerin şaşırtıcı ölçüde uzun ömür sürdüklerini söyleyerek Kandinsky'nin 1925'te "Bugün yeni bir nesnellik olacaksa, bırakınız yeni bir romantizm de olsun; sanatın anlamı ve içeriği romantizmdir" şeklinde yazdığını aktarıyor.

Resimden edebiyata, müzikten mimariye, 18. yüzyıldan 20. yüzyıla Schlegel, Hölderlin, Novalis, Beethoven, Wilde, Balzac, Stendhal, Stravinsky, Maleviç gibi birçok ismin yer aldığı eserinde Peter Gay, modern kültürdeki romantik mirası keskin bir değerlendirmeye tabi tutarak asırlık gelenekleri sorgulatanın bu mirasın ta kendisi olduğunun altını çiziyor.