28 Aralık 2023 Perşembe

Türkiye'nin hakikat mücadelesi

 Günümüzde siyasetten sosyolojiye, reklamdan sinemaya, diplomasiden sağlık ve tıbbi konulara, turizmden kültür ve sanata, güvenlikten eğitime kadar birçok birbirinden farklı alanda önemli bir bilgi düzensizliği yaşandığını söyleyebiliriz. İletişimin dijitalleşip yaygınlaşması bir yerde bu düzensizliğin hem kendisinin hem de etkisinin artmasına sebep oluyor: Yanlış ve sahte haberlerle beslenen dezenformasyonla gündelik hayatımızın hemen her aşamasında karşılaşıyoruz handiyse; geleneksel kitle iletişim araçlarından sosyal medya platformlarına kadar birçok seviyede bize ulaştırılmaya çalışılan bilgi, haber ve içeriklerde kimi zaman yanıltılmaya çalışıldığımız açık. Dezenformasyon üreticilerinin bizim duygu ve düşüncelerimizi böylelikle etkilemeyi, değiştirmeyi, yönlendirmeyi, biçimlendirmeyi hedeflediği bilgi, haber ve içerikler sayesinde kanaatlerimizi ve kararlarımızı da belirlemeye çabaladığını iddia edebiliriz. Ulusal güvenlik meselesine dönüşen dijital dezenformasyonla mücadele etmenin gerekliliği bu açıdan gayet açık.

Kurgu içerikler

Dijital dezenformasyonun başta Batı merkezli siyaset ve medya perspektiflerinden beslendiğini, bu perspektif yoluyla doğrudan ya da subliminal yollarla zihinlerimize işlenmeye çalışılan dezenformatif içeriklerin haddi zatında sahte ve kurgu içerikler olduğunu, bunlarla mücadele etmenin de hakikat mücadelesinin bir gereği sayılması gerektiğini vurgulayabiliriz.

Özellikle Türkiye'nin dezenformasyona en fazla maruz kalan ülkelerin başında geldiğine dikkat çeken Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun'un editörlüğünü yaptığı "Enformasyon Savaşından Dezenformasyon Savaşına" başlıklı kitap on makaleyi bir araya getiriyor. Dezenformasyon ve manipülasyon meselesini son derece geniş bir spektrum için ele almaya imkân tanıyan makalelerde yapay zeka ve demokrasi tartışmalarından dijital diplomasiye, uluslararası medyadan dijital ebeveynliğe, televizyon dizi ve filmlerinden Türk ve İslam karşıtlığına, Türkiye'nin sınır ötesi harekatları konusunda uluslararası yapılan manipülasyonlardan doğrulama platformlarının işleyişine kadar birçok mesele ele alınıyor.

Türk algısı

Makalesinde Mesut Aytekin Netflix'te yer alan 6 Underground filmini çözümleyerek filmde Türkiye ve Türk algısı üzerine ciddi bir dezenformasyonun olduğunu tespit ediyor. Filmin kitleleri Türkiye, Türkler ve İslamiyet hususunda olumsuz şekilde manipüle ettiğini bulgulayan Aytekin, Netflix'in dünyaya yayılmış geniş hedef kitlesi ve farklı içerikleriyle Amerika'nın dünya politikasını desteklemek üzere onu kutsamak ve yüceltmek isterken bilinçaltlarında olumsuz bir Tük algısı oluşturmaya çalıştığını belirtiyor.

Amerikan ve Avrupa dizi ve sinema sektörlerindeki Türk ve Türkiye algısını analiz eden Oğuzhan Bilgin de yıllar içinde inşa edilen Türk ve Türkiye karşıtlığını inceliyor. Bilgin, özellikle 2000 sonrası Türkiye karşıtı manipülasyon yapan dizi ve filmleri, PKK propagandası yapan filmleri, Türk diasporasına dönük manipülasyona girişen filmleri, sözde Ermeni soykırımı temalı filmleri, radikal İslami terörizm temalı İslamofobik manipülasyona dayalı filmleri irdeliyor. Bilgin, "hem diasporadaki hem Türkiye'deki Türk karşıtlığını Batılı Türk karşıtlarını aratmadığı"nı belirttiği makalesinde Türkiye'yi ve Türkleri "şeytanlaştırma" faaliyetlerindeki artışın, özellikle sinema ve dizi film sektöründeki Türk karşıtı manipülasyonların Türkiye'nin dünya siyasetindeki ağırlığı artan bir güce dönüşmesini engellemek amaçlı olduğunu da vurguluyor.

Kitapta ayrıca, Türkiye Sosyal Ağ Haritası verilerine dayanarak sosyal medya kullanıcılarının sosyal medya mecralarına güvenini, sosyal medyanın denetlenmesi ve düzenlenmesine karşı yaklaşımlarını irdeleyen İsmail Çağlar'ın; büyük veri üzerinden seçim kampanyalarının manipüle edilmesini, dijital çağda kitlesel gözetim ve yapay zeka gölgesinde demokrasinin karşılacağı sorunları çözümleyen Enes Bayraklı ve Şeyma Filiz'in; Litvanya, Letonya ve Estonya gibi Baltık ülkelerine karşı Rusya tarafından yürütüldüğü iddia edilen dezenformasyon faaliyetlerini "örnek olay" olarak seçerek dezenformasyonun hibrit bir tehdit olarak basıl araçsallaştırıldığını gösteren Oğuz Kuş'un makaleleri de yer alıyor.


14 Aralık 2023 Perşembe

FETÖ meşruiyet arıyor

Yaklaşık yedi yıl önce 15 Temmuz gecesi mel'un bir darbe girişimi yaşandı Türkiye'de. FETÖ'nün askeri unsurları Türk halkının destansı karşı koyuşuyla ağır bir yenilgiye uğratıldılar. Aslında sadece Türk halkı için değil, FETÖ için de dönüm noktası idi bu gece. Eğer darbe girişimi başarılı olsaydı küresel güç odaklarının taşıdığı Türkiye emelleri ve çıkarlarına uygun bir naip olduğunu da ispatlamış olacaktı FETÖ. Bu ispatlanamadı tabii ki, ama askeri unsurlarının başarısızlığına karşın naipliği FETÖ'nün sürdürdüğünü söylemek gerekiyor.

Örgüt parçalanır mı?

Aradan geçen süreçte FETÖ iltisaklısı birçok unsur devlet tarafından ayıklandı. Yine de FETÖ ayakta kalmayı başardı, ki ülke içindeki birtakım kriptolar, yurtdışına kaçanlar vesaire ile bu konumunu korumaya çalıştı. Örgüt içinde yaşanan iç çekişmeler sık sık medyada söz konusu olsa, takip edilmeye çalışılsa da bu iç çekişmelerin nihai kertede FETÖ'nün üstlendiği küresel güç odaklarının çıkarlarına ilişkin naiplik pozisyonuna dair bir iması yok ve olmayacak da. Çünkü bu çıkarlar "örgüt içi çekişmeler"le değişecek çıkarlar değil. Örgütün elebaşının ölümüyle bu iç çekişme ve kavgaların örgütün bölünmesi ve parçalanmasıyla sonuçlanması muhtemeldir elbette, lakin ne elebaşının ölümü ne de örgütün parçalanışı bu naipliğin özünü teşkil eden çıkarları zedeleyebilir. Belki zamir değişir ama çıkarlar yerinde kalır. O yüzden FETÖ en azından şimdilik kaydıyla bu naiplik pozisyonunu sürdürmek peşinde koşan bir örgüt olmayı sürdürecektir.

Güç toplama çabası

14-28 Mayıs seçimleri öncesi hapse girmiş bağlıların serbest bırakılacağı vaadi ve bu vaade verilen destekler aynı çabanın bir izdüşümüydü esasen. Ancak muhalif siyasi ağızların verdiği bu vaatlerin ortaya çıkan seçim sonuçlarıyla çöpe gitmesi örgütün başka tedbirler almasını da getirdi. Aradan geçen sürede bu türden muhaliflerin ülke içinden verdikleri siyasi desteklerle ayakta kalmasının güç olduğuna kanaat getiren FETÖ'nün tekrar güç toplamaya, Türkiye içinde kendine bir biçimde yer edinmeye, en azından toplum katında tekrar etkili olmaya çalıştığını gözlemliyoruz. Bir yandan 15 Temmuz mel'un darbesi sonrası yaşadıkları ağır hasar ve kan kaybıyla kaybettikleri gücü yeniden kazanmak için geçmişte ucundan kıyısından da olsa kendilerine bulaşan, ancak darbe sonrası yaşanan süreçte ellerinden kaçırdıkları insanlara yeniden yaklaşıyor, onlarla aralarındaki beşerî ilişkileri kuruyor, güncel hayatta karşılaştıkları sorunların çözümü, kitap okumaları, sohbetler, onların birbiriyle evliliği gibi çeşitli yollarla örgütleniyorlar. Bu örgütlenmelerinde ilgilendikleri kişinin ya da kişilerin meselenin farkına varmasını da ellerinden geldiğince engelliyor, onlara iyi bir şey yaptıkları umudunu aşılıyorlar.

Gazze'yi fırsat olarak gördüler

Gazze'ye yönelik feci İsrail saldırılarının sunduğu fırsattan da alabildiğine yararlanıyor FETÖ. Hemen bütün FETÖ eskisi sosyal medya hesabında sadece İsrail'i kınama ve Filistin desteğinin yer almasının sebebi bu. Birçok ilde Filistin ile ilgili okuma grupları kuruluyor eski FETÖ'cüler tarafından ve insanlar davet ediliyor bu gruplara. Bir yerde Filistin ve Gazze meselesini FETÖ'cüler meşruiyeti yeniden kazanma ve ilerde mümkünse ifsat etme kaydıyla kullanıyor. Biliyoruz ki Berlin Duvarı'nın yıkılışının ardından 1990'lı yıllarda (Uşak Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan bir iddianamede Ali Ünal "FETÖ'nün 1990 yılından itibaren yurt dışına açılıp belirlenen ülkelere adamlarını gönderdiğini belirtmiş, ilk olarak ABD'ye Abdullah Aymaz'ın, daha sonra da bu kişinin yerine Necdet Başaran'ın görevlendirildiğini iddia etmişti. Bana kalırsa FETÖ'nün Birinci Körfez Savaşı esnasında Tel Aviv'e düşen Scud füzelerine İzmir'de verdiği vaazda ağlaması da yurt dışına çıkış hikayesiyle ilgiliydi. İsrail'den izin alınıyordu. Bu arada daha sonra Zaman gazetesi yazarı olacak Ali Bulaç'ın FETÖ'ye bu vaazı sebebiyle "ağlayan ve ağlatan hoca" küçümseyici sıfatını verdiğini de hatırlayalım) yurt dışına açılan FETÖ, pek çok yabancıyla (başta ABD'li ve İsrailli) oturdu kalktı ama ilk sırada HAMAS olmak üzere Filistinli hiçbir örgütten yüz bulamamışlardı. MOSSAD'ın düzenlediği birçok suikasttan kurtulan Halit Meşal'in FETÖ'ye kanması düşünülemezdi elbette. Bu açıdan FETÖ eskilerinin Gazze ve Filistin davasına verdikleri desteği başka şekilde düşünmek gerekli. Bu desteği sırf 'insanlık vicdanı' ile açıklamak da epey güç ve mahzurlu. Peki ama bu destek niye var?

Sorumuzun cevabı aslında FETÖ'ye atfettiğimiz necis niyabette var. Bu karar doğrudan FETÖ'nün kendi kararı, sebebi açık: Meşruiyet devşirmek istiyor örgüt. Kendi gücünü pekiştirmek için bu 'meşruiyet'e ihtiyacı çok örgütün. Bu meşruiyeti ona sağlayacak bütün fırsatları bu yüzden kullanıyor. Meşru Filistin'e destek toplantılarını düzenleyerek devşireceği elemanlar örgüte elbette taze güç kazandıracak. Bundan dolayı örgütün sırf Türkiye'de değil, dünyada yükselen İsrail karşıtı tepkilerden kendi payına düşenleri toplamak, olgunlaştırmak istediğini düşünebiliriz. FETÖ'nün sadece Türkiye'de değil, bulunduğu farklı ülkelerdeki Filistin yanlısı grupların yanında yer almak, hatta içlerine 'sızmak' isteyeceklerini söyleyebiliriz pekâlâ.

Tek bir konu kalıyor burada elbette: FETÖ'nün bu tavrı İsrail'le örgütün iyi ilişkilerine nasıl yansıyacak? Filistin tepkileri üzerinden kendilerine alan açmaya çalışan FETÖ unsurlarına İsrail'in nasıl karşılık vereceği sorusunun cevabı aslında açık: FETÖ'nün söz edilen destek gruplarına sızması şimdiye kadar benimsediği siyasetten çok uzak değil. İfsat gayesi güden bir sızma girişimi de en nihayetinde İsrail'in işine yarayacaktır.

10 Aralık 2023 Pazar

Yaşamı istikrarlı kılan imgeler

 Hemen her topluluğun kurucu ve koruyucu unsurları arasında addedebiliriz ritüelleri. O topluluğun temsil ettiği, taşıyıcılığını üstlendiği değerleri ve düzenleri sonraki kuşaklara aktarmada son derece işlevsel ve hayati bir öneme sahiptir ritüeller. Ritüelleri oluşturanın ise sembolik algı olduğu söylenebilir öte yandan. Sembolik algıların süreğen olanı, devamlılık hissini kuvvetlendirdiklerini de vurgulayalım.

Slavoj Zizek'le birlikte günümüz pop felsefesinin gözde ismi olan Kore asıllı Byung-Chul Han, Türkçe'ye Ritüellerin Yok Oluşuna Dair adıyla çevrilen eserinde günümüz dünyasının sembolik olandan yana epey yoksul olduğunu iddia ediyor. Bu toplumlarda sürekli karşılaştığımız veri ve enformasyonun bir sembol gücüne sahip olmadığını söyleyen Han'a göre "Anlam ve topluluk tesis eden, yaşamı istikrarlı kılan imgeler ve metaforlar yitip gidiyor. Süreğenlik deneyimi azalıyor. Dahası, olumsallık radikal bir şekilde artıyor."

HUZUR LİMANLARI

Muhafazanın sembolik teknikleri olarak ritüellerin zamanı ikamet edilebilir hale dönüştürdüklerini ileri süren Han, ritüeller çerçevesinde hayatın istikrarını sağlayan huzur limanları olarak nitelenebilecek şeylerin tüketilmediğini ya da harcanmadığını vurgulayarak onların sadece kullanıldığını belirtiyor. Günümüzdeki üretim zorlamasının şeyleri dayanıklılıkların yoksun bıraktığını kaydeden Han, böylelikle daha fazla üretme baskısının daha fazla tüketime zorlamak uğruna süreğenliği tahrip ettiğini, geçmişe nazaran günümüz toplularında hayat sürelerinin artmasına karşın hayatın dayanıklılığının bozulduğunu, değerlerin bile bireysel tüketim nesnesine indirgendiğini; adalet, insanlık ve kalıcılık gibi değerlerin körü körüne istismar edildiğini belirten Han neoliberalizmin ahlakı katmerli bir şekilde sömürdüğüne işaret ediyor. Ekonomik olanın estetik olanı sömürgeleştirmesi sadece şeyleri değil, şeylere yüklenmiş heyecanları da tükettiriyor bize.

Üretim zorlaması ve reklamlarla birlikte kendini diğerlerinden farklı şekilde sunmanın bir göstergesine dönüştürülen ahlaki değerlerin egonun hesabına yazılarak narsistik özsaygıyı artırdığını ifade eden Han, böylece insanların değerleri topluluğa değil, kendi egolarına atfettiklerini vurguluyor. Ritüellerin "iletişimden yoksun bir topluluk" meydana getirdiklerini, fakat günümüzde bunun tam aksine "topluluktan yoksun bir iletişim"in hüküm sürdüğüne dikkat etmemizi salık veren Han, günümüz toplumlarında sembollerin yok oluşuna dair sosyal antropolog Mary Douglas'ın tespitine yer veriyor: "Çağımızın en ciddi problemlerinden biri, ortak semboller sayesinde oluşan bağlı-olma halinin yok olma sürecine girmiş olmasıdır... 'Ritüel' yakışıksız bir sözcük haline geldi, boş konformizm için kullanılan bir ifade; her türlü biçimciliğe, hatta bizzat 'biçim'e karşı genel bir başkaldırıya tanık olmaktayız." Sembollerin yok oluşunun toplumun giderek daha fazla atomize olduğu, buna karşın narsistleştiği bir sürece işaret ettiğini ifade eden Han, nesnel biçimlerin öznel haller lehine reddedildiği, narsistik içselleştirme sürecinin biçim düşmanlığı geliştirdiği bu sürecin günümüzde yoğunlaşmanın her yerde dağılmaya işaret ettiği dijital iletişimin kötülüklerini de sıralıyor. Ona göre yoğunlaşmaya dönük sembolik algıya karşı neoliberalizmin dayattığı yayılımcı-dağılımcı dizisel algı sebebiyle herhangi bir sonuca varmaksızın bir enformasyondan diğerine, bir sansasyondan diğerine, bir yaşantıdan başka birine sekip duruyor. Aslında dur durak bilmiyor. Üetim zorlaması ile otantiklik zorlaması altında sembollerin kaybının ve ritüellerin yok olup gidişinin düellodan dron savaşlarına, mitostan dataizme, baştan çıkarmadan pornoya birçok alanda takip edilebileceğini vurgulayan Han'ın Baudrillard'ın bakış açısını yineleyip yenilediğini söylemeli.


4 Aralık 2023 Pazartesi

Cassirer ile Heidegger arasındaki entelektüel rekabet

Yirminci yüzyılda en önemli felsefi olayın 1929'da, dünya kapitalist sisteminin önemli bir ekonomik krize girdiği ve iki büyük dünya savaşı arasında yaşanan Büyük Buhran'ın yılında Davos'ta Martin Heidegger ile Ernst Cassirer arasında gerçekleşen tartışma olduğu öne sürülür genelde.

Davos Buluşması'nın resmi temaları Kant ve Yeni Kantçılığın Kantçı yorumudur gerçi, ama bu temaların gerisinde varoluşa karşı kültür, yetiye karşı tarih, kaygı ve ölüme hazır olma, sembolün özgürleştirici gücü, form vb. felsefi teorinin oluşumuna imkân tanıyan paradigmaların tartışıldığını görürüz. Bu noktada önemli bir çatışma söz konusudur. Davos'ta Martin Heidegger ile Ernst Cassirer arasındaki tartışmanın "İnsan nedir?" sorusunun dönemin de sıklıkla tartışılmasına da vesile olduğunu belirtmeli. Davos'taki buluşma sonrası Heidegger ile Cassirer'in bildiri ve makaleleriyle birbirleriyle tartışmayı sürdürdükleri de biliniyor ayrıca. 1945'e dek bu şekilde süren tartışmanın bitim tarihinin II. Dünya Savaşı'nın bitim tarihiyle örtüşmesi de dikkat çekici.

Peter Gordon'un Mustafa Özdemir'in çevirisiyle Türkçe'ye Avrupa Düşüncesinde Bölünme adıyla kazandırılan kitabı Heidegger ile Cassirer arasındaki tartışmayı taraf tutmadan, olabildiğine nesnel bir şekilde aktarmaya çalışıyor. Gordon kitabında tartışmanın sosyo-politik boyutuna da işaret ediyor. Gerek Heidegger'in Varlık ve Zaman'ını gerekse Cassirer'in Sembolik Formların Felsefesi'ni Davos tartışması bağlamında özetleyerek tarafların temel kitaplarındaki felsefi görüşleri dile getiren Gordon, bu tartışmayı yorumlarken "İnsan Nedir?" sorusunu merkeze alıyor. Heidegger ve Cassirer'in karşıt ve ortak yönlerini de ayrıntılı bir şekilde okuyucularına aktaran Gordon bu tartışmanın zamana yayılmış metinsel yorumlarının daha geniş yöntem, etik ve özgürlük meselelerine dönüştüğünü de belirtiyor.

Nitelikli sempati

Kitabının önsözünde Gordon Cassirer ile Heidegger arasındaki entelektüel rekabette tarafsız kalmaya çalıştığını ifade ediyor. Heidegger'in çalışmalarının belirli yönlerine yönelik nitelikli sempatisinin Cassirer'in entelektüel başarısını görmesini engellemesine izin vermediğini belirten Gordon, yine de Cassirer'in "neredeyse telafi edilemez bir şekilde geçmişte kalmış olduğu gerçeği"ni hatırlatıyor. Bunun sebebinin büyük ihtimalle Cassirer'in hayatının ve entelektüel önermelerinin yirminci yüzyılın ortalarında Avrupa'da yaşanan trajediyi hatırlatması olduğunu da söylüyor. Ona göre, Cassirer ve Heidegger arasındaki tartışma bugün yaşayanları rahatsız ediyorsa bunun sebebi de kısmen liberalizmin siyasi başarısızlığı ve Almanya'da liberal olmayan otoriterliğin zaferinin ilişkilendirilmesi.

Heidegger ile Cassirer arasındaki Davos tartışmasıyla ilgili iki farklı ve birbiriyle bağlantılı bakış açısını sunmaya çalışan Gordon, bir düşünce tarihçisi olarak düşünce tarihinde çoktan yerini almış bu tartışmanın ayrıntılı bir biçimde felsefi olarak yeniden inşa ederken, felsefi hafızada daha geniş ve karmaşık olan fenomeni de ihmal etmiyor: felsefenin kendini anlamaya başladığı daha üst süreci de inceliyor. Filozofların kendi argümanları ile içinde yaşadıkları dünya arasındaki çeşitli bağlantıları tasavvur ettiklerinde neler olduğunu inceleyen Gordon'un Cassirer ile Heidegger arasındaki temel uyuşmazlığı "insanlığın normatif imajı" kavramı ile açıklıyor: Gordon, Cassirer'e göre insan olmanın tam bir özgürlük içinde anlam (duyum) dünyaları yaratmak anlamına geldiğini ve yaratılmış bu dünyaların güzel, ahlaki ve gerçek olarak deneyimlendiği nesnel alanlara dönüştüğünü ifade ediyor. Heidegger'e göreyse özel bir tür kavrayıcılık ya da dünyaya açılık ile donatılmış olmak insan olmanın karakteristiğidir. Modernlerin bütün çabalarının temelsiz olan insan hayatının merkezi gerçeğinden kaçma stratejileriyle örülü olduğunu belirten Gordon, bu temelsiz durumu Heidegger'in sonluluk/fırlatılmışlık kavramıyla anlattığına dikkat çekiyor.

Heidegger ile Cassirer arasındaki normatif imaj farklılığını Cassirer'in argümantasyonunda tebarüz eden kendiliğindenlik ile Heidegger'in fırlatılmışlık nitelemelerinden çıkarsayan Gordon, bu uyuşmazlığın nihayetinde Kant'tan, onun "aşkın idealizmi"nden kaynaklandığını da vurguluyor.


29 Kasım 2023 Çarşamba

Siyasal zamirler ve onların gölgeleri

Konya’nın siyasal zamirleri

 

İnsanı “zoon politikon” (siyasal canlı) olarak niteleyen Aristoteles’e göre haklı ve haksızı buluşturan, onların aralarındaki sorunu müzakere etmelerini sağlayan “söz”e sadece insan sahip olduğu için durum böyledir. Hayvanlar ise sadece acıyı ve hazzı dile getiren sese sahiptirler.

 

Bu anlamda söz sahibi olmanın ya da bir söze ortak olabilmenin siyasete katılım konusunda ilk şart olduğu ileri sürülebilir.

 

Siyasete katılımın ikinci şartını ise yine yüzyıllar önce Aristoteles’in hocası Platon belirlemişti: “zaman”a sahip olmak ve siyasalın üretildiği “mekan”da bulunabilmek. Dönemin Atina’sındaki senato toplantılarına uzakta olmaları ve yeterli zamanları olmaması sebebiyle katılamayan işçileri örnek veriyordu Platon.

 

Siyasal alandaki namevcudiyetlerine karşın yine de siyaset içinde yer aldıklarını söyleyebileceğimiz öznelere “siyasal zamir” diyoruz.

 

Meri siyasal süreçlere aktif olarak katılmamalarına karşın, bu süreçlere katılanlar üzerindeki söz hakları ve bu haklarını kullanmaya yeterli zaman ve mekanları olması hasebiyle siyasal zamirlerin de siyasal süreçlerin görünmez kahramanları olarak görülmeleri gerekir.

 

Peki, Konya’da tanımladığımız biçimde siyasal zamirler var mıdır? Bu figürlerin –eğer varlarsa- Konya yerel siyasetinin gelişimi bakımından önemi nedir?

 

Açıktır ki siyasal sürece katılımları teoride öngörülmüş bürokrasi, STK vb. kurum ve kuruluşların siyasal alandaki varlıklarını bizim adlandırmayı tercih ettiğimiz şekilde bir sıfatla anmak mümkün değildir. Bürokrasinin de STK’ların da en azından ilgilendikleri alanda “ortak söz”e katkıda bulunmaları, söz söyleme hakkına sahip olmaları yeterince “açık” bir husustur. Böyle bir katkı üretmeyen, haklı ve haksız arasındaki müzakerelerin üretildiği dilde varlık sürmeyen bürokrasinin de STK’ların da varlık sebebi sorgulanır diğer halde.

 

Bizim siyasal zamir olarak nitelediklerimizin ise bu tür bir teoride öngörülmüş siyasal açıklık konumunda olmamaları gerekir. Siyasete girebilmeleri mümkünken, bu imkândan feragat etmiş, ama yine de siyasal süreçler ve siyasi özneler üzerinde bir söz hakkına sahip olmuş kimselerdir siyasal zamirler.

 

Belki aktif olarak siyasal süreçlerde yer almalarını mümkün kılacak zaman ve mekânı bulamadıkları için böyledir durum. Niçin aktif siyasete katılmadıkları konusu tartışmamızın dışındadır anlayacağınız.

 

Buraya kadar epey ağdalı, kimine göre de “laf salatası” olarak nitelendirilebilecek teorik mülahazaları son dönemlerde Konya’da yaygınlaşan bazı figürlerin faaliyetlerini daha iyi kavrayabilmek, bu etkinliğin siyasal süreçlere olumlu/olumsuz etkilerini görebilmek için yazdık.

 

Elbette Konya’da da siyasal zamirler var. İsim isim bunları belirleyebilirsiniz. Biz bu isim belirleme işine, söz konusu figürlerin tercihlerine duyduğumuz saygıdan dolayı girişmeyeceğiz.

 

Sözgelimi hem siyasal hem ekonomik hem de dini açıdan Konya’da son derece etkin bazı isimler vardır, ama onları asla aktif siyaset içinde göremezsiniz. Her üç alanda da söz sahibidirler, sözlerini dinletirler; konuştukları zaman, ilgiyle söylediklerine kulak verilir. Konya yerel siyasetinin şekillenmesindeki rolleri de sanıldığından daha fazladır bu zamirlerin.

 

İleride de simalarını siyasal süreçlerde göremeyeceğiz bu zamirlerin ama sözleri hep etkin olmayı sürdürecek.

 

Siyasal zamirler ve onların gölgeleri

 

Siyasal alandaki namevcudiyetlerine karşın yine de siyaset içinde yer aldıklarını söyleyebileceğimiz öznelere “siyasal zamir” demiştik.

 

Bu “özne”leri illa tüzel ya da gerçek kişi olarak düşünmek zorunda değiliz.

 

Sözgelimi İslamcılık Türk siyasi sistemi içinde yasal siyaset imkânından mahrum bir siyasi akımdır. Hatta bir ara İslamcılığın Türk siyasi sistemi içinde “namevcudiyetiyle mevcut” olmasından kaynaklanan “kuşdili” sorunlarını dile getirmiştim.

 

“Kuşdili” merhum Erbakan hocamızın en gözde metaforlarından biriydi. O “Millî Görüş” dediğinde anlaşılması gerekeni anlaması gerekenler anlıyorlardı.

 

Sermaye, siyaset, din, aşiret ve akrabalık bağları da benzer siyasal zamirlerin üretildiği maden ocakları gibidir.

 

Siyasal alandan siyasal zamirlerin çıkması istisnai bir durum değildir. Genelde eski siyasetçi olarak adlandırdığımız zevat, aktif siyaset içinde olmamalarına karşın siyaseti yönlendirmek için gölgelerini kullanabilirler. Bunun için illa siyaseten yasaklı olmaları da gerekmez. Yasaklı durumda olmaları ise onların bu tür bir “söz hakkı”nı kendilerinde bulmalarını kolaylaştırır. Sözgelimi 1983-88 arasının meşhur “bir bilen”i olarak Süleyman Demirel’in böyle bir siyasal zamir sıfatı o dönem için vardı.

 

Ancak biz bütün bu ihtiraz kayıtlarına karşın, “siyasal zamir” dediğimizde fikir, akım, zümre vb. oluşumları değil, gerçek kişileri kastediyoruz.

 

Sözgelimi İstanbul’un siyasal zamirlerinin menbaı genelde sermaye ve iş çevreleri iken Ankara’nın bürokrasi olduğunu söylüyoruz.

 

Doğu ve Güneydoğu illerinde bu siyasal zamirler “feodal” ilişkilerle ortaya çıkar. Aşiret ağaları, şıhlar bu tür siyasal zamirlerin geleneksel boyutunu oluştururken, eli kanlı PKK terörünün de bu siyasal zamir konumuna sahip birçok kişiyi ortaya çıkardığına şahit oluyoruz.

 

Buraya kadar siyasal zamirler üstünde mekânsal değişimin etkilerini saydık.

 

Bir de zamansal değişimin etkileriyle değişir siyasal zamirler.

 

Dünün siyasal zamirleri ile bugünün siyasal zamirleri arasında bir fark olması gayet beklenebilecek bir durumdur yani.

 

Diğer bölgelerdeki siyasal zamirleri bir yana bırakarak Konya içindeki siyasal zamirlere bakalım.

 

Konya’daki siyasal zamirlerin iki ana kanaldan türediğini görmekteyiz: din ve siyasi ilişkiler. Dini cemaatler, topluluklar içinde o cemaatin ya da topluluğun lideri pozisyonundaki zamirin bağlılarından bir kısmını aktif siyasete yönelttiğini ya da kendiliğinden aktif siyasete yönelmiş bir kısım ihvanını desteklediğini görürüz.

 

Bundan başka bir dönem etkin siyasi roller üstlenmiş isimlerin, tıpkı Demirel’in “bir bilen” pozisyonu gibi uzlet köşelerinde kendilerinden tavsiye isteyen bağlılarına yardımcı olduklarına şahit oluruz.

 

Bu tür siyasal zamir ilişkilerinde Konya için AK Parti’nin sıkça zikredilmesi normal, ama diğer partileri de ıskalamamak gerekir.

 

Sözgelimi CHP’nin de kuvvetli siyasal zamirler yetiştirmiş köklü bir geleneği vardır. Bakkalbaşı’lar, Ulusan ailesi bu tür siyasal zamirlerin başında gelir.

 

Saadet Partisi cenahında “siyasal zamir”lik artık olağandışı değil, olağan bir durumdur. Millî Görüş geleneğinin bizatihi varlık sebebinin bu tür bir ilişki olduğunu yukarıda vurgulamıştık.

 

AK Parti’de durum nedir peki?

 

Bu soruya cevabı ileriki yazılarda vermeyi arzuluyoruz…

 

Konya’nın bir ricali: Mustafa Koruyucu

 

Siyaset “ortak söz”le ilgilidir. Siyaset, “ortak söz”ün ne olması gerektiğine ilişkin tartışmaların, o sözü kimin nasıl temellük edeceğine dair yürütülen mücadelelerin cümlesidir. Ortak sözü belirleme hakkına kimin sahip çıkacağı, bu hakka kimin ehliyetinin olduğu konusunda yürütülen mücadelelerin, verilen kavgaların bir neticesidir siyaset.

 

“Siyasal zamirler” deyişimizi anlamlı kılan da haddi zatında budur. Kendileri doğrudan ortak sözün ne olacağına dair verilen kavgada bir taraf olmasa da kavgayı kendi dilleriyle vermese de, kavgayı sürdürenler üstündeki etkileriyle, kavgada aktif rol alan öznelerin anlayışlarının oluşumuna yaptıkları katkılarla belirleyici bir güce kavuşmuş öznelere “zamir” diyoruz biz.

 

“Ortak söz”ün hakikat kavramına değgin bir yanı da var hiç kuşkusuz. “Hakikat”in metafizik çağanozu dahilinde şekillenen bir yan bu. “Ortak söz”, hakikatin toplumsal ve tarihsel cisimlenme şekillerinden biridir bize kalırsa. Bu açıdan “zamir”lerin toplumsal ve tarihsel hakikatlerin taşıyıcısı, onların “kurucu” ve “koruyucu” niteliklerine sahip çıkan kişiler olması kaçınılmaz bir yerde. Eğer öyle değilse ne zamir deyişimizin ne de hakikat ve siyasetin bir önemi ve işlevi kalır.

 

Konya’nın, bir şehir olarak Konya’nın beşerî ve tarihsel hafızasının capcanlı kalışında Kurucu ailesinin emekleri inkâr edilemez. Şu Konya’da yirminci yüzyılın büyük bir kısmında en etkin sivil inisiyatiflerden birini oluşturan bir ailedir Kurucu ailesi ve tabii bu ailenin efsanevi büyüğü Hacıveyiszade.

 

Yürüttükleri faaliyet doğrudan real-politik bir dile denk gelmese de Konya’nın “ortak sözü”nün oluşumuna katkıları büyüktür bu ailenin ve onun fertlerinin. Konya’da bugün söz söyleme ehliyetine sahip hemen herkesin üzerindeki terbiyevi talimleri hayırla yad edilen Hacıveyiszade Mustafa Kurucu’nun torunu, Kapu Camii’nde zaman zaman gönüllü imamlık yapan Mustafa Koruyucu’yu Konya siyaseti açısından etkin bir role taşıyan elbette ailevi kökleri değil sadece. Bununla birlikte kendine has yetişme tarzı, aldığı eğitim, benimsediği mütevazı hayat da buna bir etken.

 

İsmail Kaya hocanın en gözde talebelerinden biri aynı zamanda çünkü Mustafa Koruyucu. Aktif politik hayattan uzak duruşunda merhum İsmail Kaya hocanın etkisi ne kadardır, bunu bilemiyoruz, ancak AK Parti’deki son gelişmelerde Mustafa beyin önemli bir rolü olduğu da aşikâr.

 

Ihlamuraltı Sohbetleri’ne katılan isimlerin her biri bugün Konya’nın ve Türkiye’nin yönetiminde önemli roller üstlenmişse bunun irdelenmesinin gerekli olduğu ortada. Mustafa Koruyucu beyin akil pozisyonunu sürdüreceği ve etkilerinin önümüzdeki dönemlerde daha derinden hissedileceği de hiç kuşkusuz.

 

Konya, bir şehir olarak Konya, siyasetteki etkinliğini bir bakıma bu akil insanlarına borçlu. Demem o ki bu insanlar, yani Konya’nın ricalleri, kendileri görülmese de, bir nevi “gayb” olsalar da, sözleri ve tavırlarıyla şu şehrin, Sultan Alaeddin Keykubat’ın, Kılıçarslan’ın, Mevlana’nın, Konevi’nin, Nasreddin Hoca’nın, Mahmud Hayrani’nin, Urmevi’nin, Zeyneddin Sadaka’nın şehrinin hem siyasal, hem manevi hem de maddi sözüdür, ortak sözümüzdür onlar…

 

“Allah, bu tür insanların varlığını daim kılsın” demek bize ar gelmemelidir.


21 Kasım 2023 Salı

Libya düğümü neden çözülemiyor?

Tunus'ta 17 Aralık'ta kendini yakan Muhammed Buazizi'nin bu eylemiyle başlayan Arap Baharı sürecinde 2011'de Kaddafi rejimi aleyhine birçok ayaklanma yaşandı Libya'da. Mısır'da ilkin Hüsnü Mübarek'in devrilmesi, seçimle iktidara gelen Muhammet Mursi'nin 2013'te Sisi darbesiyle devrilmesi ve sonrasında hapishanede şehit olması, Suriye'de yaşanan iç savaş gibi bahardan çok kışı andıran olaylarla hatırladığımız Arap Baharı'nda Kaddafi karşıtı ayaklanmaların vuku bulduğu Libya'da bu ayaklanmalara başta verdiği sert tepki ve katliamlarına rağmen geri adım atmak isteyen Kaddafi rejimini Fransa ve ABD öncülüğündeki ülkelerin, bir anlamda NATO ve BM'nin verdiği destekle sona erdirdiğini görüyoruz. Kaddafi'nin öldürülmesini içeren NATO müdahalesi sonrasında dönemin Almanya dışişleri bakanı dahil birçok Batılı siyasetçi Libya'nın önünde yeni bir yol açıldığını ve bu yola dair umutlarını dile getirdi. Lakin NATO müdahalesi sonrası ülkenin içine sürüklendiği bir türlü sonlandırılamayan sivil savaş ve dünya gündemine yerleşen mülteci krizi NATO müdahalesiyle amaçlananın başarılamadığını, ülkenin kronikleşen sorunlarına yenilerini eklediğini açığa kavuşturdu. İşin aslı o ki, 42 yıllık Kaddafi rejiminin sonu Libya'da sorunların halledilmesi anlamına gelmiyordu, birtakım siyasi ve askeri gerilimler, çatışmalar Kaddafi sonrasında da sürdü.

Libya'daki bu çatışmaların doğurduğu vekalet savaşlarının bir yerde Hafter'le birlikte niyabet savaşlarına dönüşmesini işaret eden önemli bir tutamak sunuyor Ufuk Necat Taşçı 'Libya Kördüğümü' başlığıyla yayınlanan kitabında. Devletlerin askeri anlamda alan kazanmaya matuf yürüttüğü savaşların küreselleşmeyle birlikte değiştiği, siyasi ve ideolojik hareketleri merkezine alan bir savaş kavramının doğduğuna işaret eden Taşçı, savaşın siyasi, iktisadi ve sosyolojik etkilerini gözeterek sıcak savaştan kaçınan devletlerin çıkarları olan bölgelerde rekabetlerini sürdürebilmek adına farklı yöntemler kullandığına dikkat çekiyor. Devletlerin artık kendi düzenli askeri unsurlarını kullanmadıkları, ama bunun yerine bölgesel silahlı gruplarla ve aktörlerle iş birliği yaptıkları, bir yerde "dördüncü nesil savaş" olarak nitelenen yöntemi "vekalet savaşı" olarak niteleyebiliriz.

Muammer Kaddafi'nin 1969'da Libya Kralı İdris Senusi'ye yaptığı darbede yanında yer alan subayı Halife Hafter 2011 ayaklanmaları sonrasında başta ABD olmak üzere pek çok Batılı ülke tarafından sözümona DAEŞ'e karşı verdiği mücadeleden dolayı desteklendi. Yeri gelmişken ABD'nin Libya Büyükelçisi'nin de Hafter'e destek sunulmadan önce bir şekilde öldürüldüğünü kaydetmeli.

Uluslararası toplum ve BM tarafından Libya'daki tek meşru hükümet ilan edilen Ulusal Mutabakat Hükümeti'ni tanımayan Hafter'in müteakip süreçte savaşın başka bir aktörüne dönüşmeye başladığını kaydeden Taşçı, uluslararası çatışmaların daha ölümcül, vekalet savaşlarına nazaran daha uzun süren ve savaşın pek çok formunu (vekalet savaşları, hibrit savaşlar) içeren niyabet savaşına kaydığını, naipliğin birçok karakteristik özelliğini sergilediğini ifade ediyor.

Postmodern çatışma

2011 sonrasında Libya'da gözlemlenen postmodern çatışmalar ve aktörleri, vekalet (proxy) savaşları ve niyabet (surrogate) savaşları kavramlarını kullanarak, savaşı ve Halife Hafter'in bir savaş aktörü olarak dönüşümünü irdeleyen Taşçı, ABD'nin vekili olarak Hafter üzerindeki kontrolünü onun naipliğe dönüşmesiyle kaybettiğini de vurguluyor. Niyabet savaşlarının karakteristik özelliğinin uzun süreli ve sınırsız çatışma, sivil-asker arasındaki ayrımın kalkması ve savaş etiğinden bağımsız çatışmalar olduğuna işaret eden Taşçı, siyasi çözümsüzlüklerin ana sebebi olduğunu da belirtiyor.

11 Kasım 2023 Cumartesi

Cumhuriyetin felsefesi

 Latince res publica ya da cumhuriyet en genel anlamıyla "kamusal işler" anlamı taşır. Bir kamu yönetim biçimi olan Cumhuriyetin monarşik ya da oligarşik olmayan devlet biçimlerini, o devlet içindeki vatandaş topluluğunun en üst güç ve en üst yasallık/meşruiyet kaynağı olarak görmemizi getirdiğini söylemeli. Halkın/milletin hakimiyeti, bu hakimiyetin tezahür ettirdiği irade Cumhuriyetin özsel niteliğini teşkil eder. Kökleri Hobbes, Rousseau, Montesquieu gibi modern filozoflara dayalı gelişen Cumhuriyet tasavvurlarında, yani modern zamanlarda yasanın toplumsal hayatın temel şartı olarak ortaya çıktığını belirleyebiliriz. Yasa ile toplumsal yaşam arasındaki karmaşık ilişkinin bir determinizme indirgenmesi tehlikesine karşın sözgelimi Rousseau "Her ne kadar yasa görenekleri düzenlemese de göreneklerin oluşmasını sağlayan yasa düzenidir. Yasama gücünü yitirirse görenekler soysuzlaşır" demektedir. Adını andığımız filozoflar yasa ile toplumsal düzen-yönetim tarzı arasındaki ilişkileri söz konusu ederek modern Cumhuriyet tasavvurlarının oluşumuna büyük katkı verdiler.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 100. yılını idrak ediyoruz. Yılda iki kez yayınlanan felsefe bilim ve sanat yazıları dergisi Özne'nin 38. kitabı 'Cumhuriyetin Felsefesi'ni konu ediniyor. Bahar 2023 tarihini taşıyan bu özel sayıda Özne'de konu çeşitli yönleriyle ele alınmaya çalışılıyor. Cumhuriyetin fikri temellerini, Cumhuriyet fikrinin kökenlerini tartışan yazılar kadar Cumhuriyetimizin 100 yıllık serencamı içinde felsefi düşüncenin gelişim sürecini serüvenini de ihmal etmeyen dergide bu yöndeki yazılar da yer alıyor. Bu minvalde Cumhuriyet döneminde eserleriyle öne çıkmış Cumhuriyetin ilk dönem felsefecileri, Baha Tevfik, Macit Gökberk, Takiyettin Mengüşoğlu, Hilmi Ziya Ülken, Uluğ Nutku gibi isimlerin irdelendiğini kaydetmek gerekiyor.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 100 yıllık tarihinde felsefenin evrensel çapta haiz olması gereken yere ulaşamamasına karşın ulusal boyutta gelişme kaydettiğini belirten Sinem Özdemir İranlı düşünür Daryush Shayegan ile Nermi Uygur'u fikri bakımdan birlikte ele aldığı makalesinde geri kalmışlığı geride bırakarak ilerlemeyi sağlayacak ana çözümün felsefi ve fikri yeniliklerin dil ve kültür bağlamında herhangi bir yozlaşma oluşturmadan geliştirici bir şekilde birleştirilebilmesinin bireysel ve toplumsal bir görev olarak kabul edilmesinden geçtiğini vurguluyor. Bunun için gerekli olansa, Özdemir'e göre, eleştirel ve aydınlık düşünme ile hoşgörülü yaklaşımdır.

Sosyal gerçeklik

Cumhuriyet döneminde hermenötik geleneğin durumunu inceleyen yazısında Sait Vesek, Kamuran Birand, Sabri F. Ülgener ile Doğan Özlem'in bu konuda sarf ettiği görüşlere eğiliyor. Cumhuriyet döneminde etkili olduğunu bildiğimiz pozitivist eğilime zıt bir akım ve bu bakımdan tin bilimlerinin yöntemi sayılan hermenötik geleneğin gelişimine katkıları olan bu isimlerin değerlendirmelerini ele alan Vesek, özellikle son dönemlerde sosyal gerçekliğin araştırılması noktasında pozitivist geleneğin popülaritesini yitirdiği tespitini yaparak anlamayı ön plana geçiren metodolojik eğilimlerin giderek revaç kazandığını belirtiyor.

Dergide ayrıca Cumhuriyet döneminde felsefenin durumu ve geleceği konusunun yanısıra Mayıs ayında gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili de bir soruşturma yer alıyor. Oğuz Adanır, Betül Çotuksöken, Hasan Aydın, İsmail Demirdöven, Doğan Göçmen, Afşar Timuçin, Yavuz Kılıç gibi isimlerin yer aldığı bu soruşturmada Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bugüne felsefenin geldiği nokta kadar seçim süreci ve sonucu da felsefi bakımdan ele alınıyor.

Demokrasi, cumhuriyet, özgürlük, insan hakları, cinsiyet, eşitlik, aydınlanma, din, toplum, ahlak vb. kavramlarının yeniden ele alınması gerektiğini düşünen bir talebin ya da ihtiyacın olduğunu düşünen dergide bu talep ve ihtiyaç Cumhuriyet bağlamında analiz ediliyor. Böylelikle yeni bir düşünce ufku hedefleniyor.

Hatice Nur Beyaz Erkızan ile Mustafa Günay'ın ortaklaşa edite ettiği dergide Afşar Timuçin, Onur Bile Kula, Yakup Kepenek, Ali Timuçin, Murat Bayram, Fatih Yıldız, Ayşe Çiğdem Kocaman, Betül Çotuksöken, Cemzade Kader Düşgün, Haluk Erdem, Mustafa Günay, Sevgican Akça Fişenk, Sinem Özdemir, Adnan Gümüş, Sait Vesek, Çiğdem Özbay, Volkan Koyutürk, Pelin Özdemir Taşdelen, Doğan Göçmen, Demet Altun ve Hasan Gençcan'ın makaleleri yer alıyor.