18 Ağustos 2024 Pazar

Öngörülebilir, güvenilir bir radikal

 Çağdaş İslam Düşüncesi'nin Türkiye'deki görünümü açısından İslamcılığın muallim-i sanisi saydığımız merhum Sezai Karakoç'un sadece şair olmadığını, bununla birlikte "diriliş" olarak toparladığı daha şûmüllü bir projeyi dile getirdiğini belirtmek gerekir. Günümüz Türkiye'sindeki bütün İslamcıların/Müslümanların sık sık başvurdukları eserleriyle Sezai Karakoç modern dönemlerdeki "İslam Medeniyeti" ve hatta "medeniyet" tasavvurunun kurucu imzaları arasında sayılmalıdır.

Sezai Karakoç'un siyasi düşüncesini çözümleme maksadıyla yazdığı kitabında İbrahim Durmaz, onun bir yandan geleneksel İslam siyasi düşüncesinden güç alarak bir yandan da modern politik tasavvurlara ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik eleştiriler getirerek yeni bir tarih felsefesi inşası dolayımıyla kendine has ve özgün bir siyaset düşüncesi geliştirdiğini vurguluyor. İbrahim Durmaz'a kalırsa bu minvalde Sezai Karakoç siyasi düşüncesini geleneksel İslami siyasi düşüncelerden yola çıkarak ahlak zemininde 'sanat olarak siyaset' tarzında oluşturur. Modern politik eleştirilerini bir yandan klasik organik evren tasavvurlarından güç bularak bir yandan da romantizm ve varoluşçuluk gibi modern akımlardan yararlanarak birtakım paralellik ve zıtlık açısından dile getirir.

Yeni bir tarih felsefesi

Sezai Karakoç'un yeni bir tarih felsefesi kurma çabasında, bir taraftan dini/tasavvufi yorumları, bir taraftan da kadim ve geleneksel çevrimsel tarih anlayışı çerçevesinde Gazzali, İbn Arabi ve Mevlâna yorumları yer alır.

Durmaz, çözümlemesinde herhangi bir dönem, kavram ya da kişi üzerinden karşılaştırma yapmıyor. Bunun yerine öncelikle medeniyet kavramını Sezai Karakoç fikriyatının ana çatı kavramı olarak belirleyerek çağdaş İslam düşüncesinde İslam medeniyeti tartışmaları bağlamında münhasıran ve karşılaştırmalı olarak inceliyor. Siyaset, şehir, devlet/İslam devleti, Doğu/Batı, Batılılaşma, teknik, demokrasi, şûra, emanet, ideoloji, parti gibi kavram ve fenomenler de yeri geldikçe bu karşılaştırmalı incelemede yer alıyor.

Sezai Karakoç'un 20. yüzyıl düşünürü olduğunu, onun görüşlerinin 1940'lardan 2000'lere uzanan İslamcılığın ikinci ve üçüncü nesillerinde daha çok etki bulduğunu belirten Durmaz Karakoç'un fikir ve eylem dünyasını çağdaş İslam düşüncesi içindeki yerini dönem, kimlik ve şahıslar bakımından belirlemek için bazı mihenk noktalarını vurguluyor: Kimlik olarak muhafakârlık-milliyetçilik döneminden (1925-1960) etkilenerek radikal- entelektüel(1960-1980) uyum ve entegrasyon dönemine (1980-2000) denk gelen bu fikir ve eylem dünyası şiir açısından Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek'ten sonra ancak İsmet Özel'den önceye yerleşir. Durmaz, esasen çağdaş İslam düşüncesinde ulemadan üdebaya bir geçiş süreci yaşandığını, Sezai Karakoç'un içinde yer aldığı hattın bu sürecin ana kolu sayılması gerektiğini vurgular. Ayrıca bu fikir ve eylem dünyasını farklı şeyler konuşma ve ana-akım sloganlara muhalif olma bakımından Namık Kemal-Said Halim Paşa-Nurettin Topçu hattında değerlendiren İbrahim Durmaz bu silsileyi sosyolojik paradigmayı merkeze alarak değerlendirdiğimizde de silsilede yer alan Said Halim Paşa yerine Ziya Gökalp'in geçirilmesinin uygun olacağını düşünmektedir.

18. yüzyıldan itibaren bilgi öznesi ve nesnesinin değişmeye başladığını teoloji/fıkıhtan ideoloji ve sosyolojiye geçiş sürecinin yaşanmaya başladığını söyleyen Durmaz bu süreci Osmanlı/İslam dünyasındaki kilometre taşının da ulemadan üdebaya geçiş süreci olduğunu belirtiyor.

Kitabında, Sezai Karakoç'un, geleneksel dünyayı kalıp olarak modern dünyaya taşıma niyeti olmadığını belirten Durmaz, Karakoç'un 'ortalamacı' olmadığını özellikle belirtir: "O köktenci ve radikaldir. Fakat öngörülebilir, güvenilir, 'elinden ve dilinden emin olunan' bir radikal. Çünkü hayatın ve inancın, ortalamadan epey uzak gerçekliğine inanır."


10 Ağustos 2024 Cumartesi

Sosyal teoride ve gerçekte 'sınır'

 Hayatımızın hemen her alanında karşılaştığımız fenomenler arasında sınır kavramıyla işaret edilen gerçeklik özel bir yer tutar handiyse. İçeri-dışarı, burası-orası, biz-öteki, yerli-yabancı vb. ayrıştırmaların genellikle sınır çizme işlemi olduğunu biliriz. Bu anlamda sınır çizmek yaşadığımız gerçekliği ayırma ve farklılaştırma amacı taşır elbette. Sözgelimi "burası ve orası" şeklinde yaptığımız ayrım, sosyo-politik mekandaki farklılaştırmalarımızı ifade ederken "iç ve dış" güvenlik kaygılarımıza tekabül eder. Biz ve öteki ayrımı kolektif bilinci ve toplumsallaştırmayı ifade ederken yerli ve yabancı da köklülüğe ve sahipliğe işaret eder. Neticede sınır çizme ya da belirlemenin yeniden anlamlandırmak, tanımlamak ve sonuçta ayırmak, ayrım yapmak anlamlarına gelmesi kaçınılmazdır.

Özellikle 1990'lı yıllardan itibaren SSCB ve Yugoslavya'nın dağılması, AB benzeri ulus ötesi yapılanmaların yaşanması sonrası sosyal teoride teritoryal sınırların sosyal olgulara sahne olarak görülmesi ile birçok disiplinde sınır çalışması yapıldı. Önemli bir mesafe de kat edildi elbette. Özellikle günümüzde, yani devlet, toplum, teritorya ve sınır arasındaki ilişkilere dair kurgulanan teorilerin bu ilişkilerin özelliklerinde gerçekleşen değişimlerle birlikte yenilenmesinin gerekli olması sebebiyle, sınır, sınır-ötesi, ara bölge, sınır bölgesi, sınırlararasılık, göç, kültür, kimlik gibi konuların sosyal teori disiplinlerinin başlıca nesnesine dönüştüğünü görüyoruz. Sosyolojinin de bundan azade olmadığını söylemek gerekiyor.

Sınırların toplumsal teorisi

Yılda iki kez yayınlanan uluslararası hakemli bir dergi Sosyoloji Divanı. Baş editörlüğünü Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Ahmet Koyuncu'nun yaptığı derginin 23. sayısının dosya konusu: Sınır. Sosyoloji Divanı'nın dosya bölümünde yedi makale yer alıyor. İlk iki makale sınırların sosyal teoride nasıl ele alındığını incelerken diğer makalelerin dördünde Türkiye'nin sınır bölgelerinde gerçekleştirilmiş saha araştırmaları bulunuyor. Dosyada yer alan ilk makalede Ferhat Tekin sınır çalışmalarının temel özelliklerine değinmesinin akabinde bu çalışmalarda öne çıkan bakış açılarına bağlı kalarak temel farkların, kopuşların ve sürekliliklerin neler olduğunu ve sınırların toplumsal teorisinin nasıl kurulduğunu inceliyor. İkinci makalede ise Hakan Ünay, uluslararası ilişkiler perspektifiyle ele aldığı sınırlara ve sınır duvarlarına bakışı realizm çerçevesinden irdeliyor.

Türkiye-Gürcistan sınırının sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını anlama bakımından saha çalışmasını burada gerçekleştiren Kerem Özbey makalesinde düzensiz göç ve informel ekonomik örgütlenmenin bu bölgedeki sosyo-kültürel yapıyı nasıl dönüştürdüğüne odaklanıyor. Gaffar Derin ve Suvat Parin, Türkiye-İran sınırındaki Başkale ve Saray içlerinin sınır köylerindeki aşiret ve akrabalık ilişkilerini, kaçakçılık faaliyetlerini konu ediniyor. Emine Akman ve İlhan Oğuz Akdemir'in ortak makalelerinde ise Türkiye-Irak sınırındaki insanların gündelik hayat pratikleri; sınır güvenliği, göç ve ekonomik ilişkiler temaları çerçevesinde irdelenerek "siyasi sınır" ile sosyal sınır" arasındaki paradokslar tartışılıyor. Gizem Ayşe Arıkan Akçay'ın makalesinde ise Türkiye-Suriye arasındaki sınır duvarının Kilis'teki pasaj esnafının sınır ticaretine etkileri ve ne tür değişimlere yol açtığı irdeleniyor. Dosyada ayrıca Ertan Özensel tarafından yazılan saha araştırması yer alıyor. Kırgızistan-Tacikistan sınırındaki Batken şehrinin Ak-Say köyünde ikamet eden sınır boyu insanlarının sınır çatışmaları nedeniyle oluşan sosyo-politik ve sosyo-psikolojik hal ve algılarını konu edinen Özensel "...kaygı, ümit ve kararlılık arasında bir hayat, Ak-Saylıların yaşam felsefelerinin değişmez parçası haline gelmiştir" sonucuna ulaşıyor.

Derginin Kenar Kayıt, Hayat Sahnesi, Kitaplık bölümlerindeki çeşitli yazılar da dosyayı takviye ediyor. Dosyada ayrıca Elisabeth Vallet ve Victor Konrad'la yapılmış röportajlar da bulunuyor.

2 Ağustos 2024 Cuma

50 yıldaki değişim 500 yıldakinin üzerinde

 Uluslararası Yayıncılar Birliği'nin eski başkanı ve Oxford Üniversitesi, Bloomsbury, Macmillan gibi dünya çapında önde gelen ve prestijli çeşitli yayınevlerinde üst düzey yöneticilik görevlerinde bulunmuş bir isim Richard Charkin. Charkin yayıncılık dünyasında geçirdiği elli yılı kişisel anılarıyla bezeyerek anlatırken bu elli yıllık süreçte analog yayıncılıktan dijital yayıncılığa sektörün değişen dinamiklerini irdeliyor, bunlara ilişkin okuyucuya perspektifler tedarik ediyor.

1972'den 2022'ye kadarki 50 yıllık bir süreci kapsayan zaman dilimini konu edinen Charkin'e göre bu elli yılda yayıncılık dünyasında yaşanan değişimler önceki 500 yılda yaşanan değişimlere nazaran daha üstün sayılır. Bu 50 yılda ticari, kurgu ve kurgu dışı, akademik ve bilimsel dergiler, tıp kitapları, çocuk edebiyatı, eğitim, sözlükler ve referans kitapları gibi yayıncılığın hemen her türünde çalışan Charkin köklü kurumlarda, aile şirketlerinde, halka açık şirketlerde ve yeni şirketlerde de bulunmuş.

1972'de Harrap adlı aile şirketinde başladığı editörlükten 2022'de Bloomsbury yayınlarındaki son gününe kadar yaşadıklarını aktaran Charkin elli yıl içinde yayıncıların ofislerinin yanısıra çalışanlarının, çalışma kültürünün, iş uygulamalarının ve bunların yanısıra başka birçok şeyin de değiştiğini vurguluyor. Sözgelimi 1972'de Harrap ofisinin duvarları bile sigaradan dolayı sararmışken 2022'de Bloomsbury ofislerinin kesinlikle sigara dumanı kokmadığını belirten Charkin, binanın hemen önünde ya da yanında bile sigara içmenin yasak olduğunu belirtiyor.

Bugün yayıncılığa giriş bariyerlerinin daha kolay atlandığını söyleyen Charkin, 1970'lerin başında Harrap'ta dizgi değişiklikleri çok pahalı olduğu için redaksiyonun çok ciddiye alındığını belirterek kitabın üretim maliyetinin genellikle beş katıyla fiyatlandırılması gibi bir kural olduğunu vurguluyor. Gelişen dijital baskı ve pazarlama teknolojileriyle birlikte start-up kültürünün yaygınlaşmasına dikkat çeken Charkin deneyimli editörlerin yerleşik şirketlerden ayrılarak kendi işlerini kurabildiklerine işaret ediyor.

Sermaye ile kitap ilişkisi

Yayıncılığın hiçbir zaman sermaye yoğun bir sektör olmadığına dikkat çeken Charkin bu tezini teyit için elli yıl boyunca ister risk sermayedarı ister kurumsal finansör olsun herhangi bir tür üçüncü taraf yatırımcıyla nispeten az işinin olduğunu belirtiyor. Oysa bunun tersine yayıncılığın yatırımı mümkün kılmak için kullanılabildiğini ifade eden Charkin, Pergasmon yayınları örneğini vererek "akademik ders kitabı ve dergi yayıncılığından elde edilen güvenilir kazançlar Maxwell'in spekülasyon yapmasına, daha riskli yatırımlara girişmesine ve diğer sektörlerdeki şirketleri satın almasına imkân sağlamıştı" satırlarına kitabında yer veriyor.

Dijital kültürün, internetin yaygınlaşmasıyla birlikte yayın pazarlamasının da değiştiğini, artık gerek kitapçı gerekse de kitap eleştirmenliğinin öneminin azaldığını ifade eden Charkin "kitap satışlarında ne fark yaratıyor?" sorusuna tüketici tercihlerini etkileyen asıl unsuru vurgulayarak bir cevap veriyor: "Sosyal medya kampanyası ya da kitabın tanınmış okurlara ulaşması."

Okuyucu alışkanlıklarının değişimi ile yayıncılık anlayışının değişimini, yayıncıların kapıldıkları para kazanma hevesiyle önce süpermarketlerde kitaplarının satışlarına yönelmeleri, ardından süpermarketlerden yaşanan büyük kitap iadeleri gibi sorunlarla karşılaşmaları dijitalleşme sonrası yaşanan kitap yayıncılığının sanattan bilime mi dönüştüğü sorusunu soran Charkin elli yılda yaşanan değişimleri de şöyle özetliyor: Anglo-Sakson yayıncılık dünyasında üst düzey yönetim kademelerinde neredeyse tamamen erkeklerden yüzde ellinin üzerinde kadınlara doğru yaşanan büyük değişim. İşe giriş bariyerlerini aşmada yaşanan büyük değişim. Teknolojik değişim. Artan okuryazarlık. Ulaşılacak pazarın giderek genişlemesi.

Charkin, bütün bu değişimlere rağmen ya da tam tersine onlar sayesinde yazmanın, okumanın ve yayıncılığın geleceğinin hâlâ güvencede olduğunu düşünüyor.


26 Temmuz 2024 Cuma

Etnometodoloji: Failin düşündüğü gibi düşünebilmek

 Yirminci yüzyılda ortaya çıkan ve genelde metodoloji bakımından pozitivist sayılabilecek yaklaşımları eleştirerek gelişen sosyoloji anlayışları arasında başlıcası saymalıyız etnometodolojik yaklaşımı ve onun mucidi Harold Garfinkel'i. Etnometodolojiye göre sosyolojik bakmak uygulamalı eylemin sürecine tepeden bakmak değil, eyleyenlerin metodlarının çetrefilli konumlarından bakabilmektir. Etnometodoloji eyleyenlerin anlamlı niyetlerinin yorumlanması değil, insanların eylem süreçlerinde kullandıkları metotların incelenmesine dayanır. Buna göre sosyoloji ne analitik ne de yorumlamacıdır; temellendirilmiş teorinin ampirik açıdan test edilmiş ya da öznel açıdan yeterli görülen bir şeyden çok daha fazlası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyecek bir bilimdir o.

Başlangıcından bu yana etnometodolojik yöntemin failin düşündüğü gibi düşünmeye çabaladığını söyleyebiliriz. Daima faillerin eylemlerinin nedenlerini yansıtmak için düzensizliğiyle meşhur pratik hayatın bu düzensizliğiyle işe başlayan bir mantıklar bilimi olarak da niteleniyor bu yüzden. Failin eylemlerinin onun yapmak zorunda olduğu şeyleri neden yaptığı sorularına vermesi gereken cevapları yansıttığını biliriz. Peki bu bilgimizin kaynağı nedir? Bağlama gönderimlilik yordamıyla bunu bildiğimizi söyler etnometodoloji.Bu yordam Garfinkel'in 1968'de ünlü etnometodoloji tanımında da yer alır: "Etnometodoloji terimini, bağlama gönderimli ifadelerin rasyonel özelliklerini ve diğer uygulamalı eylemleri, günlük yaşantının organize edilmiş ustalıklı uygulamalarının süregelen tesadüfi başarıları olarak araştırmaya işaret etmek için kullanmaktayım."

Bir boşluğu doldurdu

Garfinkel'in İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Amerikan sosyolojisin de fark ettiği boşluğu gidermeye dönük kaleme aldığı Sosyolojik Görmek eseri etnometodolojinin kavram olarak ilk göründüğü metindir. Bu boşluk, dönemin hâkim paradigmasını oluşturan kavramsal indirgeme yoluyla sosyolojik tasvirine odaklanan Parsoncu yaklaşım ile doğrudan somut toplumsal fenomenler arasındadır. Garfinkel, fenomenolojist Alfred Shütz ve Aaron Gurwitch'in çalışmalarında dile getirilen ve sosyal fenomenin anlamı, düzeni, tutarlılığı ve algısıyla ilgili fikirlerini başlangıç seçerek detaylı uygulamanın kavramsal indirgeme karşısındaki önemini toplumsal eylemin yeterli bir bilimsel tanımını yapma sorunu bakımından vurgular. Bu açıdan 1948'de yazılan Sosyolojik Görmek: Toplumsal Eylemin Genel Sebepleri adlı kitabının Garfinkel'in gelişen fikirlerinin çerçevesini çizdiği kuşkusuzdur.

Türkçeye Barış Arpaç'ın çevirdiği metninde Garfinkel sosyolojik görmenin failin inanç ve güdülerine değil, eylemlerinin tutarlılığını oluşturan genel detaylara odaklanmayı gerektirdiğini vurgular. Garfinkel'in temel iddiası şudur: Toplumsal hayatın ayrıntılarını kavramlara, tiplere veya modellere indirgemek uğraşılan fenomenin tamamen kaybedilmesine yol açar. Garfinkel için sosyolojik açıdan farklı görebilmeyi öğrenmek, toplumsal düzenleri detaylarıyla görmeyi öğrenmek demektir. Esasen bu düzenlere mezkûr detayların kavramsal yaldızlarla süslenmesiyle değil, o detayların gerçek kişiler tarafından gerçek zamanlı bir şekilde icrasıyla ulaşılmaktadır.

Eser aynı zamanda Etnometodoloji ile Pragmatizm ve Fenomenoloji arasındaki ilişki ve çelişkileri de ortaya çıkarmaya imkân tanıyor. Editörlüğünü Anne Warfield Rawls'ın yaptığı kitapta ayrıca editörün kapsamlı bir yazısı bulunuyor. Yazısında Rawls, "okuyucunun aşikâr tuzaklara düşmesini engellemek için bir açıklama sağlama"ya çalışıyor.

Sosyolojik Görmek: Toplumsal Eylemin Genel Sebepleri

3 Temmuz 2024 Çarşamba

Bergson, vitalizm ve estetik

 Sadece yirminci yüzyıl Türk düşüncesinde değil, edebiyatı ve sanatında da etkileri olduğunu gördüğümüz Batılı düşünürlerin arasında yer alan bir isim Fransız filozof Henri Bergson. Çoğu kez pozitivist ve Darwinist yaklaşımları eleştirmek için yirminci yüzyıl Türk düşüncesi içinde kendisine sık sık atıf yapılan Henri Bergson, gündeme getirdiği zaman kavrayışıyla muhafazakâr tarih anlayışlarını yönlendirmekle kalmamış, aynı zamanda başta Ahmet Hamdi Tanpınar olmak üzere birçok edibimizi de etkilemiştir.

Jean-Paul Sartre, Maurice Merleau-Ponty, Gaston Bachelard, Georges Canguilhem, Gilles Deleuze gibi yirminci yüzyıl boyunca düşünceleriyle dikkat çekmiş birçok Fransız felsefeci üzerinde de olumlu ya da olumsuz önemli addedilebilecek etkisinin olduğunu bildiğimiz Bergson'un felsefesinin temelde hayat felsefesi (vitalizm) olarak adlandırılması makuldür. Bergson hayatı hem kendini aşan hem de maddenin olası bütün virtüelliklerini açığa çıkaran bir şey olarak kavrar.

Hayat hamlesi

Gerçekliği hayati bir itici güç, özü tekâmül ve gelişme olan bir élan vital (hayat hamlesi) olarak tasavvur eder. Elan vital'instatik bir varoluş olmadığını, bunun aksine dinamik, büyüyen ve akan bir süreç olduğunu vurgulamak gerekir. Elan vital, varlığın bölünüp parçalanarak açılımını öngörür. Bu noktada mantık ve bilim, akıl ve düşünce hayatın özünü teşkil eden dinamik oluşu derinlemesine kavrayamaz. Esasen bu nokta Bergsoncu düşünce sisteminin benimsediği metafiziğe işaret eder. Bergson'a göre hakiki felsefe bu durumda metafiziktir. Bu nokta aynı zamanda niçin yirminci yüzyıl Türk düşüncesinde Bergson'a bu kadar atıf yapıldığını da açıklar. Özellikle pozitivist eğilimlerin yoğunlaştığı, metafiziğin dışlanmaya çalışıldığı bir dönemde yoğunlaşır bu eğilimler. Bergson ise felsefeyi metafizik yoluyla kesin bir bilim olarak kurma iradesi gösterir, metafizik ve bilimleri birbirine yaklaştırmaya çabalar.

Yılda iki kez yayınlanan ve Çukurova Üniversitesi'nden Mustafa Günay'ın Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı felsefe dergisi Özne'nin Güz 2023 tarihli 39. sayısının ana konusu Bergson. Editörlüğünü Ali Osman Gürdoğan ile Sadık Erol Er'in birlikte yaptığı bu sayıda Bergson'un felsefi sistemi, ana kavramları, Bergsoncu düşüncenin diğer filozoflarla (özellikle Kant, Nietzsche ve Sartre ile olan) ilişkileri, Gilles Deleuze'ün Bergson okuması ve Bergson'un estetik ve sanat hakkındaki görüşleri konu ediliyor. Deleuze'ün okuması Bergson'un "Yaratıcı Tekâmül" adlı eserinin üçüncü bölümüne yönelirken Arslan Topakkaya da Bergson'un Kant eleştirisini inceliyor. Bergson'un Kantçılığını metafiziğin sezgisel inşası dolayısıyla ele alan Camille Riquier'in makalesini Celal Gürbüz çevirmiş. Dergide Bergson'un zaman, bilinç, anlam kavramlarına yaklaşımını irdeleyen iki ayrı makalenin yazarları ise Ece Saraçoğlu ile Özgül Ekinci. Ayrıca Özgür Taburoğlu Bergson'un "nitelik ve nicelik" ayrımını detaylı bir incelemeye tabi tutuyor. Tarkovski'nin Ayna filminin estetik modernizmle ilgisini Deleuze'ün Bergsoncu yaklaşımlarına dayanarak irdeleyen Volkan Koyutürk de Bergsoncu bir estetiğin olup olamayacağını soruyor.

Hulusi Ertuğrul Umudum ise onun 12 Aralık 1914 tarihli dersini, yani Birinci Dünya Savaşı dönemindeki bir dersini "Derler ki felsefenin son sözü 'Anlayın ve öfkelenmeyin' imiş; ben hiçbirine inanmıyorum" diyerek açtığını hatırlatarak Bergsoncu savaş düşüncesini irdeliyor. Birinci Dünya Savaşı'ndaki Fransa'nın "bencil, hırs dolu emeller ya da maddi çıkarlara değil; kendi muazzamlığını tesis eden ve kendini her zaman adadığı fikirlere" hizmet ettiğini savlayan Bergson'un bu tarz değerlendirmelerinin kabul edilebilir bir yanı bulunmuyor.


22 Haziran 2024 Cumartesi

Türkiye'de gündelik hayatın sosyolojisi

 Alışkanlıklarımızın oluşturduğu, bu meyanda kişisel rutinlerimizin bolca bulunduğu alanların başında gelir gündelik hayat. İlk bakışta ya son derece katı ya da tam tersine seyyal görünse de yeme-içme biçimlerimizden eğlenme biçimlerimize, spordan mesaiye, dini-ahlaki hayatımızdan siyasi hayatımıza kadar pek farkına varmadığımız uzun süreçli ve tedrici değişimlerin yaşandığı bir alandır gündelik hayat. Ne hep sabit kalır ne de hızlı ve apansız değişimler gerçekleşir. Böyle hızlı/apansız değişimlerin incelenen gündelik hayatlarda hep bir travmaya yol açtığını görürüz. O yüzden gündelik hayat dediğimizde sıradan, sıradan olduğu kadar da olağanüstü, belki sıradan olmasıyla olağanüstü hayatları konu ediniriz. Sosyolojik teoride gündelik hayatın fail odaklı, anlamacı yaklaşımlarla ele alınmasının temelinde elbette bu tedricilik ve alışkanlık bulunur. Kişisel rutinlerimizin oluşturduğu duygusallığın ve olağanüstülüğün bu sebeple gündelik hayat sosyolojilerinde sanıldığından daha çok rol oynadığını belirtmek gerekir.

Toplumsal örüntülerin tasnifi

Açık Görüş'te de yayınlanan yazılarıyla tanıdığımı din sosyolojisi alanında uzunca bir süre akademisyenlik yapmış, ayrıca edebi eserleri de bulunan Necdet Subaşı'nın edebi-bilimsel üretimini gündelik hayat sosyolojisi bağlamında yeniden ele almayı deneyen Zekeriya Menak, Gündelik Hayat Sosyolojisi başlığını taşıyan kitabında Subaşı'nın edebi üslupla yazdığı eserlerindeki gündelik hayat vurgularına yoğunlaşıyor. Kitabında Subaşı'nın sosyo-edebi anlatı türü eserlerini sosyal etkileşimin davranış örnekleri ve düzenlilikleri çerçevesinde tasnif eden Menak, Subaşı'nın eserlerindeki arkadaşlık-dostluk, aile ve komşuluk ilişkileri, ben ve öteki, kuşak farkı olarak kavramlaştırılabilecek çeşitli toplumsal örüntüleri tasnif ediyor. Kitabında Subaşı'nın ilgili eserlerini gündelik hayat sosyolojisinin teorik imkan ve çeşitliliklerini kullanarak çözümleyen Menak, gündelik hayat sosyolojisinin de sosyolojinin tarihsel gelişimi ve teorik bütünlüğü içinde düşünülmesi gerektiğini vurguluyor. Bu sebeple kitabında sosyolojik teorilerde gündelik hayat sosyolojisinin ele alınma şekillerini tartışan Menak, Necdet Subaşı'nın anılarına ve gözlemlerine dayalı edebi sosyolojik çözümlemelerinin muhtemel teorik çeşitliliğini gösteriyor.

Necdet Subaşı sosyoloji doçenti. Din sosyolojisi uzmanı. Menak onun Türk modernleşmesine dair yaptığı çözümlemeleri, farklı sosyolojik teoriler ve söylemler kullanımında izlediği güzergahları ana hatlarıyla ele alıyor. Onun kendi hayat tecrübesinden süzerek çıkardığı edebi eserlerinde gündelik hayatın refleks alanlarıyla ilgili çözümlemeler yer aldığını vurgulayan Menak, böylelikle bu çözümlemelerin teorik kaynaklarını ve temel çerçevesini soruşturuyor. Subaşı'nın mezkur eserlerinde Osmanlı'dan Cumhuriyetin kuruluşuna, o günden bugüne toplumun geçirdiği değişimleri ve değişim dinamiklerini bir süreklilik çerçevesinde anlamaya çalıştığını belirten Menak, onun gündelik hayata ilişkin anlatı formlarında 'anlam kodları'na yaptığı vurguya dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor.

Subaşı'nın sosyolojik perspektifinin "hayattan kopuk olmayan kitabi bilgilerle, kitaptan bağımsız olmayan yaşam deneyimlerinin kendine özgü bir sentezi"ne dayandığına işaret eden Menak, Subaşı'nın eserlerinden gündelik hayat sosyolojisini ilgilendiren birçok anlatıyı seçerek yorumluyor. Zekeriya Menak, Subaşı'nın sosyo-edebi anlatı formuyla harmanladığı eserlerinin dört başı mamur bir Türkiye okuması olarak anlaşılabileceği sonucuna varıyor: "Subaşı'nın anlatıları, bu topraklarda nefes alan herkese gösterilmesi gereken kıymet ve değerin mahiyetine ilişkin bir örneklik çok sağlam bir örneklik oluşturmaktadır."


7 Haziran 2024 Cuma

En büyük eksiğimiz aşktır

 Hayatın en temel ölçütü nedir? Bu soruya verilebilecek çeşitli cevaplar arasında en önemlisi belki günümüz hayatlarında eksikliği hissedilenin ne olduğunu sormak olabilir. Günümüz hayatlarında karşılaşılan sorunların kökünde büyük ihtimalle bu eksiklik yer alıyordur. Aşk diye bir eksiğimizin olduğunu bilinçli olmasa da bilinçdışı mekanizmalarla sürekli hissettiğimizi vurguluyor Fatmanur Altun'un kitabı. Bu eksikliğin nasıl giderileceğine ilişkin gerçek bir bilgi sahibi de sayılmayız ona kalırsa. Ama hayatlarımızda karşılaştığımız problemlerin kökünde bu eksiklik var ve bu problemler bu eksikliği bize gösteren birer semptomdan ibaret. Bu semptomların farklı safhalarda farklı kılıklar aldığını, zamanın ruhuna uygun bir tarzda başka başka kisvelerle göründüğünü ifade eden Altun, toplumsal inşa sürecimizin akamete uğramasında bu meselelerin payı olduğuna değiniyor.

Bütün yollar ona çıkıyor

Kültürel dünyamızın temel değerlerinin Yunus Emre'nin önemli bir şiirinde geçtiği üzere "Yaratılanı Yaratan'dan dolayı sevmek" olduğunu belirten Altun medeniyetimizin kurucu yapı taşının aşk olduğuna dikkat çekerek birbirimizle ve/veya eşyayla ilişkilerimizin bozulmasının sebebini de aşksızlık olarak teşhis ediyor. Bu sorunlara yönelik ne kadar sosyolojik çözümleme yapılırsa yapılsın bütün yolların insan tekleri olarak aşkı deneyimleme kapasite ve yeteneğimizin erozyonuna vardığına inanıyor Altun.

Dört bölümden oluşan kitabında bu bölümleri fert, kadın-erkek, aile ve yaşam kültürü olarak adlandıran Fatmanur Altun her bölümde toplumsal ilişkilerimizdeki yamuklukları ele alıyor. Sözgelimi Fert başlığını taşıyan ilk bölümde günümüzde ferdin "kendine ait bir hususiyeti, yüzü, sesi olmayan; ne Tanrı ile ne de devletle bizzat ilişki kurmasına izin verilen, her iki ilişki biçimi için de aracılara müracaat etmesi gereken, kendi başına anlamsız bir yapboz parçasından ibaret" olduğunu tespit eden Altun, bu bölümdeki yazılarında fert olarak dünyaya geldiği halde bireyleşmeye (ancak kitle içinde anlamlı bir varlığa) zorlanan insanın yaşadığı gerilimlere mercek tutan yazılara yer veriyor. Pop ve medyatik hayatlar, hedonist baskılar, tüketim toplumunun sendromları bu yazıların başlıca temaları. Öyle ki bu hayatlar içinde aşk bile bir 'meta'ya dönüştürülmüştür. Aşkı hem tanımlayıp hem de onu seri olarak üreten endüstri, bir yandan aşk konulu popüler kültür ürünü satar bir yandan da aşkı arzulayan kalabalıkların taleplerini karşılayarak ciddi oranda kâr eder. Aşkın farklı varyasyonlarını yok ederek onu tek tipleştirip üretim bandına yerleştiren bu endüstriyel anlayış modern kültürdeki bir çelişkiye işaret etmemize de imkân sağlar: Modern kültür bir yandan insanları benmerkezciliğe davet edip egoistleştirken bir yandan da aşkın varlığına onları ikna etmek zorunda kalır. Aşkın tenselliğe indirgenip popüler kültür ürünlerine tevdi edilmesi, ayrıca onu bir şekilde pasif bir tüketim tarzına, hedonist bir deneyime ve "Hadi şimdi ikimiz de beni sevelim!" narsizmine indirgenmesi modern kültürün çelişkiden kurtulma tarzıdır belki de.

Kitabın son sözündeyse Fatmanur Altun İsrail'in Gazze'de işlediği soykırım suçuna temas ederek "Eğer yaşarsak Filistin etrafında toplanan iyilerle onu yok etmeye çalışan kötüler arasında geçen bu destanın şahitleri olarak onu hafızamıza iyice kazımalıyız ve gelecek nesillere anlatmalıyız" cümlelerini kullanıyor.