Türkiye’de öteden beri en zor işlerden biri de yeni bir
dergi çıkarmak olarak görünür. Dergi ister edebî-kültürel alanda isterse başka
bir alanda yayın yapacak olsun, bağımsız, herhangi bir sermaye grubuna
dayanmaksızın kendi yağıyla kavrulabilecek bir kıvama hiçbir zaman ulaşamaz.
Dağıtım meselelerinden tutun da satış gelirlerinin derginin masraflarını
çıkarmadaki yetersizliğine kadar birçok hususla uğraşmak zorunda kalır dergi
çıkaranlar. Bu tür mali sorunların yanısıra daha önemli bir konu, yani derginin
münderecatının her sayıda önceki sayılarla en azından aynı kıvamda
sürdürülmesini sağlamak meselesi vardır. Demem o ki önceki sorunlarla birlikte,
onların üstüne bir de dergiye eserlerle katkı verenlerin kaprisleriyle uğraşmak
zorundasınızdır, ayrıca dergiye her eser gönderenin de derginin okuru olduğu
şüphelidir. 1990'larda 2 aylık yayınlanan Sombahar dergisinin yayın
yönetmeni dergi kapanırken son söz olarak şunu yazmıştı: "Dergimize şiir
gönderenlerin sayısı, satış tirajımızdan fazla."
Oysa dergiler her kültür için o kültürün ara sokakları
mesabesindedir Cemil Meriç merhumun anlatımı uyarınca. Kültürel caddeleri
oluşturan kitaplara nazaran dergiler herhangi bir kültürü, o kültürün
gelişmesine imkân sağlayan ortamı, dönemi, isimleri daha iyi kavrayabilmemiz bakımından
handiyse daha değerli ve daha gereklidir. Bir yerde dergilerin probleminin
bundan dolayı doğrudan doğruya edebiyatın da temel problemleri arasında yer
aldığını iddia edebiliriz.
2020 yılında çıkmaya başlamış yeni dergiler arasında şiir
alanında iki ayda bir yayınlanan Şiirversus ve Buzdokuz dergilerinin
farklı bir önemi olduğunu düşünüyorum. Bu önem büyük ölçüde onların günümüz
şiirine ilişkin taşıdıkları açıklayıcı niteliklerden neşet ediyor.
Yayın yönetmenliğini Furkan Çalışkan’ın yaptığı Şiirversus,
ünlü Alman şair Hölderlin’in dili ‘mülklerin en tehlikelisi’ sayan görüşüne
açıkça bir telmih içeren “Şiir, sahiden ‘mülklerin en tehlikelisi’ midir?” diye
sorarak başladığı yayın hayatında “ne gecikmiş anlamların ne de gelecek
imkanların peşinde” olmadığını, “yeni göstergeleri” izleyeceğini belirterek
şiir denen “kamaşma”ya insan olmanın meselelerini davet edeceklerini vaat etti.
İlk sayısında “ıssızlık” harici başka hiçbir müştereği olmayan şiirler kadar
şimşek çakması ve ardından gelen gök gürültüsü arasındaki o kamaşmayı yaşayan
şiirlere de sayfalarını açan Şiirversus’un esasen “karşı”, “aleyhinde”
anlamlarına gelen Latince versus edatına önem verdiğini görebiliriz.
Ancak derginin versus deyişini bir karşıtlıktan çok bir ‘karşılaşma’,
hatta ‘birliktelik’ tarzında kavradığını da söylemeliyiz. Bununla birlikte bu
birliktelik uyumlu ve insicamlı olmaktan çok ‘çatışmalı’ bir birliktelik, her
ne kadar ‘çatışma’nın ana unsurları tam olarak tebellür etmemişse de.
Görebildiğim kadarıyla Şiirversus’un ilk iki
sayısında onca erkek şair arasında sadece iki kadın şairin yer alması (birinci
sayıda Zülal Yılmazer, ikinci sayıda Gökçe Özel) derginin “kadın şairler”
konusunda özel bir hassasiyetinin olup olmadığı sorusunu da gündeme getiriyor.
Derginin ilk sayısında Ezra Pound’dan ve Percy Bysshe Shelley’den şiir
çevirileri yer alırken ayrıca “Çevirmen versus Çevirmen” bölümünde de Ali
Püsküllüoğlu ile Cevat Çapan’ın Arshibald Macleish’in Ars Poetica’sını
çevirileri mukayese ediliyor. İkinci sayıda aynı bölüme konu çevirmenler ise
Talat Sait Halman ile İsmail Haydar Aksoy. İkinci sayıda ayrıca “Dergi versus
Dergi” başlıklı bir bölümün daha oluşturulduğunu görüyoruz. Bu bölümde Mehmet
Emin Küçüker Olağanşiir ile Başka Dünyalar dergilerini
irdelerken, Samet Karataş da Kaygusuz ve Aşkar dergilerinde
yayınlanan eserleri eleştirel bir bakışla ele alıyor. Dergide şairler ve
eleştirmenlerle yapılan söyleşiler de yer alıyor. İlk sayıdaki söyleşide İsmet
Özel’in şiir ve düşüncelerini ünlü Alman siyaset felsefecisi ve hukukçu Carl
Schmitt’in ‘partizan’ teorisi ekseninde ele alan Aynı Adam kitabıyla
bildiğimiz Hüseyin Sarı yer alırken ikinci sayıda şair Hakan Şarkdemir ile
söyleşi gerçekleştirilmiş.
Şiirversus’a mukabil daha insicamlı, şiir anlayışı
bakımından birbirleriyle aynı istikamete sahip metinlere yer verdiğini
gördüğümüz Buzdokuz ise yaygın beğeni kalıplarına karşıt bir şiir
anlayışını vaat ediyor. Buzdokuz bu açıdan “ileri şiir” nitelemesini
kullanarak estetik-politik alandaki çıkar temelli ittifaklara karşı kendini bir
kale olmakla tavsif ediyor. Genel yayın yönetmenliğini Hayriye Ünal’ın yaptığı
dergide Hakan Şarkdemir şiir, Murat Üstübal eleştiri ve Atakan Yavuz da tercüme
editörlüklerini üstlenmiş. Tercümeye özel bir editörlük tahsis edilmesinden de
anlaşılacağı üzere derginin bu alana da ayrı bir önem atfettiği görülebilir. Buzdokuz’u
“mevcut dünyanın sonunu getiren madde” şeklinde anlamlandırarak “şiirin bilinen
dünyanın dışında simgesel bir alanda ortaya çıktığına işaret” eden başyazıya
göre şiir gerçekten şiirse herkesin peşinden koştuğu dünyadan bir kopuşu
gerektiriyor. Bu kopuşa gelip geçici de olsa “özgürlük” deme yanlısı Buzdokuz.
Dünyayı, “kendi sonunu düşleyen bir madde”nin, “bir bakıma şiir”in içinde
tasavvur eden çıkış yazısı uyarınca son derece açık bir dille yazılmış şu
cümleyi aktarmanın tam sırası: “Bize şiir ve teoriyi, insanın meselelerinin
etrafında bir araya getirecek bir dergi gerek. Bu dergi bunun için var.”
Yapılan bu belirleme doğrultusunda ilk sayısında “Şiirin çıkarsızlığını” dosya
konusu edinen derginin böylelikle her sayıda şiire değgin belli bir konuyu
dosyalar oluşturarak ele alacağını kestirebiliriz, nitekim 2020’de yayınlanan
ikinci sayısının adı konmamış dosya konusunu da “eleştiri” teşkil etti.
Buzdokuz’un ilk iki sayısında yer alan şiirlerde
sergilenen şiir anlayışlarının daha önceden Osman Özbahçe’nin yönetiminde çıkan
Karagöz dergisindeki anlayışlarının bir devamı olduğu söylenebilir.
Serkan Işın’ın partizanlığını yaptığı görsel şiir, Murat Üstübal’ın biçimci,
Hakan Şarkdemir’in modern epik, Osman Özbahçe’nin ‘imgeci realist’, Hayriye
Ünal’ın ‘çoksesli’ (Özbahçe’nin şiiri için yapılan bu niteleme Üstübal’a ait)
şiir anlayışlarının karşılıklı etkileşimi içinde yeni isimlere de yer veren
dergide şiirleriyle dikkat çeken bu yeni isimler arasında Emre Söylemez, Zehra
Gündoğmuş, Mert Özden, Yusuf Koşal vardı. Dergi, eleştirel teorik yazılar
haricinde kendi anlayışına uygun şiir çevirileriyle de ilgi topladı. İlk iki
sayıda Luke Bradford, Astra Papaschrictodoulou, Anita Sezgener, Anthony
Etherin, Michel Deguy, Louis Zukofsky şiirleri tercüme edilen isimlerdi.
Derginin ilk sayısında ressam Komet ile bir söyleşi de yer aldı. Söyleşiyi Ali Yoksuz,
Hayriye Ünal ile Nalan Kulunç gerçekleştirmiş. Dergi içindeki bölüm
adlandırmalarında dijital kültüre ait “ESC, CTRL+A, HOME, CTRL+S, CTRL+Z, PRT
SC, CAPS LOCK, END” kullanımı da “bilinen dünya”nın metaphora’sından, yani
“sınır ötesi”nden anlaşılanın ne olduğunu göstermesi bakımından ilgiye değer.
Diğer yandan T Dergi’nin ilk sayısında yer alan
yazısında 2020’de çıkan şiir dergilerini de dahil ederek dergilerde yayınlanan
şiirlerin hemen hepsinde “Türkçe’nin sesi”nin olmadığını savlayan Mehmet
Aycı’nın “Bu dergilerdeki şiir kavganın başladığı yerden mi parlıyor? Hayır.
Bir var etme, üretme kaygısı mı, alın terinden mi parlıyor? Hayır. Yazının ve
yazgının parlaması mı? Hayır. Niye soruyorum ki. Parlama mı var sanki.” ifadelerinde
aşırılık gözlemlediğimizi de belirtelim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder