15 Temmuz 2026 Çarşamba

İKİ YENİ DERGİ: ŞİİRVERSUS İLE BUZDOKUZ

 


Türkiye’de öteden beri en zor işlerden biri de yeni bir dergi çıkarmak olarak görünür. Dergi ister edebî-kültürel alanda isterse başka bir alanda yayın yapacak olsun, bağımsız, herhangi bir sermaye grubuna dayanmaksızın kendi yağıyla kavrulabilecek bir kıvama hiçbir zaman ulaşamaz. Dağıtım meselelerinden tutun da satış gelirlerinin derginin masraflarını çıkarmadaki yetersizliğine kadar birçok hususla uğraşmak zorunda kalır dergi çıkaranlar. Bu tür mali sorunların yanısıra daha önemli bir konu, yani derginin münderecatının her sayıda önceki sayılarla en azından aynı kıvamda sürdürülmesini sağlamak meselesi vardır. Demem o ki önceki sorunlarla birlikte, onların üstüne bir de dergiye eserlerle katkı verenlerin kaprisleriyle uğraşmak zorundasınızdır, ayrıca dergiye her eser gönderenin de derginin okuru olduğu şüphelidir. 1990'larda 2 aylık yayınlanan Sombahar dergisinin yayın yönetmeni dergi kapanırken son söz olarak şunu yazmıştı: "Dergimize şiir gönderenlerin sayısı, satış tirajımızdan fazla."

Oysa dergiler her kültür için o kültürün ara sokakları mesabesindedir Cemil Meriç merhumun anlatımı uyarınca. Kültürel caddeleri oluşturan kitaplara nazaran dergiler herhangi bir kültürü, o kültürün gelişmesine imkân sağlayan ortamı, dönemi, isimleri daha iyi kavrayabilmemiz bakımından handiyse daha değerli ve daha gereklidir. Bir yerde dergilerin probleminin bundan dolayı doğrudan doğruya edebiyatın da temel problemleri arasında yer aldığını iddia edebiliriz.

2020 yılında çıkmaya başlamış yeni dergiler arasında şiir alanında iki ayda bir yayınlanan Şiirversus ve Buzdokuz dergilerinin farklı bir önemi olduğunu düşünüyorum. Bu önem büyük ölçüde onların günümüz şiirine ilişkin taşıdıkları açıklayıcı niteliklerden neşet ediyor.

Yayın yönetmenliğini Furkan Çalışkan’ın yaptığı Şiirversus, ünlü Alman şair Hölderlin’in dili ‘mülklerin en tehlikelisi’ sayan görüşüne açıkça bir telmih içeren “Şiir, sahiden ‘mülklerin en tehlikelisi’ midir?” diye sorarak başladığı yayın hayatında “ne gecikmiş anlamların ne de gelecek imkanların peşinde” olmadığını, “yeni göstergeleri” izleyeceğini belirterek şiir denen “kamaşma”ya insan olmanın meselelerini davet edeceklerini vaat etti. İlk sayısında “ıssızlık” harici başka hiçbir müştereği olmayan şiirler kadar şimşek çakması ve ardından gelen gök gürültüsü arasındaki o kamaşmayı yaşayan şiirlere de sayfalarını açan Şiirversus’un esasen “karşı”, “aleyhinde” anlamlarına gelen Latince versus edatına önem verdiğini görebiliriz. Ancak derginin versus deyişini bir karşıtlıktan çok bir ‘karşılaşma’, hatta ‘birliktelik’ tarzında kavradığını da söylemeliyiz. Bununla birlikte bu birliktelik uyumlu ve insicamlı olmaktan çok ‘çatışmalı’ bir birliktelik, her ne kadar ‘çatışma’nın ana unsurları tam olarak tebellür etmemişse de.

Görebildiğim kadarıyla Şiirversus’un ilk iki sayısında onca erkek şair arasında sadece iki kadın şairin yer alması (birinci sayıda Zülal Yılmazer, ikinci sayıda Gökçe Özel) derginin “kadın şairler” konusunda özel bir hassasiyetinin olup olmadığı sorusunu da gündeme getiriyor. Derginin ilk sayısında Ezra Pound’dan ve Percy Bysshe Shelley’den şiir çevirileri yer alırken ayrıca “Çevirmen versus Çevirmen” bölümünde de Ali Püsküllüoğlu ile Cevat Çapan’ın Arshibald Macleish’in Ars Poetica’sını çevirileri mukayese ediliyor. İkinci sayıda aynı bölüme konu çevirmenler ise Talat Sait Halman ile İsmail Haydar Aksoy. İkinci sayıda ayrıca “Dergi versus Dergi” başlıklı bir bölümün daha oluşturulduğunu görüyoruz. Bu bölümde Mehmet Emin Küçüker Olağanşiir ile Başka Dünyalar dergilerini irdelerken, Samet Karataş da Kaygusuz ve Aşkar dergilerinde yayınlanan eserleri eleştirel bir bakışla ele alıyor. Dergide şairler ve eleştirmenlerle yapılan söyleşiler de yer alıyor. İlk sayıdaki söyleşide İsmet Özel’in şiir ve düşüncelerini ünlü Alman siyaset felsefecisi ve hukukçu Carl Schmitt’in ‘partizan’ teorisi ekseninde ele alan Aynı Adam kitabıyla bildiğimiz Hüseyin Sarı yer alırken ikinci sayıda şair Hakan Şarkdemir ile söyleşi gerçekleştirilmiş.

Şiirversus’a mukabil daha insicamlı, şiir anlayışı bakımından birbirleriyle aynı istikamete sahip metinlere yer verdiğini gördüğümüz Buzdokuz ise yaygın beğeni kalıplarına karşıt bir şiir anlayışını vaat ediyor. Buzdokuz bu açıdan “ileri şiir” nitelemesini kullanarak estetik-politik alandaki çıkar temelli ittifaklara karşı kendini bir kale olmakla tavsif ediyor. Genel yayın yönetmenliğini Hayriye Ünal’ın yaptığı dergide Hakan Şarkdemir şiir, Murat Üstübal eleştiri ve Atakan Yavuz da tercüme editörlüklerini üstlenmiş. Tercümeye özel bir editörlük tahsis edilmesinden de anlaşılacağı üzere derginin bu alana da ayrı bir önem atfettiği görülebilir. Buzdokuz’u “mevcut dünyanın sonunu getiren madde” şeklinde anlamlandırarak “şiirin bilinen dünyanın dışında simgesel bir alanda ortaya çıktığına işaret” eden başyazıya göre şiir gerçekten şiirse herkesin peşinden koştuğu dünyadan bir kopuşu gerektiriyor. Bu kopuşa gelip geçici de olsa “özgürlük” deme yanlısı Buzdokuz. Dünyayı, “kendi sonunu düşleyen bir madde”nin, “bir bakıma şiir”in içinde tasavvur eden çıkış yazısı uyarınca son derece açık bir dille yazılmış şu cümleyi aktarmanın tam sırası: “Bize şiir ve teoriyi, insanın meselelerinin etrafında bir araya getirecek bir dergi gerek. Bu dergi bunun için var.” Yapılan bu belirleme doğrultusunda ilk sayısında “Şiirin çıkarsızlığını” dosya konusu edinen derginin böylelikle her sayıda şiire değgin belli bir konuyu dosyalar oluşturarak ele alacağını kestirebiliriz, nitekim 2020’de yayınlanan ikinci sayısının adı konmamış dosya konusunu da “eleştiri” teşkil etti.

Buzdokuz’un ilk iki sayısında yer alan şiirlerde sergilenen şiir anlayışlarının daha önceden Osman Özbahçe’nin yönetiminde çıkan Karagöz dergisindeki anlayışlarının bir devamı olduğu söylenebilir. Serkan Işın’ın partizanlığını yaptığı görsel şiir, Murat Üstübal’ın biçimci, Hakan Şarkdemir’in modern epik, Osman Özbahçe’nin ‘imgeci realist’, Hayriye Ünal’ın ‘çoksesli’ (Özbahçe’nin şiiri için yapılan bu niteleme Üstübal’a ait) şiir anlayışlarının karşılıklı etkileşimi içinde yeni isimlere de yer veren dergide şiirleriyle dikkat çeken bu yeni isimler arasında Emre Söylemez, Zehra Gündoğmuş, Mert Özden, Yusuf Koşal vardı. Dergi, eleştirel teorik yazılar haricinde kendi anlayışına uygun şiir çevirileriyle de ilgi topladı. İlk iki sayıda Luke Bradford, Astra Papaschrictodoulou, Anita Sezgener, Anthony Etherin, Michel Deguy, Louis Zukofsky şiirleri tercüme edilen isimlerdi. Derginin ilk sayısında ressam Komet ile bir söyleşi de yer aldı. Söyleşiyi Ali Yoksuz, Hayriye Ünal ile Nalan Kulunç gerçekleştirmiş. Dergi içindeki bölüm adlandırmalarında dijital kültüre ait “ESC, CTRL+A, HOME, CTRL+S, CTRL+Z, PRT SC, CAPS LOCK, END” kullanımı da “bilinen dünya”nın metaphora’sından, yani “sınır ötesi”nden anlaşılanın ne olduğunu göstermesi bakımından ilgiye değer.

Diğer yandan T Dergi’nin ilk sayısında yer alan yazısında 2020’de çıkan şiir dergilerini de dahil ederek dergilerde yayınlanan şiirlerin hemen hepsinde “Türkçe’nin sesi”nin olmadığını savlayan Mehmet Aycı’nın “Bu dergilerdeki şiir kavganın başladığı yerden mi parlıyor? Hayır. Bir var etme, üretme kaygısı mı, alın terinden mi parlıyor? Hayır. Yazının ve yazgının parlaması mı? Hayır. Niye soruyorum ki. Parlama mı var sanki.” ifadelerinde aşırılık gözlemlediğimizi de belirtelim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder