Sezai Karakoç, 3 bin 500 kişinin hayatını kaybettiği Varto depremi ardından yazdığı bir yazıda “Aç kalacakları, evsiz kalacakları, salgınla kırılacaklarını yazıp durdular. Bunlar gerçek bile olsaydı, insan, oradakilere acıyarak bunu saklardı. Bir insanlık çağında, bir erdem medeniyetinde, böyle bir felaket önünde, insanlar susar. Yardımdan başka bir şey düşünmez. Teselli ve umut verir. Tedbir ve tenkitler, sorumluların kulağına fısıldanır. Hesap, felakete uğrayanlar kurtarılıp acının üstünden belli bir gün geçtikten ve durum biraz yatıştıktan sonra sorulur” diyor. Aynı yazının başka bir yerinde ise depremde ölenlerin dilinden “Durun. Birdenbire hiçliğe çarptık. Varlığı bulduk. Biz, dağılan kitabın uçuşan yapraklarıysak, siz de orada kalan yapraklarısınız. Yaprakların toplanıp kitabın yine kitap yapılacağı gün gelecektir. Hiçliği bilin, varlığı bilin ve öğretin. Siz, bu dünyadan uzanmış bir elin çevirdiği yapraklarsınız. Sizi okusunlar ve burayı bilmeğe başlasınlar. Yapılarınızı sağlam ve elverişli yapın ama sade ona güvenmeyin. O yapıdan size daha yakın olana güvenin” demeyi de ihmal etmiyor.
6 Şubat’ta gerçekleşen ve Anadolu coğrafyasının tarihinde
handiyse en büyük ‘doğal’ felaket sayabileceğimiz, Türkiye’nin üçte birini
etkileyerek 45 bini aşkın canımıza mal olan “ikiz depremler”in oluşturduğu
ahvalde bu depremden siyasi, sosyal, ticari, medyatik yahut başka türden bir
çıkar sağlamaya çalışanların bol bol konuştuğuna, bu konuşmaların muhtevasının
ise ekseriyetle gerçekdışı -doğrudan söylemek belki en iyisi- yalan ve yanlış
olduğuna şahit olduk. Sezai Karakoç’un yazdığı gibiydi her şey: İnsanlar
susuyordu, teselli ve umut veriyordu; ancak erdem medeniyetine dahil
olmayanların ise bol bol konuştuğunu görüyorduk. Kimi baraj çatırdattı, kimi
ise yardım edenleri aşağılamak gayesiyle olmadık iftiraları savurdu. Devleti
düşman görenleri de gördük, kendi ırkçı yahut başka tür fantezilerini
depremzedeler üstünden tatmin etmeye çalışanları da. Sözümona bir akademisyen
uydurduğu yalan sonrası verdiği polis ifadesinin ardından sosyal medyada
paylaştığı mesajda kendisini destekleyenlere teşekkür ediyordu. Hatta bir parti
başkanı yerkabuğunun Anadolu plakasının Arap plakası tarafından sürekli
sıkıştırıldığını söyleyerek kendi partisinin mülteci karşıtlığını
meşrulaştırmaya bile çalıştı.
Sosyal medyadaki bazı kripto hesaplar tarafından
yaygınlaştırılan ve deprem dolayısıyla yaşadığımız acıyı kanırta kanırta
çoğaltmaya uğraşan bühtanlar depremzedelere teselli vermeye ve umut olmaya
çabalayanların şevk ve iradesini kıramayacaktı elbette; lakin ahlak dışılığın
ve siyasi çıkarcılığın bu kadar yaygın oluşu da bizi korkutmuyor değildi.
Her nedense başka zamanlarda seslerini pek duymadığımız
ya da seslerinin bize duyurulmadığı jeologların, bilim adamlarının seslerinin
gür çıkmaya başladığını da fark ediyorduk elbette. Kimi “Ben söylemiştim. Doğu
Anadolu fay hattı Elazığ depremi ardından stres yüklenmişti. Kırılacaktı. Ne
yazık ki uyarım doğru çıktı” derken kimi de uzunca bir süredir süren
çalışmalarını pazarlama fırsatı bulmuşçasına TV’lerde boy gösteriyor, nerelere
niçin dikkat etmemiz gerektiğini uzun uzadıya bize izah ediyor, tahminlerini
sıralıyordu.
Neyi nasıl ne zaman konuşacağımızı kestirmeye fırsat
bulamadığımız gibi neden nasıl ve niçin susmamız gerektiğini de bilmiyorduk.
Gerçekleşmesi her ne kadar ‘doğal’ sayılsa da alımlanışında mutlaka beşerî
birtakım derslerin çıkarılmasının gerekli olduğu depremler ise ister öncü ister
artçı olsun sürüyordu. Kimimiz artçı depremlerin artık günlük üç yüzün altına
düşmesi ile normalleşmeye başladığımızı savlıyor ve teselli buluyordu kimimiz
de binaların inşasında ve kullanımında yaşanan birçok sıkıntıyı gündeme
getirmeye çalışıyordu.
Deprem bölgesi haricindeki şehirlerde deprem öncesi fahiş
fiyata satılan evlerin fiyatının bir anda yarı yarıya azalması, ev kiralarının
tekrar yükselişe geçişi gibi toplumsal ve iktisadi ahlaksızlığı belgeleyen
örnekler geleceğe dair umutlarımızı törpülerken buna zıt olarak Türk halkının
ideolojik, toplumsal, siyasal ve kültürel olarak çok farklı kesitleri
tarafından deprem bölgesine yapılan hasbi yardımların çokluğu ise enseyi
karartmamamızın gerektiğini vurguluyordu.
Yolumuz metafiziğe çıkınca konuşmanın da susmanın da
anlamsızlaştığını elbette biliyorduk. Ama yine de merak ediyorduk: Acaba ne
zaman konuşmalı ya da susmalıyız?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder