19 Temmuz 2026 Pazar

TÜRK TARİHİ ANADOLU’YA SIĞAR MI?

 “Türk tarihi” mümkün mü?

İlkin başlığımızdan başlayalım: “Türk tarihi” deyişi genelde Anadolucular için muğlak ve kabul edilemezdir. Sözgelimi, 1924 yılında çıkmaya başlayan Anadolu mecmuasında “Milli Tarihimizin İsmi” adlı bir makale yayınlayan Mükrimin Halil Yinanç için Türk tarihi “Anadolu Tarihi”dir. O, Selçuklu Türkü, Osmanlı Türkü gibi kullanımları eleştirerek Anadolu’yu bir hanedan tarihi ile eşleştirmenin yanlış olduğunu, milli tarih kastedilerek en fazla “Anadolu Türkleri Tarihi” denebileceğini ileri sürer. Yinanç’a göre, ırk birliği, ulus birliği biçiminde değerlendirilmemelidir. Türk Tarihi adlandırmasıyla dünya üzerindeki bütün Türk oluşumlarının tarihinin kastedildiğini vurgulayan Yinanç bir Türk devletinin vatanı olması dolayısıyla Anadolu topraklarında yaşanan tarihin Anadolu Türkleri Tarihi ya da Anadolu Tarihi biçiminde adlandırılması gerektiğini düşünür.

Aynı adlandırmaya Nurettin Topçu’da da rastlamak elbette şaşırtıcı değildir. Topçu Yarınki Türkiye adlı kitabında yer alan bir makalede şöyle der sözgelimi: “Bizim milletimiz, Orta Asya’dan kaynayan Türk ırkından çıkmış ve dokuz yüz yıl önce Anadolu’da kurulmuştur. İlmi adı ‘Anadolu Türkleri Tarihi’ olan bu tarih ve bu millet, Türk ırkından ayrılan Oğuz boylarının Müslüman olarak Anadolu’ya yerleşmesiyle başlamış oldu. Göçebe olan Türkmen Anadolu’da toprağa yerleşti; cenkçi iken çiftçi oldu. Şamanlıktan kurtulup İslâm’a sığındı… Dokuz yüzyıldan beri Anadolu’da yaşayan millet İslâm’ın sinesinde yaşayan bu çiftçi millettir.”

 

Milli Tarihimizin Coğrafyası Yoksa Belirsiz mi?

Anadolu Türklüğü’nün tarihini Malazgirt zaferi öncesinden başlatan Yinanç beş zamansal dilimle, yani sügar valileri (Abbasi halifeleri döneminde Anadolu’daki Türkler), Al-i Selçuk, Tavaif-i Müluk, Al-i Osman ve Cumhuriyet dönemi olarak belirlediği yaklaşık bin 200 yıllık bu dönemden milletleşme bakımından çok da emin değildir. Çünkü başka bir çalışmasında “…bin yıllık tarihe ve meydana getirilmiş olan hazır bir vatana mâlik olan milletimizin diğer Türklerden ayrı ve müstakil bir devlet ve tarihi vardır” ifadelerini de kullanır. Malazgirt zaferiyle başlayan milli tarih, coğrafya temellidir; lakin coğrafyanın kendi tarihi ile milli tarih pek örtüştürülmez. Malazgirt Zaferi’ni milli tarihin miladı kabul eden Yinanç, Anadolu’daki Türklerin tarihini, Hititler yahut Anadolu’ya eski çağlarda göçmüş Turanî halkları esas alarak başlatmayı peşin peşin reddeder. Anadolu’ya Maveraünnehir’den Anadolu’yu fethedebilmek için Abbasiler tarafından gönderilen Türk askerlerinin yerleşimi de Anadolu Türklüğü’nün başlangıcında yer almaz. Bu dönem ancak Anadolu’nun fethine ve Türk yerleşimine hazırlık olması bakımından bir zemindir Yinanç’ın gözünde. Bu tarih kurgusunun yol açtığı ilk şey Anadoluculuk tarafından önemsendiğini inkâr etmeyeceğimiz tarihsel süreklilik fikrinin inkarını içermesidir. Milli tarihi coğrafya zemininde temellendirmek isterken Anadolucular tıpkı eleştirdikleri Turancılar ve İslamcılar gibi realiteden kopar ve İslam medeniyet havzasıyla Türk dünyasından kopmak, tarihi çevreye bigâne kalmak gibi bir sonuca yol açarlar. Anadolucular, tarih boyunca ve hemen bugünkü sınırlarıyla çevreden, İslam aleminden ve Türk dünyasından yalıtılmış bir Anadolu tasarlar.  Yinanç’ın eserlerinde karşılaşılan bu ikirciklilik ve belirsizlik Anadolu Türkleri Tarihi’nin yaşandığı coğrafya, yani Anadolu için öngördüklerinde izlenebilir. Yinanç Anadolu Türklerinin fütuhat ve tavattunlarına ait bütün olayları Anadolu Türklüğünün tarihi içine dercetmekte, bu bakımdan Rumeli, Mağrip, Mısır ve Yemen gibi uzak coğrafyaları da pekâlâ bu tarihin konusu olabilecek bir içeriğe sahip kılmaktadır. Bu durumda Anadolu’nun sınırlarını belirleme sorunu ortaya çıkmaktadır: Hakikaten Anadolu nerede başlamakta ve nerede bitmektedir? Tarihsel kurgu kendine Anadolu coğrafyasını merkez edinmiştir de bu Anadolu nerededir?

 

     Nurettin Topçu’nun aradığı sentez

Süleyman Yalçın önderliğinde Aydınlar Ocağı tarafından 12 Eylül rejimine önerildiği ifade edilen Türk-İslam sentezinin ilk izlerine özellikle Nurettin Topçu’nun eserlerinde rastlanır. Milliyetçiliğimizin Esasları adlı eserinde “Anadolunun toprağı kanlarıyla yıkanan ecdadın ruhundan gelen ilham sayesinde, şuurlu zümrede İslam’ı Anadolunun tarihi ile içtimai yapısından ayırmayan gerçek sezgi hayat buldu. Anadolucular, gerçek milliyetçiliğimizi bin yıllık tarihimizden çıkararak onun kalbine İslam’ı koydular. Turancıların maddeci ütopizminin ve altı okların kaba realizmine karşılık Anadoluculuğun getirdiği ruhçu idealizm, coğrafyanın gerçeğinde ebediliğe göz koyan ruhların selamet davasını yaşatıyordu. Evvelkiler gibi o bir inkâr davası da değildi. Belki bin yıllık tarihin ruhundan sızan ilhamın mahsulü olmuştu. Gönülleri Cengiz Han’a değil Yıldırım Han’a, vicdanları boşluğa değil ebedîliğe götürüyordu. Bu ruhçu milliyetçiliğin temellerini Melikşah’ın ve Mevlana’nın, Yunuslarla Yavuzlarla kurduğu kabul edilmelidir” diyerek hem Turancı Türkçülüğü hem de CHP’yi eleştiren Nurettin Topçu, Anadoluculuğa üfürdüğü ruh ile Türk ülkesinde Türklükten ayrı bir İslam hayali kurmanın dar görüşlülük olduğunu da addeder. O handiyse Anadolu coğrafyasında Türklük ile İslam’ın olağandışı bir sentezine ulaşmış gibidir.

Bütün Anadolucular gibi ırk ile milleti birbirinden ayırt ederek düşünen Topçu Anadolu’ya gelen Türklerin, Etilerin medeniyetini kabul edip kendilerinden öncekilerin tekniğini aldıklarını ve çiftçi olduklarını söyler. Topçu elbette çiftçi bir Eti’yi, bozkırların savaşçı-göçmen Türk’üne yeğleyecektir. Şu sözler O’na aittir: “Eti çocukları, bugünkü Anadolu köylüsünün ilk kökleridir… Kısa boylu, tekerlek, yanık yüzlü, sakin alınlı Eti çocuğu gibi, bugünkü Anadolu’nun çocuğu olan kuru, yanık yüzlü…” Topçu, yine de “Soyumuz, Oğuz çocuklarının, Anadolu’nun dokuz yüz yıllık tarihi içinde bu topraklarla eriyip aslını kaybetmeyen Türk soyudur” demeyi de ihmal etmez, Etilerden Türkmenlerin sadece tekniği aldıklarını, aralarında herhangi bir kaynaşma olmadığını vurgulamaya gayret eder.

Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan’dan Hilmi Ziya Ülken, Mehmed Halid, Mükrimin Halil Yinanç, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nurettin Topçu’ya kadar hemen bütün Anadolucu’larda -özellikle erken dönemlerde- Anadolu’nun esas unsuru kabul edilen Oğuz Türklerinin birbirinden ayrı tutulup zaman zaman Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçukluları arasındaki ilişkinin ailevî yakınlığa indirgendiğini, Irak, Suriye ve Kafkasya’da yaşayan Türklerin Anadolucuların kurgusunu oluşturdukları milletin dışında tutulduğunu vurgulayabiliriz. Yunus Emre’nin yanında Ahmet Yesevi ismine kolay kolay rastlanmamasının bir sebebi sayabiliriz bu durumu. Coğrafî ayrılıklar, bazen mezhep ayrılıklarıyla, bazen de İngilizlere atıfla, anavatan ile müstemlekeler arasında yapılan bir ayrımla destekleniyordu. Anavatan dışındaki Oğuz Türkleri de müstemleke ahalisi durumuna indirgenebiliyordu.

 

Topçu’nun icadı: Türk-İslam sentezi

Yine de Nurettin Topçu’da Remzi Oğuz Arık, Hilmi Ziya Ülken, Mükrimin Halil Yinanç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Kaplan, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi Anadoluculara nazaran İslamiyet vurgusu daha belirgindir. O, milliyeti “soy”, toprak ve iktisattan oluşan maddi unsur ile din, dil, dilek birliğinden oluşan manevi unsurun birleşiminden ibaret sayar. Topçu bir yerde millete dini bir nitelik yükler ve şu sözleri kullanır: “Malazgirt’ten Sakarya’ya kadar mukaddes toprağa ruhlarını karıştıran ecdadın emaneti olan millet; zulmü de cehaleti de kabul etmek istemeyenler ona ne ad verirlerse versinler; toprağıyla, ahlâkı ve imanıyla, kaderi ve gerçek iradesiyle Anadolu Türk milletidir.”

İlginçtir, Topçu Anadolu’ya yerleşmeden önceki Türkmenlerin hayatlarını “anavatanı olmayan, dünün ve yarının hesabının kendisinden sorulmadığı yerlerde macera arayan ve yağmacılıkla yaşayan, zorbalık” hayatı olarak değerlendirmekte beis görmez. Hatta Topçu’ya göre, Anadolu’ya yerleşmiş Türkmen, toprağa bağlandıktan sonra Arap ve Orta Asya Türkü gibi göçebe olmaktan çıkıp sorumluluk sahibi olmuştur, “…bugün Anadolunun kendi milleti olan çiftçi köylüye, Orta Asyadaki türkmenin çocuğu demekten ziyade, Anadoluda yaşamış ve Anadoluyu kurmuş, ilerletmiş kavimlerin çocuğu, Anadolu tarihinin çocuğu demek daha doğru olur.” Asıl milli tarihi Türk’ün Müslüman oluşuyla başlatan Topçu “Anadolu’nun bizim olan tarihinde ona yeniden ruh ve hayat veren İslâm dininin ve bunu Anadolu’ya getiren Türkmen’in rolü büyüktür. Onun içindir ki biz millî tarihimize, Anadolu’da ilk medeniyetlerin yaşadığı devirlerden, yani binlerce sene evvelden başlayacak yerde, Anadolu’ya Türk unsur tarafından İslâm ruhunun saçıldığı devirlerden yâni bin yıl evvelinden başlıyoruz. Bu el bu ruhla Anadolu’da buluştu. Türkmen’i de, İslâm dinini de Anadolu’da tanıdık. Bunlar, Anadolu’da bizim oldular. Anadolu’nun Müslüman olan Türkmeni bizimdir. Onlar, Anadolu’ya yerleşirken, Anadolu binlerce yıllık tarihe ve zengin medeniyetlere sahib olmuştu. Türkmen’in Anadolu’ya getirdiği bir inkılâptır, yeni bir ruhtur. İslâm olmadan evvelki Anadolu bize benzemiyor. İslam onun ruhunu değiştirdi. Bu ruh başkalığı sebebiyle Anadolu’nun İslam’dan evvelki hayatını benimsemiyoruz” demekten kendini alamaz.

 

Osmanlı nefreti Batılıları kıskandırır!

Gerek Yinanç’ta gerekse Topçu’da kaygısını asla göremeyeceğimiz şey tarihsel bütünü kaybetme tehlikesidir. Bu isimler, Cumhuriyetçi Türk Tarih Tezi’nin etnik kökene dayalı tarihyazımına karşı coğrafyayı kutsayarak, bu coğrafya üzerinde ortak bir yaşam süren insanları dini ya da milli sezişlerle birbirine bağlayan mistikliğe yol göstererek siyasal pratikler oluşturmaya çabalar. Ayrıca her iki isimde de Osmanlı münafereti dikkat çekmektedir.

Osmanlı hanedanlığı Mükrimin Halil Yinanç için çoğunlukla Anadolu’nun ihmal edildiği dönemlerdir. Ona göre Osmanlı hanedanı yüksek Türk seciyesini kaybetmiş, yönetim devşirme unsurlara bırakılarak Türkler devletten dışlanmış, hatta devşirmeler intikam amacıyla zaman zaman Türkmenleri ezmiş, Türkmenler sık sık kozmopolit sayılabilecek Osmanlı’ya karşı ayaklanmış, Türk kanı anavatan dışında kalan bölgeler için boş yere akıtılmıştır. Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirerek Çandarlı sülalesini devlet kademelerinden uzaklaştıran Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’un fethinden sonra artık devleti Anadolu beyleriyle birlikte yöneten bir Türk hakanı ve millet reisi olmadığı, müstebit bir Roma imparatoru olduğu iddiası da Yinanç’a aittir. O, özellikle Kanuni’den itibaren Türklerin devlet yönetiminde görünür olmaktan çıktığını ve devletin kapıkulları tarafından idare edildiklerini düşünür. Mükrimin Halil’in bir diğer eleştirisi de padişahların Müslüman hükümdarların kızlarıyla evlenme ve kızlarını, kız kardeşlerini İslam ve Türk hanedanına mensup prenslere verme âdetinden vazgeçilmiş olmasıdır. Çünkü Yinanç, padişahların artık devşirme kökenlilerle evlenmeye başladıklarını, kızlarını ve kız kardeşlerini kendi kölelerine, devşirme çocuklarına verecek kadar bayağılaştıklarını düşünür.

Nurettin Topçu’nun Osmanlı hakkındaki olumsuz görüşleri de Yinanç’ın uzağına pek düşmez. Topçu da Yeniçeri Ocağı’na Müslüman edilerek alınan Hıristiyan unsurların milletimizin başına bela olduğunu, koca bir millet kuran tertemiz Türk hanedanının sarayının, zehirli çember gibi devşirme vezirler tarafından sarıldığını iddia eder. Dahası, milletin ana soyuna dışarıdan karışanların onun geçmiş ve geleceğine ait mesuliyetlere sahip olmadıkları için o millete –ana soya- zehirleyici etki yaptıklarını, felaket getirdiklerini düşünür. Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde görev yapmış olan Sırp, Arnavut, Arap ve Çerkez kökenlileri de Müslümanlık kisvesi altında böylesi bir eylem içerisinde bulunmakla suçlar.

Topçu ve Hareket ekolünün Osmanlı’ya yönelik eleştirileri sadece siyasi ve idari boyutlarda kalmaz, sanat ve edebiyat da bu eleştirilerden nasiplenir. Sözgelimi 1939 tarihli bir yazısında Topçu, Divân, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatlarını Anadolu’nun milli değerlerine yabancı, başka bir alemin ürünü olarak değerlendirir. Divan edebiyatını çürümüşlüğün sembolü addeden Topçu, başka bir yerde, “Hâmid Afrika ile Asya’da mevzularını aramayıp da, Malazgirt’de, Antakya muhasarasında, Ankara meydan muhaberesinde veya Niğbolu’da arasaydı, eserleri milli olurdu, hem de ebedî olurdu” demekten kendini alamaz. Edebiyatta olduğu gibi musikide de Şark ve Garb musikisi diye bir ayrımın olmadığını vurgulayan Topçu, “Alman’ın Alman musikîsi, İtalyan’ın İtalyan musikîsi yaptığı gibi, Türk insanının da Türk ruhunun seslerini yansıtacak milli bir musiki”ye ihtiyacı olduğunu belirtir. Mimaride de Osmanlı mimarisine dönük eleştirileri vardır Topçu’nun. “Yığın halinde, dev gövdeli, ruhsuz galeri mimari üslubu” olarak nitelediği yaklaşımın Anadolu Türk mimarisini yansıtmadığını düşünen Topçu için Türkiye’nin “milli” mimarisini Selçuklu mimarisi ve kervansarayların üslubu temsil eder.

Deyim yerindeyse Anadolucu kavrayışta “ben” 1071’den sonra Anadolu’yu kendine yurt edinmiş Müslüman Oğuz Türk’ü yani “Anadolulu”dur. Osmanlı bürokratik aygıtında görev alan devşirme kökenliler, Çerkez, Tatar, Arap bürokratlar ile Rumeli’den Anadolu’ya göç etmiş olan muhacirler son tahlilde bu toprakların öz evlatları olarak asla kabul görmezler. İçlerinde Müslüman ya da Türk soyundan olanların bulunuyor olması da Anadolucular için “öteki” oldukları gerçeğini değiştirmez.

 

“Yerli” sosyo-politik travma

Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmiş olması ve “elde kalan son vatan parçası olan Anadolu’nun” Kurtuluş savaşı ile kurtarılması olaylarının karakterize ettiği sosyo-politik travmanın etkisi altında geliştirilen Anadoluculuğun, merkezi güçlendirmek için inşa ettiği tarih tasavvurunun bu sosyo-politik travma ile mücadele etmek bir yana daha da kuvvetlendirdiğini düşünebiliriz. Anadolucu tarih tasavvuru ile “tarih denizi”ndeki Türk tarihi Anadolu yarımadasına hapsedilerek parçalanıyor, bir köksüzlük ve yalnızlık hissi oluşuyor. Hatta Selçuklu tarihi ve Oğuz Türkleri bile bu parçalanmadan nasiplerini alıyorlar. Yinanç ve Topçu’da kuvvetlenen Osmanlı karşıtı tavır, çokça önemsenen bin yıllık Anadolu tecrübesi ile uyuşmazlığı bir yana, Anadoluluk üzerinden kolektif bir kimlik oluşturmaya da mümkün görünmüyor. Anadolu’da yaşayan halkın el’an heterojen unsurlardan oluştuğunu göz ardı eden yaklaşım bir üstkimlik olarak kurguladığı Anadoluluğu da imkansızlaştırdığını fark etmiyor. Sözgelimi Azerbaycan Türklüğü ile Anadolu Türklüğünün aynı milletten olmadıklarını vurgulamak için mezhep farklılığını gündeme getirmek kendiliğinden Nihal Atsız’ın eleştirilerine konu olacak şekilde Türkiye’deki alevi vatandaşları Türk saymamaya kadar varabilir. Anadolu’nun Türklerden önceki halkıyla herhangi bir kaynaşma olmadığını öngören yaklaşım Türkiye’deki farklı etnik unsurların hemen tamamını Anadolulu üst kimliği ile toparlarken bu üst kimliğin asli içeriğini Müslüman Oğuz boyuyla sınırlamaya çalışmak da açık çelişkiye yol açıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder