15 Temmuz 2026 Çarşamba

Elimizdeki siyah çubuk

 

ANNELER VE ÇOCUKLAR

 

Anne ölünce çocuk

Bahçenin en yalnız köşesinde

Elinde bir siyah çubuk

Ağzında küçük bir leke

 

Çocuk öldü mü güneş

Simsiyah görünür gözüne

Elinde bir ip nereye

Bilmez bağlayacağını anne

 

Kaçar herkesten

Durmaz bir yerde

Anne ölünce çocuk

Çocuk ölünce anne

(Sezai Karakoç)

 

Anne ve çocuk konusu her nerede nasıl konuşulursa konuşulsun, aklıma ilk gelen şey hep Sezai Karakoç'un biçimce minimal (3 kıtada hepi topu 12 kısa dize), özce devasa (devasa çünkü, anne ya da çocuğun ölümü durumunda, ölüm durumunda hissedilen o kederi ifade eder) şiiri Anneler ve Çocuklar olur. 2017'de annem ansızın vefat edince de aklıma gelen bu şiir olmuştu. Evet ansızın olmuştu, her şey Mayıs ayı ile Eylül ayı arasında olup bitmişti; yapacak herhangi bir şey bulamamıştık bu beş aylık sürede ağlamak ve taziyeleri kabul etmekten başka. Bizi, beş erkek kardeşi koca evde yalnız bırakmak istemeyen eş dost ve akrabalara rağmendi kalplerimizin sızısı.

Yaşadığımız acının kaybı dinsin diye eve ziyarete gelen, Kur'an okuyan, başsağlığı dileyen, dua edenlere elbette usulü ve adabınca davranıyor, onlara teşekkürlerimizi sunuyor, dualara iştirak ediyor, merhum annemize diledikleri rahmetlere canı gönülden katılıyorduk; lakin onların da bizi anlamadığını, anlayamayacağını, içimizdeki acıya, babamızdan sonra annemizi de kaybetmemizin bizde oluşturduğu şu dibi delik dünyada "yapayalnızlık" ve artık "kimsesizlik" duygusuna asla muttali olamayacaklarını da düşünüyorduk. Bu kimsesizlik duygusuydu belki de elimizdeki o siyah çubuk. Bahçelerdeki kuytu köşelerde değildik gerçi; ama her bulduğumuz fırsatta mutlaka kendimizi dinlemek istiyorduk, kendimizi kendimize anlatmak geçiyordu içimizden hep, bir türlü başaramıyorduk bunu. İçimizdeki o tedirgin edici fısıltıları belki sakinleştirebilir, dindirebiliriz umuduyla kalabalık içinde de olsak kendimize çekilmek için fırsatlar arıyor, kendimize yapılması elzem olmayan birtakım işler icat ediyorduk. Ama o kimsesizlik gelip yapışıyordu yakamıza bir şekilde, ne olacaktı acaba bundan sonra, biz böyle ne olacaktık? Kendimiz bile anlamıyorduk kendimizi. Kendi acımıza bile kendimiz muttali olamıyorsak başkaları acımızı ve bizi nasıl anlayabilir, bizimle nasıl hemhal olabilir, bizi içine düştüğümüz o dehşetengiz kör kuyudan kim nasıl çıkarabilirdi ki?

Bazen taziyelerini telefon aracılığıyla ulaştırmak isteyenler de oluyordu. Telefon açanlar bizim için ne kadar değerli kişiler de olsa gelen bu telefonlara bile bakmak istemiyorduk. Uzun uzun, hep söylendiği gibi acı acı çalıyordu telefon, ya da bize öyle geliyordu ve biz o telefonu açmaya korkuyorduk. Bazen balkonda boşluğa karşı tek başına oturuyor, annemizle birlikte başımızdan geçen iyi veya kötü, olumlu ya da olumsuz bütün olayları hatırlıyor, hatırlamaya çalışıyor; kendi kendimize buruk bir şekilde gülümsüyor ya da acımızı daha da koyultuyorduk aklımıza hasbelkader gelen her anla, anıyla.

Anne, çocuk ve ölüm... Sezai Karakoç'un şiirinin de açıkça gösterdiği üzere bu üçlünün olduğu her yerde bir ne yapacağını bilmezlik, bir kendine kapanma, herkesten kaçma, kimseye hiçbir şekilde görünmeme hissi siner üstünüze başınıza. Bu histen kurtulmak imkansızdır ne çocuk ne de anne için. Çocuk annesiyle birlikte çocuktur, anne çocuğuyla birlikte anne. Ya onlar artık olmayacaklarsa yahut sadece anılarda kalacaklarsa? Ne yapacağını bilememe hali bir de o büyük kaybın yaşattığı hüzün ve kederle birleşince her şey siyahlaşır. Eşyalar, dış dünya, doğa… Simsiyahtır güneş, simsiyahtır sokaklar, ağaçlar; şu koltuklara o siyah boyayı kim döktü, ya bu masa niye hep siyah ki? Çevrenizdeki her şey kararır, karanlıklaşır…

Siyah, bilinmezin, gizemin, matem ve melankolinin rengidir hep. Ruhunuz büzüşmüş, şiirdeki "ağızdaki küçük leke"ye dönmüştür handiyse. Konuştuğunuz an ağzınızdan çıkan kelimeler kederli ve büzüşmüş ruhunuzun üstlerine sindiği küçük küçük lekeler gibi saçılır dünyaya. Onlar bile siyahtır sanki. Karanlık gelir hep kalbinizin bir köşesinde durur. Çünkü karanlıktır duyduğunuz bütün sözler. Gelip geçici midir peki bu duygular? Hiç sanmam! İki buçuk yıl sonra, annem her aklıma geldiğinde, evet şimdi bile, aynı duyguları, bu sefer daha hafif de olsalar, yine yaşıyorum.

Çünkü anne evdir hep. İlk bilgedir. İlk öğretmenimiz, ilk eğitmenimiz, bize hayatı yaşama şekillerini gösterenimizdir. Ne öğrenmişsek, kişiliğimiz nasıl gelişmişse, anne sayesindedir. Bizi biz kılandır anne. Annenin kaybı bu dünya gurbetinde yeniden sokakta kalmanın bir simgesidir. Öksüzlük sadece annesini kaybetmiş olmak anlamına gelmez bu yüzden. Öksüzlük yerinden yurdundan, bizi biz kılan duygu ve değerlerden kopmuş olmadır en nihayetinde. Evden hep dışarıda kalmak zorunda olmadır annesizlik. Hep karaşınlıktır bir öksüzün bahtına düşen, hayata hep yenik başlamaktır annesizlik ona. Doğmadan babasını, altı yaşındayken annesini kaybeden o kutlu peygamberin izinde bu yenikliği, bu gücenikliği gidermenin yollarını arar bulur bir öksüz. Başarabilirse ne mutlu ona!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder