ANNELER VE ÇOCUKLAR
Anne ölünce çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde bir siyah çubuk
Ağzında küçük bir leke
Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne
(Sezai Karakoç)
Anne ve çocuk konusu her nerede nasıl konuşulursa
konuşulsun, aklıma ilk gelen şey hep Sezai Karakoç'un biçimce minimal (3 kıtada
hepi topu 12 kısa dize), özce devasa (devasa çünkü, anne ya da çocuğun ölümü
durumunda, ölüm durumunda hissedilen o kederi ifade eder) şiiri Anneler ve
Çocuklar olur. 2017'de annem ansızın vefat edince de aklıma gelen bu şiir
olmuştu. Evet ansızın olmuştu, her şey Mayıs ayı ile Eylül ayı arasında olup
bitmişti; yapacak herhangi bir şey bulamamıştık bu beş aylık sürede ağlamak ve
taziyeleri kabul etmekten başka. Bizi, beş erkek kardeşi koca evde yalnız
bırakmak istemeyen eş dost ve akrabalara rağmendi kalplerimizin sızısı.
Yaşadığımız acının kaybı dinsin diye eve ziyarete gelen,
Kur'an okuyan, başsağlığı dileyen, dua edenlere elbette usulü ve adabınca
davranıyor, onlara teşekkürlerimizi sunuyor, dualara iştirak ediyor, merhum
annemize diledikleri rahmetlere canı gönülden katılıyorduk; lakin onların da
bizi anlamadığını, anlayamayacağını, içimizdeki acıya, babamızdan sonra
annemizi de kaybetmemizin bizde oluşturduğu şu dibi delik dünyada "yapayalnızlık"
ve artık "kimsesizlik" duygusuna asla muttali olamayacaklarını da
düşünüyorduk. Bu kimsesizlik duygusuydu belki de elimizdeki o siyah çubuk.
Bahçelerdeki kuytu köşelerde değildik gerçi; ama her bulduğumuz fırsatta
mutlaka kendimizi dinlemek istiyorduk, kendimizi kendimize anlatmak geçiyordu
içimizden hep, bir türlü başaramıyorduk bunu. İçimizdeki o tedirgin edici
fısıltıları belki sakinleştirebilir, dindirebiliriz umuduyla kalabalık içinde
de olsak kendimize çekilmek için fırsatlar arıyor, kendimize yapılması elzem
olmayan birtakım işler icat ediyorduk. Ama o kimsesizlik gelip yapışıyordu
yakamıza bir şekilde, ne olacaktı acaba bundan sonra, biz böyle ne olacaktık?
Kendimiz bile anlamıyorduk kendimizi. Kendi acımıza bile kendimiz muttali
olamıyorsak başkaları acımızı ve bizi nasıl anlayabilir, bizimle nasıl hemhal
olabilir, bizi içine düştüğümüz o dehşetengiz kör kuyudan kim nasıl
çıkarabilirdi ki?
Bazen taziyelerini telefon aracılığıyla ulaştırmak
isteyenler de oluyordu. Telefon açanlar bizim için ne kadar değerli kişiler de
olsa gelen bu telefonlara bile bakmak istemiyorduk. Uzun uzun, hep söylendiği
gibi acı acı çalıyordu telefon, ya da bize öyle geliyordu ve biz o telefonu
açmaya korkuyorduk. Bazen balkonda boşluğa karşı tek başına oturuyor, annemizle
birlikte başımızdan geçen iyi veya kötü, olumlu ya da olumsuz bütün olayları
hatırlıyor, hatırlamaya çalışıyor; kendi kendimize buruk bir şekilde gülümsüyor
ya da acımızı daha da koyultuyorduk aklımıza hasbelkader gelen her anla, anıyla.
Anne, çocuk ve ölüm... Sezai Karakoç'un şiirinin de açıkça
gösterdiği üzere bu üçlünün olduğu her yerde bir ne yapacağını bilmezlik, bir
kendine kapanma, herkesten kaçma, kimseye hiçbir şekilde görünmeme hissi siner
üstünüze başınıza. Bu histen kurtulmak imkansızdır ne çocuk ne de anne için.
Çocuk annesiyle birlikte çocuktur, anne çocuğuyla birlikte anne. Ya onlar artık
olmayacaklarsa yahut sadece anılarda kalacaklarsa? Ne yapacağını bilememe hali
bir de o büyük kaybın yaşattığı hüzün ve kederle birleşince her şey siyahlaşır.
Eşyalar, dış dünya, doğa… Simsiyahtır güneş, simsiyahtır sokaklar, ağaçlar; şu
koltuklara o siyah boyayı kim döktü, ya bu masa niye hep siyah ki? Çevrenizdeki
her şey kararır, karanlıklaşır…
Siyah, bilinmezin, gizemin, matem ve melankolinin rengidir
hep. Ruhunuz büzüşmüş, şiirdeki "ağızdaki küçük leke"ye dönmüştür
handiyse. Konuştuğunuz an ağzınızdan çıkan kelimeler kederli ve büzüşmüş
ruhunuzun üstlerine sindiği küçük küçük lekeler gibi saçılır dünyaya. Onlar
bile siyahtır sanki. Karanlık gelir hep kalbinizin bir köşesinde durur. Çünkü
karanlıktır duyduğunuz bütün sözler. Gelip geçici midir peki bu duygular? Hiç
sanmam! İki buçuk yıl sonra, annem her aklıma geldiğinde, evet şimdi bile, aynı
duyguları, bu sefer daha hafif de olsalar, yine yaşıyorum.
Çünkü anne evdir hep. İlk bilgedir. İlk öğretmenimiz, ilk
eğitmenimiz, bize hayatı yaşama şekillerini gösterenimizdir. Ne öğrenmişsek,
kişiliğimiz nasıl gelişmişse, anne sayesindedir. Bizi biz kılandır anne.
Annenin kaybı bu dünya gurbetinde yeniden sokakta kalmanın bir simgesidir.
Öksüzlük sadece annesini kaybetmiş olmak anlamına gelmez bu yüzden. Öksüzlük
yerinden yurdundan, bizi biz kılan duygu ve değerlerden kopmuş olmadır en
nihayetinde. Evden hep dışarıda kalmak zorunda olmadır annesizlik. Hep
karaşınlıktır bir öksüzün bahtına düşen, hayata hep yenik başlamaktır
annesizlik ona. Doğmadan babasını, altı yaşındayken annesini kaybeden o kutlu
peygamberin izinde bu yenikliği, bu gücenikliği gidermenin yollarını arar bulur
bir öksüz. Başarabilirse ne mutlu ona!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder