Modern Türk şiirinde son büyük konvansiyonu oluşturan İkinci Yeni’yi alaşağı edebilmek amacıyla son yirmi-yirmi beş yıldır birçok farklı veçheden birbirinden değişik çıkış noktalarına sahip gah biçimsel gah kurgusal gah doğrudan içeriğe yönelik birçok yenilik çabasını gözlemliyoruz. Bu çabalara ilişkin asıl ağırlık verdikleri noktalara bakarak yapabileceğimiz çeşitli tasnifler olsa da bu yenilik çabalarının tamamında yeniliğin bir “fikir” olmaktan ziyade bir “arzu”yu temayüz ettirdiğine kâniyiz- daha doğrusu bu çabalar şiirimizde yenilik arayışlarının dört başı mamur anlamda bir fikre dönüşemediğini, arzu düzeyini bir türlü aşamadığını gösteriyor bize. Onca çabaya, yazılan onca birbirinden farklı ve ilginç şiire rağmen yeniliğin bir türlü arzu düzeyinin ötesine geçemeyişi, elbette yenilik yolunda çaba gösterenlerin yaptıklarını tümden fikirden yoksun bir şekilde ortaya koydukları anlamına gelmiyor. Ancak ortaya çıkan verimlerin temelinde yatan asıl saikin şiir geçmişimizin günümüzde eskimiş-ölmüş taraflarını ortaya çıkarmak amacına matuf dile getirilişi olmaktan öteye geçemeyişi, bu çabaları yine tümden işlevsiz kılmasa da yetersiz addetmemize yol açıyor. Geçmişin sahiden eskimiş, ölmüş taraflarını görmeyi maharet saymıyoruz bu haseple. Zaten o taraflara yaslanarak yazılan şiirleri, o ölü-eski yanlara üfledikleri sahte ruhlarla caka satanları, şairlerin çoğu kez en fazla bir tebessümle karşıladığına şahidiz. Diğer yandan şiirdeki yenilik arayışlarının kendilerini sırf şiire bağlı tutarak ifade etmesinden mütevellit bir yetersizliği de ayrıca işaretlemeli. Her sanat eserinde bir şekilde mutlaka bulunması gereken “şölen” ve “katılımcı boyut”un sınırları belirsiz bir seçkinci anlayışı yükselten bu arayışlarda bir noktadan sonra karşılık bulamadığını, bu yüzden de arayışların giderek sadece dil içre çeşitli oyunlara dönüştüğünü söylemek gerekli. Çoğu yenilik çabasında gözlemlediğimiz hermetik nüanslar zaten sayıca az olan şiirin audience’ını/cemaatini/izlerçevresini daha da daraltmaktan öteye geçemedi.
YÜZYILLIK YENİLİK
1990’ların ikinci yarısında şiirde gelişen değişim
iradesinden güç bulan birçok çabaya tanıklık ettik 2000’ler boyunca. Üç önemli
öbekte değerlendirebileceğimiz bu çabaların bir kısmı -özellikle Heves ve
Ücra dergilerinde vuku bulanlar- büyük ölçüde “biçimci” olarak
adlandırılabilecek nitelikteydi. Dünya şiirinde özellikle yirminci yüzyılın ilk
çeyreğinde çeşitli örneklerini gördüğümüz Rus biçimciliği, fütürizm, Dadaizm,
kübizm, somut şiir vb. akımların etki ve izlerini üstünde taşıyan bu arayışlar
içerisinde bazıları diğerlerinden daha dikkat çekici göründü. Sözgelimi Murat
Üstübal ile merhum Bülent Keçeli’nin birlikte çıkardıkları Ücra
dergisinde zaman zaman disleksik boyutlara varan dilsel saptırmalarla işleyen
bir şiir anlayışı hakimken sözkonusu ikili gerek yazdıkları yazılarla gerekse
çeşitli şairlerle ve birbirleriyle yaptıkları sohbetlerle bu anlayışı
yaygınlaştırmaya çalıştılar. Yer yer anlamın ve dolayısıyla muhayyilenin de
devre dışı bırakılmaya çalışıldığı birçok şiir örneğine yer verilen derginin
“şiir okurlar”ına dönük olmaktan çok “şiir yazanlar”a dönük bir yayın çizgisi
izlediği rahatça söylenebilirdi. Buna karşın, Ücra’nın çizgisinde
bilhassa Deleuze, Lacan gibi esasen birbirine düşman çağdaş Fransız figürlerin
felsefi düşüncelerinden eşanlı yararlanmaya çalışan bir tür bir kafa
karışıklığının etkileri tasrih edilebilirdi. Ancak dilyapılarının ve
dilyetisinin neredeyse bir otomatizme bağlanarak bozumunu amaçlayan bazı kötü
örnekler dışarıda bırakılırsa, Ücra’daki çaba şiirsel bir yenilik
arayanların arzularını teskin edecek boyutlara ulaşmasa da kendiliğinden bir
kıymeti haizdi. En azından Ücra şairleri yinelemekten çok yenilemeyi
tercih ediyorlardı. Yine de kendilerine seçtikleri soykütüğündeki düşünce, şiir
ve istikametin görece Türk şiirinin ana mecrasınca açıkça etkisiz bulunduğu
kabul edilenler arasında olması bu çabanın sürüklediği yenileme iradesinin arzu
ettiğini varsayacağımız bir etki hacmine ulaşmasını zorlaştırdı.
Birbirinden farklı yenilikçi çabaların bir üssü haline
gelmeyi amaçlayan Heves’te ise Mehmet Öztek ile Ali Özgür Özkarcı gerek
yazdıkları yazılarla gerekse şiirleriyle dikkat çektiler. Önceki kuşaktan
Haydar Ergülen, Enis Akın gibi şairlerin de desteğini aldıklarını
gözlemlediğimiz Heves’in yine de yenilikçiliği ne doğrudan klasik şiir dilini
ve dilsel söyleyişi değiştirme ne de dilyapılarını ve dilyetisini bozma gibi
girişimleri pek fazla yeğlemediği de ortadaydı.
Şiirde yenilikçiliğin ikinci büyük kanadını
oluşturduğunu düşündüğümüz bağımsız çabaların (sözgelimi Efe Murad’ın “madde
şiir”i ile Yücel Kayıran’ın “felsefi şiir”i) yanısıra bazı eski tüfek şair
diyebileceğimiz isimlerin de zaman zaman daha genç şairlerle ittifaklar kurarak
yenilik arayışlarına katkı verdiklerini vurgulamak gerekir. Sözgelimi Ahmet
Güntan, hem “Parçalı Ham” manifestosuyla hem çıkardığı Cehd dergisiyle
bu çabalara ivme kazandırdı. Güntan’ın 2000’li yıllarda çıkan hemen bütün
yenilikçi çabalara gerek yaygınlaştırma gerekse ürünle destek verme konusunda
önemli addedilmesi gereken bir performans izlediğini yeri gelmişken vurgulamalı.
Enis Akın ise Ömer Şişman’la birlikte “kekeme şiir”i savunduğu ortaklığı
2010’lardan itibaren Natama dergisinde örnekleyip belirgin bir hacme
ulaştırmayı başardı.
1990’ların sonunda “nesne-obsesif” bir şiiri
savunduğunu bildiğimiz Serkan Işın, 2000’lerle birlikte yöneldiği “görsel
şiir”i ısrarlı çabalarla bir ilgi odağının merkezi haline getirmeyi başardı.
Dijital ortamda poetikhars adıyla yayın yapan sitesinde birçok “görsel
iş”e ve görsel şiiri savunan metne yer veren Işın, Karagöz dergisiyle
birlikte etkinliğini artırdı. Ortaya çıkan ürünlerin şiir yerine “iş” olarak
nitelenmesi belki de görsel şiir yaklaşımının en tutarlı yanıydı.
Bu yenilikçi çabaların yanısıra Türk şiirinin ana
mecrasına duyarlı, epik-dramatik bir soydan gelen diğer çabaları da tasrih
etmeli. Sözgelimi Hakan Arslanbenzer’in Fayrap dergisinde ısrarlı bir
şekilde sürdürdüğü “popülist”, Eren Safi’nin sadece iki sayı çıkan Huruç
dergisinde savunduğu “siyasi”, Hayriye Ünal’ın Hece dergisinde yazdığı
ve handiyse poetika hacmine vardırdığı yazılarla dile getirdiği “çok sesli”, Hakan
Şarkdemir’in Kökler ve Karagöz’de sergilediği “modern epik”, benim
savunduğum şekliyle “ironik realist” şiir anlayışlarının bu minvalde olduğu
vurgulanabilir. Osman Özbahçe’nin doğrudan konuşmaya dayalı, imgeyi
ıskalamayan, realist şiir anlayışını da bu çeşitlilik içerisinde ayrıca
zikredebiliriz. Ortak pek çok yanları olan, ama buna rağmen aynı şekilde
ayrıştıkları pek çok noktanın da bulunduğunun rahatça gösterilebileceği bu
çeşitlilik içerisinde bu şiir anlayışlarının günümüz şiirinin görünümünü önemli
ölçüde değiştirdiği savunulabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder