İbn Tufeyl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbn Tufeyl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2020 Pazar

Klasik dünyamızın paradigması: Fahreddin Razi ve el-Muhassal’ı

Onbirinci yüzyıl sonlarında Ebu Hamid el-Gazali’nin Tehafüt’ül Felasife ile başta İbn Sina ve Farabi olmak üzere felsefeyle iştigal edenlerin görüşlerine yaptığı eleştiri (felasifeyi 18 konuda tutarsız bulup bunların dördünde de tekfir etmesi), genelde (özellikle oryantalistler, hem batılı hem de yerli oryantalistler tarafından) İslam dünyasında felsefi düşüncenin zayıflamasının başlangıcı addedilir. Filozoflar ile kelamcılar arasındaki büyük tartışmanın Sünni dünyada felsefi düşüncenin güç kaybetmesi ya da kelamî düşünce içinde erimesiyle sonuçlandığı ileri sürülür. Gazali’den 100 yıl sonra Gazali’nin görüşlerini çürütmek ve ayrıca Aristocu felsefeden sapma gösterdiğini düşündüğü İbn Sina’ya karşı Aristoculuğu restore etmek maksadıyla İbn Rüşd’ün yazdığı Tehafüt et-Tehafüt adlı kitabıyla yeniden gündeme taşımayı murat ettiği Aristocu felsefenin ondan sonra pek takipçisinin kalmadığı ileri sürülür. Her ne kadar Osmanlı’nın klasik çağlarına kadar Tehafüt geleneği aracılığıyla felsefi düşünmenin izleri korunabilmişse de İbn Rüşd’ün eserleriyle birlikte felsefe kuğusunun Müslüman topraklardaki son şarkısını söylediği kabul edilir. Elbette bu oryantalist hikâyede doğru yanlar vardır, lakin hikâyenin kurgulanış şekli bana kalırsa tamamen yanlıştır. Bu yanlışlığın temelinde felsefenin ne olduğuna ilişkin peşin peşin verilmiş bir kararın olduğunu söyleyebiliriz. Bu karara göre felsefe batı tazı düşünme yöntemidir, kökleri antik Grek felsefesine dayanır ve doğuş sebebi tamamen “bağımsız” ve tam bir “hürriyet”e sahip bir etkinliktir. Bu bağımsızlık ve “hürriyet”in neleri nasıl içerdiği tam anlaşılıp açıklanamasa da oldum olası felsefe sayılmayan düşünme tarzlarının genelde güdümlü olduğu savlanır. Felsefenin ne olduğuna, doğuş sebebinin niteliğine ilişkin peşinen öne sürülen bu savlar İbn Rüşd sonrası İslam dünyasındaki düşünme çabalarını “felsefi uğraş”ın içine dahil etmeme konusunda da son derece inatçı ve kendi bakış açılarının sınırı içine hapsolmuş bir nitelik arz ederler.
Oryantalistlerin ve onların savlarını tekrar eden yerli araştırmacıların İslam dünyasında felsefi düşünmenin sönümlenmesinde en az Gazali kadar sorumlu gösterilen kişi Fahreddin Razi’dir. Şihabuddin Suhreverdi el-Maktul, İbn Rüşd, İbn Tufeyl, Muhyiddin İbn Arabi gibi önemli sufi ve feylesoflarla hemen hemen aynı dönemlerde yaşamış müfessir, fakih, mütekellim bir simadır Fahreddin Razi. Bir biyografi yazarına göre kuvvetli bir hitabete, sağlam bir zihne, üstün bir kavrama gücüne, geniş bir hafızaya, çok iyi bir hatırlama gücüne sahip Razi aynı müellife göre ayrıca cedelci bir kuvvet ve dakik bir inceleyişle de telif eder eserlerini. Razi üzerine yaptığı araştırmalarla bilinen Alman oryantalist M. Horten da Razi’nin en önde gelen özelliklerinden birinin şüphelendirici bir tabiatı haiz olduğunu söyler. Bu açıdan Razi ve onun el-Muhassal adlı eseri etrafında konuşmak demek İslam dünyasında felsefî düşünmenin sergüzeştleri hakkında konuşmak demektir bir yerde.
Fahreddin Razi’nin el-Muhassal’ı adından da anlaşılacağı üzere özet anlamına okunabilir. Razi, Muhassal’da Felsefe ile Kelam’ın özlerini oluşturan temel meseleleri irdeler, bu konularda söylenebilecekleri söyler ve aradaki farkları uzlaştırma yolunda adım atarak felsefe ile kelamı bir araya getirir, deyim yerindeyse mezceder. Kelam dediğimizde anlamamız gereken Eş’ari kelamıdır, felsefe dediğimizde de kasdettiğimiz elbette Aristocu yönelimlere sahip bir felsefedir. Razi’nin bunu yaparken genelde kelamı kayırdığı ve felsefeyi sürekli kelama bağımlı olarak düşündüğü, deyim yerindeyse felsefeyi kelamın “hizmetkârı” kıldığı ileri sürülebilir. Bunu ileri sürenler olmuştur, sözgelimi Hüseyin Atay. Hatta Atay’a göre İslam dünyasında felsefi düşünmenin gerileyip sönmeye yüz tutmasında bu durum son derece etkilidir. Türkçe’ye tercüme ettiği El Muhassal’a yazdığı önsözde Atay şu cümleleri kullanır: “Fahreddin Razi, felsefeyi kelâma idmaç etmek sureti ile onu kelâma bağlı kılmış ve ilerlemesini önlemiştir. Kelâm ilk anda bundan istifade etmiş ise de sonradan fikri besleyecek kaynak olan felsefe kuruyunca, Kelâm da donmuş kalmıştır.” Felsefenin kelamın içine tıkıştırılması onun lehine olmamış, felsefi düşünce etkinliğini yitirmiştir Atay’a göre. Benzer şekilde Batılı ortaçağda da felsefenin Hıristiyan teolojisinin bir “hizmetkâr”ı olmasına karşın, sonradan -özellikle Descartes ile birlikte- bugün ona atfettiğimiz itibarlı statüyü kazandığını unutmuş görünür Atay. Batı’dakinin aksine İslam dünyasında felsefi düşüncenin hazin sergüzeştini açıklayıcı görünen model böylelikle cazibesini yitirir bir yerde. Elbette buraya kadar söylediklerimiz doğrudan el-Muhassal’ın tam olarak neyi aktarma çabasında olduğunu bize göstermez; sadece Razi’nin bu eserle amaçladıkları etrafında oluşturulmuş bazı müphemlikleri izale etmemize yarar bu sözler sadece.
Peki ama esasen Razi, el-Muhassal’ı neden yazmıştır? Kendi deyişiyle “bilginlerin ileri gelenlerinden ve filozofların önde bulunanlarından bir topluluk teferruatsız ve fazlalıksız olarak kural ve temel hükümlere şamil Kelâm ilminde kendilerine bir özet” yazmasını isteyince bu topluluğun isteğine binaen Razi “içindekini ancak düşünürlerin ileri gelenlerinin kavrayabileceği ve içinde önceki ve sonraki filozof ve kelâmcıların fikirlerini” muhtevi el-Muhassal’ı telif eder.
Kelam ilminin dört bölümde incelenmesi gerektiğini belirten Razi, Muhassal’ın ilk iki bölümünde Bilgi Teorisi’ni ve varlık felsefelerini irdelerken sonraki iki bölüm uluhiyet, nübüvvet, ahiret, imamet konularındaki fikirleri inceler. Son iki bölümde varlık felsefeleri aracılığıyla kelam ekollerinin konuya dair görüşlerinin ana başlıklarda incelenmesi yer alır. Razi varlık felsefelerini hem “filozoflara göre” hem de “kelamcılara göre” tartışır. Elbette felsefi düşünme biçimi, daha doğrusu varlık felsefelerinin yaklaşımları -Razi’nin oluşturduğu bazı akidevi süzgeçlerden geçerek- kelama dahil edilir. Kelam felsefeleşirken, buna mukabil felsefe de kelam içine dahil olur. Belki de bu sebeple İbni Teymiyye, Şehristani, Gazali, Fahreddin Razi ve Amidi gibi Eş'ari ve Mu'tezili kelam gelenekleri içerisinde yer alan şahsiyetlere, onların terminoloji ve kavram setleri ve kategorilerine "felsefe yapmaya çalışan kelamcılar" ya da "mu'tezileden felsefe yapmaya çalışanlar" (el-Mütekellimun el-Mütefelsife, el-Mütefelsife mine'l-Mu'tezile) olarak işaret eder. Onları felasife içinde görmeyip son kertede kelamcı saysa da tuttukları yolun yanlış olduğunu düşünür.
El-Muhassal felsefi düşünce ile kelami düşüncenin iç içe geçtiği müteahhirun kelamının en gözde eserlerindendir. El-İci’nin Mevakıf’ından Kadı Beydavi’nin Tavali ul-Envar’ına Nasireddin Tusi’den Siraceddin Urmevi, Seyyid Şerif El-Cürcani’ye ahirdeki hemen bütün feylesof ve kelamcıları etkilemiştir. Öyle ki Kelam ilmi içinde Eşari kelamını başat kılmış, Atay’ın da vurguladığı gibi çoğu kez özellikle Nesefi ile zikredilen Maturdi kelamının farklı veçhelerinin görülmesinimümkün olmaktan çıkarmıştır. Kendi dönemindeki tartışmaları özetleyen Ehli sünnet’in bu tartışmalar karşısındaki nihai konumunun belirlenmesini sağlayan el-Muhassal belki bu bakımdan da tekrar be tekrar okunmalıdır. 

2 Temmuz 2018 Pazartesi

İbn Tufeyl ve ilk felsefi roman: Hayy bin Yakzan


Klasik İslam coğrafyasının en Batı ucunu temsil eden Endülüs'te filizlenen felsefi düşüncenin üç büyük sütunundan ortancalarıdır İbn Tufeyl ve onun Şihabuddin es-Suhreverdi el-Maktul'u bile önceleyen işrak felsefesi. İbn Bacce ile İbn Rüşd gibi iki dev filozof arasında kalmış görünmesine rağmen Türkçe'de İbn Bacce'den daha fazla tanındığını söyleyebiliriz İbn Tufeyl'in. Buna karşın  hakkında yazılmış ya da çevrilmiş eser sayısının neredeyse hemen hiç mesabesinde olması üzücü. Şaheseri Hayy bin Yakzan'ın Pico Della Mirandola'dan Locke'a; Rousseau'dan Daniel Defoe'ya; Bacon ve More'dan Spinoza'ya, onlardan Marx ve Huygens gibi 17. ve 18. yüzyılların filozofları ve bilim adamlarına kadar modern Batı kültürünün kılcallarına sirayet etmiş etkileri bilinirken Türkçe'ye ilk çevirisinin 20. yüzyılı beklemiş olması da elbette epey üzücü. Bu noktada en ilginç yan ise elbette İtalyan rönesansı ve hümanizmi çağının ünlü siması Pico Della Mirandola'nın İbn Tufeyl'e gösterdiği ilgiyle Cumhuriyet döneminde inşa edilmeye çalışılan Türk hümanizminin aynı isme gösterdiği görece kısıtlı da olsa ilgi arasında -biraz da tarihdışı sayılabilecek bir bakışla- bulgulayabileceğimiz yakınlık olarak görünüyor. Bu konuya daha ayrıntılı değinmek bu yazının sınırları içinde mümkün olmadığı için 'Türk hümanizmi' olarak görülebilecek fikri kamaşmayı şimdilik gözardı edip Hayy bin Yakzan'a ve onun müellifi İbn Tufeyl'e dönelim.
İbn Tufeyl, 12. yüzyılda Endülüs'te Gırnata’nın yaklaşık 50 km. kuzeydoğusundaki Vâdîâş kasabasında dünyaya gelir. Endülüs'te büyük eğitim merkezleri sayılan İşbîliye ve Kurtuba şehirlerinden birinde veya her ikisinde eğitim aldığı düşünülür. Filozof, tanip, astronom ve kadı unvanlarına sahiptir. İyi bir tabip ve cerrah olarak yetişmesi ve tababet alanında ün kazanmasını sağlayacak kadar da başarılı uygulamalar içinde mesleğini icra etmesi dolayısıyla  ilk Muvahhidî halifesi Abdülmü’min el-Kummî’nin oğlu Septe ve Tanca Valisi Ebû Saîd’in ilgisine mazhar olur ve onların sır kâtipliğine getirilir. Muvahhidî Halifesi Ebû Ya‘kūb Yûsuf b. Abdülmü’min’in sarayında başhekim olarak görevlendirilir. Bu, İbn Tufeyl’in hayatında bir dönüm noktası olarak görülebilir. Bazı kaynaklar İbn Tufeyl'in başhekim unvanı yanında vezir unvanına da sahip olduğunu iddia etse de öğrencilerinin böyle bir bilgi aktarmaması ve Ebû Ya‘kūb’un bilinen vezirleri arasında İbn Tufeyl’in isminin geçmemesi dolayısıyla bu kaynakların ileri sürdüklerine kuşkuyla yaklaşılabilir. Eğer bir vezirliği varsa da bu vezirliğin bir tür "kültür danışmanlığı" mesabesinde kaldığını ileri sürenler de olmuştur. İbn Rüşd ile aralarında geçen ilginç bir hikayeyi İbn Rüşd'ün öğrencisi Ebû Bekir Bündûd b. Yahyâ el-Kurtubî'nin rivayetinden yararlanan İlhan Kutluer bize şöyle aktarır: Saraya çağrılan İbn Rüşd halifenin yanında yalnızca İbn Tufeyl’in bulunduğunu görür. İbn Tufeyl, İbn Rüşd’ü halifeye tanıtır. Ardından halife İbn Tufeyl ile derin bir felsefî tartışmaya girer. Bir ara İbn Rüşd de tartışmaya katılıp bilgisini ispatlama imkânı bulur. Yine İbn Rüşd’ün öğrencisinin aktardığına göre, halifenin İbn Tufeyl’e Aristo külliyatına açıklamalar yazılmasından söz etmesi üzerine kendisinin böyle bir iş için fazla yaşlı olduğunu söyleyen İbn Tufeyl bu görevin İbn Rüşd’e verilmesini sağlamıştır.
İbn Tufeyl'in kendi felsefesini oluştururken İbn Sina, Gazali, İbn Bacce gibi filozof-alimlerin eleştirel bir okumasını da geliştirdiğini söyleyebiliriz. İbn Tufeyl'e atfedilecek düşüncelerin merkezinde felsefi gerçeği metafizik düzeyde nazari soruşturmayla kavramak ve aynı zamanda müşahede yoluyla belli bir mânevî tecrübeye ulaşmak yatar. İbn Bacce'nin sırf nazari düzeyde kalan felsefesini yetersiz bulduğu kadar Beyazid-i Bestami ve Hallac-ı Mansur gibi sufilerin tecrübelerini ilmi uzmanlıkla dengeleyemedikleri sözlerine de eleştirel yaklaşır İbn Tufeyl. Bu bakış açısından İbn Tufeyl'in İbn Sina ve Gazali’nin eserlerinden hareket ederek nazar yöntemiyle zevk ve müşahede tecrübesinin bir sentezine ulaşmayı amaçladığı rahatça söylenebilir.
Huneyn bin İshak tarafından Arapça'ya çevrilen eski bir Grek hikayesi olan Salaman ve Absal ile İbn Sina'nın Hayy bin Yakzan anlatısının devamında, ama bunlardan hem konu bakımından hem kurgu bakımından tamamen farklı olarak felsefi bir roman addedilebilecek Hayy bin Yakzan'da İbn Tufeyl, anlatısının kahramanı olarak seçtiği Hayy'ı daima kendi varlığı ile tabii çevresi hakkında sorular soran, araştırmacı ruha sahip biri olarak resmeder. Duyular, gözlem, deney ve akıl tabiat araştırmasında Hayy'ın en önemli araçları olarak görünür; elbette Hayy balçıktan varolarak 7'şer yıllık dilimler halinde 3 ayrı devrede kaydettiği gelişim sürecinde çeşitli aşamalar kaydeder. Bu süreçte karşılaştığı teorik ve pratik her sorunu tamamen bilinçli bir çabayla çözen, çevresindeki varlık ve olguların süreklilik arzeden özelliklerini gözlem ve deney yoluyla keşfeden Hayy hem pratik aklın bir gereği olan teknik bilgiye hem de ahlaki bilince ulaşır. Doğanın ortasında hayatını sürdürebilmek için çaba sarf eden Hayy, bunun yanısıra varlığı anlamlandırma gayreti içine de girer ve doğadaki işleyiş, bütünlük, düzen ve amaçlılığın akledilir ve soyut gerçekliğinden hareketle mantıki bir çıkarımla yaratıcı Tanrı fikrine ulaşır. Ancak bu tabii ki İbn Tufeyl için yeterli sayılmaz. Riyazi tefekkür yöntemiyle ulaşılan metafizik bilgilerin yetkinliğinin ayrıca mükaşefe ile doğrulanması ve temellendirilmesi icap eder.
Bu bakımdan Hayy bin Yakzan, İslam felsefesi alanında yeni bir bakış açısının da önünü açar. Sonradan Şehabüddin Suhreverdi el-Maktul'ün sistemleştireceği İşraki yaklaşımdır bu. Akli istidlal ve mükaşefenin birbirine mukayyet olduğu bu yaklaşıma bir yerde kendisinin hakikat arayışının ve felsefi yaşam öyküsünün anlatımı olarak okunabilecek Hayy bin Yakzan'la  İbn Tufeyl'in sağlam bir ifade kazandırdığını düşünebiliriz. Bu niteliğiyle Hayy bin Yakzan, İslam felsefesi geleneğinin kendisine dek oluşturduğu bütün birikimin olumlu yanlarını sentezleyen, olumsuz taraflarını da işaretleyen bir kılavuz metne dönüşür. (Cins, Haziran 2018)