Aşk uzaktan bir etki uzayan uzun bir etki
Kemirilmiş kış güneşi ne kadar sessiz
Evet ne kader artık seninle kekeme
Ne seninle bir seninle yine serin bir aşk
Paylaştığımız kızarmış ekmekler
Bu sabah bir çay içimi paylaştığımız keder
Etkidir etiketi aşk eti kemiği sıyırıp aşk
Gürüldeyerek yanan soba yaktığın soba
Ettiğimiz kahvaltı ettiğimiz kavga
Elin kalbin yakına tırnağın yüze gözün gözlere
Uzaktan çok uzağa uzayan çöken karanlığa birlikte
Hiçbir bulantı duymadan çatılara
Evlere ve denize
Hadi ellerini anlat bana dokunup korkusuz
Beyaz köpüklerin ayak uçlarıma dek geldiği
Dizlerime dizlerin saçların kabukların ve tuz
Hayatın geldiği dile geldiği dize geldiği mahmuz
Bir kez daha başla beni bitir benimle sonsuz!
21 Eylül 2013 Cumartesi
ÖZLÜYORUZ ROMANLARINI KAPKINER'İN
Esasen romancı. Böyle başlamakla onun şairliğine ve diğer alanlardaki başarılı, dikkate değer çalışmalarına, eserlerine toz konduracağımı düşünmeyin asla.
İlk okuduğum eseri Karanlıktakiler ve hemen ardından Güz İnsanları. Balzacvari insan tasvirleri ve ruhi çözümlemeleriyle bu iki eser 12 Eylül’ün hemen öncesi ve ertesindeki Konya, Malatya ve İstanbul’da yaşanan fikri sancıları, hayatın kimselere açılmayan karanlık mahzenlerini gerçek bir ressam duyarlılığıyla nakşeden bir kaleme ait.
Baskıları kalmayan bu romanları, zaman zaman bizzat kendisi yetersiz bulsa da, bence Murat Kapkıner ağabeyin varlık sancısının nüvelerini sezmemeniz mümkün değil.
Soruyorum Kapkıner kim?!
1989. Konya’da, PTT binasının arkasındaki Ertaş İşhanı’nın bodrum katında açılmış ve belki de Türkiye’nin ilk kitap kahvesi olan Karizma Kültür Merkezi’nde yakıcı bir ses tonuyla okunan bir şiir: Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine-V. Kaset cızırtılı. Kimbilir, kaç kez çoğaltılmış. Kasetin üstünde hiçbir isim yok. Sonradan Bülent Sönmez olduğunu öğreneceğim bir kişi ‘Ne güzel okuyor görüyor musun bu şiiri Kapkıner?’ diyor bana.
18 yaşımın dünyaya merakla bakmayı salık veren, bütün güzelliklere yakın olmanın erdeme yakın olmayla, güzelin her zaman iyiyle imtizaç ettiğini varsaymış gafletiyle soruyorum: Kapkıner kim?
Hemen karşıdaki kitabevi bölümünü gösteriyor: İşte şu kişi. Yanına yöneliyorum tarif edilen kişinin. Dergiliğe Varide’nin yeni çıkmış sayısını koyuyor, eski sayıları geri alıyor. Bir tane bile satılmamış. İade edilen dergilerden birini bana hediye ediyor. Artık bu yaz boyuncaKarizma’da Varide en azından bir eksik iade edilecek. Çünkü ben satın alacağım.
Halbuki çok önceden bilmeliydim. Babam ile amcamın ortak dükkanlarına 12 Eylül darbesi sonrasında gelen yayınlardan birinde karşılaşmış olmalıydım bu isimle. Hayra Hizmet Vakfı veHasan Hüseyin Varol Hocaefendi’nin mali destek ve katkılarıyla yayınlanan Çağımıza Selamdergisinin yazarları arasındaydı Kapkıner.
Daha öncesi de var. 12 Eylül öncesinde Malatya’da uzunca bir süre yayınlanan Kriter dergisinin de yazarları arasında.
Varide öncesi ve Kriter ile Çağımıza Selam sonrası kütür dünyamızın önemli basamaklarındanKelime’nin de Konya merkezli ilk 12 sayısının yayın yönetmeni. Ama Varide benim gözümde bir başka. Çünkü Kapkıner demek Varide, ‘Suya Gelen Adam’ demek. 16. sayıda dergiyi‘Kendimi kapattığım için dergiyi de kapatıyorum’ diye yazarak kapatmış, öylesine bu dergiyle özdeşleşmiş bir kişi gözümde.
Varide 35 sayı yayınlandı. 16. sayıdan sonra çıkan sayılarında şiirlerimin yayınlanması benim için ne büyük bir mutluluk.
Mikail Bayram, Şahin Uçar, M. Sait Şimşek, rahmetli Zemçi Çetinkaya, Mustafa Arıcı, Bülent Sönmez, Tahsin Varol, Metin Önal Mengüşoğlu’yla hep Varide bürosunda tanıştım, halleştim. Cahit Koytak, M. Sait Çekmegil, Saatçi Musa, Terzi Fevzi efendi ile ilgili hatıraları hep ondan dinledim. O insanları, onların menkabevi hatıralarını kendisinden dinlemek, ‘kokun aldım, yüzünü de gördüm’ diyebilmek; dostluğun, vefanın anlamını o dönemlerdeki serkeş aklımla çözemesem de şimdilerde çözmeye çalışmak…
Keder yok keder yok!
Yazdığım ilk şiiri hemen daktiloya aktarması ve o muhteşem yorumcu gücüyle büroya gelip giden herkese okuyuşu… 1992’de, ailemle (daha doğrusu rahmetli babamla) aramın açık olduğu dönemde beni babamla barışmaya, Konya’ya dönmeye ikna eden mektubunu hâlâ saklar, o satırları her okuyuşumda, şimdi olduğu gibi ‘Keder yok! Keder yok!’ diye ağlamaklı bir ses tonuyla haykırasım gelir şu dünyanın suratına.
Not Düştüm Besmeleye şiir kitabını Metin abi, Metin Özer bastı. ‘Saçına çokça aklar berkitilmiş bir Semud’ oluşun hüznüdür bu şiirlerde yansıyan.
Esasen şair. Şiiri eleştirel bir rikkatle yargılayabilen, bir şiirin nasıl okunacağını cümle aleme ispatlamış, sesdârlığıyla saygıya değer bir şair.
Varide’de tefrika edilmiş otobiyografik romanı Rüzgarın Altında Kalan Ülkem, 27 Mayıs darbesi sonrasında ülkede esmeye başlayan değişim rüzgarlarının ve Müslüman gençlerin yetişme şartlarının muktesit bir anlatımı. Astsubaylıktan malulen emekli. 20’li yaşlarında orduevi gazinolarında sanatçılık yapabilmesine imkan tanıyan bir ses ve söz ustası. Karadüzen bağlamayı geleneksel usullerle çalan ve bağlamaya sesiyle eşlik eden bir türkü ustası.
Muska!
M. Said Çekmegil merhumdan tevarüs ettiği müthiş bir diyalektiği vardır tartışmalarda. Bu diyalektiğin, ikna kabiliyetinin en güzel örneğine bir kez şahit olmuştum: Vespa’sına binip yolda türkü çığırarak Altınapa Barajı’na kadar dağlara gitmiştik. Bir restoranda bana ısmarladığı yemeğin ardından tekrar yola çıkmak üzereyken otomobiliyle ilgilenen bir vatandaş dikkatini çekti Murad ağabeyin. Yaklaştı yanına ve otomobilin ön camında sallanan muskayı işaret ederek adama ‘Bu olunca hiç kaza yapmıyorsun değil mi?’ diye tecahül-i arifane bir soru yöneltti adamcağıza. Adamcağız şaşırdı, ne söyleyeceğini bilemedi ilkin. Sonunda itiraf etti: Engellemiyor. Adama nasuh bir tavsiyede bulundu o an: ‘Bu muskaya değil, hep Allah’a güven, oldu mu?’ Adam, başını evet anlamında öne eğdi, söylenenin ve söylenme tarzının doğruluğu öylesine içime işledi ki o an.
Halkla bu kadar yakın, halktan, halkın ifadesi bir kişi Kapkıner. İblisin Son Savunması, Wesirfinger Pastanesi romanları da ilgi çekmiş, kendisinden söz ettirmişti.
İki ayrı silsileden tasavvuf terbiyesi almış, hatta Şeyh’lik için icazeti bulunan bir kişi. Buna karşın nefs mücadelesine bir an olsun ara vermeyen, aklına yatmayan konuları cerh etmekten çekinmeyen, ilme ve ilim adamına sahip çıkan, çevresindeki gençleri aydınlatan, onları olabileceklerinin en iyisi olmaları noktasında şevklendirmekten imtina etmeyen bir mü’min.
Şu an İstanbul’da, Taraf gazetesinde. Yeni romanlarını bekliyoruz.
Özledik çünkü onu, onun kalemini.
DUNYABİZİM.COM
İlk okuduğum eseri Karanlıktakiler ve hemen ardından Güz İnsanları. Balzacvari insan tasvirleri ve ruhi çözümlemeleriyle bu iki eser 12 Eylül’ün hemen öncesi ve ertesindeki Konya, Malatya ve İstanbul’da yaşanan fikri sancıları, hayatın kimselere açılmayan karanlık mahzenlerini gerçek bir ressam duyarlılığıyla nakşeden bir kaleme ait.
Baskıları kalmayan bu romanları, zaman zaman bizzat kendisi yetersiz bulsa da, bence Murat Kapkıner ağabeyin varlık sancısının nüvelerini sezmemeniz mümkün değil.
Soruyorum Kapkıner kim?!
1989. Konya’da, PTT binasının arkasındaki Ertaş İşhanı’nın bodrum katında açılmış ve belki de Türkiye’nin ilk kitap kahvesi olan Karizma Kültür Merkezi’nde yakıcı bir ses tonuyla okunan bir şiir: Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine-V. Kaset cızırtılı. Kimbilir, kaç kez çoğaltılmış. Kasetin üstünde hiçbir isim yok. Sonradan Bülent Sönmez olduğunu öğreneceğim bir kişi ‘Ne güzel okuyor görüyor musun bu şiiri Kapkıner?’ diyor bana.
18 yaşımın dünyaya merakla bakmayı salık veren, bütün güzelliklere yakın olmanın erdeme yakın olmayla, güzelin her zaman iyiyle imtizaç ettiğini varsaymış gafletiyle soruyorum: Kapkıner kim?
Hemen karşıdaki kitabevi bölümünü gösteriyor: İşte şu kişi. Yanına yöneliyorum tarif edilen kişinin. Dergiliğe Varide’nin yeni çıkmış sayısını koyuyor, eski sayıları geri alıyor. Bir tane bile satılmamış. İade edilen dergilerden birini bana hediye ediyor. Artık bu yaz boyuncaKarizma’da Varide en azından bir eksik iade edilecek. Çünkü ben satın alacağım.
Halbuki çok önceden bilmeliydim. Babam ile amcamın ortak dükkanlarına 12 Eylül darbesi sonrasında gelen yayınlardan birinde karşılaşmış olmalıydım bu isimle. Hayra Hizmet Vakfı veHasan Hüseyin Varol Hocaefendi’nin mali destek ve katkılarıyla yayınlanan Çağımıza Selamdergisinin yazarları arasındaydı Kapkıner.
Daha öncesi de var. 12 Eylül öncesinde Malatya’da uzunca bir süre yayınlanan Kriter dergisinin de yazarları arasında.
Varide öncesi ve Kriter ile Çağımıza Selam sonrası kütür dünyamızın önemli basamaklarındanKelime’nin de Konya merkezli ilk 12 sayısının yayın yönetmeni. Ama Varide benim gözümde bir başka. Çünkü Kapkıner demek Varide, ‘Suya Gelen Adam’ demek. 16. sayıda dergiyi‘Kendimi kapattığım için dergiyi de kapatıyorum’ diye yazarak kapatmış, öylesine bu dergiyle özdeşleşmiş bir kişi gözümde.
Varide 35 sayı yayınlandı. 16. sayıdan sonra çıkan sayılarında şiirlerimin yayınlanması benim için ne büyük bir mutluluk.
Mikail Bayram, Şahin Uçar, M. Sait Şimşek, rahmetli Zemçi Çetinkaya, Mustafa Arıcı, Bülent Sönmez, Tahsin Varol, Metin Önal Mengüşoğlu’yla hep Varide bürosunda tanıştım, halleştim. Cahit Koytak, M. Sait Çekmegil, Saatçi Musa, Terzi Fevzi efendi ile ilgili hatıraları hep ondan dinledim. O insanları, onların menkabevi hatıralarını kendisinden dinlemek, ‘kokun aldım, yüzünü de gördüm’ diyebilmek; dostluğun, vefanın anlamını o dönemlerdeki serkeş aklımla çözemesem de şimdilerde çözmeye çalışmak…
Keder yok keder yok!
Yazdığım ilk şiiri hemen daktiloya aktarması ve o muhteşem yorumcu gücüyle büroya gelip giden herkese okuyuşu… 1992’de, ailemle (daha doğrusu rahmetli babamla) aramın açık olduğu dönemde beni babamla barışmaya, Konya’ya dönmeye ikna eden mektubunu hâlâ saklar, o satırları her okuyuşumda, şimdi olduğu gibi ‘Keder yok! Keder yok!’ diye ağlamaklı bir ses tonuyla haykırasım gelir şu dünyanın suratına.
Not Düştüm Besmeleye şiir kitabını Metin abi, Metin Özer bastı. ‘Saçına çokça aklar berkitilmiş bir Semud’ oluşun hüznüdür bu şiirlerde yansıyan.
Esasen şair. Şiiri eleştirel bir rikkatle yargılayabilen, bir şiirin nasıl okunacağını cümle aleme ispatlamış, sesdârlığıyla saygıya değer bir şair.
Varide’de tefrika edilmiş otobiyografik romanı Rüzgarın Altında Kalan Ülkem, 27 Mayıs darbesi sonrasında ülkede esmeye başlayan değişim rüzgarlarının ve Müslüman gençlerin yetişme şartlarının muktesit bir anlatımı. Astsubaylıktan malulen emekli. 20’li yaşlarında orduevi gazinolarında sanatçılık yapabilmesine imkan tanıyan bir ses ve söz ustası. Karadüzen bağlamayı geleneksel usullerle çalan ve bağlamaya sesiyle eşlik eden bir türkü ustası.
Muska!
M. Said Çekmegil merhumdan tevarüs ettiği müthiş bir diyalektiği vardır tartışmalarda. Bu diyalektiğin, ikna kabiliyetinin en güzel örneğine bir kez şahit olmuştum: Vespa’sına binip yolda türkü çığırarak Altınapa Barajı’na kadar dağlara gitmiştik. Bir restoranda bana ısmarladığı yemeğin ardından tekrar yola çıkmak üzereyken otomobiliyle ilgilenen bir vatandaş dikkatini çekti Murad ağabeyin. Yaklaştı yanına ve otomobilin ön camında sallanan muskayı işaret ederek adama ‘Bu olunca hiç kaza yapmıyorsun değil mi?’ diye tecahül-i arifane bir soru yöneltti adamcağıza. Adamcağız şaşırdı, ne söyleyeceğini bilemedi ilkin. Sonunda itiraf etti: Engellemiyor. Adama nasuh bir tavsiyede bulundu o an: ‘Bu muskaya değil, hep Allah’a güven, oldu mu?’ Adam, başını evet anlamında öne eğdi, söylenenin ve söylenme tarzının doğruluğu öylesine içime işledi ki o an.
Halkla bu kadar yakın, halktan, halkın ifadesi bir kişi Kapkıner. İblisin Son Savunması, Wesirfinger Pastanesi romanları da ilgi çekmiş, kendisinden söz ettirmişti.
İki ayrı silsileden tasavvuf terbiyesi almış, hatta Şeyh’lik için icazeti bulunan bir kişi. Buna karşın nefs mücadelesine bir an olsun ara vermeyen, aklına yatmayan konuları cerh etmekten çekinmeyen, ilme ve ilim adamına sahip çıkan, çevresindeki gençleri aydınlatan, onları olabileceklerinin en iyisi olmaları noktasında şevklendirmekten imtina etmeyen bir mü’min.
Şu an İstanbul’da, Taraf gazetesinde. Yeni romanlarını bekliyoruz.
Özledik çünkü onu, onun kalemini.
DUNYABİZİM.COM
BUNLARI SİZE ANLATMAK İÇİN
ODTÜ’de hazırlık sınıfına başladığım sıralarda, 1988’de efsanesi kulaklarıma kadar gelmiş biriydiMüfid Yüksel. Sosyoloji bölümündeki derslerde çatır çatır hocalarla tartışan, sosyolojinin vb. sosyal disiplinlerin nasıl batının sömürgeci anlayışıyla şekillendiğini onlara karşı savunan bir kişilik. Efsanenin en çarpıcı bölümü bundan sonrası. Bir gün dayanamaz bir hoca, o meş’um soruyu sorar: “Peki o zaman sen niye sosyoloji okuyorsun?” Cevap elbette muhteşemdir: “Bütün bunları size anlatabilmek için buradayım!”
Alaaddin Camii’nde restoratörleri terletti
1995’te Müfid Yüksel, Konya şehir tasarımında dönemin büyükşehir belediye başkanı Halil Ürün’ün çağrısı üzerine Konya’ya gelmişti. Uzun uzun birlikte şehir merkezinde gezmiştik. Demirciler içindeki Bulgur Tekke Camii’nden o sıralar sözde restore edilmekte olan Alaaddin Camii’ne kadar birçok tarihî mekânı birlikte gezdik onunla. Her tarihî mekânda ayrı bir macera yaşadık. Sözgelimi Alaaddin Camii restorasyonuna bizi almak istemediler, camiyi gezmemize izin vermek istemeyen yetkililere ayaküstü yalan söyledik, ‘Zaman gazetesi muhabiriyiz’ diye. Adamlar ürküp aldılar içeri. İçerde ODTÜ’de doktora yapan İranlı bir arkeologla da karşılaştık. Restorasyon adına camide işlenen cinayetleri içi yanarak aktardı bize o arkeolog. İran’a dönmeyeceğini, Avustralya ya da ABD’ye gideceğini söylemişti. Bu, onun gözümüzden düşmesi için yeter sebepti.
İmamın gözleri nasıl açıldı faltaşı gibi?
Bulgur Tekke Camii’nin avlusundaki lahit ilgisini çekmişti Müfid Yüksel’in. Ve caminin çinilerinin üstünün cami cemaati tarafından imamın öncülüğünde boyanıyor oluşu… Kızgınlıktan ateş saçacak gibiydi Müfid Yüksel. “Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu çinilerin her biri (rakam temsilidir, M.G.) 500 milyon lira. Bunları örtmeniz camiyi güzelleştirmez, aksine çirkinleştirir.” Rakamı duyan imamın gözlerinin faltaşı gibi açıldığını görünce de eklemişti: “Sakın bu çinileri söküp satayım deme, bir daha geleceğim, kontrol edeceğim!”
Bir fikir olarak Konya’daki Büyük Bedesten’in yenilenmesi projesini ilkin Müfid Yüksel’den işitmiştim. Şimdilerde, yani aradan 15 yıl geçtikten sonra Konya Büyükşehir Belediyesi’nin bu yönde bir girişimi var.
Şeyh Bedreddin’i yanlış tanıtanlara
Müfid Yüksel’in belki de zihnimizi açan en önemli teşebbüsü Şeyh Bedreddin üzerinedir. Musa Çelebi’ye kazaskerlik yapmış o büyük âlimin, 20. yüzyıl başlarında Şemseddin Günaltay eliyle Nazım Hikmet vb.’lerine meze kılınmak istenmesi ve Osmanlı’daki sosyalist düşüncenin ilk temsilcisi olarak yanlış tanıtılmasına uzunca bir muhalefet şerhi düştü, Şeyh’in torununun yazdığı menakıbnameye dayanarak.
Tayyip Erdoğan’ın danışmanıydı
Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde Alevilik çalıştı. Alevilerle ilgili konuda belediyeye danışman olarak hizmet verdi. Sonradan “dönmeler” konusunda da birtakım çalışmaları oldu. Fakat bütün bu eserleri Müfit Yüksel’in asıl yeteneklerini çarçur ettiği eserler olarak görülmeli bence.
Aileden edindiği klasik ilimler birikimi ile ODTÜ Sosyoloji’den edindiği disipliner bakışı sentezleyebilme kudreti onda var. Güncel meselelere eğilmek gerekli elbette, an’ı yitirmeden evrensele açılabilme becerisi. Geçici olanda kalıcı olanı yakalayabilme yeteneği.
Zaten aydınlarımızın en temel problemi bu değil mi?
Murat Güzel, portre yazılarına kaldığı yerden devam ediyor
kaynak : dünyabizim
19 Eylül 2013 Perşembe
İttihad-ı İslam düşüncesi ve Avrupa Birliği
Yaklaşık 10-11 yıl sonra Zaman gazetesinde yayınlanmış bu yazımı tekrar okurken AVrupa Birliği'nin Türkiye hakkındaki düşünceleri konuşunda son derece iyimser olduğumu fark ettim. Avrupamerkezciliğin çözülme süreciyle İttihad-ı İslam düşüncesinin tekrar bağlamsallaşması konusundaki öngörüm ise aradan geçen yıllar boyunca giderek kuvvetli bir ihtimale dönüştü. Özellikle Mısır darbesi ve Suriye konusunda Avrupa Birliği'nin takındığı iki yüzlü, çıkarcı politikaların tarihi 400 yıla kadar uzanan ve tarih, sosyal bilimler, coğrafya vb. bütün düşünme alanlarını kaplamış bir söylemin dağılışından mı kaynaklandığı yoksa bu dağılışa katkı mı vereceği ayrıca ele alınmalı. Ama bana kalırsa Batılı ve bazı monarşik Müslüman devletlerin takındığı tavırlar İttihad-ı İslam Düşüncesi'nin tekrar yükselişi ile seçmeci yakınlaşma içinde...
Türkiye’nin AB üyesi olmasının İslam Dünyası’ndaki muhtemel itikadî, siyasî ve kültürel etkilerinin neler olabileceğini ve ümmet kavramıyla siyasal ifadesine kavuşan İttihad–ı İslam tasavvurunu nasıl değiştireceğini düşünmek gereklidir. Bilindiği gibi Türkiye gerek üzerinde bulunduğu coğrafyanın jeostratejik ve jeopolitik öneminden gerekse bu coğrafyada yaşayan insanların tarihsel ve toplumsal tecrübelerinden kaynaklanan konumuyla İslam ile Batı arasında kültürel ve siyasal bir geçiş noktası vazifesini deruhte etmektedir. Türkiye’nin üyelik talebinin AB tarafından nihai olarak kabul edileceğinden kuşkulanmak için elimizde yeterince karine yoktur. Bu talebin kabulü halinde İslam ve Batı arasındaki ilişkiler ne yönde dönüşecektir? Bu ilişkilerin dönüşmesi Müslümanların birliği terkibiyle ifade edilen tasavvurları nasıl bir etkiye maruz bırakacaktır? Bu soruları şimdiden düşünmekte fayda vardır.
İttihad–ı İslam düşüncesinin iki tarihsel bağlamı
Bu anlamda Müslümanların siyasi, sosyal ve kültürel birliğini amaçlayan İttihad–ı İslam düşüncesi ile onların itikadi birliğini tazammun eden ümmet kavramını birbirinden ayırt etmek elzemdir. Ümmet kavramı İttihad–ı İslam düşüncesini de mümkün kılan temel tarihsel ve itikadî referanslardan birini teşkil etmesine ve bu açıdan her türlü sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel farklılaşmanın üzerinde olmasına karşın doğrusunu söylemek gerekirse günümüzdeki Müslümanların hayatında ne siyasal ne kültürel ne de ekonomik bir karşılığa sahiptir. Müslümanların itikadi birliğinin ve kardeşliğinin şiarı olan bu kavram, siyasal, sosyal ve kültürel bağlamlarda kolayca kullanılamamaktadır. Ama bu yargımız onun her halükârda bu bağlamlarda anlamsız olduğu anlamına da gelmez kuşkusuz. Çünkü, İttihad–ı İslam düşüncesi belli bir tarihsel ve toplumsal bağlamda yürürlüğe sokulan siyasal bir proje olarak ümmet kavramının itikadi muhtevasına siyasi, sosyal ve kültürel yan anlamların kazandırılmasıyla mümkün olabilmiştir. Bilindiği gibi bu terkibin kullanıldığı ilk bağlam Birinci Dünya Savaşı öncesi dünya koşullarıdır. Bu dünya koşulları Westfalia anlaşması sonrası oluşan yeni uluslararası ulus–devlet düzeniydi. İttihad–ı İslam düşüncesi bu düzene bir cevap olarak, bu düzenin Osmanlı Devleti üzerindeki negatif etkilerini gidermek yolunda bu ülkedeki Müslümanların üzerlerine aldıkları bir sorumluluk bilinciyle ifade edilmişti. Meşrutiyet dönemi İslamcılığının İttihad–ı İslam tezinin hem atılımcı hem de korunmacı boyutları bu vesileyle fark edilebilir. Öncelikle bu tez yükselen milliyetçilik dalgalarının Osmanlı Devleti’nin Müslüman; fakat Türk olmayan unsurları üzerindeki yıkıcı ve bölücü tesirlerinden sakınma amacına matuftu. Ama, o zamana dek Osmanlı siyasetinde sembolik olmaktan başka bir yeri olmayan halifelik kurumunun da tekrar önem kazanmaya başlamasını doğurdu. Sembolik açıdan bir tarihsel atıllığı temsil eden halifelik kurumu Birinci Dünya Savaşı’nda etkinleşen bir siyasal içerik kazanmasına karşın bu etkinliği beklenen düzeylerde gelişmedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun akabinde halifelik kurumunun lağvı ve şahs–ı manevisinin TBMM’ye devri İttihad–ı İslam düşüncesinin de bu ilk tarihsel bağlamında muvaffakiyetsizlikle sonuçlandığının en belirgin işareti oldu.
20. yüzyılın bilhassa üçüncü çeyreğinden itibaren İslam dünyasının hemen hemen her coğrafyasında yeniden etkili olmaya başlayan İslamcılıklar İttihad–ı İslam düşüncesinin yerleştirilebileceği ikinci uygun tarihsel bağlamı işaret ediyor görünmektedirler. Burada dikkat edilmesi gereken iki noktayı işaret edelim. İlkin, bu tarihsel bağlam artık halifeliğin ne bir kurum olarak ne de bir şahs–ı manevi olarak mevcut olmadığı bir bağlamdır. Yine de halifeliğin Müslüman topluluklar üzerinde yokluğuyla belirleyici bir konumda olduğunu da bu vesileyle belirtmiş olalım. Bu sebepten dolayı, dünya ölçeğinde halifesizleşmiş Müslümanların ikinci tarihsel bağlamda ilk tarihsel bağlama nazaran daha avantajlı oldukları görünmektedir. Zira, modernleşmenin bu toplumlarda gerek doğurduğu negatif sonuçlar gerekse bu toplumlara kazandırdığı yeni iletişim imkanları bir ittihad arayışı yolunda Müslüman kitlelerin arzusunu kamçılamıştır. Elbette bunda ulus–devlet formasyonlarının geç kapitalist koşullarda yaşadığı kimi problemlerin de bir etkisi vardır. Bu ikinci tarihsel bağlamın Müslümanların çabası haricinde oluşan başka bir veçhesi de Avrupamerkezciliğin giderek çözülme sürecine girmiş olmasıdır. Avrupa artık ne felsefî ne kültürel ne de ekonomik açıdan dünyanın yegane çekim bölgesi ve dünya–tarihsel süreçlerin tek öznesi olarak kavranamaz. Bu durum da yeni İslamcılıkları içine yerleştirdiğimiz tarihsel bağlamın ikinci önemli noktasını teşkil eder.
Avrupamerkezciliğin merkezsizleştirilmesi
Batı düşüncesi içerisinde Avrupamerkezcilik (Eurocentrism) büyük ölçüde dünya–tarihsel süreçlerde Batı’nın merkeziliğinin kaybolmaya başladığı dönemlerde ortaya çıkan ve dışlama mantığı olarak işleyen bir söylem biçimidir. O, Avrupa kültürünün diğer kültürlere nazaran daha üstün ve yetkin olduğunu vurgulamanın entelektüel ve felsefî bir aracıdır. Fakat bu söylemin ortaya çıkabilmesi için en azından bu üstünlükçü edanın kendi geçerliliğinden şüphelenmeye başlamış olması gerekir. Yani, Batı artık diğer kültürlerin kendilerini karşısında taklit etmek zorunda olduğu bir kültür olmaktan çıkmış ve bir nebze de olsa diğer kültürler arasında bir kültür olma statüsüne, asıl statüsüne iade edilmiştir. Bu açıdan Avrupamerkezcilik Batılı global güç ağının bir arada durmasını sağlayan söylemlerin en önemlisidir. Bu konuda önemli çalışmalara imza atmış S. Sayyid gibi teorisyenlerin de sarahaten belirttikleri gibi Avrupamerkezcilik mantığı Batı’nın haricindekileri’ kendi yerlerinde tutan (saydıran) görünmeyen bir imparatorluktur (Fundamentalizm Korkusu: Avrupamerkezcilik ve İslamcılığın Doğuşu, s. 169. Vadi Yayınları)
Günümüzde Avrupa Birliği’nin ulus–üstü bir siyasal organizasyon olarak ortaya çıkmasında temsil edilen şey; felsefî, siyasal ve kültürel imaları açısından Avrupamerkezciliğin çözülüşünün işaret ettiklerinin üstesinden gelme çabasıdır. Bu açıdan İttihad–ı İslam düşüncesi ile AB arasında siyasal bir gerilimin yaşanması mukadderdir. Fakat Müslümanların Birliği düşüncesinin sadece fikrî bir proje, bir imge olması; yani realitede şimdilik bu imgenin bir karşılığının olmayışı sözünü ettiğimiz gerilimin bir ölçüde de olsa ertelenmiş bir gerilim olarak anlaşılabileceğini de göstermektedir.
Tezkire Dergisi Yazı İşleri Müdürü
Zaman/26.03.2002
İslam ve modernleşmenin panaroması
İslam ve modernleşme, din ve modernleşme konusunun son derece girift
ve çapraşık, içinden çıkılmaz, “mesele içinde mesele” sayılabilecek
devasa bir örgü yumağına dönüştüğünü kabul etmek gerekli. Modernleşmeyi
sadece İslam dini ve kültürü düzeyinde ele almanın yanıltıcılığı bir
yana, modernleşme dendiğinde zihinlerimizde oluşan imgenin
Batıcı/Avrupacı değerler silsilesini yansıtması, Avrupa’nın
Avrupalılaşması, Batı’nın Batılılaşması ile Avrupa dışı, Batı dışı
sayılan kültür ve medeniyetlerin modernleşmesi arasında kendiliğinden
bir diakronik ayrımın gözetilmesinin fikri ve siyasi anlamı da
tartışmaya açıktır. Yirminci yüzyıl boyunca sayısız veçheden araştırmaya
konu edilen İslam’ın modernleşmesi meselesi sadece Türkiye’de değil,
dünyada da çok farklı bakış açılarıyla ele alınmış, incelenmiştir. Bedri
Gencer, aynı konuyu “Hıristiyanlaştırmadan medenileştirmeye Batılı
kozmopolis projesinin sekülerleşmesinin modern Batı/Doğu karşılaşmasını
nasıl etkilediği” merkezî sorusundan hareketle ele alıyor. Gencer’in
eseri, İslam’da modernleşmeyi ilk kez Batı ile Doğu’nun bu büyük
karşılaşması bakımından ele alıyor. Eser, Batı ile İslam düşüncesi,
geleneksel ile modern İslam düşüncesi ve Osmanlı ile diğer İslam
düşüncesi arasında mukayeseli ve kuşatıcı, sosyolojik bir perspektiften
sosyal ile düşünsel değişim arasındaki etkileşim bakımından on dokuzuncu
yüzyıldan yirminci yüzyıla İslam dünyasının modernleşmesi sürecini
derinlemesine inceliyor.
Çalışmada on dokuzuncu asır İslam dünyasında modernleşmeye karşı alınan bütün tavırlar, modern İslam incelemeleri için bir analiz çerçevesi oluşturmak üzere kategorileştiriliriliyor.
İslam’ın Türk ve Arap yorumu
İslam düşüncesindeki paradigmatik değişimin derecesini göstermek için de Osmanlı ve Mısır İslam düşüncesinin temsilcileri olarak alınan Namık Kemal ve Muhammed Abduh örneklerinde “gelenekselcilik/modernizm” olarak iki ana tipe dönüştürülerek karşılaştırılıyor. Eser, böylece bugün İslam dünyasının yaşadığı müzmin problemlerin kaynağına inmeye ve bu problemleri aşmak için çağımızda genelde İslam, özelde Türk İslam düşüncesinin taşıdığı potansiyeli ortaya koymaya çalışıyor. Sömürge-sonrası paradigmalara meydan okuyan tek örnek olarak Osmanlı’nın kendine özgü, dinamik İslam yorumunu Arap İslam yorumuyla mukayese yoluyla ortaya koyan eser, modern İslam incelemelerine yepyeni bir boyut getiriyor. Bedri Gencer, tüm yönleriyle modern İslam dünyasındaki değişim sürecinin zengin bir panoramasını sunarken sağlam bir muhakeme ve akıcı bir dille problematik durum ve fikirlere doyurucu açıklamalar getiriyor. Esere, ayrıca Şerif Mardin de bir sunuş yazısıyla katkıda bulunmuş.
Çalışmada on dokuzuncu asır İslam dünyasında modernleşmeye karşı alınan bütün tavırlar, modern İslam incelemeleri için bir analiz çerçevesi oluşturmak üzere kategorileştiriliriliyor.
İslam’ın Türk ve Arap yorumu
İslam düşüncesindeki paradigmatik değişimin derecesini göstermek için de Osmanlı ve Mısır İslam düşüncesinin temsilcileri olarak alınan Namık Kemal ve Muhammed Abduh örneklerinde “gelenekselcilik/modernizm” olarak iki ana tipe dönüştürülerek karşılaştırılıyor. Eser, böylece bugün İslam dünyasının yaşadığı müzmin problemlerin kaynağına inmeye ve bu problemleri aşmak için çağımızda genelde İslam, özelde Türk İslam düşüncesinin taşıdığı potansiyeli ortaya koymaya çalışıyor. Sömürge-sonrası paradigmalara meydan okuyan tek örnek olarak Osmanlı’nın kendine özgü, dinamik İslam yorumunu Arap İslam yorumuyla mukayese yoluyla ortaya koyan eser, modern İslam incelemelerine yepyeni bir boyut getiriyor. Bedri Gencer, tüm yönleriyle modern İslam dünyasındaki değişim sürecinin zengin bir panoramasını sunarken sağlam bir muhakeme ve akıcı bir dille problematik durum ve fikirlere doyurucu açıklamalar getiriyor. Esere, ayrıca Şerif Mardin de bir sunuş yazısıyla katkıda bulunmuş.
Lacan ile post-modern felsefeye giriş
Psikanalizin kurucusu Freud’un Fransız yorumcusu Jacques Lacan, gerek
kendi iddiasıyla gerekse başka bazı yorumcuların ifade ettiği şekliyle
Freud’un psikanaliz öğretisini ilk kez tutarlı bir kuram düzeyine
çıkarma işini başarmıştır. Lacan kendi psikanaliz anlayışını ve Freud’u
neredeyse bir ‘davranışçılığa’ indirgeyen Amerikalı Karen Horney ve Eric
Fromm gibi isimlerin yorumlarını reddederek geliştirir.
Lacan’a göre, insan deneyinin içinde dilsel “imleyen” («signifiant») vardır, deney «imleyen»le başlar. Böylece deneyin çelişik ilişkileri, “imleyen”lerin, daha doğru olarak “imleyen”lerin içinde yer aldığı «imleyenler ağı»nın, dilsel dizgenin ilişkilerine dönüşür. Bu ağın bütünü “özne”den başka birşey değildir. Öyleyse ‘id’in bulunduğu yerde de “özne” vardır: “Burada, düşlerin alanında, kendi evindesin.” İmleyenlerin ilişkileri insan tecrübesinin her noktasında karşımıza çıkar. Çelişki imleyenlerin ağının (tüm insan konuşmasının, simgelerin oluşturduğu ağın) delinip yırtılması, psikanalitik tedavi ise bu ağın onarılması demektir. Bu türlü -ego’nun güçlendirilmesinden uzak olan- bir tedavi kavramı, Lacan’a göre, Freud’un öğretisine asıl uygun olanıdır. Çünkü yine Lacan’ın gösterdiğine göre, nevrozların temelini oluşturan kopukluk ya da çelişki bilinçle bilinçdışı arasında değildir, ama bilinçdışının kendi içindedir.
Lacan’ın Freud yorumunun -mantık ekonomisi yönünden- iki ana ilkede toplandığını söyleyebiliriz: İnsan deneyinin ulaştığı her yerde imleyenlerin ilişkilerinin bulunması (“bilinçdışının bir dil gibi yapılaşmış” olması), nevroz çatışmasının bilinçdışının kendi içindeki bir çatışma olarak, bu ilk ve ön aşamada, adeta kendi yuvasında yakalanması anlamına gelir.
‘Bir komando harekatı’
Bu yorum tarzı örtük bir biçimde de olsa Freud’da bulunmaktadır: Freud’un çeşitli eserinde, ama kuşkusuz en başta Rüya Yorumları adlı eserinde dile, simgelere verdiği önem bu açıdan ilginç ve anlamlıdır. Sonuç şudur: Saussure’un bize tanıttığı, dilin bir dizge olarak bütünselliği, dil içindeki her öğenin ancak dilsel dizge içinde kendi “değer”ine kavuşması, dil üzerine eğilen bakışımızın, her türlü sezgi, «anlam» ve «tarih» kaygısını bir yana bırakarak “imleyen”/ “imlenen” ilişkisine dair mütekabiliyetin gösterdiği yolu izlemesindeki gereklilik, Lacan’da kuramsal olarak genişletilerek yeniden değerlendirilmektedir: dil dizgesi bilinçaltını da içine alır.
“Benim Öğrettiklerim” Lacan’dan Türkçe’ye çevrilen ilk kitap. Üç konferans metnini bir araya getiren kitap Jacques-Alain Miller’ın deyimiyle bir komando harekatı. Modern ve postmodern felsefe ve düşünceler üzerinde derin bir etki bırakmış bu Fransız psikanalist-filozofu okumaya başlamak için iyi bir fırsat.
Lacan’a göre, insan deneyinin içinde dilsel “imleyen” («signifiant») vardır, deney «imleyen»le başlar. Böylece deneyin çelişik ilişkileri, “imleyen”lerin, daha doğru olarak “imleyen”lerin içinde yer aldığı «imleyenler ağı»nın, dilsel dizgenin ilişkilerine dönüşür. Bu ağın bütünü “özne”den başka birşey değildir. Öyleyse ‘id’in bulunduğu yerde de “özne” vardır: “Burada, düşlerin alanında, kendi evindesin.” İmleyenlerin ilişkileri insan tecrübesinin her noktasında karşımıza çıkar. Çelişki imleyenlerin ağının (tüm insan konuşmasının, simgelerin oluşturduğu ağın) delinip yırtılması, psikanalitik tedavi ise bu ağın onarılması demektir. Bu türlü -ego’nun güçlendirilmesinden uzak olan- bir tedavi kavramı, Lacan’a göre, Freud’un öğretisine asıl uygun olanıdır. Çünkü yine Lacan’ın gösterdiğine göre, nevrozların temelini oluşturan kopukluk ya da çelişki bilinçle bilinçdışı arasında değildir, ama bilinçdışının kendi içindedir.
Lacan’ın Freud yorumunun -mantık ekonomisi yönünden- iki ana ilkede toplandığını söyleyebiliriz: İnsan deneyinin ulaştığı her yerde imleyenlerin ilişkilerinin bulunması (“bilinçdışının bir dil gibi yapılaşmış” olması), nevroz çatışmasının bilinçdışının kendi içindeki bir çatışma olarak, bu ilk ve ön aşamada, adeta kendi yuvasında yakalanması anlamına gelir.
‘Bir komando harekatı’
Bu yorum tarzı örtük bir biçimde de olsa Freud’da bulunmaktadır: Freud’un çeşitli eserinde, ama kuşkusuz en başta Rüya Yorumları adlı eserinde dile, simgelere verdiği önem bu açıdan ilginç ve anlamlıdır. Sonuç şudur: Saussure’un bize tanıttığı, dilin bir dizge olarak bütünselliği, dil içindeki her öğenin ancak dilsel dizge içinde kendi “değer”ine kavuşması, dil üzerine eğilen bakışımızın, her türlü sezgi, «anlam» ve «tarih» kaygısını bir yana bırakarak “imleyen”/ “imlenen” ilişkisine dair mütekabiliyetin gösterdiği yolu izlemesindeki gereklilik, Lacan’da kuramsal olarak genişletilerek yeniden değerlendirilmektedir: dil dizgesi bilinçaltını da içine alır.
“Benim Öğrettiklerim” Lacan’dan Türkçe’ye çevrilen ilk kitap. Üç konferans metnini bir araya getiren kitap Jacques-Alain Miller’ın deyimiyle bir komando harekatı. Modern ve postmodern felsefe ve düşünceler üzerinde derin bir etki bırakmış bu Fransız psikanalist-filozofu okumaya başlamak için iyi bir fırsat.
18 Eylül 2013 Çarşamba
Çatışan feminizmler ve kadın politikaları
Çatışan Feminizmler
kitabı Seyla Benhabip, Judith Butler, Drucilla Cornell ve Nancy
Fraser’ın, yani kendilerine özgü felsefi feminizmleriyle tebarüz etmiş
dört Beyaz Amerikalı kadının feminizm ve postmodernizm ilişkileri
konusunda aralarında geçen tartışmaların derlenmiş bir hali. Feminizmler
ile postmodernizmler arasındaki ilişkilerin niteliğini sorgulayan,
feminizmin postmodern tezlerden alabileceği destekleri irdeleyen,
postmodernizmin hangi savlarına karşı olması gerektiğini düşünen bir
felsefi fikir alışverişini yansıtıyor.
Seyla Benhabib, feminizm ve
postmodernizm arasındaki ilişkileri daha geniş kültürel akımlar
içerisinde değerlendirmenin anlamlı olacağını ileri sürerek
feministlerin ‘insanın ölümü’, ‘tarihin ölümü’ ve ‘metafiziğin ölümü’
gibi konulardaki ‘zayıf’ postmodern tezlere sıcak, fakat aynı
konulardaki ‘güçlü’ tezlere ise soğuk bakmaları gerektiğini düşünüyor.
Ona göre bu güçlü tezlerin ‘insanın ölümü’yle ilgili olanı, öznellik
fikrini bütünüyle dışlar. Bu dışlama, kendiliğinden tarihsel değişim
için gereken özerklik, sorumluluk ve düşünümsellik gibi idealleri de
dışlamış olur. ‘Tarihin ölümü’ tezlerini ise kurtuluş idealini toplumsal
çözümlemenin dışında bırakması sebebiyle eleştiren Benhabip,
metafiziğin ölümü konusunda da felsefeyi reddeden formülasyonları
şiddetle eleştirir. Benhabip’e göre kişinin kültürel normları çelişik
olabileceğinden, bu çelişkileri gidermek için daha üst ilkelere ihtiyaç
duyması kaçınılmazdır.Post feministler
Benhabip, temelde bağlı olduğu Eleştirel Teori doğrultusunda belirli siyasi/teorik tutumların birçok postmodernizm formülasyonunun reddettiği felsefi varsayımları gerektirdiği sonucuna ulaşır. Ona göre, postmodernizm nihayetinde edilgin bir tutum doğurmaktadır.
Butler ise Benhabip’in bakışına nazaran daha ters bir perspektif kullanır. O, belli bir kurtuluşçu politikaya girişirken ne tür felsefi ilkelere sahip olunması gerektiği konusundan çok, kurtuluşçu politikalar için gerekli olduğu savlanan felsefi varsayımların politik sonuçlarıyla ilgilenir. Butler, Postmodernizmden daha çok postyapısalcılığı düşünür. Bu iki kavramın Butler için belki tek olumlu yanı, ‘iktidarın kendi koşullarını müzakere etmek isteyen kavramsal aygıt’a nüfuzunun yollarını göstermesidir. Butler, sadece özne kavramına ya da bu kavramın varsaydığı şeylere, sözgelimi failliğe karşı çıkmaz, bununla birlikte bu kavramların nasıl kullanıldığını da sorgular: Kimler özne olarak görülür ve bu tür yapıların dışında tutulanlara ne olur?
Nancy Fraser ise ‘tarihin ölümü’ ve ‘metafiziğin ölümü’ konularında Benhabip’in, ‘öznenin ölümü’ konusunda da Butler’in formüle ettiği düşünceleri eleştirerek kendi konumunu açıklar. Benhabip’in gerekli gördüğü normların kendilerinin doğaları itibariyle toplumsal olarak kurulmuş olduklarını düşünen Fraser, geçerlilik kriterlerini dile getirme iddiasındaki felsefenin ‘tarihsel olmayan, aşkın bir söylem’ olarak anlaşılması durumunda, felsefe olmaksızın da ‘toplumsal eleştiri’nin sürdürülebileceğine inanır.
Butler’ın Foucault’dan esinlenerek dile getirdiği görüşlerin de olumlu değişim ile olumsuz değişim arasındaki ayrımı reddettiğine inanan Fraser ‘Başkaları susturulmadan hiç kimsenin sözün öznesi olamayacağı gerçekten doğru mudur? Özneye yetki vermek doğası gereği sıfır toplamlı bir oyun mudur’ diye sorar.
Melez düşünceler
Butler gibi Drucilla Cornell de temelci ilkelerin gerekliliğini sorgular. Bu ilkeler yerine etik tavır diye adlandırdığı tavrın feministler tarafından benimsenmesini savunur. Bu tavır, ‘öteki’yle şiddet içermeyen, ‘öteki’ne kendi mekânında yer açan bir ilişkiyi amaçlayan bir tutumdur.
Dört beyaz Amerikalı kadın feminist filozofun, feminizm ile halen etkisi hissedilen politik-entelektüel gündem arasındaki ilişkilerin nasıl olduğu, olması gerektiği konularında sürdürdükleri eleştirel fikir alışverişi, hem Feminizm’in monolitik bir politik-felsefi yaklaşım olmadığını, hem de bu feminizmlerin farklı teorik kanallardan nasıl beslendiğini göstermesi bakımından. Dil, tarih, özne, metafizik ve kadınların özgürleşimi konularında ileri sürülen fikirlerin birçoğu, günümüz Türkiyesi’nde yeniden üretilmeyi bekliyor.
19 MART 2008 STAR-AÇIK GÖRÜŞ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)