5 Ekim 2013 Cumartesi

Metafizik felsefenin bunalımı

Felsefe tarihini genellikle büyük filozofların düşüncelerini merkeze alarak okuma alışkanlığına sahibiz. Bu alışkanlığımız neticesinde felsefi düşüncenin içsel akıcılığını ve sürekliliğini kaçırmak da handiyse zorunlu bir sonuç. Büyük filozofların devasa gölgeleri sebebiyle varlıklarını çoğunlukla seçemediğimiz, ancak büyük fikirlerin oluşmasına yol açan mümbit ortamların oluşmasındaki katkıları inkâr edilemeyecek daha düşük profilli düşünürleri görmezden gelmeye meyilliyizdir. Yasakoyucular düzeyinde itibar görmeyen yorumcuların tartışılan meselelere yönelik incelikli katkılarını da fark edememe gibi bir yanlışı doğurur halbuki bu tutum.
Sözgelimi Batı felsefe tarihine ilişkin okumalarda Kant ile Hegel arasındaki süreçte neler olup bittiğine dair bilgimiz kısıtlıdır. Felsefede Kopernik devrimini gerçekleştirdiği hep söylenegelen Kant’ın, Saf Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi ve Yargıgücünün Eleştirisi kitaplarından oluşan üçlü eleştirisi, modern felsefenin doğuşu, Aydınlanma felsefesinin en özlü ifadesi ve felsefi düşünüş içinde o zamana dek kendisine büyük ihtiram gösterilen metafiziğin gözden düşmesine yol açan kapsamlı bir müdahale olarak kavranabilir. Ancak, Kant’tan Hegel’e geçince oluşan büyük kavramsal değişimi, metafiziğin gözden düşmesine verilmiş tepkinin doğal bir sonucu olarak mı değerlendirmelidir, yoksa batı felsefesinde Kant’tan sonra düşünce üretmiş daha düşük profilli düşünürlerin katkısının oluşturduğu birikimin bir sonucu olarak mı görmeliyiz? Kant ile başlayan süreçte bir zamanlar felsefenin gözbebeği ve kraliçesi olarak görülen metafizik nasıl ele alınmıştır? Felsefelerinde metafiziği eleştiren filozoflar, onu tamamen ret mi etmişlerdir, yoksa mahiyeti, kapsamı ve amacına bazı müdahalelerde bulunarak ona yeni bir rol mü biçmişlerdir? Eğer yeni bir rol biçmeden söz edilecekse metafiziğin felsefenin diğer alanları ile ilişkisi nasıl sağlanmıştır? Bu açıdan metafizik düşünce özelinde filozoflar arasında sürekliliği sağlayan veya farklılığa yol açan hususlar nelerdir?
Kant sonrası metafizik
Kuruluşundan bu yana faaliyetlerinde felsefenin önemli bir yere sahip olageldiği Bilim ve Sanat Vakfı Medeniyet Araştırmaları Merkezi bünyesinde bir araya gelen felsefeye gönül vermiş bir grup insanın himmetiyle Mayıs 2009-Haziran 2011 tarihleri arasında, yukarıdaki sorular çerçevesinde 11 filozofun görüşlerinin, alanında uzman isimlerin öncülüğünde tartışıldığı bir toplantı serisinin ürünü olan Kant Sonrası Metafizik Üstüne Konuşmalar kitabı bu sorular eşliğinde meseleyi ele alıyor. Kant sonrası metafizik düşüncenin içine girdiği bunalıma verilen fikri tepkilere dair sürdürülen bu tartışmalar serisi düşüncenin akışkanlığı konusunda ilginç veriler sağlıyor.

ÇOTAKAN SERİSİNİ ALMIŞTIM

Murat Güzel: dün / kalbimde üzgün bir kuğuya rastladım / yağmur benimle son kez konuştu / erimiş balmumu gibi / bilincimin aralıklarına sızdı…
Söyleşi: Nureddin Durman/dunyabizim.com


Konya’ya her gidişimizde muhakkak yanımızda olurdu. Yanılmıyorsam 1995 yılından beri tanışıyoruz. O yıllarda böyle pür dikkat bir vaziyeti kuşanmıştı. Değişikti tabii. Adeta tabir caiz ise kendi gibiydi. Hep bir beklenti hep bir merakla bakardım yüzüne. Ne? Ne yapacak bu çocuk diye. Bir ara Düşçınarı dergisinde Mehmet Akif Kuruçay ile karşılıklı şiirler yazdılar. Yani netice itibariyle buyurun Murat Güzel sizi dinlemek istiyoruz…

1999 Konya.Soldan Sağa - Murat Kapkıner, Murat Güzel, Mikail Bayram, Nurettin Durman, Mustafa Özçelik
1999 Konya, Soldan Sağa -
Murat Kapkıner, Murat Güzel, Mikail Bayram,
Nurettin Durman, Mustafa Özçelik
Yazma eylemi sizde nasıl başladı?
Yazmaya ortaokul sıralarında başladım. Aslında roman da yazmıştım, yani roman başlangıcı. O defterleri saklayamadığıma şimdi çok üzülüyorum. Ortaokul 3’te parmak hesabıyla hece şiirleri, ama 11’lik (6+5 ve 7+4) ile 14 heceli şiirler… Niye bilmiyorum bu kalıpları önemsemişim. Ayrıca Yunus Emre ilahilerini de taklit ettiğimi hatırlıyorum.

İlk yazdığınız yazı - şiir – hikâye - roman yayınlandığında ne hissettiniz?
Ama asıl yazma serüvenim lise son ve üniversite hazırlık dönemlerine rastlar. Lise 2’den itibaren düzenli günlük tutmaya başlamıştım. Atatürk Fen Lisesi’nde okuyordum. Lise sonda ise bu anlamda ilk şiirimi yazmıştım: “Düşer başım/düşer de yana/dayanamaz ağlarım” mısralarıyla başlayan ve 250 mısradan fazla bir şiirdi. İsmi de Bob Dylan’ın şarkısının ismiyle aynıydı: “Masters of Wars.”
Murat GüzelLisede hazırlanan duvar dergisinde bu şiir askıya çıktığında çok ama çok sevinmiştim. Bu şiirin uzunluğu dolayısıyla sınıf arkadaşlarımın “Destancı Murat” lakabı taktıklarını hatırlıyorum. Bana kalırsa destansı değil, lirik bir şiirdi hâlbuki.
Kâğıt üstünde ilk şiirim Murat (Kapkıner) ağabeyin 1991 Eylül’ünde Varide dergisinde yayınlandı. Bu anlamda yazdığım ilk şiir değildi, ama o ilk şiirde aynı dergide yayınlanan 3. şiir oldu: Sin/i. Ankara’daydım o sıralar. Makine mühendisliği okuyordum ve staj için İstanbul’a gitmiştim.
1991 yılının yazı. Yeni Cami ile Mısır Çarşısı arasındaki bir çay bahçesinde yaklaşık 15 gün uğraşmıştım bu şiirle. Konya’ya döndüğümde şiiri ilk okuyan kişi Murat abi olmuştu, Varide’nin Alaaddin İşhanı’ndaki bürosunda ve hemen daktilo edelim şunu demişti. Dergiye gelip giden herkese de benim şiirimi yüksek sesle okumuştu Murat abi. Metin abiye de okumuştu!
Varide’de “Suya Gelen Adam”ı basılı haliyle gördüğümde sadece bir kıvanç hissi doldurdu içimi ve artık çevremdeki hayatın nabzının benim için daha farklı atacağını hissettim. Yolda bulduğu gazete parçalarını bile okuyan bir çocuğun o ana kadar edindiklerinin bir hâsılasıydı belki o şiir. Belki de bu dünyaya bir cevap bulma telaşı. 

 Murat Güzel, Uzak KokuÇocukluğunuzu o harika mecburiyeti anlatır mısınız?
Çocukluğum bildik çocukluklardan. Mutantan bir çıkmaz sokağın çıkmazını oluşturan beş bin metrekarelik bir bahçe, bağlar ve bağ evleri. Hem çarşıya yakın, hem uzak. 1977’de Karaman caddesinde bir trafik kazası geçirmişim. Kaza an be an hafızamda. Rahmetli dedem ile babaannemin hacdan döndükleri geceyi hatırlıyorum. Kıştı, kar vardı kapımızı açtığımızda. Kalabalıktı ortalık. Işıklı bir oyuncak tabanca getirmişlerdi bana hac hediyesi olarak. Çok sevinmiştim. Dedemin vefat ettiği günü de aynı şekilde hatırlıyorum. 1978 Aralık’ı, ama bu kez kar yok. Hava soğuk ama kar yok. Dedem için penceremizin demirlerine asılıp hüngür hüngür ağladım. 24 yıl sonra bu kez aynı şekilde babam için ağladım.
Çocukluğum o geniş bahçemizde hafta sonları babamla yan yana baharda toprak bellemek, toprağı dikime hazırlamak, sebzeler dikilince bu kez onlara su salmak vb. o zamanlar benim angarya gördüğüm, oyun vaktimden çalınmış zamanlar addettiğim uğraşlarla bezeli bir okul hayatıydı.
Kemalettin Tuğcu, Doğduğum EvSizi yazmaya veya okumaya teşvik edenler oldu mu çevrenizde?
İlkokulda bir sınıf kütüphanemiz vardı. Allah kendisinden razı olsun, uzun ömür ihsan etsin Ayfer Uysal adlı bir sınıf öğretmenimiz vardı. Bu sınıf kütüphanesinde yer alan kitapları sınıfa haftalık değiş tokuş periyotlarıyla okuturdu. Kemalettin Tuğcu’nun ünlü çocuk hikâyeleri bu kütüphane sayesinde okundu tarafımdan. Tabii, bu kütüphane hep çocuk hikâyesiyle de dolu değildi. Arada tek tük, bir daha rastlayamayacağım kitapları da okumuştum. Sözgelimi Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Erenlerin Bağından adlı bir kitapta bir araya getirdiği o muhteşem mensur şiirleri. Şimdilerde de arıyorum o kitabı, ama bulmak ne mümkün!
Fakat okuma zevkini bana ilk aşılayan babamdır her şeye karşın. 1967 yılından 1991 yılına kadar düzenli olarak her gün Tercüman gazetesi almıştı babam. Onun eve getirdiği gazeteyi okuma yazmayı söktüğümde elimden hiç ama hiç düşürmedim. Mukbil Özyörük, şimdilerin ünlü tarihçi yazarı Murat Bardakçı’nın babası İlhan Bardakçı, geçtiğimiz günlerde rahmet-i Rahman’a eren Ergun Göze, Beşir Ayvazoğlu, Yılmaz Öztuna, Taha Akyol, Ahmet Kabaklı hep bu gazeteden öğrendiğim, yazılarını okuduğum isimler.
Tarık Buğra
Tarık Buğra
Ama benim hoşuma Murat Sertoğlu’nun pehlivan tefrikaları giderdi. Bir de Tarık Buğra’nın Pazar yazıları. Küçük Ağa’nın devam romanını da Tarık Bey Tercüman gazetesinde tefrika etmişti. Onu da büyük bir zevkle takip etmiştim.
Babamın Kapu Camii karşısında Selçuklular’dan kalma Yılanlı Medrese içindeki Bit Pazarı’nda bulunan mağazasına her Cumartesi giderdim. Bugünkü gibi değildi gazete alışverişi o zaman. Yani esnaf gazete bayiine gidip gazete almazdı, aksine bisikletli motosikletli gazete müvezzileri çarşıda dolanır, esnaf da istediği gazeteyi onlardan alırdı. Bu müvezzilere abone de olabilirdiniz, sizin gazetenizi ayağınıza kadar getirirdi. Bir Cumartesi babam müvezziden kendi harçlığımla Tercüman Çocuk aldığımı fark edince Tercüman’la birlikte Tercüman Çocuk da almaya başladı. Bu çocuk dergisi de benim çizgi roman merakımın kökenini oluşturur.
O sizdeki okuma tutkusu nasıl gelişti?
Ancak ilkokul yıllarıma ait iki önemli kitap hatıram bütün bunların fevkindedir. İlki rahmetli babaanneme ait bir kitabı okula götürüp kaybetmem dolayısıyla babaannemin benimle uzunca bir süre konuşmayışıyla ilgili. El Hac Muzaffer Özak’ın İrşad kitabıydı kaybettiğim kitap.
İkincisi ise sınıf öğretmenimiz Ayfer Uysal’ın sınıf kütüphanesini zenginleştirmek maksadıyla bizden hikâye kitabı satın alıp okula getirmemizi istemesiydi. Bunu babama aktardığımda, arkadaşı Ali Ayas’a ait Milli Ülkü Kitabevi’ne beni götürdü ve “İstediğin kitabı al dükkâna dön” deyip beni orada bıraktı. Mithat Düden’in yazdığı ve Damla Yayınevi’nin bastığı on kitaplık Çotakan serisinin tamamını alıp dükkâna döndüğümde babamın yüzünün asıldığını fark ettim. Sanırım işleri kötüye gidiyordu ve benim bir kitap yerine on kitap birden almama canı sıkılmıştı fakat bana hiçbir şey söylemedi hiçbir zaman bu konuda.
Komşumuz Nebi Hoca’dan Kur’an okuma dersleri alırdık. Şükran Mahallesi Mescidi’nde ilkokul 2 veya 3’te Kur’an okumaya geçtiğimde babamın dükkân komşusu Veli amca bana verdiği sözü yerine getirdi ve beni Erkam Kitabevi’ne götürüp güzel bir Mushaf satın aldı. Bir de bu Mushaf’ın konacağı boyundan asmalı bir kılıf. O zaman dünyalar benim olmuştu.
Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu
Kitap okumaya beni teşvik edenler arasında dayım Mehmet Ertekin’in gayriihtiyarî katkısını da hatırlamalıyım mutlaka. Dayımın Akkise’deki (dedemlerin Konya şehir merkezine göçmeden önceki yerleşim yerleri) evinin bir odası silme kitap doluydu. Her köye gidişimizde ben bu odaya kapanır, Yavuz Bahadıroğlu’nun tarihi romanlarını hatmederdim: Sunguroğlu, Buhara Yanıyor, vs.
Memleket, Kızım Ayşe, Oğlum Osman vb. romanları da ilkokulda okumuştum. Enid Blyton’ın Afacan Beşler benzeri çocuk kitapları da o yıllarda zevkle hatmettiğim kitaplardandı. Fakat şimdi de düşündüğümde şaştığım bir noktadır: Şule Yüksel Şenler’in, Ahmed Günbay Yıldız’ların romanlarına lise yıllarına kadar aile çevremde hiç ama hiç temas etmedim… Hâsıl-ı kelam ortaokulu bitirdiğimde muhafazakâr müfredatı da zaten bitirmiştim.
Yazar olmak için çabaladınız mı, neler yaptınız yazar olmak için?
Yazar veya şair olmak için özel bir çaba sarf etmedim. Aksine zaman zaman şiirden, yazı  ve çiziden uzak durmaya çabaladım. Zaten kitap okuyor ve okuduklarımı dostlarımla, arkadaşlarımla çeşitli vesileler icat ederek paylaşıyordum. Şiiri hep bir “lanet” olarak gördüm üstümde. Uzak Koku’ya aldığım o şiir epizodu da bunun bir kanıtı: Buruk/Bürünerek kemiğe ve ete/Şimdi nereye gitmeliyim/Şiire ve lanete. Hayata umutla baktığım dönemlerde şiirle, edebiyatla, yazıyla alakamın kesildiğini; içimdeki karanlığın arttığı kabz hallerindeyse bunlarla ünsiyetimin çoğaldığını, o karanlığı yazı ve harflerle kürüdüğümü hiç aklımdan çıkarmadım.

Arslan ve Aktay bu tezde!



Tunuslu Hayrettin Paşa
Said Halim Paşa
Mehmed Akif Ersoy
Eşref Edip Fergan
Necip Fazıl Kısakürek
Sezai Karakoç
Rasim Özdenören
İsmet Özel
Ali Bulaç
Abdurrahman Arslan
Yasin Aktay
İlkin Prof. Dr. Binnaz Toprak yazdı, satır aralarına batılı oryantalist sosyologlardan devşirdiği önyargı kodlarını çaktırmadan yerleştirerek, Toplum ve Bilim dergisinde (Görüyorsunuz rahat anlatım adına cümleyi nasıl da devrik devrik yazıyorum). Toprak’ın ‘İki Müslüman Aydın’ı, Ali Bulaç ve İsmet Özel’in düşüncelerini kıyaslayarak mercek altına aldığı yazıya Ali Bulaç pek itiraz etmese de derginin bir sonraki sayısında İsmet Özel’in cevabî yazısını da okuduk. 1980’lerin sonuydu. Nokta ve Yeni Gündem dergilerinde İslamcılık’la ilgili haber dosyalarının satış rekorları kırdırdığı, Ruşen Çakır, Binnaz Toprak vb. sözde İslamcılık uzmanlarının yeni yeni türediği dönemler anlayacağınız. Çevremdeki herkes Toprak’ın yazısından bahsediyor, yazının fotokopileri dolaşıyordu. Ama ben ne dergiyi görmüş, ne de okuma fırsatı bulmuştum.

Davulun sesi uzaktan hoş mu geldi Meeker’e?
Ardından Michael Meeker’in çözümlemesi olan kitap Türkçe’ye çevrildi, demek ki 1990’lara geçmişiz. Meeker, bu iki isme Rasim Özdenören’i de ekliyor ve bu üçlü üzerinden 1980’li ve 1990’lı yıllarda ülkede sıkça tartışılacak, gündemleşecek İslamcı düşünceyi çözümlüyordu.
İşin ilginç yanı, Meeker’in yazısıyla birlikte okuma fırsatı edinmiştim Toprak’ın yazısını da. Meeker’in “işlevselci” olmasından mıdır nedir, Toprak’a nazaran daha sahici bulmuştum onun görüşlerini üstelik! Ya da davulun sesi Meeker’e uzaktan daha hoş gelmiş olabilirdi, değil mi ya?
Toprak’ın yazısını değerli kılan neydi?
1999’da British Council’deki bir program dolayısıyla tanıştık Binnaz Hanım’la. Binnaz Hanım’ın ilgi alanları değişmiş, makalesi üstüne de pek konuşmak istememişti.
Her şeye rağmen, bütün satır aralarına gizli önyargılara, saplantı ve korkulara rağmen yine de Toprak’ın yazısını değerli kılan bir şeyler vardı. O değerin “olduğunu” bilsem de “ne olduğunu” şimdiye dek pek çıkaramamıştım.
Modernite, İslamî Gelenek ve İslamcılık
Geçtiğimiz günlerde elime geçen bir tez taslağı o değerin ne olduğunu bana gösterdi. Taslak New York Üniversitesi'nin Near Eastern Studies Departmanı’nda master çalışması yapan Fatma Melek Arıkan’a ait: “Modernite, İslamî Gelenek ve İslamcılık Hakkındaki İslamî Türk Entelektüel Söylemler: Abdurrahman Arslan ve Yasin Aktay Arasında Karşılaştırmalı Bir İnceleme.”
Arıkan, tezinde, 1970’lerin sonundan itibaren yazmaya başlayan Abdurrahman Arslan ile Ali Bulaç, Rasim Özdenören, İsmet Özel gibi aydınlara nazaran daha genç olan Yasin Aktay’ın düşüncelerini kıyaslıyor, karşılaştırıyor.
Müslüman entelektüel ortamda farklı fikrî pozisyonlara tekabül etse de önceki isimler ile Arslan ve Aktay arasında önemli bir ayrım olduğuna dikkat çekiyor Arıkan.
İslamcılığın neredeyse nihilizme varacak fikrî krizi
Tezin elimdeki nüshası “draft” nüsha olduğu için Arıkan’ın tüm görüşlerini özetleyerek de olsa aktarmam ve tartışmam imkânsız; ancak şimdilik şunu söyleyebilirim ki, önceki kuşakların ele aldıkları konular ile yeni kuşakların karşılaştıkları sorunlara verdikleri cevaplar arasındaki farklılık İslamcılık’taki teori-pratik ayrımındaki farklılaşmaların boyutlarını da gösterecek boyutlarda.
Sonraki kuşaklarda, özellikle 1980’li yılların tartışma konularıyla, 1990’lı yıllarda gündemleşen konular ve bunun devamında 2000’li yıllarla birlikte siyasî anlamda Türk İslamcılığının neredeyse nihilizme varacak fikrî krizine ilişkin çok önemli bulgular devşirilebilir bu tezden. Elbette bu nihilizmden uzaklaşma potansiyelinin iki farklı entelektüelin yazılarında bulunduğunu da söylemek gerekiyor.
Her müslüman kuşağın önceki dönemlerle fikri irtibatlarını koruması, o fikirleri benimsemese bile, “aştık!” vb. saçma tavırlarla küçümsememesi ve kıymetini bilip (kıymet bilmek, o fikirleri yeni şartlara uyarlamak, yeni idrak düzeyine o fikirleri yükseltmek anlamına gelir benim lügatimde!) her türlü sözde “köktenci” yaklaşımın da temelde işin ucundan tutma çabasından azat edilme kaygusuyla dile getirildiğini görmesi gerekiyor.
Düşünce geleneğimizi unutmamak şart
Tunuslu Hayrettin Paşa’dan Sait Halim Paşa’ya, Mehmet Akif ve Eşref Edip’ten Necip Fazıl Kısakürek’e, Sezai Karakoç’tan Rasim Özdenören, İsmet Özel ve Ali Bulaç’a, onlardan Abdurrahman Arslan ve Yasin Aktay’a (unutmadan diğer coğrafyalardaki müslüman entelektüelleri de bu listeye eklemek gerekiyor, meşrep ve mezhep farkı gözetmeden hepsini!) bir düşüncenin gelişim çizgisini takip etmek zorlasa da bunu yapmaya her birimiz mecburuz.
Uzmanlaşmamız gerekmiyor elbette, lakin en azından bu isimleri detaylarını tartışacak kadar bilmesek de, haklarında şahitlik edebilecek kadar bir bilgi ve yoruma sahip olmamız gerektiği ortada.
Sadece entelektüelleri değil, önderleri de bu listeye eklemem gerekirdi, bunu biliyorum. Ve o önderleri de ayrım gözetmeden, “kanımızı bulaştırmadığımız tartışmalara dilimizi de bulaştırmamak” gibi gerçekten önemli bir ahlakî ilke eşliğinde örnek almaya çalışmamız gerektiğini de biliyorum.

Murat Güzel, İslamcı düşüncenin sularında yüzmenin ne anlama geldiğini düşündü...

dunyabizim.com, 25 Haziran 2010 Cuma

3 Ekim 2013 Perşembe

VADİNİN İYİ ADAMLARINDAN BİRİ

1986’nın güzü. Atatürk Fen Lisesi’nde ikinci sınıftayım. Hafta sonu. Sınıf arkadaşım Fatih İşbakan, o gün Kadıköy İskelesi’ndeki gazete bayilerinden birinde farklı bir gazeteye rast gelmiş. Her gazete bayiinde rast gelemeyeceğiniz bir gazete: Zaman. Bundan böyle tiryakisi olabileceğim bir gazete. Spor sayfasına yer vermeyen bir gazete. Nabi Avcı, Hüseyin Hatemi, Ali Bulaç, D. Mehmet Doğan, Molla Kasım, M. Werner Hugo, Halil Kaleli… Çevre sayfası olan bir gazete. Gençlik sayfası olan bir gazete. Doyurucu kültür sayfalarına yer veren bir gazete…
...
...
Parasızdım ve Yatılıydım
Bu gazeteyle ilgili en önemli anım ise hemen 4-5 ay sonra yaşadığım bir olay. Parasız yatılı okuyorum Fen Lisesi’nde. Üstelik daimi yatılı. 1987 kışı İstanbul’da son derece sert geçiyor. Okullar yaklaşık bir-bir buçuk ay tatil edilmiş. İstanbullu arkadaşlar evci çıkmışlar, memleketine gitmek isteyen öğrenciler de gitmiş. IV. Murat’ın av köşkünün olduğu araziye kurulu Fen Lisesi’nin yurdunda kalan 3-5 kişiyiz. Cumartesi. Cebimde sadece 100 lira var. (Rakamlar örnek içindir, kesinlikle nominal değildir.) Normal gazeteler 100 liraya satılıyor. Solcu arkadaşların okuduğu Cumhuriyet 120 lira, Zaman ise 150 lira. En pahalı gazete. Arif Hikmet’ten (Ilıkan) 50 lira borç alıyorum, Zaman alabilmek için. Okuldan kaçıyorum. Nasıl? Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü’ne hemen bitişik okulumuzun bahçesi. Duvardan aşıp üniversitenin bahçesine geçiyorum. Meğer hendekliymiş bu bahçe de! Belime kadar kar yığınına gömülünce anlıyorum bir hendeğin içine daldığımı. Güç bela kurtarıyorum kendimi hendekten.
Fikirtepe’de uğramadığım gazete bayii kalmıyor. Yok. Yok. Yok. Hiçbiri satmıyor. Biri acıyor halime, başka bir bayiyi tarif ediyor. Nihayet buluyorum orada gazetemi. Ellerim ayaklarım donuyor.
Okula dönüyorum. Sınıfa çıkıyorum. Ellerim uyuşmuş, gazetenin sayfalarını açamıyorum bile. Ana sayfa önümde. Ağlayan bir başörtülü kız çizimi. Üniversite önlerinde yapılan başörtüsü eylemleriyle ilgili bir haber. O arada sınıfa İzmitli Ertan giriyor. Okulun basketbol takımında Ertan. Gazeteyi görünce alıyor, spor sayfası arıyor. Bulamıyor. ‘Ya bu ne biçim gazete!’ diyerek bırakıyor. Muzip bir gülümseme yerleşiyor yüzüme. Ses etmiyorum ancak.

Marksçı Akımlar Ne İstiyor?
Cumhuriyet gazetesi ‘İslamcı akımlar ne istiyor?’ diye bir yazı dizisi başlatmış. Benim gazetemde ise Cumhuriyet’in sayfa düzeni ve puntolarının tıpatıp aynısı bir haber yayınlanmakta gecikmiyor: ‘Markscı akımlar ne istiyor?’ İmza: Azmi Yırcalı!
Bir kezinde de o zamanlar genç, (‘O hâlâ genç ama!’ dediğinizi duyar gibiyim) gepegenç bir gazeteci olan Hakan Albayrak, solcu öğrencilerle birlikte gözaltına alınıp ‘içeriden’ haberler veriyor. Böyle bir gazete.
Cemil Meriç’in, Cahit Zarifoğlu’nun vefatları dolayısıyla günlerce ayrıntılı haber ve yazı okuyabildiğim bir gazete. Bu gazeteye kadar sadece Necip Fazıl Kısakürek’in Çile’sini ve Cinnet Mustatili’ni, bir de İsmet Özel’in Erbain’ini elinden düşürmemiş bir tıfıldım, içine kapalı, kolayca dert anlatamayan bir gençtim.
O yaz yayınladı (tam tarih 15 Temmuz 1987) Murat Belge’nin Yeni Gündem’i ‘İslami Fen Liseleri’ dosyasını. Yazgülü Aldoğan’ın kaleme aldığı bu haber-yazı içerdiği fantastik öğelerle epey güldürmüştü bizi. Sözgelimi ‘kardan kız’ yapıp kar topuna tutan İslamcı öğrencilerin cinsel komplekslerini böyle dışa vurduğundan bahsediyordu Yazgülü Hanım. Gülüyorduk ‘kardan adam’ yapıp kar topuna tutan solcu erkek öğrencilere. Acaba Yazgülü Hanım’ın yorumu onlara uygulansa onların hali nic’olurdu? Onların cinsel yönden fetvası neydi? Zırvanın tevil götürmeyeceğini böyle böyle çocuk aklımızla çözmeye başlıyorduk işte.

Kim Bu Deniz Gürsel?
1987 yılında kaleme aldığım bir günlükte geçen gün bir alıntıya rastladım. Nereden almışım diye düşündüm hep onu. Otantisite ile ilgili, buraya aktarmam ne konu bakımından ne de içerdiği anlaşılmayacak yabancı kelimeler bakımından gerekli olmayan bir alıntı. Ama müthiş! Bu alıntıyı yaptığım yazının sahibi Deniz Gürsel, öyle not düşmüşüm günceme. Öyleyse bu yazının konusu da belirlendi demektir. Kimdi bu Deniz Gürsel?
Bu kadar uzun girizgah ilkin Deniz Gürsel müstearıyla ve ‘Çevresizsiniz’ kitabıyla tanıdığım Erol Göka’ya ilişkin bir yazı yazma arzumdan kaynaklandı. Erol abinin ilk yazısını ‘Farklı Gazete’ Zaman’dan okuduğumun şimdilerde ayırtına varıyorum. Çevresizsiniz’den sonra da hem müstearı hem gerçek ismiyle bir çok kitap kaleme aldı Erol abi. Felsefeden uzmanlık alanı psikiyatriye, siyaset düşüncesinden hermenötik ilgilere kadar çok farklı alanlarda rahatça alışılmışın dışında görüş beyan edebilecek, size ufuk açabilecek kalibrede bir düşünür. 2008’de  Türklerin Psikolojisi kitabı dolayısıyla Türk Ocakları tarafından Ziya Gökalp İlim Teşvik Armağanı’na  layık görüldü. 2006’da Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın fikir adamı seçildi. 2009’da ise son kitabı Türklerde Liderlik ve Fanatizm’i yayınladı. Doç. Dr. Türk düşünce dünyasının entelektüel ilgileri bakımından bir uç beyi oldu her zaman. Sürekli yazdı, asla yazmamazlık etmedi. Bu açıdan da son derece velud. Sayamayacağım kadar kitabı var. 20 yılı geçiyor demek ki bu hesapça onun yazı, makale ve eserlerini takip etme sürecim. Bütün yazdıklarını okuduğumu söyleyemem gerçi, ama bu onların değersiz olduğu şeklinde anlaşılmamalı. Aksine benim okuma hızım Erol abinin yazma hırsına yenik düştü de denebilir belki. Onun bu hırsına imrenmiyor değilim öte yandan. Keşke ben de yazabilsem!

Tezkire’nin Entelektüellerindendi
Tezkire’nin birinci kuşak entelektüellerinden, Ahmet Çiğdem’le birlikte en önde gelen teorisyenlerinden de diyebiliriz. 1996’da, bir Tezkire toplantısında, nasıl bir cür’et bulmuşum ki kendimde, ileri sürdüğü düşünceleri eleştirebilmişim! Demek ki kendisinden sonra gelen kuşağa bu düşünce cür’etini veren, bu kapıyı açan simalardan biri de o.
Kemal Sayar, Mehmet Hakan Türkçapar ve eşi Sema Göka’yla birlikte birçok psikolojik ve psikiyatrik eser imza koymuş, Abdullah Topçuoğlu ve Yasin Aktay’la birlikte yazdığı “Önce Söz Vardı”, son dönem Batı felsefesinde yaşanan gelişmeleri anlaşılabilir bir dille Türk okuruna aktaran bir kitap. Hem yalnız hem ortak eser verebilen bir kişilik bir anlamda. Yorumlama ve sentezleme kabiliyeti en üst düzeyde. Sözgelimi ‘Milletin Organik Aydınları’ deyimi ona ait.
***
Yaygın kanaatlere prim tanımadan işin aslını astarını soruşturan, düşünmenin kendine ait bir politikası ve ahlakı olduğunu bilen ve bu bilinçle eser veren nadir kişilerden. Zihnimde hep öyle kaldı, öyle kalacak, milletinin organik aydını olarak!


dunyabizim.com

1 Ekim 2013 Salı

‘1 Mayıs Taksim Bayramı’ mı?

Travmatik-trajik boyut elbette tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçen 1977 olaylarına yapılan telmihtedir. Sürekli kanatılır o yara. Taksim’de kutlanmayan 1 Mayıs’ı 1 Mayıs saymayananlayış belki de kan dökülmeden yapılamayan 1 Mayıs kutlamalarını 1 Mayıs saymamaktadır.
İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun fiziki şartlar sebebiyle 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına kesinlikle izin verilmeyeceğini söylemesine rağmen başta DİSK olmak üzere birçok sol STK 1 Mayıs’ta yarısı inşaat halinde bulunan Taksim meydanını İstanbul polisinden kurtarıp zapt etmeyi görev addettiler. Vali Mutlu’nun CHP başta olmak üzere siyasi parti ve sendikaları ayırt etmeden polise taş atanları “marjinal gruplar” olarak niteleyen açıklamaları da yaşanan şiddet görüntülerini müsebbip aramaksızın bağışlanamaz görmeye engel değil.
Buna karşın, gerek 1 Mayıs öncesi sendikaların ve sol yönelimli yazarçizer takımı başta olmak üzere sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin 1 Mayıs’ın Taksim meydanında kutlanmasıyla ilgili inatçı tutumları gerekse toplumsal muhalefet adına şiddete rahatça başvurulabileceğini savlayan yaklaşımları eleştiri konusu edilmeli.
İki sebeple bu yapılmalı: İlkin, müzakereye kapalı, dediğim dedikçi taleplerin toplumsal karşılığının olmayışı yüzünden sendikal faaliyetlerin işçinin gerçek sorunlarından uzaklaşıp çözüm arayışlarının önünü tıkaması sebebiyle... İkinci olarak ise, Türk solculuğunun “çocukluk hastalıkları”ndan bir türlü kurtulamayışı, taleplerinin kerameti kendinden menkul meşruiyetini de toplum nezdinde ortadan kaldıran yaklaşımları ve şiddet eğilimlerini beslemesinden dolayı.
Başta DİSK olmak üzere sol sendikal yaklaşımların 1 Mayıs’ı Valilik kararına rağmen Taksim’de kutlamak için inat etmesi ve bu inadın sonunda gelecek politik kâra tamah etmeleri, serçeyi eti için öldürmekten farklı bir anlama sahip olmamıştır. Sendikaların ve işçi haklarının gündeme gelmesi, detaylıca tartışılıp sonuçlar üretilmesi, mevzuatta işçilerin aleyhine olan hükümlerin kaldırılmasına yönelik mücadelelerin verilmesi, ya da en azından 1 Mayıs dolayısıyla gündemleştirilmesi gibi somut amaçları hedeflemeyen bu inatçı tutumun doğurduğu olumsuz görüntüler sendikaların ve işçilerin lehine olmamıştır elbette.
1 Mayıs’ı 1 Mayıs yapan ne?
Bu açık sonuçlara rağmen takınılan inatçı tutumun, dediğim dedikçi, “benim dediğim olmalı” meyanındaki çocuksuluğun sendikalarca ve sol yönelimli yazarçizer takımınca niye benimsendiği konusu daha ayrıntılı bir irdelemeyle Türk solunun her olayda tekrarlanarak kanıksanmış, neredeyse doğallaştırılmış travmatik-trajik var olma çabasıyla ilişkilidir.
Kerameti kendinden menkul bir hakikate sahip olma ve haklılık duygusu egemendir bu yaklaşımlarda. “Bilimsel sosyalizm”in sorgu sual kabul etmez “bilimsel”liğine duyulan vülger güvenin, “tarihsel materyalizm”in proleter devrimle sonuçlanacak tarihin akışını “zorunlu” gören şematizminin izleri bulunur bu yaklaşımlarda. Ancak, bu vülger güvene ilişkin başka türlü haklılaştırma çabaları da devrededir. Kanlı 1 Mayıs’a atıflarla Taksim Meydanı üzerinde hak sahipliği iddia edilir. Kanla, terle kazanılan bu hakkın engellenemeyeceği savunulur. Taksim’in “1 Mayıs geleneği” olarak üzerinde “ısrar” edileceği meydan olduğu söylenir. Taksim’de kutlanmayan 1 Mayıs’ı 1 Mayıs saymayan bir anlayış, Taksim’de yürütülen inşaat çalışmaları dolayısıyla kutlamaların bu meydanda yapılmasına izin vermeyen “otorite”yle çatışmayı seçmiştir.
Travmatik-trajik boyut elbette tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçen 1977 olaylarına yapılan telmihtedir. Sürekli kanatılır o yara. Taksim’de kutlanmayan 1 Mayıs’ı 1 Mayıs saymayan anlayış belki de kan dökülmeden yapılamayan 1 Mayıs kutlamalarını 1 Mayıs saymamaktadır. Taksim Meydanı toplumsal-sınıfsal savaşta kazanılmış bir mevzi derekesine getirilir böylelikle. Bu durumda sendikaların, solcuların kan dökerek kazandığı bu mevziyi polis güçlerinin işgal ettiği, Taksim’in devletin-valiliğin işgali altında olduğu ileri sürülebilir ve kurtarılması için mücadele verilir.
Tam da budur aslında: Taksim Meydanı sol bilinçaltının “kurtarılmış bölge”sidir. 1 Mayıs eğer Taksim’de kutlanamıyorsa, buna otorite izin vermiyorsa, 1977’de 38 kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylar sonucunda sol muhayyilenin üzerinde hak sahipliği iddia edebileceği bir bölgeye dönüşür burası.
1 Mayıs’ı, valiliğin makul sayılabilecek “Alanın yarısı inşaat halinde” açıklamasına karşın, Taksim’de kutlamak isteyen inatçılığın sebebi de böylelikle ortaya çıkar: 1 Mayıs’ı Taksim yerine başka bir yerde kutlamak, bir işçinin en az işten çıkarılması kadar feci bir olaydır. Hak sahipliğine, sol muhayyilenin en azından 1 Mayıs’lar için “kurtarılmış bölge”sini işgal etmedir. Bölgede yürütülen kentsel dönüşüm çalışmalarının da 1 Mayıs’ın bir daha burada kutlanmaması için yapıldığı iddiasına yol açan duygusal söylemler de aynı amaca matuftur. 1 Mayıs’ı ilelebet Taksim’de kutlama ekseninde ketlenmiş bir muhayyile bahis konusu...
Peki bu ketlenmişliğin, bu inatçı takınaklılığın herhangi bir politik, sosyal ya da ekonomik getirisi var mı? İşçilerin hak arayışlarına kazandırdığı herhangi bir artı değer söz konusu mu bu inatçılığın? 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamanın sendikaların moral değerlerine, toplumsal mücadelesine verdiği katkı; geniş toplumsal tabanda uyandırdığı infiale nazaran artı değer kabul edilebilir mi?
Bu noktada sol yönelimli yazarçizerlerin benliğinde “cılk bir yara”ya dönüşmüş, onların takınaklı inatçılıklarının müsebbibi olarak görülebilecek melankoliyi de vurgulamalı. Matem değildir bu, bir melankolidir. Eski, güzel günlerin, halkla iç içe olunduğu zannedilen, isyancı günlerin sürekli hatırlandığı; o günlere olan diyet borçlarının bu yazılarla ödendiği bir melankoli. Esasen eski güzel günlerle birlikte “gerçeklik ilkesi”ni de kaybettiğini fark edemez bu yazarlar. Halkı seviyorlardır, ama halk onlarla değildir işte. Bunu gerçeklikte görüp kabul etmek yerine kendi içlerinde, kendi benliklerinde inşa ettikleri, benliklerinin bir bölümünü “halk”a açarak halkı içselleştirdiklerini düşündükleri bir duygusal kerte... Halkın onları terk edişine duyulan bir hınç belki de güdüler yazılardaki hararetli üslubu. Halkın sevgilisine, mevcut iktidara karşı beslenen “haset” de işin içine karışmıştır. Ama hınç ve haset duygularından daha çok melankolikliğe vurgu yapılmalıdır. O duyguların da beşiği çünkü sözünü ettiğimiz melankolik halet-i ruhiyedir.
Bayram değil meydan savaşı  
Karşılıksız kalmış bir aşığın sevgilisine duyduğu o inatçı aşktan yansımalar vardır 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamaya dönük “ısrar”ın ardında. Vurgu, 1 Mayıs’a değil, Taksim’edir. Taksim’siz 1 Mayıs, 1 Mayıs olamaz ki! 1 Mayıs’la Taksim, öylesine özdeşleşmiştir ki sol muhayyilede, handiyse beşik kertmesidirler. Bu beşik kertmesinin kurbanları da 1 Mayıs 1977’de verilmiştir.
İnatçılığın aynasında ‘çocukluk hastalıkları’nın kalıntılarına rastlanır sürekli. Sözgelimi yine Beyoğlu’ndaki, Taksim Meydanı’na çok yakın Emek Sineması’nda sürdürülen çalışmalara yönelik tepkilerde de buna rastlamak mümkündür. Melankoli, geçmiş güzel günlerin artık olmayışına verilen duygusal tepkiler, makul ve gerçekçi açıklamaların kabul edilmesini engeller.
Sol melankolinin beşiğinde büyüyen hınç ve haset, otoriteyle sıcak çatışmayı da besler sürekli.
1 Mayıs bu açıdan sadece çatışmanın bir vesilesidir, coşkulu kutlamaların değil. Esas trajik-travmatik olan belki de budur. Toplumsal muhayyilemize 1 Mayıs kutlamalarının, işçi sorunlarına ilişkin diyalog ve çözüm arayışlarının değil, hatta ve hatta sınıf savaşlarının da değil, meydan savaşlarının kazınmış olması...

Kaynak: ‘1 Mayıs Taksim Bayramı’ mı? - Açık Görüş - Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/1-mayis-taksim-bayrami-mi/haber-751207#ixzz2gTmTo147

'Politik toplumsal'ın kamusal alanı

Türkiye’de özellikle 28 Şubat süreci esnasında ve sonrasında yükselen bir tartışma konusuydu “kamusal alan”, “kamusal görünürlük” ve bütünüyle “kamusallık” kavramları. Kamusal alanın nasıl tanımlanacağı, Türkiye’de kamusal alanı belirleyen kriterlerin niteliği, bu kriterlerin hukuki ya da siyasi zeminlerde mi belirlenmesinin öncelikli kılınması gerektiği bu tartışmaların mihverini belirleyen önemli düğüm noktalarıydı. Özellikle siyasi ve hukuki bakımdan kendilerini Türkiye’nin muktedirleri olarak gören ve konumlayan bazı çevrelerin “dinin kamusal görünümü”nün artışını simgeleyen ideolojik bir nesne olarak başörtüsü değerlendirmelerinin yol açtığı baskıcı anlayış ve uygulamalara meşruiyet kazandırmak için başvurdukları bu kavramlar kelime anlamıyla ‘kamu’ya, yani herkese ait olan bir alan olarak kurgulanması gereken bir siyasi mekan tasavvurunu, egemenlerin düzen bekçiliği rolüyle sınırlandırmış oldu. Kamusal alanın sınırlarını devletin tahakküm kurduğu bir alan olarak alabildiğine genişleten ve özgürlükler alanı olarak ise alabildiğine daraltan bu yaklaşım 28 Şubat’ta sokağı dahi içine alacak bir karakter kazandı.
Peki ama hakikaten böyle mi olmalı? Yani kamusal alan, kimilerinin iddia ettiği gibi, polisin ya da güvenlik görevlisinin yurttaşa kimlik sorduğu yer midir, yoksa kamu hizmeti görenler ile bu hizmeti alanların karşılaştıkları yer mi? Kamusal alan, bir düşünce ve ifade özgürlüğü alanı mı, yoksa egemen siyasal sistem dışında hiçbir alternatif politik kurgu içermeyen, farklı hiçbir fikir ve kanaatin tartışmaya açılıp hiçbir surette müzakere edilmediği mutlakıyetçi düşüncelerin buyurgan bir alanı mıdır? Son olarak, kamusal alan aleniyete imkân tanıyan kentsel yahut fiziksel bir mekân mı, muhayyel bir gerçeklik yahut soyut bir fikirler ve değerler alanı mıdır?
Politik ideallerin eylem alanı
Editörlüğünü Eric Dacheux’un yaptığı kitapta bu soruların yanıtları aranıyor. Görüleceği gibi, politik toplumun ve demokratik yaşamın normatif kavramsallaştırılması olarak kamusal alan, çok aktörlü bir aracılık mekânı olduğu kadar, politik ideallerin ve söylemsel/eylemsel düzeyde hayat bulan toplumsal değişim çağrılarının da tüm şiddetiyle cereyan ettiği yerdir. Ana akım siyaset anlayışının iktidar aygıtını salt araçsal niteliğiyle sahiplenen tavrı ve her tür güç alanını derhal bir mülkiyet biçimine tahvil eden eğilimi karşısında ‘söz’ün sivil ve demokratik alanını genişletmek kaçınılmazdır. Bu, geniş tabanlı bir toplumsal uzlaşının inşası için de önemlidir. İşte Kamusal Alan, bütün bu sorunları tartışırken, bunu ötekine saygı çerçevesinde ve sağduyulu biçimde yapma imkânlarını da araştırıyor.

Avrupamerkezciliğin etüt alanı: ‘Mısır-bilim’

Modernlik anlatılarında Antikçağ ile çağdaş Avrupa arasındaki bağlantıyı diğer kültürel formasyonları yadsıyarak kuran Avrupamerkezci söylemlerin etüt alanıdır Mısır-bilim.
Avrupamerkezcilik, Avrupa kültürünün diğer kültürlere nazaran daha üstün ve yetkin olduğunu vurgulamanın entelektüel ve felsefî bir aracı olarak modern kültürün kılcallarına kadar işlemiş bir eğilimdir. Bu açıdan Avrupamerkezcilik Batılı global güç ağının bir arada durmasını sağlayan söylemlerin en önemlisidir.
Özellikle modernlik anlatılarında Antikçağ ile çağdaş Avrupa arasındaki bağlantıyı diğer kültürel formasyonları yadsıyarak kuran Avrupamerkezci söylemlerin en belirgin olduğu alanlardan birinin Mısır-bilim olduğu keşfinin yön verdiği bir kitap El Daly’nin Kayıp Binyıl’ı. 1822’de Batı dünyası hiyerogliflerin nihayet çözüldüğü haberiyle çalkalanır ve ardından Eski Mısır uygarlığını keşif çalışmaları başlar. Champollion ve Thomas Young gibi Mısırbilim’in kurucu babalarının eserlerinde Mısır’ın Müslümanlar tarafından fethi sonrasında Firavunlar dönemi Mısır’ına ilişkin herhangi bir çalışmanın olmadığı, Müslüman Araplar’ın kendilerinden önce ya da kendilerinden başka kültürlere “meraksız” ve” ilgisiz” olduğu bazen zımnen bazen de açıkça iddia edilir. El Daly kitabında bu iddiayı çürütücü hamlelerle Orta Çağ’a geri dönüyor ve daha önce nadiren kullanılan kaynaklara yönelerek, İslam dünyasında yüzyıllar önce hiyerogliflerin çözümü konusunda ilk adımların atıldığını ve Eski Mısır hakkında geniş bir bilgiye sahip olunduğunu ileri sürüyor.
El Daly, Mısırbilim’e ilişkin kaynaklarda klasik dönemle Avrupa aydınlanması arasındaki bin yıllık dönemde rastlanan atıf yokluğunu aşmayı kendine amaç edinir bu yüzden. Avrupamerkezli yaklaşımların, sözgelimi Mommsenn’in İslamiyet’i Helenizmin celladı olarak tasvirinin de besleyip büyüttüğü bu boşluğun Ortaçağ İslam kaynaklarının sümenaltı edilmesinden kaynaklandığı açıktır El Daly’e göre. Ona göre Müslüman-Arap yazarların eski Mısır’a yaklaşımı aydınlanmış Avrupalılar’ın bakışında farklıdır. Onlar eski Mısır’a dair incelemeler yaparken Kur’an’ı doğrulamaya çalışmazlar. Elbette en temel motivasyon kaynakları Kur’an ve Hz. Peygamber’in hadisleridir. Ancak bunlar tarihsel ve arkeolojik araştırmalarla doğrulanmaya ihtiyaç duyan kayıtlar değildirler.
Kayıp Binyıl’ı ararken...
El Daly’nin Kayıp Binyıl’ı Avrupamerkezi ve Oryantalist yaklaşımların İslamiyet, Müslüman kültürün kendisinden önceki ya da çağdaşı diğer kültürlerle ilişkisi, Müslümanların kültürel açıklığı ya da kapalılığı konularında ileri sürdükleri birçok tezi de çürüten bir çalışma olarak son derece değerli. Bunu Mısırbilim gibi Türkiye’de az bilinen bir disiplin içinde gerçekleştirmesi de kitabın değerini bir kat daha artırıyor.
Kayıp Binyıl: İslam Dünyasında Hiyeroglifler ve Eski Mısır, Okasha El Daly, Çev. Ümran Küçükislamoğlu, İthaki, 2013

Kaynak: Avrupamerkezciliğin etüt alanı: ‘Mısır-bilim’ - Açık Görüş - Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/avrupamerkezciligin-etut-alani-misirbilim/haber-793297#ixzz2gTbSo5nA