7 Ekim 2013 Pazartesi

Şüpheciliğin hakkından gelmek mümkün mü?

Alman filozof Immanuel Kant’ın meşhur üç “eleştiri”siyle birlikte modern felsefede handiyse “ilk felsefe” mertebesine yükselmiştir epistemoloji. 20. yüzyıldaki ortaya çıkan birçok felsefi ekolün, özellikle varoluş felsefelerinin öncelikle epistemolojiye tanınan bu rüçhaniyeti ortadan kaldırmakla işe başladıklarını biliyoruz.
Epistemoloji, neyi nasıl bilebileceğimize dair geliştirilen felsefi fikirlerin toplamına verilmiş bir isim.
“Herhangi bir şeyi kesin olarak bilebilir miyiz?” sorusunu “Evet bilebiliriz” diye cevaplayanlar ile bu soruya olumsuz cevap vererek “kesin bilgi”ye asla kavuşamayacağımızı ileri sürenler, yani “dogmatikler” ile “şüpheciler” epistemolojik yaklaşımların iki temel unsurudur. Haddi zatında bilgi kuramı -ya da epistemoloji- bu iki uç arasında süren büyük bir çekişmedir. 
Bazı dogmatikler kesinliği duyuların yargılarında aradılar. Onlara göre, insan zihni boş bir levhadır ve duyuları bu levha üzerin işledikleri bilgilerimizin kaynağını oluşturur. Bunlara karşı şüpheciler ise duyuların kesin bilgi için ne güvenilir ne de yeterli bir temel olduğu itirazını getirirler. Diğer dogmatikler ise kesinliği salt aklın yargılarında aradılar. Bunlara karşı ise şüpheciler rasyonel apaçıklığın doğruluğun garantisi olmasına itiraz ettiler. Empiristler ile rasyonalistler arasında da bir iç çekişme vardır. Onlar hem şüphecilerin itirazlarını izale etmeye hem de birbirlerini alt etmeye uğraşırlar.
Sağduyulu şüpheci!
Yirminci yüzyılda epistemoloji ve siyaset teorisinde yazdığı eserlerle “eleştirel akılcılık” denebilecek bir felsefi yaklaşımı ortaya koymuş Karl Raimund Popper’in öğrencisi Alan Musgrave; Sağduyu, Bilim ve Şüphecilik’i söz konusu çekişmeyi felsefe tarihini temel alarak inceleyen giriş niteliğinde bir kitap olarak yazmış. Musgrave, felsefi meşrep olarak esas itibariyle, şüphecilerin tarafında olmakla birlikte felsefecilerin şüpheciliğin hakkından gelme arzusuyla çoğu kez idealist ya da realizm-karşıtı yapıda öğretiler geliştirdiklerini göstermeye çalışıyor kitabında. Musgrave’e göre şüphecilik böyle öğretilere karşı çıkarak sağduyu ve bilim tarafında yer alır.
Felsefe tarihini baştan sona kuşatan bu çekişmeyi incelemek felsefi bilgiye yaklaşımdaki farklılıkların, sadece felsefi anlayışlar arasındaki farklılıklara katkısını ortaya çıkarmaz elbette; bunun yanı sıra felsefe, bilim ve gündelik hayatla ilgili tutumlarımızda da bilgi ve bilgi edinme süreçlerine dair takındığımız tavırların etkisini açığa vurur.
Musgrave şüphecilikten hareket 
ederek Popperyan görüşe ulaşır: Yanlışlanabilircilik ya da eleştirel rasyonalizm. Şüphecilerin iddia ettikleri gibi, çok az kesin bilgimiz olsa veya hiç olmasa da, çok sayıda tahmini bilgiye sahip olabiliriz ve sahibiz de. Bu üçüncü görüş, Musgrave açısından, algıya ilişkin, bilime ilişkin ve doğruluğun doğasına ilişkin
tavizsiz bir realizmi bünyesinde taşır. Alan Musgrave, kitabının önsözünde açıkça Popperyen bir tutum aldığını söylüyor ve şüphesiz Popper’ın bu görüşlere katılması da gerekmiyor!

OLMAYA BIRAKILMIŞLIK



Edmund Husserl’in kurduğu fenomenolojik düşünüşün en gözde öğrencisiyken hocasını sükut-u hayale uğratarak nihayetinde Batı tarzı felsefe yapmanın temellerini sorgulayan, insan varoluşunun anlamından bizatihi varlık sorusuna felsefenin büyük sorularını yeniden ve bu kez önceki hallerine zıt bir biçimde tekrar sormamıza imkan tanıyan bir düşünür Martin Heidegger. 1926’da uzunca bir makale olarak Husserl’in yayınladığı felsefe derlemesinin eki olarak gün yüzüne çıkan Varlık ve Zaman yirminci yüzyıldaki felsefe tartışmalarının merkezi eseri olurken Heidegger’in bu eserinin ardından yürüdüğü patikalar da birçok araştırmaya konu oldu.
Varlık ve Zaman’da vücud bulan düşünmesiyle Heidegger, yirminci yüzyıl felsefesi ve kültürü üzerinde kalıcı etkilere yol açtı. Jean-Paul Sartre’ın felsefe ve edebiyatında, Albert Camus’nün romanlarında, Gadamer’in felsefi hermenötiğinde,Derrida’nın yapıbozumcu polemiklerinde ve hatta Levinas’in “ilk felsefe olarak etik” anlayışında Heidegger’le anlamlandırılan düşünce hareketinin etki ve katkıları büyüktür. Sadece düşünceleriyle değil “dönüş”ler (“kehre”) içeren düşünce hareketleriyle de bütün bir 20. yüzyıl düşüncesini ismiyle damgalamayı başarır.
Heidegger gerek felsefe tarihinin bazı önemli pasajları ve metinleriyle ilgili tematik okumaları, gerek fikri dayanakları, gerek eleştirileri ve gerekse tartışmalarıyla Sokrates öncesi filozoflardan Platon ve Aristotelese, Descartes, Kant, Leibniz, Hegel, Schelling, Nietzsche, Brentano, Lotze, Natorp, Lask, Rickert, Dilthey ve Husserl’e uzanan bir yörüngede zikzaklar çizer. Batı felsefesinin Grek başlangıçlarının Latinleştirilmesine yönelttiği köklü genel eleştirisine rağmen Heidegger, Orta Çağda Augustinus, Thomas ve Luther düşüncesine ve bilhassa Meister Eckhart’ın "gelâzenheit" kavramına büyük önem vermiştir.
Felsefesinin anlam alanına giren bu Orta Çağ sükûnet terminolojisini aşacak şekilde Heidegger Olmaya Bırakılmışlık kavramını, Heraklitçi etken, hareket edici anlamında "yakınlaşan yakınlık"  (agchibasíe) ile birleştirir. Özneyi aşan, hitap ettiği insanı gizlenmemişlik sayesinde ait ve açık kılan varlığın anlamına "dönüş" hareketi ve metafizikçi tasavvurdan uzak bir başka başlangıç ile Heidegger, varlığa yakınlığı hatırlatır; şiirleyen düşünmeyi, düşünen şiire vardırır. 1955’te ünlü komponist Conradin Kreutzer’e adanan ve bir söyleşiden ibaret Olmaya-Bırakılmışlık metni, hesaplayan, nesneyi öznenin önüne koyan, yani tasavvur eden düşünmenin 20. yüzyıldaki biricikliğine karşı bu düşünmeden kurtulup salıver(il)meyi vurgular. Bu vurguların yansıması olarak Heidegger’in Almancaya yabancı neologizmleriyse metinlerine ilişkin çeviri güçlüklerinin yanı sıra, hiç hesaplanamayacak tedailere de yol açar.
Martin Heidegger’in yürüdüğü patikalardan belki de en sofuca olanını temsil ettiği düşünülebilir “gelâzenheit” kavramı etrafında yürüttüğü teemmül, fakat olmaya bırakılmışlığın ima ettiği hakikate açıklık “neden ilkesi”yle düşünmeye alıştırılmış zihinlere hep Angelius Silesius’un o ünlü dizelerini de hatırlatır: “Gül açar çünkü açar/Ne gözetir kendini, ne görülmeyi arzular.” Heidegger’in düşüncelerindeki mistik yönelimleri irdelemek için mükemmel bir başlangıçtır bu kavram ve onun etrafında yapılan söyleşi. 
Açık Görüş-Star

Pozitivizme itiraz eden toplum bilimciler

Ele aldığı her isim için değerli bir kaynak olma özelliği taşıyan derleme, toplum bilimlerinde oldukça özel bir dönemi, o dönemi şekillendiren tartışmalar etrafında betimliyor.
20. yüzyılın başlarında doğa bilimleri ve beşeri bilimler, kültür bilimleri ya da tin bilimleri şeklinde bilimsel faaliyeti ayrıştıran doğa ile toplumu, tarihi ve kültürü ele alma biçimlerinin birbirinden farklı zihinsel prosedürler ve yöntemler gerektireceğini ileri süren tartışmalar Kıta Avrupası’nda, bilhassa Almanya’da yaygındı.
Comtecu pozitivizmin etkisini yeni yeni oluşmaya, ortaya çıkmaya başlayan sosyoloji, antropoloji ve diğer beşeri bilimler üzerinden gidermeye dönük bu tartışmalar kısmen etkili olsa da bu etki büyük ölçüde Kıta Avrupası’nda, yani Almanya ve Fransa’da geçerli olabildi. Anglosakson toplumbilim geleneğinin ana damarı ampirik ve pozitivist yönteme bağlı kalmayı sürdürdü.
Quentin Skinner’in Çağdaş Temel Kuramlar, 20. yüzyılın ikinci yarısında, bilhassa Anglosakson toplumbilim geleneğine hâkim ampirik ve pozitivist yönteme itiraz olarak ortaya çıkan yaklaşımları ele alıyor. Doğa bilimlerinin, toplum bilimlerinin pratiği için uygun bir model sunduğu varsayımı karşısında ortaklaşan bu yaklaşımlar, “beşeri bilimlerde Teori’ye geri dönüş” olarak inceleniyor.
G. Gadamer, J. Derrida, M. Foucault, T. Kuhn, J. Rawls, J. Habermas, L. Althusser, Lévi Strauss ve Annales Tarih Okulu... Her biri kendi alanında uzman kişiler tarafından ele alınıyor. Dönemin entelektüel atmosferini belirleyen isimler, hem kuramsal kişilikleri hem de etkileri çerçevesinde inceleniyor.
Felsefenin aykırıları
Çağdaş Temel Kuramlar, birbirinden ilk bakışta oldukça farklı görünen kuramsal yaklaşımların dönemin koşulları içerisinde nasıl bir iz bıraktığını incelerken, diğer yandan farklı isimler üzerine yazılmış makaleler kapsamlı bir değerlendirme imkânı sunuyor. Bir araya getirilen isimlerin “pozitivizm”e karşı ortaya koyduğu bazı temel tartışmaların ve beşeri bilimlerde yaşanan “geri dönüş”ün de izi sürülüyor.
Çağdaş Temel Kuramlar, toplum bilimlerinde oldukça özel bir dönemi, o dönemi şekillendiren tartışmalar etrafında betimliyor. Ele aldığı her isim için değerli bir kaynak kitap olma özelliği taşıyan bu derleme, farklı alanlardan, farklı düşünme deneyimlerine ve yöntemlerine sahip düşünür ve akımlar için belli bir dönemde geçerli modus vivendi’nin ne olabileceğine ilişkin de bir öngörü geliştirmemize ön ayak oluyor.
Çağdaş Temel Akımlar, Quentin Skinner, Çev. Ahmet Demirhan, İletişim, 2013

Kaynak: Pozitivizme itiraz eden toplum bilimciler - Açık Görüş - Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/pozitivizme-itiraz-eden-toplum-bilimciler/haber-795340#ixzz2h1gXMs9f

6 Ekim 2013 Pazar

SEZAİ KARAKOÇ

Huruç dergisinin “Avrupa Birliğine Hayır!” şiirlerinden oluşan ikinci sayısının tanıtım programına gittiğim İstanbul’da 2003 yılında Sezai Karakoç beyi dünya gözüyle görmeye muvaffak oldum.
İstanbul’da Hakan Arslanbenzer’in Bostancı’daki evinde kalıyordum. Fatih’te Ağaç kitabevinde düzenlenen tanıtım programı (Programa Hakan Kalkan, Eren Safi, Şenol Korkut, Hakan Arslanbenzer ve ben katılmıştık) sonrası gerek Arslanbenzer’in evinin Eren ile Hakan Kalkan’ın gelmesiyle kalabalıklaştığı düşüncesi gerekse sevgili M. Asım Gültekin’in ısrarlı daveti sonucu Asım’ın Fatih Karagümrük’teki evine misafir oldum. Cumartesi günü de Asım’la birlikte Cağaloğlu’ndaki birçok yayıncıyı ziyaret etme fırsatı bulduk. Birey yayınlarının sahibi Mahmut Balcı, İz yayınlarının editörü Mehmet Kahraman, kitapçılar vesaire… Yayıncıları dolaşmaktan, tanışlarla üç beş kelam sohbet etmekten yorulmuştuk doğrusu. Tabii bir de lise yıllarında gözümde büyüttüğüm birtakım felsefecilerin cehillerini keşfetmek beni üzmüştü!
Asım ısrar etti, “Bir de üstada uğrayalım” dedi ve kendimi hiç yapmayı düşünmediğim bir şeyi yaparken, Diriliş gazetesinin bulunduğu binanın merdivenlerini adımlarken buldum. İçeride Mustafa Ruhi Şirin ile birlikte tanımadığım ya da hatırlayamadığım birkaç insan daha vardı. Biz çayımızı yudumlarken Karakoç, günün gazetelerini okuyordu. Milliyet gazetesinden Bülent Arınç beyin bir cümlesini seslice okudu ve kendine göre birtakım yorumlar yaptı cümle hakkında (Üstadın, birçoğuna katılmadığım yorumlarını aktaracak değilim!)
Mustafa Ruhi Şirin yapmayı düşündüğü birkaç projeyi istişare etti üstadla, biz sustuk. Nedense Asım ve ben hep susuyorduk. Üstad birtakım sorular soruyordu diğer misafirlere ve onlar cevap veriyorlardı. Onlar soruyordu, üstad cevap veriyordu. Asım’la ben sadece çaylarımızı yudumluyorduk.
Büroda göz gezdiriyordum. Bir köşede Turan Karataş’a ait “Doğu’nun Yedinci Oğlu” adlı kitap. Asım, Sezai beyin bu kitabı zor kabullendiğini söylemişti çıkışta. Daracık bir mekân. Ama çaylar sıcacık. Belki katılabilsek sohbet de öyle olacaktı. Belki de bizim sohbete katılmamız densizlik olarak algılanacaktı. Denemeyince bilinmiyor…
***
Üstad Sezai Karakoç’un şiirleri, hikayeleri, denemeleri ve edebiyat yazıları dahil olmak üzere Diriliş Partisi’ni kurmazdan önce piyasadaki hemen bütün kitaplarını okudum. 1989 yılında artık son defa ve bu kez haftalık çıkan Diriliş dergisinin sayıları arşivimde mevcut. Konya’da Karizma’dan, Ankara’da Birleşik Dağıtım’dan satın aldığım sayılar…
Arada bir hatıralarını okuyorum Sezai Karakoç’un. Cemal Süreya’nın Necip Fazıl Kısakürek’le Sezai Karakoç arasındaki mali ilişkiye dair söylediklerini düşünüyorum bir yandan da. Sezai Karakoç’un davaya adanmışlık ve bağlanmışlığını tartışma konusu bile yapmamak gerektiğini kaydediyorum hafızamın bir köşesine.
***
Necip Fazıl Kısakürek’in, Sezai Karakoç’un, İsmet Özel’in ve Rasim Özdenören’in günümüz Müslüman bilincinin oluşumuna katkıları azımsanamaz. Tek parti dönemi sonrası Müslüman kuşakların Muallim-i Sanii (Muallim-i Evvel, elbette, Necip Fazıl Kısakürek’tir) olan Sezai Karakoç beyin düşüncelerini, şiirlerini, fikri ve edebi kişiliğini bütün boyutlarıyla ortaya koyan eser sayısı o kadar az ve yetersiz ki. Yeni gelen her kuşağın “düşünce zinciri”ni nasıl oluşturduklarını ölçmek ve değerlendirmek için yeterli donenin elimizde bulunmadığını görmek ne üzücü!

Asıl film şimdi başlıyor!

“1971’li. Postmodern bir şair. İfade kalıpları konusunda son derece incelikli hünerlere sahip. Sosyal bilim ve felsefeye ilgisini şiirine malzeme kılabiliyor bu konuda. Yine de şiirinde hayattan şiire doğan, bu sayede de şiirden hayata doğrulabilecek temel önermeyi, hükmü pek de varmış gibi algılamıyoruz. Modern şiirden gerçek anlamda kopmuştur yani Murat Güzel… Belli bir sabırla ve metne yönelik dikkatle okunduğunda veya dinlenildiğinde, her şeye rağmen modern şiir zevkine de çok yabancı ve zıt bir tutum içinde olmadığı görülebilir. Postmodern bir şair, ama moderni gerektiğinde ustalıkla hatırlayabilen bir postmodern şair Murat Güzel.”

67 şairden 76 şiire yer vererek hazırladığı “Türk Şiiri 2005” yıllığında Hakan Arslanbenzer’in benden seçtiği “Tek Şiir Türkçe” şiirinin başlangıcına koyduğu bu eleştirel değerlendirmeleri okurken geldi aklıma Türk Sineması’nın yetiştirdiği büyük yönetmenlerden Yılmaz Güney. Güney’in saksıda yetişmediğini hepimiz biliyoruz. Binlerce hayat yaşadığını, onlarca işe girip çıktığını. Bunların arasında sinemalar arasında film taşıma hamallığı da olduğunu biliyoruz. Haydi dahasını da söyleyelim. Sürgünde bulunduğu Konya'da pavyon kabadayılığı bile yaptı Güney, hatta burada pavyonda çalışan bir kadına aşık oldu, onu yanında İstanbul’a götürdü ve uzun yıllar birlikte yaşadılar.

Solcuydu Güney. Bir hakimi öldürmüştü. Suçluydu, katildi yani. Ama bu onun büyük bir yönetmen olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Halit Refiğ’i, Ethem Eğilmez’i çıkartmış bir sinema geleneğinin içinde ve oradan konuşan bir yönetmen. Onlarla birlikte konuşan bir yönetmen. Zaman zaman onlara kafa tutan bir yönetmen. Nuri Bilge Ceylan, Ahmet Uluçay gibi varlıkları bile çölde insana vaha gibi gelen yönetmenlerin tesadüfen değil, bu büyük ustaların oluşturduğu sinema dili sonucunda konuşabildiklerini gösteren bir örnek hiç kuşkusuz.

Hakan’ın “hayattan şiire doğan”, dolayısıyla “şiirden hayata doğrulacak hüküm”lerden kaçındığım şeklinde formüle ettiği yargı, doğru bir yargı. Çünkü, bana kalırsa tıpkı, Yılmaz Güney’in “Yol” filmindeki gibidir her şey. Verilecek hüküm bellidir bu yüzden. Güney, filminde bu hükmü apaçık dile getirir.

Bu filmi hala seyretmemiş olanlar için filmin en temel “entrikası”nı, düğümünü, püf noktasını, esprisini ifşa etmiş olmak istemem. Herkesin esprisi kendinedir üstelik! Bu filmi her seyredişimde, bilmem neden, Türk sinema seyircisinin klasik tepkisini dile getirmiş olurum her zaman: “Dur, acele etme! Asıl film şimdi başlıyor!” İşte birazdan kötüler dövülecek, işte birazdan “esas oğlan sevdiği kıza kavuşacak”, birazdan mendillerinizi çıkarıp ağlayacaksınız. Hey siz! Bekleyin, birazdan katil olacaksınız!

Sadık Battal’ın “Asıl Film Şimdi Başlıyor” kitabını okuyun bu filmi seyrettikten sonra. Türk sinema geleneğinin dili ile Türk toplumunun sosyolojik panoramasının nasıl örtüştüğünü görmüş olacaksınız.

Sürekli varlığı önemseyenlere, varolmaya çalışanlara karşı vicdanın ne anlama geldiğini göreceksiniz. Vicdan azabı denen şeyin kişinin kendine karşı işlemediği suçlardan dolayı oluştuğunu öğreneceksiniz. Vicdan azabının, vicdani çağrının doğrudan “Schuldigsein”ın, suçlu/borçlu varlık’ın kendisinden türediğini söyleyen Heidegger’e karşı bu filmlerle tam tersini iddia edebileceksiniz. Ama bu sizi pagan Heidegger’e karşı inanmış bir Yahudi, sözgelimi bir Emmanuel Levinas kılmayacak.

Bu filmlerle öğreneceksiniz her şeyi. Bach, Wagner, Dokuzuncu Senfoni, Strauss, Stravinski, Rahmaninov, Paganini yahut başka bir Batılı klasik müzik eserini değil de sözgelimi sıradan bir punk ya da postpunk grubunu dinleyerek de öğrenebilirsiniz aynı şeyi.

Gavuristan’a gitmeye gerek de yok esasen. Buyurup gelin hele, Çekiç Ali, Hacı Taşan, Muharrem Ertaş’ı dinleyin. Kör Ahmet’in “neşeli” saydığınız yanık nağmelerine bir kulak verin.

İşte o zaman asıl filmin nerede başlayıp nerede koptuğunu hep birlikte görecek, hep birlikte anlayacağız.

Memleket, 2006

5 Ekim 2013 Cumartesi

Kültürel iktidar 'sol' da değil 'sağ' da!

Türkiye’de sadece siyaset ve toplum düzeyinde değil kültür, sanat, edebiyat alanlarında da tartışmalı bir kavramdır ‘iktidar’ ve kimin ‘muktedir’ olduğu. Sözgelimi sol ve sosyalist düşünceden birçok aydın siyasal iktidarın hep sağ tandanslı partilerde olmasına karşın kültürel iktidarın solda ve sosyalistlerde olduğunu düşünerek teselli etmişlerdir kendilerini. Solun kültürel açıdan muktedir konumda olduğunu, bunun sebeplerinin ise dış mihraklar olduğunu düşünen bir kısım sağcı ise teselliyi solun temsil ettiği varsayılan ‘kozmopolit kültüre’ karşı ‘halkın kültürü’ne destek çıkmaya çabalar. Bütün bu tartışma ve çabalarda gözden kaçırılan birçok nokta vardır elbette. Bu belirsizlikler sadece “kültürel iktidar”, “kültürel rejimler”, “kültürel vesayet” kavramlarını ve bu kavramlar eşliğinde “kültür” ile “siyaset”, “kültür” ile “düşünce” ilişkilerini detaylı bir şekilde tartışmayı gerekli kılıyor.
Şair-Yazar Hakan Arslanbenzer’in son 10 yılda başta Atlılar, Fayrap, Dergah gibi edebiyat dergileri olmak üzere çeşitli yayın organlarında yazdığı makale ve denemelerini bir araya getiren “Türkiye’de Kültürel İktidar Solda mı?” adlı kitap bu sorunları nesnel, Müslüman ve halkçı bir bakış açısıyla yorumlayıp sadeleştirmeye çalışıyor.
Arslanbenzer’in soruya verdiği cevap açık:  Ne sol ne de sağ Türkiye’de kültürel iktidara sahip. Çünkü bunlar bizatihi kültürün “üreticisi” değiller. Türkiye’deki mevcut kültürün iki üretici kaynağı vardır. Bunlardan ilki Türk halkı iken ikincisi AB ve ABD’dir. Bir anlamda Türkiye’de muktedir görünen ve bu muktedir konumlarıyla halkın ensesinde boza pişirip halkı aşağılayan aydınlar AB ve ABD’nin Türkiye’deki kültür komiserleri...
Kültürün üreticisi halktır
Türkiye’de kültürel iktidarın solda olmadığını, sağda da olmadığını; dışarıya şartlı bağımlı bir iktidarın söz konusu olduğunu söylüyor Arslanbenzer. Bu düşünce Batılılaşma karşıtı birçok düşünürümüzün de hareket noktası. Arslanbenzer’in üzerinde durup aydınlattığı nokta ise bu iktidarın yürütücülerinin sol değil; kültürel karakolun hadimliğini üstlenen seçkinci anlayış olduğu...
Kitaptaki diğer makaleler de yine halkçı kültür, halkçı edebiyat, edebiyat ve siyaset, edebiyat ve kültürel meseleler etrafında yazılmış. Kitaptaki makaleler sadece kültürel iktidar ve vesayet sorunlarını ele almıyor. Arslanbenzer 3 bölüme ayırdığı kitabın ilk bölümünü kültürel iktidar sorununa ayırırken diğer iki bölümde önemli düşünce ve kültür adamlarının eserlerinin nasıl okunması gerektiği, siyaset ve şiir, siyaset ve edebiyat ilişkileri hakkındaki düşüncelerini kaleme alıyor.

Star-Açık Görüş

SENİNLE YENİDEN



ırmağın akışını mı övelim
bir çulluğun havalanışını mı aşağıdaki sazlıklardan
seni övüyorum, kendimi çünkü
büyük bir övgüdür her kelimesi yüce Tanrı'nın