Alman filozof Immanuel Kant’ın meşhur üç “eleştiri”siyle birlikte
modern felsefede handiyse “ilk felsefe” mertebesine yükselmiştir
epistemoloji. 20. yüzyıldaki ortaya çıkan birçok felsefi ekolün,
özellikle varoluş felsefelerinin öncelikle epistemolojiye tanınan bu
rüçhaniyeti ortadan kaldırmakla işe başladıklarını biliyoruz.
Epistemoloji, neyi nasıl bilebileceğimize dair geliştirilen felsefi fikirlerin toplamına verilmiş bir isim.
“Herhangi bir şeyi kesin olarak bilebilir
miyiz?” sorusunu “Evet bilebiliriz” diye cevaplayanlar ile bu soruya
olumsuz cevap vererek “kesin bilgi”ye asla kavuşamayacağımızı ileri
sürenler, yani “dogmatikler” ile “şüpheciler” epistemolojik
yaklaşımların iki temel unsurudur. Haddi zatında bilgi kuramı -ya da
epistemoloji- bu iki uç arasında süren büyük bir çekişmedir.
Bazı
dogmatikler kesinliği duyuların yargılarında aradılar. Onlara göre,
insan zihni boş bir levhadır ve duyuları bu levha üzerin işledikleri
bilgilerimizin kaynağını oluşturur. Bunlara karşı şüpheciler ise
duyuların kesin bilgi için ne güvenilir ne de yeterli bir temel olduğu
itirazını getirirler. Diğer dogmatikler ise kesinliği salt aklın
yargılarında aradılar. Bunlara karşı ise şüpheciler rasyonel apaçıklığın
doğruluğun garantisi olmasına itiraz ettiler. Empiristler ile
rasyonalistler arasında da bir iç çekişme vardır. Onlar hem şüphecilerin
itirazlarını izale etmeye hem de birbirlerini alt etmeye uğraşırlar.
Sağduyulu şüpheci!
Yirminci
yüzyılda epistemoloji ve siyaset teorisinde yazdığı eserlerle
“eleştirel akılcılık” denebilecek bir felsefi yaklaşımı ortaya koymuş
Karl Raimund Popper’in öğrencisi Alan Musgrave; Sağduyu, Bilim ve
Şüphecilik’i söz konusu çekişmeyi felsefe tarihini temel alarak
inceleyen giriş niteliğinde bir kitap olarak yazmış. Musgrave, felsefi
meşrep olarak esas itibariyle, şüphecilerin tarafında olmakla birlikte
felsefecilerin şüpheciliğin hakkından gelme arzusuyla çoğu kez idealist
ya da realizm-karşıtı yapıda öğretiler geliştirdiklerini göstermeye
çalışıyor kitabında. Musgrave’e göre şüphecilik böyle öğretilere karşı
çıkarak sağduyu ve bilim tarafında yer alır.
Felsefe tarihini
baştan sona kuşatan bu çekişmeyi incelemek felsefi bilgiye yaklaşımdaki
farklılıkların, sadece felsefi anlayışlar arasındaki farklılıklara
katkısını ortaya çıkarmaz elbette; bunun yanı sıra felsefe, bilim ve
gündelik hayatla ilgili tutumlarımızda da bilgi ve bilgi edinme
süreçlerine dair takındığımız tavırların etkisini açığa vurur.
Musgrave şüphecilikten hareket
ederek
Popperyan görüşe ulaşır: Yanlışlanabilircilik ya da eleştirel
rasyonalizm. Şüphecilerin iddia ettikleri gibi, çok az kesin bilgimiz
olsa veya hiç olmasa da, çok sayıda tahmini bilgiye sahip olabiliriz ve
sahibiz de. Bu üçüncü görüş, Musgrave açısından, algıya ilişkin, bilime
ilişkin ve doğruluğun doğasına ilişkin
tavizsiz bir realizmi bünyesinde taşır. Alan Musgrave, kitabının önsözünde açıkça Popperyen bir tutum aldığını söylüyor ve şüphesiz Popper’ın bu görüşlere katılması da gerekmiyor!
7 Ekim 2013 Pazartesi
OLMAYA BIRAKILMIŞLIK
Edmund Husserl’in kurduğu fenomenolojik düşünüşün en gözde
öğrencisiyken hocasını sükut-u hayale uğratarak nihayetinde Batı tarzı felsefe
yapmanın temellerini sorgulayan, insan varoluşunun anlamından bizatihi varlık
sorusuna felsefenin büyük sorularını yeniden ve bu kez önceki hallerine zıt bir
biçimde tekrar sormamıza imkan tanıyan bir düşünür Martin Heidegger. 1926’da
uzunca bir makale olarak Husserl’in yayınladığı felsefe derlemesinin eki olarak
gün yüzüne çıkan Varlık ve Zaman yirminci yüzyıldaki felsefe tartışmalarının merkezi
eseri olurken Heidegger’in bu eserinin ardından yürüdüğü patikalar da birçok
araştırmaya konu oldu.
Varlık ve Zaman’da vücud bulan düşünmesiyle Heidegger,
yirminci yüzyıl felsefesi ve kültürü üzerinde kalıcı etkilere yol açtı. Jean-Paul
Sartre’ın felsefe ve edebiyatında, Albert Camus’nün romanlarında, Gadamer’in
felsefi hermenötiğinde,Derrida’nın yapıbozumcu polemiklerinde ve hatta
Levinas’in “ilk felsefe olarak etik” anlayışında Heidegger’le anlamlandırılan
düşünce hareketinin etki ve katkıları büyüktür. Sadece düşünceleriyle değil
“dönüş”ler (“kehre”) içeren düşünce hareketleriyle de bütün bir 20. yüzyıl
düşüncesini ismiyle damgalamayı başarır.
Heidegger gerek felsefe tarihinin bazı önemli pasajları ve
metinleriyle ilgili tematik okumaları, gerek fikri dayanakları, gerek eleştirileri
ve gerekse tartışmalarıyla Sokrates öncesi filozoflardan Platon ve
Aristotelese, Descartes, Kant, Leibniz, Hegel, Schelling, Nietzsche, Brentano,
Lotze, Natorp, Lask, Rickert, Dilthey ve Husserl’e uzanan bir yörüngede zikzaklar
çizer. Batı felsefesinin Grek başlangıçlarının Latinleştirilmesine yönelttiği köklü
genel eleştirisine rağmen Heidegger, Orta Çağda Augustinus, Thomas ve Luther
düşüncesine ve bilhassa Meister Eckhart’ın "gelâzenheit" kavramına büyük
önem vermiştir.
Felsefesinin anlam alanına giren bu Orta Çağ sükûnet
terminolojisini aşacak şekilde Heidegger Olmaya Bırakılmışlık kavramını,
Heraklitçi etken, hareket edici anlamında "yakınlaşan yakınlık" (agchibasíe) ile birleştirir. Özneyi aşan, hitap
ettiği insanı gizlenmemişlik sayesinde ait ve açık kılan varlığın anlamına
"dönüş" hareketi ve metafizikçi tasavvurdan uzak bir başka başlangıç
ile Heidegger, varlığa yakınlığı hatırlatır; şiirleyen düşünmeyi, düşünen şiire
vardırır. 1955’te ünlü komponist Conradin Kreutzer’e adanan ve bir söyleşiden
ibaret Olmaya-Bırakılmışlık metni, hesaplayan, nesneyi öznenin önüne koyan,
yani tasavvur eden düşünmenin 20. yüzyıldaki biricikliğine karşı bu düşünmeden
kurtulup salıver(il)meyi vurgular. Bu vurguların yansıması olarak Heidegger’in
Almancaya yabancı neologizmleriyse metinlerine ilişkin çeviri güçlüklerinin
yanı sıra, hiç hesaplanamayacak tedailere de yol açar.
Martin
Heidegger’in yürüdüğü patikalardan belki de en sofuca olanını temsil ettiği
düşünülebilir “gelâzenheit” kavramı etrafında yürüttüğü teemmül, fakat olmaya
bırakılmışlığın ima ettiği hakikate açıklık “neden ilkesi”yle düşünmeye
alıştırılmış zihinlere hep Angelius Silesius’un o ünlü dizelerini de hatırlatır:
“Gül açar çünkü açar/Ne gözetir kendini, ne görülmeyi arzular.” Heidegger’in
düşüncelerindeki mistik yönelimleri irdelemek için mükemmel bir başlangıçtır bu
kavram ve onun etrafında yapılan söyleşi. Açık Görüş-Star
Pozitivizme itiraz eden toplum bilimciler
Ele aldığı her isim için değerli bir
kaynak olma özelliği taşıyan derleme, toplum bilimlerinde oldukça özel
bir dönemi, o dönemi şekillendiren tartışmalar etrafında betimliyor.
Kaynak: Pozitivizme itiraz eden toplum bilimciler - Açık Görüş - Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/pozitivizme-itiraz-eden-toplum-bilimciler/haber-795340#ixzz2h1gXMs9f
20. yüzyılın başlarında doğa
bilimleri ve beşeri bilimler, kültür bilimleri ya da tin bilimleri
şeklinde bilimsel faaliyeti ayrıştıran doğa ile toplumu, tarihi ve
kültürü ele alma biçimlerinin birbirinden farklı zihinsel prosedürler ve
yöntemler gerektireceğini ileri süren tartışmalar Kıta Avrupası’nda,
bilhassa Almanya’da yaygındı.
Comtecu pozitivizmin etkisini yeni yeni oluşmaya, ortaya çıkmaya başlayan sosyoloji, antropoloji ve diğer beşeri bilimler üzerinden gidermeye dönük bu tartışmalar kısmen etkili olsa da bu etki büyük ölçüde Kıta Avrupası’nda, yani Almanya ve Fransa’da geçerli olabildi. Anglosakson toplumbilim geleneğinin ana damarı ampirik ve pozitivist yönteme bağlı kalmayı sürdürdü.
Quentin Skinner’in Çağdaş Temel Kuramlar, 20. yüzyılın ikinci yarısında, bilhassa Anglosakson toplumbilim geleneğine hâkim ampirik ve pozitivist yönteme itiraz olarak ortaya çıkan yaklaşımları ele alıyor. Doğa bilimlerinin, toplum bilimlerinin pratiği için uygun bir model sunduğu varsayımı karşısında ortaklaşan bu yaklaşımlar, “beşeri bilimlerde Teori’ye geri dönüş” olarak inceleniyor.
G. Gadamer, J. Derrida, M. Foucault, T. Kuhn, J. Rawls, J. Habermas, L. Althusser, Lévi Strauss ve Annales Tarih Okulu... Her biri kendi alanında uzman kişiler tarafından ele alınıyor. Dönemin entelektüel atmosferini belirleyen isimler, hem kuramsal kişilikleri hem de etkileri çerçevesinde inceleniyor.
Felsefenin aykırıları
Çağdaş Temel Kuramlar, birbirinden ilk bakışta oldukça farklı görünen kuramsal yaklaşımların dönemin koşulları içerisinde nasıl bir iz bıraktığını incelerken, diğer yandan farklı isimler üzerine yazılmış makaleler kapsamlı bir değerlendirme imkânı sunuyor. Bir araya getirilen isimlerin “pozitivizm”e karşı ortaya koyduğu bazı temel tartışmaların ve beşeri bilimlerde yaşanan “geri dönüş”ün de izi sürülüyor.
Çağdaş Temel Kuramlar, toplum bilimlerinde oldukça özel bir dönemi, o dönemi şekillendiren tartışmalar etrafında betimliyor. Ele aldığı her isim için değerli bir kaynak kitap olma özelliği taşıyan bu derleme, farklı alanlardan, farklı düşünme deneyimlerine ve yöntemlerine sahip düşünür ve akımlar için belli bir dönemde geçerli modus vivendi’nin ne olabileceğine ilişkin de bir öngörü geliştirmemize ön ayak oluyor.
Çağdaş Temel Akımlar, Quentin Skinner, Çev. Ahmet Demirhan, İletişim, 2013
Comtecu pozitivizmin etkisini yeni yeni oluşmaya, ortaya çıkmaya başlayan sosyoloji, antropoloji ve diğer beşeri bilimler üzerinden gidermeye dönük bu tartışmalar kısmen etkili olsa da bu etki büyük ölçüde Kıta Avrupası’nda, yani Almanya ve Fransa’da geçerli olabildi. Anglosakson toplumbilim geleneğinin ana damarı ampirik ve pozitivist yönteme bağlı kalmayı sürdürdü.
Quentin Skinner’in Çağdaş Temel Kuramlar, 20. yüzyılın ikinci yarısında, bilhassa Anglosakson toplumbilim geleneğine hâkim ampirik ve pozitivist yönteme itiraz olarak ortaya çıkan yaklaşımları ele alıyor. Doğa bilimlerinin, toplum bilimlerinin pratiği için uygun bir model sunduğu varsayımı karşısında ortaklaşan bu yaklaşımlar, “beşeri bilimlerde Teori’ye geri dönüş” olarak inceleniyor.
G. Gadamer, J. Derrida, M. Foucault, T. Kuhn, J. Rawls, J. Habermas, L. Althusser, Lévi Strauss ve Annales Tarih Okulu... Her biri kendi alanında uzman kişiler tarafından ele alınıyor. Dönemin entelektüel atmosferini belirleyen isimler, hem kuramsal kişilikleri hem de etkileri çerçevesinde inceleniyor.
Felsefenin aykırıları
Çağdaş Temel Kuramlar, birbirinden ilk bakışta oldukça farklı görünen kuramsal yaklaşımların dönemin koşulları içerisinde nasıl bir iz bıraktığını incelerken, diğer yandan farklı isimler üzerine yazılmış makaleler kapsamlı bir değerlendirme imkânı sunuyor. Bir araya getirilen isimlerin “pozitivizm”e karşı ortaya koyduğu bazı temel tartışmaların ve beşeri bilimlerde yaşanan “geri dönüş”ün de izi sürülüyor.
Çağdaş Temel Kuramlar, toplum bilimlerinde oldukça özel bir dönemi, o dönemi şekillendiren tartışmalar etrafında betimliyor. Ele aldığı her isim için değerli bir kaynak kitap olma özelliği taşıyan bu derleme, farklı alanlardan, farklı düşünme deneyimlerine ve yöntemlerine sahip düşünür ve akımlar için belli bir dönemde geçerli modus vivendi’nin ne olabileceğine ilişkin de bir öngörü geliştirmemize ön ayak oluyor.
Çağdaş Temel Akımlar, Quentin Skinner, Çev. Ahmet Demirhan, İletişim, 2013
Kaynak: Pozitivizme itiraz eden toplum bilimciler - Açık Görüş - Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/pozitivizme-itiraz-eden-toplum-bilimciler/haber-795340#ixzz2h1gXMs9f
6 Ekim 2013 Pazar
SEZAİ KARAKOÇ
Huruç dergisinin “Avrupa Birliğine Hayır!” şiirlerinden oluşan ikinci sayısının tanıtım programına gittiğim İstanbul’da 2003 yılında Sezai Karakoç beyi dünya gözüyle görmeye muvaffak oldum.
İstanbul’da Hakan Arslanbenzer’in Bostancı’daki evinde kalıyordum. Fatih’te Ağaç kitabevinde düzenlenen tanıtım programı (Programa Hakan Kalkan, Eren Safi, Şenol Korkut, Hakan Arslanbenzer ve ben katılmıştık) sonrası gerek Arslanbenzer’in evinin Eren ile Hakan Kalkan’ın gelmesiyle kalabalıklaştığı düşüncesi gerekse sevgili M. Asım Gültekin’in ısrarlı daveti sonucu Asım’ın Fatih Karagümrük’teki evine misafir oldum. Cumartesi günü de Asım’la birlikte Cağaloğlu’ndaki birçok yayıncıyı ziyaret etme fırsatı bulduk. Birey yayınlarının sahibi Mahmut Balcı, İz yayınlarının editörü Mehmet Kahraman, kitapçılar vesaire… Yayıncıları dolaşmaktan, tanışlarla üç beş kelam sohbet etmekten yorulmuştuk doğrusu. Tabii bir de lise yıllarında gözümde büyüttüğüm birtakım felsefecilerin cehillerini keşfetmek beni üzmüştü!
Asım ısrar etti, “Bir de üstada uğrayalım” dedi ve kendimi hiç yapmayı düşünmediğim bir şeyi yaparken, Diriliş gazetesinin bulunduğu binanın merdivenlerini adımlarken buldum. İçeride Mustafa Ruhi Şirin ile birlikte tanımadığım ya da hatırlayamadığım birkaç insan daha vardı. Biz çayımızı yudumlarken Karakoç, günün gazetelerini okuyordu. Milliyet gazetesinden Bülent Arınç beyin bir cümlesini seslice okudu ve kendine göre birtakım yorumlar yaptı cümle hakkında (Üstadın, birçoğuna katılmadığım yorumlarını aktaracak değilim!)
Mustafa Ruhi Şirin yapmayı düşündüğü birkaç projeyi istişare etti üstadla, biz sustuk. Nedense Asım ve ben hep susuyorduk. Üstad birtakım sorular soruyordu diğer misafirlere ve onlar cevap veriyorlardı. Onlar soruyordu, üstad cevap veriyordu. Asım’la ben sadece çaylarımızı yudumluyorduk.
Büroda göz gezdiriyordum. Bir köşede Turan Karataş’a ait “Doğu’nun Yedinci Oğlu” adlı kitap. Asım, Sezai beyin bu kitabı zor kabullendiğini söylemişti çıkışta. Daracık bir mekân. Ama çaylar sıcacık. Belki katılabilsek sohbet de öyle olacaktı. Belki de bizim sohbete katılmamız densizlik olarak algılanacaktı. Denemeyince bilinmiyor…
***
Üstad Sezai Karakoç’un şiirleri, hikayeleri, denemeleri ve edebiyat yazıları dahil olmak üzere Diriliş Partisi’ni kurmazdan önce piyasadaki hemen bütün kitaplarını okudum. 1989 yılında artık son defa ve bu kez haftalık çıkan Diriliş dergisinin sayıları arşivimde mevcut. Konya’da Karizma’dan, Ankara’da Birleşik Dağıtım’dan satın aldığım sayılar…
Arada bir hatıralarını okuyorum Sezai Karakoç’un. Cemal Süreya’nın Necip Fazıl Kısakürek’le Sezai Karakoç arasındaki mali ilişkiye dair söylediklerini düşünüyorum bir yandan da. Sezai Karakoç’un davaya adanmışlık ve bağlanmışlığını tartışma konusu bile yapmamak gerektiğini kaydediyorum hafızamın bir köşesine.
***
Necip Fazıl Kısakürek’in, Sezai Karakoç’un, İsmet Özel’in ve Rasim Özdenören’in günümüz Müslüman bilincinin oluşumuna katkıları azımsanamaz. Tek parti dönemi sonrası Müslüman kuşakların Muallim-i Sanii (Muallim-i Evvel, elbette, Necip Fazıl Kısakürek’tir) olan Sezai Karakoç beyin düşüncelerini, şiirlerini, fikri ve edebi kişiliğini bütün boyutlarıyla ortaya koyan eser sayısı o kadar az ve yetersiz ki. Yeni gelen her kuşağın “düşünce zinciri”ni nasıl oluşturduklarını ölçmek ve değerlendirmek için yeterli donenin elimizde bulunmadığını görmek ne üzücü!
Asıl film şimdi başlıyor!
“1971’li.
Postmodern bir şair. İfade kalıpları konusunda son derece incelikli
hünerlere sahip. Sosyal bilim ve felsefeye ilgisini şiirine malzeme
kılabiliyor bu konuda. Yine de şiirinde hayattan şiire doğan, bu sayede
de şiirden hayata doğrulabilecek temel önermeyi, hükmü pek de varmış
gibi algılamıyoruz. Modern şiirden gerçek anlamda kopmuştur yani Murat
Güzel… Belli bir sabırla ve metne yönelik dikkatle okunduğunda veya
dinlenildiğinde, her şeye rağmen modern şiir zevkine de çok yabancı ve
zıt bir tutum içinde olmadığı görülebilir. Postmodern bir şair, ama
moderni gerektiğinde ustalıkla hatırlayabilen bir postmodern şair Murat
Güzel.”
67 şairden 76 şiire yer vererek hazırladığı “Türk Şiiri 2005” yıllığında Hakan Arslanbenzer’in benden seçtiği “Tek Şiir Türkçe”
şiirinin başlangıcına koyduğu bu eleştirel değerlendirmeleri okurken
geldi aklıma Türk Sineması’nın yetiştirdiği büyük yönetmenlerden Yılmaz Güney. Güney’in
saksıda yetişmediğini hepimiz biliyoruz. Binlerce hayat yaşadığını,
onlarca işe girip çıktığını. Bunların arasında sinemalar arasında film
taşıma hamallığı da olduğunu biliyoruz. Haydi dahasını da söyleyelim.
Sürgünde bulunduğu Konya'da pavyon kabadayılığı bile
yaptı Güney, hatta burada pavyonda çalışan bir kadına aşık oldu, onu
yanında İstanbul’a götürdü ve uzun yıllar birlikte yaşadılar.
Solcuydu Güney. Bir hakimi öldürmüştü. Suçluydu, katildi yani. Ama bu onun büyük bir yönetmen olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Halit Refiğ’i, Ethem Eğilmez’i
çıkartmış bir sinema geleneğinin içinde ve oradan konuşan bir yönetmen.
Onlarla birlikte konuşan bir yönetmen. Zaman zaman onlara kafa tutan
bir yönetmen. Nuri Bilge Ceylan, Ahmet Uluçay gibi
varlıkları bile çölde insana vaha gibi gelen yönetmenlerin tesadüfen
değil, bu büyük ustaların oluşturduğu sinema dili sonucunda
konuşabildiklerini gösteren bir örnek hiç kuşkusuz.
Hakan’ın “hayattan şiire doğan”, dolayısıyla “şiirden hayata doğrulacak hüküm”lerden kaçındığım şeklinde formüle ettiği yargı, doğru bir yargı. Çünkü, bana kalırsa tıpkı, Yılmaz Güney’in “Yol” filmindeki gibidir her şey. Verilecek hüküm bellidir bu yüzden. Güney, filminde bu hükmü apaçık dile getirir.
Bu filmi hala seyretmemiş olanlar için filmin en temel “entrikası”nı,
düğümünü, püf noktasını, esprisini ifşa etmiş olmak istemem. Herkesin
esprisi kendinedir üstelik! Bu filmi her seyredişimde, bilmem neden,
Türk sinema seyircisinin klasik tepkisini dile getirmiş olurum her
zaman: “Dur, acele etme! Asıl film şimdi başlıyor!”
İşte birazdan kötüler dövülecek, işte birazdan “esas oğlan sevdiği kıza
kavuşacak”, birazdan mendillerinizi çıkarıp ağlayacaksınız. Hey siz!
Bekleyin, birazdan katil olacaksınız!
Sadık Battal’ın “Asıl Film Şimdi Başlıyor” kitabını
okuyun bu filmi seyrettikten sonra. Türk sinema geleneğinin dili ile
Türk toplumunun sosyolojik panoramasının nasıl örtüştüğünü görmüş
olacaksınız.
Sürekli varlığı
önemseyenlere, varolmaya çalışanlara karşı vicdanın ne anlama geldiğini
göreceksiniz. Vicdan azabı denen şeyin kişinin kendine karşı işlemediği
suçlardan dolayı oluştuğunu öğreneceksiniz. Vicdan azabının, vicdani
çağrının doğrudan “Schuldigsein”ın, suçlu/borçlu varlık’ın kendisinden türediğini söyleyen Heidegger’e karşı bu filmlerle tam tersini iddia edebileceksiniz. Ama bu sizi pagan Heidegger’e karşı inanmış bir Yahudi, sözgelimi bir Emmanuel Levinas kılmayacak.
Bu filmlerle öğreneceksiniz her şeyi. Bach, Wagner, Dokuzuncu Senfoni, Strauss, Stravinski, Rahmaninov, Paganini yahut başka bir Batılı klasik müzik eserini değil de sözgelimi sıradan bir punk ya da postpunk grubunu dinleyerek de öğrenebilirsiniz aynı şeyi.
Gavuristan’a gitmeye gerek de yok esasen. Buyurup gelin hele, Çekiç Ali, Hacı Taşan, Muharrem Ertaş’ı dinleyin. Kör Ahmet’in “neşeli” saydığınız yanık nağmelerine bir kulak verin.
İşte o zaman asıl filmin nerede başlayıp nerede koptuğunu hep birlikte görecek, hep birlikte anlayacağız.
Memleket, 2006
5 Ekim 2013 Cumartesi
Kültürel iktidar 'sol' da değil 'sağ' da!
Türkiye’de sadece siyaset ve toplum düzeyinde değil kültür, sanat,
edebiyat alanlarında da tartışmalı bir kavramdır ‘iktidar’ ve kimin
‘muktedir’ olduğu. Sözgelimi sol ve sosyalist düşünceden birçok aydın
siyasal iktidarın hep sağ tandanslı partilerde olmasına karşın kültürel
iktidarın solda ve sosyalistlerde olduğunu düşünerek teselli etmişlerdir
kendilerini. Solun kültürel açıdan muktedir konumda olduğunu, bunun
sebeplerinin ise dış mihraklar olduğunu düşünen bir kısım sağcı ise
teselliyi solun temsil ettiği varsayılan ‘kozmopolit kültüre’ karşı
‘halkın kültürü’ne destek çıkmaya çabalar. Bütün bu tartışma ve
çabalarda gözden kaçırılan birçok nokta vardır elbette. Bu
belirsizlikler sadece “kültürel iktidar”, “kültürel rejimler”, “kültürel
vesayet” kavramlarını ve bu kavramlar eşliğinde “kültür” ile “siyaset”,
“kültür” ile “düşünce” ilişkilerini detaylı bir şekilde tartışmayı
gerekli kılıyor.
Şair-Yazar Hakan Arslanbenzer’in son 10 yılda başta Atlılar, Fayrap, Dergah gibi edebiyat dergileri olmak üzere çeşitli yayın organlarında yazdığı makale ve denemelerini bir araya getiren “Türkiye’de Kültürel İktidar Solda mı?” adlı kitap bu sorunları nesnel, Müslüman ve halkçı bir bakış açısıyla yorumlayıp sadeleştirmeye çalışıyor.
Arslanbenzer’in soruya verdiği cevap açık: Ne sol ne de sağ Türkiye’de kültürel iktidara sahip. Çünkü bunlar bizatihi kültürün “üreticisi” değiller. Türkiye’deki mevcut kültürün iki üretici kaynağı vardır. Bunlardan ilki Türk halkı iken ikincisi AB ve ABD’dir. Bir anlamda Türkiye’de muktedir görünen ve bu muktedir konumlarıyla halkın ensesinde boza pişirip halkı aşağılayan aydınlar AB ve ABD’nin Türkiye’deki kültür komiserleri...
Kültürün üreticisi halktır
Türkiye’de kültürel iktidarın solda olmadığını, sağda da olmadığını; dışarıya şartlı bağımlı bir iktidarın söz konusu olduğunu söylüyor Arslanbenzer. Bu düşünce Batılılaşma karşıtı birçok düşünürümüzün de hareket noktası. Arslanbenzer’in üzerinde durup aydınlattığı nokta ise bu iktidarın yürütücülerinin sol değil; kültürel karakolun hadimliğini üstlenen seçkinci anlayış olduğu...
Kitaptaki diğer makaleler de yine halkçı kültür, halkçı edebiyat, edebiyat ve siyaset, edebiyat ve kültürel meseleler etrafında yazılmış. Kitaptaki makaleler sadece kültürel iktidar ve vesayet sorunlarını ele almıyor. Arslanbenzer 3 bölüme ayırdığı kitabın ilk bölümünü kültürel iktidar sorununa ayırırken diğer iki bölümde önemli düşünce ve kültür adamlarının eserlerinin nasıl okunması gerektiği, siyaset ve şiir, siyaset ve edebiyat ilişkileri hakkındaki düşüncelerini kaleme alıyor.
Star-Açık Görüş
Şair-Yazar Hakan Arslanbenzer’in son 10 yılda başta Atlılar, Fayrap, Dergah gibi edebiyat dergileri olmak üzere çeşitli yayın organlarında yazdığı makale ve denemelerini bir araya getiren “Türkiye’de Kültürel İktidar Solda mı?” adlı kitap bu sorunları nesnel, Müslüman ve halkçı bir bakış açısıyla yorumlayıp sadeleştirmeye çalışıyor.
Arslanbenzer’in soruya verdiği cevap açık: Ne sol ne de sağ Türkiye’de kültürel iktidara sahip. Çünkü bunlar bizatihi kültürün “üreticisi” değiller. Türkiye’deki mevcut kültürün iki üretici kaynağı vardır. Bunlardan ilki Türk halkı iken ikincisi AB ve ABD’dir. Bir anlamda Türkiye’de muktedir görünen ve bu muktedir konumlarıyla halkın ensesinde boza pişirip halkı aşağılayan aydınlar AB ve ABD’nin Türkiye’deki kültür komiserleri...
Kültürün üreticisi halktır
Türkiye’de kültürel iktidarın solda olmadığını, sağda da olmadığını; dışarıya şartlı bağımlı bir iktidarın söz konusu olduğunu söylüyor Arslanbenzer. Bu düşünce Batılılaşma karşıtı birçok düşünürümüzün de hareket noktası. Arslanbenzer’in üzerinde durup aydınlattığı nokta ise bu iktidarın yürütücülerinin sol değil; kültürel karakolun hadimliğini üstlenen seçkinci anlayış olduğu...
Kitaptaki diğer makaleler de yine halkçı kültür, halkçı edebiyat, edebiyat ve siyaset, edebiyat ve kültürel meseleler etrafında yazılmış. Kitaptaki makaleler sadece kültürel iktidar ve vesayet sorunlarını ele almıyor. Arslanbenzer 3 bölüme ayırdığı kitabın ilk bölümünü kültürel iktidar sorununa ayırırken diğer iki bölümde önemli düşünce ve kültür adamlarının eserlerinin nasıl okunması gerektiği, siyaset ve şiir, siyaset ve edebiyat ilişkileri hakkındaki düşüncelerini kaleme alıyor.
Star-Açık Görüş
SENİNLE YENİDEN
ırmağın
akışını mı övelim
bir
çulluğun havalanışını mı aşağıdaki sazlıklardan
seni
övüyorum, kendimi çünkü
büyük
bir övgüdür her kelimesi yüce Tanrı'nın
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)