28 Ekim 2013 Pazartesi

Teknolojinin zaman ve uzam algısına yaptığıdır

Geleneksel hiyerarşileri dağıtan, mesafe engelini ve sınırları aşan iletişim teknolojisinin modern bilincin zaman ve uzam algısında yaptığı dönüşümün hikayesini anlatıyor Kern.
880 ila 1918 yılları arasını kapsayan dönemde dünyada yaşanan teknolojik devrim, zaman ve uzam algılarımızı kökten değiştirdi. Yerel saat ve takvimlerin ortadan kalkışı, ulaşım hızının artmasıyla birlikte mesafelerin kısalması vb. gelişmelere yol açan bu önemli değişim beraberinde iletişim hızında da artışa yol açtı.
Titanic faciasının hâlâ hatırlanmasının birincil sebebi olarak zaman ve uzam deneyiminde bu kısa tarihsel aralıkta yaşanan muazzam dönüşümün etkili olduğunu ileri süren Stephen Kern, jeolojiden edebiyata, felsefeden popüler kültüre birçok farklı alanda bu dönüşümün izlerini sürüyor.
Titanic faciasının tarihte eşi görülmemiş bir şekilde, üstelik “eşzamanlı” olarak tüm dünyada duyulduğunu belirten Kern’e göre telsizler, telgraf operatörleri, gazeteler an be an bu dramdan haberdar olabilmişlerdi. Gemiyi batarken izleyen yüzlerce kazazede tanıklıklarını anlatacak, Titanic’in hikâyesi yine eşzamanlı bir ivmeyle bütün dünyada biliniyor olacaktı. Buharlı gemiler ve enerji kullanımıyla kısalan yolculuk süreleri değildi sadece, aynı zamanda iletişim süreleri de kısalmıştı. Enformasyona anında ulaşmaya dair artan imkânlar zamana ve uzama ilişkin modern bilinçlerde de önemli bir dönüşüme yol açmıştı.
Başta Bergson olmak üzere 20. yüzyılın başlarında en etkili felsefelerin zaman ve “süre”ye dair olması, yine en etkili romanların da James Joyce’un Ulyses’i ile Marcel Proust’un Yitik Zamanın Peşinde adlı eserlerinin olması pek şaşırtıcı gelmiyor bu yüzden.
Kültürel tarih çalışması
Kern fizikte Einstein’ın görecelilik kuramı, felsefede Bergson’un “süre” kavramı, psikiyatride Freud’un bilinç dışı zihinsel süreçleri, sosyolojide Durkheim’ın zaman ve mekânın sosyal göreceliliği yaklaşımı, resimde Picasso’nun kübizmi ve edebiyatta Proust’un yitik zamanı arayışı ile Joyce’un bilinç akışı tekniğine yoğunlaşarak kronolojik bir düzende olmayan bir kültürel tarih çalışmasına imza atıyor bu eserle.
Geleneksel hiyerarşileri dağıtan, mesafe engelini ve sınırları ortadan kaldıran iletişim teknolojisinin modern bilincin zaman ve uzam algısında yaptığı dönüşümün hikayesini yazan Kern’in ulaştığı sonuçlar modern hayatın gündelik üretimi süreçlerine dair de vukuf kazanmamıza el veriyor.
Zaman ve Uzam Kültürü, Stephen Kern, çev. Ali Selman, İletişim, 2013

Kaynak: Teknolojinin zaman ve uzam algısına yaptığıdır - Açık Görüş - Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/teknolojinin-zaman-ve-uzam-algisina-yaptigidir/haber-726228#ixzz2j1kLorB6

Anarşizm, anarşistler, anarşi...

Süreyyya Evren kendi tanımını yapıp ‘anarşizm budur!’ demiyor, anarşizmin mahiyetini, şimdiye kadar nasıl temsil edildiğini, bir külliyata akseden “anarşizm tarihi”ni ele alıyor.
20. yüzyılın son on yılı küreselleşme karşıtı hareketin ortaya çıktığı, kendi siyasal kulvarını oluşturduğu bir döneme denk geldi. Bu süreçte harekete yönünü ve esinini veren kuşkusuz anarşizmdi. Siyasal ideolojiler arasında ancak tarihsel uğraklardaki parlak anlarıyla -I. Enternasyonal’deki muhalefet, İspanya İç Savaşı- adından söz ettiren anarşizm, yeni binyılda bambaşka suretlerle ve “eski anarşizm”in içinden yenilenerek çıkma becerisiyle kendini var etti.
Anarşizmin elinde, teorisinde bunu yapmaya yetecek kavram ve deneyim bütünlüğü mevcuttu: yataylıkla, hiyerarşi ve tahakküm karşıtlığıyla, etiğe yapılan vurguyla, devrim yolunda her yol mubah dememesiyle, amaçlardan çok sürece odaklanmayı öne çıkarmasıyla, deneyselliğiyle, dayatmamasıyla, esnekliğiyle, sosyal, siyasal veya bireysel her tür yaşam formunu anarşist pusuladan geçirip yeni bir deneyde koyulaştırmaya aday kararlılığıyla modern zamanlarda anarşizm alışılagelmiş siyasal yaklaşımların ötesine geçmeyi vaat ediyordu.
Süreyya Evren böylesi bir dinamiğin bir parçası olarak anarşizm nedir sorusuna cevap aramaya girişiyor kitabında. Ancak bunu yaparken kendine ait “anarşizm budur!” formülünü önererek değil, anarşizmin mahiyetini, şimdiye kadar nasıl temsil edildiğini, anarşizmin geçmişinin nasıl külliyata aksettirildiğini ve üstelik bir tür “anarşizm tarihi”ne dönüştürüldüğünü irdeliyor.
Post-anarşist dönemeç
Süreyya Evren’e göre 2000’li yıllardan itibaren bir tür anarşizm-sonrası (post-anarşist) dönemeç yaşandı. Bu dönemecin ardından ortaya çıkan yeni anarşizmler ve küreselleşme karşıtı hareketlerden post-anarşistler ve klasik anarşistler arasındaki tartışmalara, anarşist tarihin temsil edilme ve anlatılma şekillerine kadar bir dizi soruyla uğraşan Evren, anarşizmin günümüzün aktivist çevrelerinden tarihi sanatsal deneylere uzanan, açık uçlu, deneysel form yaklaşımlarını kucaklayan ‘bir form kavrayışı’ olduğu sonucuna ulaşıyor.
Anarşizmler: Anarşizmin Geçmişi ve Tarihleri, böylesi bir dinamiğin bir parçası olarak temelde anarşizm nedir sorusuna cevap arayan bir deneme. Süreyya Evren, anarşizmin yazılmış tarihleri arasında bir külliyat taramasının ötesine geçen, sabırlı bir tutkuyla tartışmaları birbirine bağlayan bir araştırma yürütüyor.
Anarşizmler, Süreyya Evren, İletişim, 2013

Kaynak: Anarşizm, anarşistler, anarşi... - Açık Görüş - Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/anarsizm-anarsistler-anarsi/haber-800621#ixzz2j0QxFrPV

26 Ekim 2013 Cumartesi

"Çok Üzgünüm"ün meselesi ne?

'Çok Üzgünüm'ün meselesi ne?

Hakan Arslanbenzer'le apansızın söyleştik.


Hakan Arslanbenzer’le sanırım ilk yüz yüze görüşmemiz 1998’dir. Bu görüşmenin esbabı ise elbette Murat Menteş’in TYB İstanbul Şubesi’nde o sıralar işlettiği Şiir Evi’dir. Hakan çünkü o sıralarda Ankara’dadır. Aylardan da yanlış hatırlamıyorsam Ramazan’dır. Çay içilen bölümde Lale Müldür ve Ömer Erdem vardır.
Hakan Arslanbenzer
(+)
“Murat Menteş’e selam vereyim” diyerek yanlarından ayrılmış ve Şiir Evi’ne girmiştim. Hakan ile yüz yüze tanıştık. Gerçi Hakan beni şiirlerimden değil, Tezkire’den dolayı tanıdı, ama olsun, tanışma tanışmadır!
Geçtiğimiz hafta Fayrap’ın yeni sayısıyla birlikte Hakan’ın Çok Üzgünüm adlı toplu şiirleri de kargodan gelince uzunca bir süredir niyetlendiğim bir çözümlemeyi yapmak üzere kitaba gömüldüm. Henüz çözümlemem bitmiş değil. Bu okumaları yaparken bir de ne göreyim: MSN’de Hakan Arslanbenzer! “Davran bre Murat Güzel!” deyu selamı verdim ve söyleşiyi patlattım. Buyurun efendim, birlikte okuyalım…
Hakan, selamün aleyküm.
Aleyküm selam.
Seninle Çok Üzgünüm üstüne bir söyleşi yapalım.
Olur, ne zaman yapacağız?
Şimdi ya da kendini hazır hissettiğin her an…
Tamam, ben hazırım.
Hakan ArslanbenzerÇok Üzgünüm
Ben de!
Önceki kitaplarını ve henüz kitaplaşmamış şiirlerini bir araya getiriyor.
Evet, hepsini değil ama "Vatan Somuttur", vs.; yeni şiirler var çünkü.
“Hah, oldu” dediğin an mıdır bu?
Mükemmel bir şey yok. Ben onu yıllar önce demiştim aslında. Oldu, budur. Şimdi daha sakin bir şey hissediyorum. Pılımı pırtımı toplamışım gibi. Hepsi bu kadar.
Rahatlamışsın gibi?
Tabii, geçmişimi temizlemek gibi.
Kitapta kaç şiir vardı, saydın mı?
50–60 kadar olması lazım
15 yıl…
Evet, yaşlanmışız…
Yazın şiir yazmamHakan Arslanbenzer
Kitaplaşmayan şiirler haricinde 50-60 şiir. Yıla 4 şiir düşüyor. Mevsimlik yazıyorsun bir anlamda.
Evet, nerdeyse.
Mevsimler yansıyor mu şiirine, onların halet-i ruhiyeleri?
Ben yazın yazmam, 3 mevsim yazabiliyorum.
En üzgün olduğun mevsim hangisidir?
Mevsimlerle ters orantılı bir ilişkisi var halet-i ruhiyemin. Bahar en üzgün olduğum, kış coşkun olduğum vakit. Manya ve depresyon gibi. Manik depresif hastalığı derler bir hastalık var biliyorsun, bence öyle bir hastalık yok. İnsan o, insan olmak…
Pound Hakan, Eliot Hakan!
Neo-epik hareketin Ezra Pound'u gibi görüyorum seni, Çok Üzgünüm de bu algımı pekiştiriyor.
Ne anlamda?
Hakan ArslanbenzerEzra Pound ve T. S. Eliot ikilisini düşünüyorum İngiliz şiirinden. Eliot daha muhafazakâr şiir anlayışı bakımından, Pound ise araştırıcı sürekli, yenilikçi her daim ve bir meselesi var. Şiirini kendi meselesinin ifadesi doğrultusunda yeni kılıklara sokmaktan çekinmiyor.
Evet, Pound'un bu özelliği dikkat çekici gelmiştir bana hep. İnsana yapabilecekleri konusunda cesaret veriyor. Ben 1995'te bir karar vermiştim, korkmayacağım girişim yapmaktan diye.
Eliot ise derinleştirme taraftarı, bu tutkusu onu çoğu kez yüzeyde bırakabiliyor ironik olarak.
Evet evet. Eliot-Pound diyalektiği gibi bir şey vardı kafamızda Hakan Şarkdemir'le. Ben onu hep Eliot'a benzetirdim. Şarkdemir, şiirlerimi mükemmelleştirmeden bıraktığım için beni eleştirirdi. Ben de, “Eliot kılı kırk yarar, sonunda ne zarar ne de kâr” diye espri yapardım. Pound konuşuyor, gidip geliyor, atıp tutuyor nerdeyse ama daha insanî… Bu yüzden de bana daha derinlikli gelir. Eliot'ın derinlik şeysi biraz kültüreldir. Ben kültürel şiiri yazamayacağımı düşünmüştüm. Buna kültürüm yetmezdi çünkü.
Çok Üzgünüm’ün meselesi
Çok Üzgünüm’de birçok farklı mesele iç içe geçmiş ama tek bir mesele hepsinin fevkinde: insan olmak diyebilir miyiz?
İnsan olmak evet; tabii burada, bu ülkede, bu insanlarla insan olmak. Bunu ifade etmek, göstermek, bunun karakterini sergilemek ne kadar mümkünse elimden geleni yaptım 15 yılın şiirlerinde. Şimdi bildiklerimi bilseydim… Ben şiire başlarken bir tek olma hissim vardı içimde. Teknik olarak bir tek olabilirsiniz. Çoğu şair üslupla kendini ayırt ettirmenin yolunu seçer. Ben üslubun kişisel olamayacağını görüyordum. İmgeler veya kelime oyunları sana ait olamaz. Verili gelen çok şey var içinde. Ustalık boş hayaldir, içimde bir tek olma hissi vardı. Bunu nasıl ortaya çıkaracağımı, çıkarmanın doğru olup olmadığını bilmiyordum. Yitip gideceğimi düşünüyordum. Ben şiire o bir olma hissini ifade edebilirim sanarak başlamıştım.
Uyar, çok önceden söylememiş miydi zaten bize bunu?
Uyar'ın ya da Akif'in yaklaşımı, hatta Pound'un. Pound, “kim yazarsa yazsın, iyi bir şeyler yazsın” diyor.
Kitabın hayırlı olsun…
Sağol.

Murat Güzel baskın söyleşileri sürdürse iyi olur...
Dunyabizim.com, 08 Temmuz 2010 Perşembe

RODOS’TA OSMANLI İZLERİ HARAP!

Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Bekir Şahin'le Rodos'ta yürüttükleri çalışmalar ve Rodos izlenimleri hakkında söyleştik.


RODOS’TA OSMANLI İZLERİ HARAP!
RodosBekir Şahin geride bıraktığımız Mart ayının başlarında TİKA vasıtasıyla Rodos adasında Osmanlı’nın kütüphanecilikteki altın çağına ait Fethi Paşa Vakfı Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi’nde 6 kişilik bir ekiple çekim yapmıştı. Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Bekir Şahin’le Rodos’ta yürüttükleri çalışmalar ve Rodos izlenimleri hakkında söyleştik.
Rodos’ta bulunan yazma eserlerden toplam bin 300 kitap ve 300 bin varak/poz çekimini gerçekleştirip bu eserlerin CD kopyalarını da 15 Mart’tan sonra Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi envanterine kazandırdıklarını kaydeden Şahin, Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi’nin Rodos Kalesi içinde Orfeus sokağında yer aldığını belirtti.
RodosRODOS YAZMALARI TÜRKİYE’YE GETİRİLDİ
Rodos’taki Osmanlı el yazmalarıyla ilgili hazırladıkları iki ciltlik katalogun yakında TİKA tarafından da yayınlanacağını belirten Şahin “Ahmet Fethi Paşa tarafından kurularak özel Vakıfnamesine göre idare edilen ve Fethi Paşa Özel Vakfı olarak tanınan bu vakıf, Şövalyeler Şatosu karşısındaki saat kulesi ile Süleymaniye Camii yanında bulunan Türk Kütüphanesi ve bunlara akar temin eden 14 dükkandan ibarettir. Ama ne yazık ki, kütüphanenin giriş kapısında Fransızca ve Yunanca “Türk Kütüphanesi -1793-Bibliotheque turque 1793” levhaları, adada Türk ismini silmeye azimli bu topraklar üzerinde bugün oturanlarca indirilmiş ve yerine “Bibliotheque Musulmane- 1793”“Müslüman Kütüphanesi- 1793” levhaları konulmuştur.
Bu kütüphane, Rodos’un Uzgur Köyünden olan ve III. Selim’in saltanatı sırasında saraya girerek “Rikapdar-ı Şehriyarı” (Padişah ata binerken yardım eden demektir ve o devrin yüksek bir askeri rütbesidir) derecesine kadar yükselmiş bulunan Hafız Ahmet Ağa tarafından 1208 (1793) senesinde kurulmuştur. Ahmet Ağa’nın esrarengiz bir şekilde ölümünden sonra oğlu Tophane Müşiri Fethi Paşa bir taraftan babasının kurduğu bu kütüphaneyi İstanbul’dan getirdiği kitaplarla zenginleştirmiş, diğer taraftan da “Vakithane” (Saat Kulesi) ile Rüştiye Mektebini ve bu müesseseleri yaşatacak akar temini için de dükkanları inşa ettirmiştir.
RodosKütüphaneye girerken cephesinde kuruluşunu kısa bir ifadeyle anlatan şu yazıt vardır: Sahibül hayrat vel hasenat, sabıka Rikapdar-ı Hazreti Şehriyüri Rodosi Hafız Ahmet Ağa, 1208.” Kütüphane yarım küre iki kubbe ile örtülüdür. Kapı ve pencere ile birleştirilmiş iki salondan ibarettir. Bu kütüphanenin iç kısmı ve hatta giriş kapısı bile Konya’da bulunan Yusufağa Kütüphanesi’nin mimarisiyle birçok benzer yön taşımaktadır. 1793’te inşa edilen Hafız Ağa Kütüphanesi, 1795 yılında inşa edilen Yusufağa Kütüphanesi, Isparta Halil Hamid Paşa Kütüphanesi, Burdur ve İstanbul’da bulunan diğer kütüphaneler hep Osmanlı kütüphaneciliğinin altın çağında inşa edilmiş kütüphanelerdir” dedi.
RODOSLU TÜRKLER KÜTÜPHANEDE BAYRAMLAŞIYOR
Rodos’ta yaptıkları çalışmaların adada yaşayan Osmanlı bakiyesi Türkler’in morallerini yükselttiğini ifade eden Bekir Şahin “Rodos’un 1912’de İtalyanlar, 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar ve İngilizler tarafından işgali sıralarında ve daha sonra adanın Yunanistan’a verilmesinden bu yana geçen zaman içinde, dağıtılmış, izi silinmiş olan birçok Türk eserinin toplanabilen kitabeleri kütüphanenin avlusunda korunuyor. Bugün Rodos Belediyesine ait olan bu yerde birçok mağaza, lokanta ve eğlence yerleri vardır. İstanköy’deki Hasan Paşa Camii ve Çeşmesi ile Hipokrat Çeşmesi de Cezayirli Hasan Paşa’nın evkafındandır” diye konuştu.
RodosKütüphanede iki salonun bulunduğunu ifade eden Şahin “Kütüphanenin birinci salonu okuma ve bayramlarda Cemaat tarafından bayramlaşma yeri olarak kullanılmaktadır. Karşı duvarda solda Atatürk’ün resmi, ortada Kanuni Sultan Süleyman’ın ve sağ tarafta da Fethi Paşa’nın olduğu tahmin edilen resim asılıdır. İkinci salonda ise el yazısı ve basma 930 kadar kıymetli ve nadir kitap muhafaza çekilmektedir. Kütüphane zaman zaman ilim adamları ve tarihçiler tarafından ziyaret edilmektedir. Bulunan tarih kitapları arasında Girit’in fethini anlatan Cihadı Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa, Katip Çelebi tarihi, Naim tarihi, Hümayunname, Sultan Süleyman tarihi, Mekke-i Mükerreme Tarihi, Eğri Kalesi Tarihi, sair dini ve edebi kitaplar, Tarih-i Rodos zikredilebilir” dedi.
KÜTÜPHANE VE VAKFIN İDARESİ ADADA YAŞAYAN TÜRKLERE AİT
Vakfa ait Fethi Paşa Rüştiyesi ve Saat Kulesi’nin de bulunduğunu kaydeden Şahin, tamamen özel bir vakıf olan Fethi Paşa Vakfı’nın güncel durumu hakkında da şu bilgileri verdi: Bu vakfı, 1965 yılından bu yana Rodos’ta mukim Muhittin Rıfat Hamid adlı bir soydaşımız Mütevelli vekili olarak yönetmekte ve temsil etmektedir. Vakfın gelirleri, gelir vergisi ödendikten sonra, Yunan Milli bankasında bloke edilmekte, ancak vakfiyeye göre yapılması gerekli olan hususlar (mesela, kurban, aşure vb.) drahmi kadar para çekebilme hakkına sahiptir. Bloke edilmiş paradan Yunan tasarruf bonosu almak mümkündür. 1972 yılında Yunan emellerine hizmet eden bir soydaşımız Evkaf Başkanı tayin edilince, bu özel vakfa el attı. İyi idare edilmediği bahanesiyle Mütevelli Vekili aleyhine dava açtı. Maksat bu vakfın, tamamen mahalli makamların kontrolü altındaki Mazbut Evkaf içine aldırılması ve ondan sonra verilecek talimatlara göre eritilmesiydi.
Rodos214/1973 dosya numarası ile Rodos Bidayet Mahkemesinde görülen dava 22.3.1973’te sonuçlanmış ve aşağıdaki karar alınmıştır: Osmanlı hukukuna göre 3 çeşit vakıf vardır: a) Mazbutalar: Bu vakıflar doğrudan doğruya Vakıflar Bakanlığınca idare edilirler. b) Mülhakalar: Bu vakıflar bir mütevelli veya heyet tarafından idare edilirler. Vakıflar Bakanlığının bunlar üzerinde her türlü teftiş hakkı vardır.
c) Müstesnalar veya Özel Vakıflar: Bu vakıflar mütevelli tarafından idare edilir. Vakıflar Bakanlığı bu vakıfları teftiş edemez. Mahkeme, avukatların ve şahitlerin dinlenmesinden sonra, Fethi Paşa Vakfı’nın Müstesna Vakıflar sınıfına girdiği ve vakfın gerektiği şekilde idare edildiği kanaatine varmış ve davacının talebinin reddine karar vermiştir. Bu kesin karara rağmen Evkaf idaresinin, Fethi Paşa Vakfı üzerindeki talepleri bir türlü bitmemiş ve bu kez de 1976 Haziranında Evkaf Meclisi bu vakfa ait bazı dükkanların kiracıları aleyhine, kiraların Evkafa yatırılması için dava açmıştır. Mütevelli Vekili bu davaya müdahil olarak girmiştir.
Daha önce Vakıf Mütevelli Vekilliği yapan kimselerin zamanında bir türlü toparlanamayan ve gelirleri heba edilen bu Vakıf, yeni Mütevelli Vekili zamanında durumunu düzeltmiş ve hakları savunulmaya çalışılmış, bankada birikmiş paraya kavuşmuştur. Vakfa ait saat kulesinin içi haraptır. Kütüphanenin ve avlusundaki iki ahşap evin de mutlak tamiri gerekmektedir.
OSMANLI’NIN BAKİYESİ, HARAP DURUMDA
Rodos’taki Osmanlı eserlerinin güncel durumu hakkında da bilgi topladıklarını belirten Kanuni’nin Rodos’u fethinden sonra adadan ayrılırken verdiği ferman üzerine din adamları ve fakirleri doyurmak için Süleymaniye Camii yanında bir İmaret’in inşa edildiğini kaydeden Bekir Şahin, “Sultan Süleyman, ayakta durabilmesini sağlamak amacıyla 18 köyün şarını bu imarete vakfetmiştir. 1913 yılına kadar bu vakıfname Rodos Kadılığında mahfuzken, İtalyan işgal komutanı General Ameghio bir fikir edinmek için Şakir Kadıdan almış ve bir daha iade etmemiştir. Kaynakları kuruyan imaret bir süre Fethi Paşa Vakfı’nın yardımı ile ayakta kalmış, sonra sönmüştür. Halen Evkaf tarafından Belediyeye kiralanmış olan İmaret, temizlik işçileri idaresi ve fakirler için aş evi olarak kullanılmaktadır. Harap durumdadır. Genel bir tamir görmesi zaruridir” dedi.
RodosSAAT KULESİ AYAKTA
Saat Kulesi hakkında da bilgi veren Şahin, “Fethi Paşa’nın, devrin Vakithanesi olarak 1852’de Rüştiye Mektebi ile birlikte yaptırdığı saat kulesi, 2. Dünya Savaşı sırasındaki bombardımandan büyük zarar görmüştür. Sonradan tamir edilip bugünkü haline getirilen bu kulenin 1973 yılında
içi yeniden tamir edilmiştir. Kapısının üzerindeki kitabede şunlar yazılıdır:
Cihanı tuttu Han Abdülmecid’in siytü ihsanı
Gelup bu beldeye şevketle etmişti temaşayı
Bu saat kulesin yaptı hemen şükrane-i mukaddem
Edup hubbu vatan teşvik Ahmet Fethi Paşa’yı
Kılıp ilhakı vakıf vahdi valasına ilhak
Bu bi hayır ile şadetti ruh-u Ahmet Ağa’ yı
Binası, burcu akrepten metin oldu münasiptir.
Çalup yerse felek mikadı mihri alemi arayı
Ehali vaktin idrak ettikçe beher saat
Hüda var etsin ol asafla Şahidat-ı fermeyı
RodosSofadan tabı suffet oynadı manende-i rakkas
Bulunca şu ayarı tam iki tarih-i zi
bayı
Rodosta oldu çok dilcû bu ali kule-i saat
Felek duydu sadayı lütf-u Ahmet Fethi Paşa’yı.

Fethi Paşa Rüştiyesi’nin de vakfa ait önemli bir müessese olduğunu ifade eden Bekir Şahin, “Rüştiye, Saat Kulesi’nin hemen yanındadır. Harpte bombardımandan büyük zarar görmüştür. Bugün tamamen harabiyete terk edilmiştir. Bir soydaşımız bekçiliğini yapmaktadır. Bu okuldan Osmanlı devrinde devlet idaresinde söz sahibi kimseler yetişmiştir.
Yusuf Kıbrıslı
Yusuf Kıbrıslı
Okulun giriş kapısı üzerindeki yazıtta şunlar yazılıdır:
Murad Hazreti Abdülmecid Han Kerim
Teveffuk etmesidir ehli cehile irfanın
Taraf taraf nice darilfünun yaptırarak
Duasın almaktadır hocalarla sübyanın
Mukaddema bu ada makdemiyle buldu şeref
Vfitib-i sipehri saha-i ihsanın hemen bu mektebi yaptı. Müşir-i Tophane
Edup
Rodos Sancağı
Rodos Sancağı
kudumunu tebrik dad-ı fermanın
Şevabın eyledi ruh-u şerifine ita
Afife zevce-i paki tiye Sultan’ın
Şeh cihani o desture bahşedüp Mevla
Makamı Cennet ola ol aliyyetüşşenanın
Bu hayırı vakfına kıldı hulüs ile ilhak
Ebuyyu ekremi Merhum Ahmet Ağa’nın
Duam odur vükelasiyle saffet ol daver
İmarına sebep olsun şu ki ölme dünyanın
Yazıldı cevher tarihi rabbiyesirle
Açıldı Mektep valası Fethi Paşa’nın
1268–1852, Mehmet Rifat” bilgilerini verdi.
RODOS’TAKİ OSMANLI SANCAĞI
Rodos'taki Osmanlı hakimiyetini simgeleyen Sancak-ı Şerif, bir türbede korunuyor. Türkiye'nin Rodos Konsolosluğu'nun uzun aramalar sonucu yeri belirlenen Sancak-ı Şerif'in Türkiye'ye iade edilmesi konusunda yetkililerin harekete geçmesi bekleniyor.

24 Ekim 2013 Perşembe

ÇAYDA MASTER, SİGARADA DOKTORA!

Sigara yasağına tepkiler gelmeye devam ediyor. Murat Güzel direneceğim! Diyor.


İfade bana ait değil. Konya’nın duayen gazetecilerinden Seyit Küçükbezirci’ye ait. Seyit abi, iyi bir gazeteci olabilmenin ilk şartını geçtiğimiz haftalarda karşılaştığımızda böyle ifade etmiş ve hemen eklemişti: “Şu sigaraya konan yasak öncelikle gazeteciliği öldürecek, gör bak.”
Ben de kendimi çayda master, sigarada doktora yapmış biri olarak addedebilirim. Sigaraya ve çaya ünsiyetimin geçmiş yıllarını düşünürken aklıma gelenleri yazmak; sigara ve çayla, özellikle çayın yanında sigarayla kurulan o bağı ne zaman nasıl kazandığımı anlatmak istiyorum. Bu yasağa bir yazar nasıl direnebilirse onu yapmak istiyorum yani.
17 yaşıma kadar sigaradan uzak durdum. Hatta iyi bir sigara tiryakisi olan rahmetli babamı o yaşıma kadar şiddetle eleştirdiğimi biliyorum.

17’mde başladım
17 yaşında ODTÜ Makine’yi kazanıp Yurtkur’a bağlı Dikimevi Erkek Öğrenci Yurdu’nda kalmaya başladığım ilk geceydi. Yurdun karşısındaki bakkaldan aldığım bir paket Maltepe’yle üniversiteye de başlamıştım. Yurttaki arkadaşlarım arasında yer alan ve halen Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. Bilal Sambur’la karşılıklı kitap mütalaalarımızın değişmez eşlikçileri arasında çay ve sigaranın olması da kaçınılmazdı. Çay ve sigaraydı belki de kitaplardan önceki hocalarımız.

Mustafa MiyasoğluSuçlu Miyasoğlu
Peki 17 yaşına kadar sigaraya şiddetle karşı çıkmış bir kişi olarak nasıl başlamıştım bu merete? Bu başlangıçta bir suçlu varsa o da Mustafa Miyasoğlu’dur. Onun Güzel Ölüm adlı romanını okumuştum ilkin. Ve ardından bu roman üzerine bir söyleşisini. Söyleşide yazarken mutlaka sigara içtiğini de ifade etmişti Mustafa abi. Demek ki demiştim kendi kendime iyi yazı yazabilmek için iyi sigara içmek elzem. (Okumakta olduğunuz yazıyı yazarken de çay ve sigara içtiğimi söylememe bilmem gerek var mı?)
Daha sonraki yıllarda doktora tezim sigara olduğu için elbette bölüm bölüm ilerlemiştim. Zaman zaman Türkiye’nin yazgısını değiştirecek Batılılaşma hareketlerinin esbab-ı mucibesini çözümlememe yardımcı olur zannıyla kısa Camel, filtresiz Jitan, kısa kırmızı Winston ya da kısa Marlboro da içtiğim oldu. Garbzede olduğum bu dönemleri çabuk atlattığımı söyleyebilirim. Öze Dönüş’üm ise elbette Birinci’dir.

Babam bıraktı, bana kızıyor
25 yaşıma geldiğimde rahmetli babam sigarayı bırakmış ve bu kez o beni şiddetle sigarayı bırakmam doğrultusunda eleştirmeye başlamıştı.
Ama Recai Güllapdan’ın ‘Sigara içmenin adabı’nı anlatan o yazısını okumuşken ve üstelik artık ‘Birisine kırk gün deli derseniz gerçekten deli olur’ kelam-ı kibarına istinaden ‘şair’ ve ‘yazar’ olarak da tanınmaya başlamışken, sigarayı bırakmak yerine doktoramın sonuç bölümünü yakmaya, pardon yazmaya başlamıştım bile.
İmdi gelelim şu yasağa.

Necip Fazıl KısakürekSona geliyoruz bu yasakla
Bu yasak, her karşılaştıklarında hemence bir çay ocağına oturup dergi çıkarma projeleri geliştirmeye başlayan şair muhabbetlerinin sonuna geldiğimizi işaret eder.
Bu yasak, ‘Ağzı dumanlı, göğsü imanlı bir gençlik’ yetiştirme arzularımızı tükettiğimiz anlamına gelir. Bu yasak, gözleri kapanmışken bile sigara içen ve zihnimde hep Kültürden İrfana’nın kapağındaki o sigaralı resmiyle yer etmiş Cemil Meriç’i, Çile’deki fotoğrafıyla kimsenin iyi bir tiryaki olduğunu inkar edemeyeceği Necip Fazıl Kısakürek’i, İklim yayınlarının bastığı Erbain’in buğday başaklarıyla süslü kapağını açtığınızda karşılaştığınız sigaralı İsmet Özel’i unutmanız demektir.
Bu yasak, bizi bugüne taşıyan endişeyi, tasayı, kaygıyı beslemiş çay ve sigara gibi iki önemli dosttan ayrılmak gibi trajik bir kararı almanızı gerektirecektir.
Bu yasak sözgelimi Emirgan Nargile Salonu’nda Mehmet Harmancı Yakup Cemil bıyıklarıyla nargilesini fokurdatırken sizin ona Sakallı Celal sakallarınızla sigaranızı tüttürerek eşlik etmenizin sonu demektir.
Tekel 2000’ini gömlek cebinden tek tek çıkarıp içen Nihat Genç imgesi bu yasakla zihninizden de silinmeye mahkum olacaktır.
Bu yasak hem Mevlana törenlerini takip etmesi, hem Selçuklu geometrik yıldız süslemelerini incelemesi, hem Bedenyazısı kitabında Doğu ve Batı felsefeleri arasında yaptığı analitik kıyaslamaları seçkin bir grubun katılacağı bir çalışma atölyesinde size anlatması için davet ettiğiniz Zeynep Sayın’ın kendisi yerine bagajının Konya’ya gelmesi ve gecenin bir yarısında sigarasız kalınca Zeynep Sayın’dan izin alıp bagajındaki Camel’leri içip tüketmenizi zihninizden silip atmanızı sizden talep edecektir.
Velhasıl bu yasak, kültüre, şiire ve felsefeye düşman bir yasaktır ve bu tür bütün yasaklar gibi eninde sonunda ihlal edilmeye layıktır.

Murat Güzel yazdı, yaktı, yaktı yazdı
Dunyabizim.com, 25 Temmuz 2009

Amerikan başkanları seçilmiş birer kral mı?



Amerikan başkanlık sisteminin, Amerikan Devrimi'nin gerçekleştiği 1787'den bugüne geçirdiği dönüşümleri inceleyen ‘Amerikan Başkanlığı' adlı kitap ABD'nin cumhuriyetten imparatorluğa geçiş sürecini anlatıyor.
AMERİKA Birleşik Devletleri hiç şüphesiz bugün dünyanın en güçlü devletidir. Devasa bir imparatorluk görünümüyle ABD'nin küresel düzeyde sahip olduğu güç ise yalnızca askeri ve siyasi etkinliğinden kaynaklanmaz. ABD'nin 11 Eylül saldırıları öncesinde dünya halkları nezdinde temsil ettiği değerler; bu askeri ve siyasi güçle belki ters orantılı bir biçimde, özgürlük, güven ve refah arzularıdır. ABD vatandaşı olmanın birçok kişi için ifade ettiği bu değer, 11 Eylül saldırılarından sonra epey yıpranmış ve aşınmışsa da ABD'deki anayasal sistemi kuran kalıcı unsurdaki yıpranmanın oluşturduğu tahribat bundan daha fazladır.
Şaban Tanıyıcı ile Birol Akgün'ün Amerikan Başkanlık sisteminin, Madison ve Jefferson gibi liderler eliyle Amerikan Devrimi'nin gerçekleştiği 1787'den bugüne geçirdiği dönüşümleri inceleyerek yazdığı ‘Amerikan Başkanlığı' adlı kitap ABD'nin cumhuriyetten imparatorluğa geçiş sürecini anlamayı kolaylaştırıyor.
Tanıyıcı ve Akgün'e göre, Amerikan anayasası kuvvetler ayrılığı prensibi üzerine kurulmuş; yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında bir fren ve denge mekanizması oluşturarak bireysel özgürlükleri garanti altına almaya çalışmıştır.
11 EYLÜL MİLAT OLDU
Ancak Soğuk Savaş döneminde zamanla bir ulusal güvenlik devletine dönüşen ABD'de, dış politikadaki belirleyici gücü ve etkisi giderek artan başkanın sistem içinde oynadığı rol de buna mukabil olarak artmıştır. Yürütme gücünü temsil eden başkanın sistem içindeki rolünü artıran faktörlerden en önemlisi ise 11 Eylül saldırılarıdır. 11 Eylül sonrasında terörle mücadele kisvesi altında dış dünyaya karşı adeta bir imparatorluk siyaseti izleyen ABD, iç politikada da denetlenemeyen bir başkanlık kurumunun yükselişine şahitlik etmiştir. Bush yönetimi daha önceki başkanların sadece istisnai durumlarda kullandığı yetkileri 11 Eylül sonrasında oluşan psikolojik ve siyasal ortamı da kullanarak rutin bir hale dönüştürmüştür. Bu dönemde ABD'deki kuvvetler ayrılığı sistemi ağır bir tahribata uğramış, devlet organları arasındaki kritik denge tekrar kurulması zor olacak şekilde bozulmuştur.
Bu durumun 1787'deki anayasayı hazırlayanların iki yüzyıl önce dile getirdikleri endişe ve kuşkuları haklı çıkarı bir tarzda ABD başkanlık sistemini bir seçilmiş krallığa dönüştürdüğü ileri sürülebilir. Başkanın sistem içindeki rol, işlev ve gücünü dengelemesi öngörülen devlet organlarının ülke yönetimini büyük oranda Georges W. Bush ve ekibine devretmesi, siyasi partilerin de zayıf olduğu ABD sisteminde bütün gücün başkanlık kurumunda ve hatta doğrudan başkanın şahsında toplanmasına yol açmıştır.
OBAMA'YI NE BEKLİYOR?
Bu durum ise kritik siyasi kararların alınmasında ve dış politikanın belirlenmesinde küçük hiziplerin, aşırı ideolojik grupların ve güçlü lobilerin etkisini artırıcı bir rol oynamıştır. Georges W. Bush sonrasında başkanlığa seçilen Barak Obama'nın zorlanacağı noktaların başında ABD'nin iç politik sisteminin yeniden restorasyonu ve bozulan siyasi dengelerin yeniden kurulması olacağını öngören Tanıyıcı ve Akgün, bu durumun Obama'yı Irak'ta savaşa son vermekten daha da müşkül bir duruma sokacağını ileri sürüyorlar. ABD'deki politik dengeleri anlamak, bir noktadan sonra, dünya siyasetindeki muhtemel gelişmelerin neler olabileceğine ilişkin değerlendirmelere ışık tutacağı için Tanıyıcı ve Akgün'ün yazdıkları bu kitap dış politikayla ilgilenenlerin mutlaka başvurmaları gereken bir kaynak.

‘Kültür' bu, ne ekersen ek onu biçersin



SOSYOLOJİ ve genel olarak beşeri bilimlerin en netameli kavramlarından biridir ‘kültür'. Cemil Meriç merhum Kültürden İrfana kitabında modern çağın çeşitli dönemlerinde yazılmış Fransızca sözlüklere dayanarak bu kavramın birbirinden farklı yüzlerce kullanım şekli ve anlamı olduğunu belirtir. Kültür birbirinden farklı şekillerde anlaşılıp kullanıldığı edebiyat ve beşeri bilimler ile sanat alanı için de son derece önemli bir kavramdır. Yüzlerce tanım ve kullanım şekli bu kavramın kuşattığı düşünülen alanları araştırmacılar için ilginç kılarken, aynı zamanda onun ampirik içeriğini ve kesinliğini de belirsizleştirmektedir.
Böylesine belirsiz bir alanı kendi ihtisas sahası olarak seçmiş bir alt disiplin olarak görülebilir Kültürel Sosyoloji ve tabii ki son dönemlerdeki entelektüel ve akademik anlamda epey popülerleşmiş olan Kültürel Çalışmalar denen zaman zaman multidisipliner zaman zaman da interdisipliner araştırma programları. Laura Desfor Edles'in Uygulamalı Kültürel Sosyoloji kitabı böylesine sınırları belirsiz bir alanda kendilerine bir yol haritası arayanlar için hazırlanmış iyi bir el kitabı. Özellikle son dönemlerde ön plana çıkan din, ırk ve mass-medya kategorileri gibi sosyolojik anlamda belirli şemalar üzerine Kültürel Sosyoloji disiplininin neleri nasıl söyleyebileceği üzerine akıl dolu, eleştirel ve son derece yararlı bir eser. Kitabın en önemli meziyeti doğrudan bir dil ve popüler örnekleri kullanarak kültürel analiz çeşitlemeleri yapması; alan hakkında metodolojik, teorik ve ampirik düzeyde öz bilgiler vermesi.
DİN, MEDYA, ETNİSİTE
Kitabın ilk kısmında Edles, kültürel sosyolojinin ana kaynakları ve teorik öncülüğünden bahsederek din, medya ve popüler kültür ile etnisite problemlerine kültürel yaklaşımlar geliştiriyor. Kitabın ikinci kısmında ise Edles etnografya, sözel analizler ve kültürel tarihe odaklanarak, yeni kültürel araştırma metodlarına ve özellikle söylem analizlerine açıklık getiriyor.
Edles'e göre ‘kültür' kavramının tanımlarındaki çokluğa karşın bütün bu tanımlar üç ana grupta tasnif edilebilir. Kültüre ilişkin tanımların tasnif edildiği bu üç grup şöyledir: Seçkin sanatsal faaliyetlere (klasik bale, opera, tiyatro) işaret eden estetik kültür; National Geographic dergisinde örneklenen bir halkın ya da topluluğun bütün yaşam biçimine atıfta bulunan etnografik kültür ve paylaşılan değer, sistem ya da şablonlara gönderide bulunan sembolik kültür. Bütün bu kategorilerdeki kültüre ilişkin tanımlarda içerilen güçlüklere eğilen Edles, bu güçlüklere ilişkin çözümleri kültürel fenomenlere eğilerek irdeliyor.
Karl Marx'tan Max Weber'e, Emile Durkheim'dan Erwin Gofman, Pierre Bourdieu, Baudrillard ve Foucault'ya, ideoloji, sembolizm, göstergebilim, din, ırk ve etnografyadan modern sosyolojiye egemen hale dönüşmüş analiz yöntemlerine Kültürel Sosyoloji alanında kalmış birçok isim, konu ve kavrama ilişkin sunduğu özlü bilgilerle Edles, kültürel konuları sosyolojik bir yaklaşımla çözümlemek isteyenlere iyi bir rehber sunuyor.
SÖYLEMİN TARİHSELLİĞİ
Bunu yaparken post-kolonyalizmden feminizm ve post-feminizme, yapısalcılıktan post-yapısalcılığa, etnometodoloji ve dramatürjiden hermenötiğe modern sosyoloji içinde etkili olmuş yaklaşımlara da ayrıntılı bir biçimde değiniyor.
STAR-AÇIK GÖRÜŞ