19 Mayıs 2015 Salı

Lyotard vesilesiyle bir yazışma


Star gazetesinde her Pazar, Açık Görüş ekinde Açık Görüş Kitaplığı adı altında yayınlanan kitap tanıtım yazıları, zaten severek yaptığım bir işi, yani kitap okumayı, daha genel bir okur kitlesiyle paylaşmama da fırsat verdiği için önemli benim açımdan.
Zaman zaman, bu tanıtım yazıları ve tanıtılan kitaplar dolayısıyla birçok farklı yazışmalar da yapabiliyorum ki, yazıların belki bana sağladığı en önemli katkı bu.
Genelde gazetedeki tanıtım yazılarının altında yer alan e-posta adresim aracılığıyla gelişen bu yazışmaları, yazıların bana verdiği önemli katkılar arasında düşünüyorum. Çok sık olmuyor bu tür yazışmalar elbette ve şimdiye dek bu tür yazışmaların hiçbirini -yazışmalar özel olduğu için- ifşa etmiş değilim.
Ancak Fransız filozof Jean-François Lyotard'ın "Coşku-Kantçı Tarihin Kritiği"başlıklı kitabının tanıtım yazısı dolayısıyla gerçekleşmiş aşağıdaki muhavereyi muhaverenin gerçekleştiği ismi afişe etmeden kamuoyuna açmayı da düşündüm. Düşündüm, ama bu konudaki tereddütlerim şimdiye dek izale olmamıştı.
Nihayet bu konudaki tüm şüphe ve tereddütlerimi Türkiye'de düşüncenin niteliğinin nasıl yükselmesi gerektiğine ilişkin başka bir yargımla birleştirince gidermem mümkün olabildi. Düşüncenin ahlakı ile ilgili bir yargı bu. Batılı filozofları kolayca ıskartaya çıkarma lüksü taşımamamız gerektiğine dair bir yargı bu ayrıca. ;Sevmeyebiliriz, nefret edebiliriz, ama düşüncenin iç işleyişine sadık kalmak; eleştirilerimizi buna uygun ifade etmek ise sevgi ve nefret duygulanımlarından daha öncelikli bir sorumluluk bana kalırsa.
Buyurun öyleyse muhavereyi birlikte okuyalım:
- Lyotard ile ilgili yazınızı okudum. Elinize sağlık. Bir-kaç yorum yaparak size katkı vermek isterim: Birincisi "fakülte" (herhalde "faculty" kelimesini Türkçe kabul ederek yazdınız) değil "meleke" veya "yeti" kelimesi kullanılmalıdır. Sevgili arkadaşım, ıstılah çok önemlidir. Çünkü ıstılahlar usûlün, usûl de tefekkürün esasıdır.
İlk cümleniz de, bazı diğerleri de oldukça uzun ve devrik. Bu anlamı muğlaklaştırır. Bir okuyucu olarak daha kısa, özlü ve net cümleler kurmaya itina göstermenizi arzu ederiz. Lütfen bir yazıyı yazarken okuyucunun nasıl anlayacağını esas alınız. Kısa ve net cümleler yazmak her zaman makbuldür. Cemil Meriç bu bakımdan güzel bir örnektir.
Lyotard, Kant, postmodern ve genelde liberal filozoflar ile ilgili temel eleştirilerimi doktora tezimde yapmıştım. Merak ederseniz Bilkent Üniversitesi websitesinden aranıp bulunabilir.
- Kusuruma bakmayın ... bey, ancak lyotard'ın faculty terimini kullanışı Kant'a ilişkin yorumunda önemli. Kitapta mütercim bunu aynen kullandığı için kitap tanıtımında o yüzden mütercimin tercihine sadık kaldım.
- Sevgili kardesim merhaba.  Elbette mütercim yanlış yapmış. Bence bu yanlışı da kitap tanıtımında düzeltebilirdiniz. Zaten kitabın tercümesinin tanıtimini yapmışsiniz. Kitap tanitiminin da amacı budur: bir eserin doğru ve yanlışlarını sergilemek.
-Mütercimin tam anlamıyla hata yaptığını düşünmüyorum elbette Kant'ın "Fakültelerin Çatışması" başlıklı ilahiyat ve felsefe "fakülteler"i arasındaki çatışmayı konu edinen, universitas'a hangi fakültenin layık olduğunu soruşturmaya yönelik yazısını okuyunca... yani ... bey Kant felsefesi içinde bugün "okul" olarak algıladığımız fakülteler ile sadece "meleke" olarak nitelediğimiz fakülteler arasında bir yerde anlamsal bir yakınsama vardır.

20 Nisan 2015 Pazartesi

Peçeye saklanan düşmanlık

Küreselleşmenin son dalgalarıyla birlikte dünya çapında yoğunlaşan bir tartışma konusu İslamofobia ve onun bağlıları Müslümanlar. Özellikle 11 Eylül 2001’de gerçekleşen İkiz Kuleler’e saldırı simülasyonunun getirdiği İslam düşmanlığı Batılı zihinlerde İslam hakkında öteden beri taşınagelen çeşitli ön yargıların fütuırsuzca sarf edilmesini, bu zemin üzerinde de İslam düşmanlığının yaygınlaştırılmasını getirdi.
 
Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte içine girdiğimizin var sayıldığı 21.yy’ın siyasal anlayışlarının temelde kimlikler ve kültürel farklılıklar üzerinden kendilerini üretmeleriyle birleşen İslam düşmanlığının özellikle Avrupa’da neo nazi ve ırkçı partilerin yükselişi olgusuyla eşzamanlı olarak Müslümanları ve İslam’ın rituel ve sembollerini Avrupa’da sürekli tartışılır hale getiriyor. Bu tartışmalarda İslam dendiğinde ilk akla gelen hususun Türkiye’dekine benzer bir biçimde “İslam’da kadının yeri”, başörtüsü, peçe vb. hususlar olması ise pek şaşırtıcı değil her nedense.
 
Sözde İslam’a ve Müslümanlara karşı yöneltildiği varsayılan birçok polemikte yine sözde özgürlükçü ve çoğulcu Avrupalının başvurdukları argümanların hep bu alanlardan devşiriliyor. Müslüman kadının konumu özelinde harekete geçirilen oryantalist fantezilerin Avrupalılara belli konuları açıklamada konfor sağladığından şüphe etmek belki de yersiz: Ekonomik ve sosyal hoşnutuzluklarının temel sebebi gördükleri “yabancı”ları, “yabancı olarak Müslümanları” sahip oldukları dinin hükümlerini suçlayınca yabancı düşmanlığının bağışlanamaz ve kefaret kabul etmez günahkarlığından da azat oluyorlar.
 
Kimlik siyaseti ve kültürel farklılık söylemi, pek çok siyasal ve ekonomik problemin üzerini örtüyor. Göç ve hoşnutsuzlukları, ekonomik temelinden kopuk bir yabancı düşmanlığına evriliyor Avrupa’da. “İslâm, kadınları eziyor” dendiği andan itibaren, göçmenlerin demografik baskısının sebep olduğu bütün yabancı düşmanlıkları görünmez oluyor. Ekonomik ve siyasal bir mesele, kültürel bir görüntünün, bir “peçe”nin ardına gizliyor kendini. 
 
Bütün karşılaşmalar ve tartışmalar, “Müslüman kadın” ve Müslümanların cinsiyet ahlâkı üzerinde yoğunlaşıyor. Ne kadar demokratik, ne kadar eşitlikçi olduğumuz, hep cinsler arası ilişki üzerinden sorgulanıyor. “Kıvâme”, erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü meşrulaştıran bir kavramlaştırma mı? “Müslüman kadın”ların “özgürleşme”si için, kadın bakış açısından bir İslâm yorumuna mı ihtiyacımız var? Bu soruları soran kim ve hangi konumdan soruyor? İslâmcı feminizm, “içeri”den bir soru sorma girişimi mi? Yoksa yaslandığı paradigma, neo-oryantalist izler mi taşıyor? Nazife Şişman, bu sorular eşliğinde “peçe”nin örttüklerini görmeye davet ediyor okuyucuyu. 
 
Küreselleşmenin Pençesi İslam’ın Peçesi, Nazife Şişman, İnsan, 2015
Star-Açık Görüş

13 Ocak 2015 Salı

Unutamadığım Üç Kitap

Kadıköy Kuyubaşı mevkiinde, Marmara Üniversitesi Göztepe kampüsünün hemen yanında IV. Murat’ın av köşkünün bulunduğu yerde, eski Eğitim Enstitüsü binasında 12 Eylül’ün “kudretli” generali Kenan Evren tarafından açılan Atatürk Fen Lisesi’nde okurken edindiğim iki üç kitabın hayatımın temel akışını baştan sona değiştirdiğini düşünüyorum şimdilerde. Ortaokul sıralarında NFK’nın Çile’sini, Cinnet Mustatili’ni bir biçimde okuyup bitirmiştim. Fen Lisesi’nde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersimize giren Hasan beyin hesabından Birleşik Dağıtım’ın Cağaloğlu’ndaki merkezinden kitaplar alıyor, okumalarımı sürdürüyordum. Bu şekilde birçok kitap alıp okudum. Bu yüzden Hasan beye ne kadar müteşekkir olsam yeridir. Cemil Meriç’in Kültürden İrfana’sı, Edward Said’in Oryantalizm’i, Yaşar Kaplan’ın Birinci Kitap ve İkinci Kitap adı altında iki kitapta topladığı hikâyelerini, Mustafa Kutlu’nun ünlü beşlemesini sözgelimi Birleşik Dağıtım’dan bu şekilde alıp okumuştum. Ancak hayatımın akışını değiştiren kitaplar değildi bunlar. Önemli kitaplardı kuşkusuz, ama ilgi alanımı temelde belirleyemediler. Sözgelimi hikâye yazmaya hiç özenmedim.



Sahaflar Çarşısı’nda dolaşırken gördüğüm Ülken yayınlarından Hilmi Ziya Ülken’in tercümesiyle yayınlanmış Etika dikkatimi çekmişti, daha doğrusu onun “more geometrico”su, geometrik düzende yazılmış olması… Fen Lisesi’nde okuyan ve zihni, Euclid geometrisinin aksiyomatik düzenine alışmış 16 yaşındaki bir gencin dikkatini celb etmesi doğaldır diyebilirsiniz pekâlâ. Tam da öyle değil aslında. İnandığı değerler ile ve kendisine öğretilen bilgiler arasında sürekli çatışma yaşayan bir gencin dramıdır bu kitabın okunuşu. Bir türlü kitapta yer alan önermelerin tam anlamına nüfuz edemiyor, bir türlü kitabın mantıki örgüsünün çekirdeğini ele geçiremiyordum. Günlerce elimden düşürmediğimi hatırlıyorum kitabı. Hatta bazı arkadaşlar da Allah’ın varlığını ispatladığını düşündükleri bu kitabı kendileri de okumak istemişlerdi. Şaşırmıştım onların bu isteğine. Fakat kitabı kıskanmadım. Okudular. Onların da çoğu benim gibi yarım bıraktılar kitabı. Yıllar sonra bitirebildim Etika’yı. Bu süreçte kaç kez okumaya başlayıp yarım bıraktım yahut kaç kez sayfalarını açıp aksiyomları, teoremleri, scolioları, sonuçları bağımsız olarak okudum Allah bilir. Spinoza’yla başladım felsefe okumaya. Felsefe merakımın kökü burada.



Ya şiirin?



1986 yazında, tatil için geldiğim Konya’da, Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’nün eski binasının bulunduğu pasajda sevgili kitapçı ağabeyimiz Mustafa Çalışkan’ın Enes Kitap Sarayı’nda tezgâhta duran bir kitap. Sapsarı buğdaylar rüzgârla eğilmişler. Kapaktaki bu resmi defalarca inceledim, iç kapakta yer alan flu fotoğrafı da… Kitabın üzerinde elyazısıyla “Erbain-Kırk Yılın Şiirleri” yazıyordu, yayınevi İklim, şairi İsmet Özel. Lisede, akşam etüdlerinde defalarca baştan sona hatmettiğim, birçok şiirini ve dizesini ezberlediğim bu kitabı 1988 Mayıs’ının beşinde Sultanahmet Dini Yayınlar Fuarı’nda İsmet Özel’e imzalatabilmek için yatılı okula son giriş saatini geçirmeyi bile göze aldığımı hatırlıyorum. İmza gününün bonusu elbette “Waldo Sen Neden Burada Değilsin”di. Bu kitabı da aynı gece uyumadan bitirivermiştim. Gergedan gibi zamanın çeşitli edebiyat dergilerinde kitap hakkında çıkan eleştiri yazılarını Kadıköy Gençlik Kitabevi’nde ayaküstü okuyup içimden, küfretmenin günah olduğunu bile bile küfrettiğimi de hatırlıyorum. O eleştiri yazılarının sahiplerinden helallik dilemek istesem olur mu acaba? Düşüncelerim değiştiği için değil, bir eleştiri yazısına küfretmeyi hâlâ kendime yakıştıramadığım için.



Tabii ki İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı, Üç Müslüman Bilge, İslam Kozmoloji Öğretilerine Giriş de bu dönemde okuduğum kitaplardan. Karl Raimund Popper’a ait “Tarihselciliğin İflası” kitabı da önemli. Atlamamak lazım. Fen bilimleri mi sosyal bilimler mi? Fen bilimlerinin yöntemi ile sosyal bilimlerin yöntemi arasındaki fark? Sosyologların sürekli tartışma konusu ettikleri sorunları bir Fen Lisesi öğrencisinin kendine dert etmesi tamamen kültürel ve dini kaygılardan mı? Bu kadar emin değilim kendimden. O zamanki Murat Güzel ile bu zamanki Murat Güzel’in hayattan ve okuduğu kitaplardan beklentilerinin bu kadar aynı olmasını ummamak gerek.



Fen Lisesi’ndeki yoldaşım ve şimdi Başkent Üniversitesi Matematik Bölümü’nde öğretim üyesi Emre Sermutlu’nun lisede edindiğim okuma kültürüne katkılarını azımsayamam. Gâh Ziyaüddin Serdar’la “İslam Medeniyetinin Geleceği”ni düşünüyor, gâh Sıddıki ile “İslâm Ekonomisinin Temelleri”ni araştırıyor, gâh İsmail Raci Faruki ile “Bilginin İslamileştirilmesi”ni tartışıyorduk. “Müslüman Psikologların Çıkmazı”, “İslam’ın Uluslararası İlişkiler Teorisi”, “Dört Terim”, “Yoldaki İşaretler”, “Fizilalil Kur’an”, “Tarihsel Maddeciliğe Reddiye” hep bu dönemde okunmuş kitaplar. Şeriati’nin “Medeniyet ve Modernizm”ini elime tutuşturan Arif Hikmet Ilıkan’ın “Güzel kitap ama yazarı Şii. O yüzden okurken dikkatli ol” cümlesi hiç aklımdan çıkmaz sözgelimi. Hele şimdilerde Irak’ta Sünni-Şii çatışmasını örgütleyenlerin emperyalist ABD’liler ve İngilizler olduğunu görünce bu cümleyi bir Müslüman cemaate üye kardeşimizin ağzından duymuş olduğuma inanamıyorum. Ama öyle.



Şimdilerde dini kitaplardan çok felsefi ve edebi kitapları okuduğumu görüyor, “Acaba nerede hata yaptım ya da hata mı yapıyorum?” diye kendi kendime düşünüyorum. Özeleştirellik ve teemmülün hiçbir zaman bir Müslüman’ın yitirmemesi gereken en önemli vasfı olduğunu kayda geçiyorum. Bir mü’minin en önemli vasfının hafızası olduğu da bu kaydın bir gereği. Unutmamak gerekiyor, özellikle kitapları. Dönüp yeniden okumak, bilhassa okumak, düşünerek, akıl yürüterek okumak. Okumak.

21 Eylül 2014 Pazar

İnsan haklarının arkasındaki vahşi tarih

2. Dünya Savaşı sonrasında ne oldu da özel bir tür insan hakları siyaseti ortaya çıktı? Bu siyasetin hukukla ilgisi nasıl gelişti? Mengele’nin Kafatası bu sorulara cevaplar arıyor. 

İnsan hakları söylemi her ne kadar Türkiye’nin siyasi gündemine 12 Eylül darbesinin akabinde girmişse de küresel ölçekte bu söylemlerin ortaya çıkışı 2. Dünya Savaşı sonuna denk gelir. İki dünya savaşı birden yaşamış Avrupa’da, bu savaşlar esnasında daha önce eşi görülmemiş ve sadece “savaş suçu” denip geçiştirilemeyecek önemdeki bazı uygulamaların eleştirisinden güç bulan “insan hakları söylemi” beraberinde kendi hukuki ve siyasi kurumlarını da getirdi. Peki, 2. Dünya Savaşı sonrasında ne oldu da özel bir tür insan hakları siyaseti ortaya çıktı? Bu siyasetin hukukla ilgisi nasıl gelişti? T. Keenan ve E. Weizman, Mengele’nin Kafatası ismini taşıyan kitaplarında “insan hakları söylemleri” etrafında adli estetiğin doğuşunu irdeleyerek bu sorulara makul cevaplar üretiyorlar. Çünkü 2. Dünya Savaşı sonunda, kötü şöhretli iki Nazi subayı farklı şekillerde ortaya çıkarıldı. A. Eichmann’ın 1960’ta Kudüs’te yargılanması, insan hakları ihlalleri davalarında “tanıklık çağı”nı başlattı. Josef Mengele Almanya’dan kaçtı ve hayatını Arjantin’de saklanarak sürdürdü. Mengele’nin  bedeni 1985’teki ölümünden sonra, Brezilya’daki bir morgun muayene masası üzerinde adli tıp ekibi tarafından kimliklendirildi.
Kitapta Keenan ve Weizman, insan hakları konusunda nesnenin ortaya çıkışını, takdim edilme koşullarını ve “şeylerin konuşmasını” yorumlarken başvurulan estetik faaliyetleri araştırıyor. Yazarlar, insan hakları siyasetinin, insan kalıntılarını fotoğraf, fotoğrafları insan kalıntıları gibi ele alan bilim insanları tarafından nasıl dönüştürüldüğünü gösteriyor. İnsan yaşamının tüm ayrıntılarına maruz kalan kemiklerin konuşması sağlanmıştı. Artık kurbanlar ve zalimler laboratuvarda yeniden ortaya çıkabilir ve mahkemedeki yerlerini alabilirdi. Adli estetiğin ortaya çıkışı konuşkan nesnenin ortaya çıkışıdır. Konuşan nesne tanık konumunu işgal eder ve böylece adalet bahsinde yepyeni bir sayfa açar. Kitap, böylelikle bizi “hukuki” olguların nasıl inşa edildiğini yeniden ele almaya sevk ederek, düşüncenin önüne yeni ve geniş bir coğrafya sunuyor.
Son dönemlerde özellikle hukuk süreçlerinde Türkiye’de yaşanan yasadışı dinleme, delil imal etme, kumpasla yargılama vb. tartışmaların sıkça yaşandığı göz önüne alınırsa “kanıtın doğa”sına dair eleştirel duyarlılıklarımızı yeniden gözden geçirip rafine etmemiz gerektiği de ortaya çıkıyor. Sadece insan hakları siyaseti ve hukukunda değil, diğer hukuki süreçlerde de adaletin tesisi bakımından adli bilimlerin sözde uzmanlığına ve ‘nesnelliği’ne güvenin giderek sarsıldığını göz önüne almak gerekiyor. Bu güvenin sarsılmasının doğurduğu ilk sonuç elbette adli süreçlere dair taşınan o büyük şüphe. Bu yönleriyle Mengele’nin Kafatası adalet, hukuk, siyaset ve toplum sorunlarını farklı bir çerçevede yeniden tartışmamızı ima eden önemde bir kitap.

SONSUZ SÖYLEŞİ'den


bir
Unutma ki niyetimiz halis olunca anlamlar da halis olur ve bil ki sen de ben de halis niyetli iki insanız. Teşekkür ediyorsun bunu söylediğim için, ama doğruyu söyledi diye bir insana teşekkür edilmez, çünkü doğruyu söylemek ifa edilmesi gerekli bir görevdir zaten.
Eğer ben ya da sen bozuk niyetli olsaydık iki şık olurdu önümüzde. Ya bu konuşma hiç olmazdı ya da başka türlü gelişirdi. El’an bir söyleşi yürüttüğümüze, yani ikinci şık olmayacağına göre bu sohbetin bu ana kadarki gelişiminden başka türlü gelişmesi de iki veya üç farklı devam yolu içerir. Devam yollarının ilkinde kavga ediyor olabiliriz, ikincisi ise bunun tam zıddı bir hal olabilir. Bir başka devam yolu daha var ki bu ilk ikisinden daha çok önemsenmesi gereken bir yoldur. Üçüncüsünü diyorum, sohbet ya da söyleşi dediğimiz halin olmadığı hali. Bu anlamda aramızda bir diyalog değil, bir monolog olabilir; monolog demişsem şu “ara” kelimesi de yersizleştiği için aradan çıkarılması gerekir.
Bütün bunları sana söylüyorum, çünkü bu diyalog boyunca zihnimin nasıl çalıştığını fark etmeni istiyorum. Zihnimin nasıl çalıştığını, ne kadar işlek olduğunu zaten bildiğini biliyorum. Ama kasdım zihinsel çalışmanın malzemesini dönüştürürken benimsediği usul, işe koştuğu fonksiyonlar değil salt; bunlarla birlikte asıl kasdım çalışmanın biçimi. Fark ettiğin üzere algoritmik bir zihnim var, duygusuz ve analitik. Biliyorsun ki düşünme eylemine duygu girdiği andan itibaren sırf zihin değildir işleyen, ruh ve kalb de devrededir
Konuşmamızın seyri üzerine az önce sana sunduğum düşünme biçimi bir yerde kalbsiz bir düşünme biçimidir ve aynı şekilde ruhsuzdur. Konuştuğum kişi sen ya da bir başkası olmuş konuşmamda ruh veya kalb yoksa çok bir şey fark etmez. Oysa bil ki dostum, bu konuşmada, bu söyleşide beni çeken unsur işte tam da bu, bu farkın oluşu. Bil ki bu farklılıktır beni susturan. Seni önemseyişim, senin ağzından çıkacak her kelimeye verdiğim değer. Eğer, dostum, benim senin kelimelerine verdiğim değeri bilmiş olsaydın konuşmak da senin için en az susmak kadar değerli olurdu. Çünkü bilirdin ki seni susturan da benim kelimelerimin senin için taşıdığı kıymettir.

iki
İnsan için kudema hep hayvan-ı natıka demiş, “konuşan canlı.” Konuşmak ile düşünmek arasında da derin bir bağ kurmuşlar, doğru düşünmenin ilm-i usulünü “mantık” olarak niteleyerek. Oysa sen de ben de biliyoruz ki, içinde bulunduğumuz toplumlar, şu modernler yani, düşünmeyi sırf akli kılıp hisseden, yani sevinen, üzülen, acı çeken, neşelenen varlığı ondan ayırt etmeyi de düşünmenin asli unsuru kılmışlar. “Öznellik” demişler üstelik bütün bu duyguları ifade etmeye. Belli bir alana, “edebiyat”a hapsetmeleri belki bu yüzden bu duyguların ifade edilmesini. “Duyguları işe karıştırma!” en önemli düsturu olmuş bir bakıma bu yüzden modernlerin. Duygular çünkü zihinsel üretimin verimliliğini düşüren, bu faaliyetten umulan kârı asgariye indiren marazlar olarak görülmüş. Benim suskunluğumun sana kırılmam yüzünden meydana geldiğini düşünmen, beni “duygularımı sürekli devrede tutmakla” itham etmen de bu sebepten bir bakıma. Oysa dostum modernlerin düşünme faaliyetinin marazı olarak küçümsedikleri “öznellikler”, biraz daha düşünülürse görülecektir ki, düşünme faaliyetinin kök saldığı topraktaki minerallerdir bir yerde. Düşünce ağacının kökleri bu minerallerden beslenerek büyütürler o pek sevdiğimiz, esansı bizi sarhoş eden, tadı sürekli dimağımızda yer etmiş meyveleri. Kimi düşünür, dostuyla kavga etmiştir de “kavga yazıları” bile kaleme almış, fikri üretiminin en nadide parçaları arasına bu kavga tonu yüksek metinleri ekleyebilmiştir Nietzsche gibi. Kimi ise, kendi düşüncelerinin öznelliğine öyle bir biçimde hapsolmuştur ki, fikir mimarisinin aslını esasını çökerteceğini düşündüğü maddi gerçeklikleri bile inkar etmeyi tercih etmiştir, Pluton gezegeninin bulunmasından bir hafta önce felsefi sisteminin bir gereği olarak artık güneş sisteminde başka gezegen olmadığını savlayan Hegel gibi.
Ama haklısın dostum düşünme faaliyetini tamamen duygulara endeksli “düşünmek” de yanlış olacaktır. İlkokul çağlarından beri bildiğimiz bir şey: Bütün güven sermayemizi beş duyumuza yatırmak bizi kolayca yanıltacak çıkarımlara yol açacaktır elbette. Aynı şekilde bütün fikri birikimimize duygularımızı yönetici atamamız da hata olacaktır.
Söyleşmek dostum, bazen susup bazen konuşarak, bazen düşünüp bazen hissederek, bazen şen çığlıklarla el çırpıp hayret ederek varoluşumuza, bazen şu hazin dünyanın gidişatı karşısında içerlenip öfkelenerek, bazense içlenip ağlayarak söyleşmek. Sesini duymasam da, yüzünü görmesem de senin hemen yanı başımda, belki karşımda şekerini karıştırdığın çayın bardağından çıkan şıkırtıları, kaşlarının inip kalkmalarını, göz kapaklarını kırpıştırmanı, seni dostum bu “sonsuz söyleşi”nin her anında bana cevap üreten öznelliğini hissetmiyor değilim.

Benzerim, dostum, kardeşim…
Cafcaf

26 Ağustos 2014 Salı

Komplo teorileri ve seküler mistisizm

Güncel sosyal ve siyasi süreçleri analizlerde sık sık önümüze çıkan bir mesele komplo teorileri ve onları üreten komplo teorisyenleri. Bu teorilerin ve teorisyenlerin yaşadığımız süreçleri serinkanlı düşünmemize engel olduğu besbelli. Peki, bu teorileri üreten zihin yapıları nasıl analiz edilebilir? 
 
Çoğu komplo teorisinin üretiminde son derece kolaycı davranıldığı söylenebilir. Bu teorileri üreten zihin yapılarının ideolojik bazı angajmanlara sahip olmaları dolayısıyla söz konusu teorilerin de bağlanılan ideolojinin zihni kurgularının yeniden üretimi ve böylelikle tasdikine, yaşanan süreçlerin ideolojilerin önüne koyduğu “açıklanma” talebine bir karşılık olarak sağladıkları katkılar dolayısıyla tercih edildiklerini söyleyebiliriz. İdeolojik bağlıların yaşanan süreçlerin rakip siyasi ve fikri yaklaşımlara sağladığı avantajlı konumları berhava etmek, en azından güncel gelişmelerin bağlanılan ideolojiyi çürütücü etkilerini en aza indirmek maksadıyla üretilen komplo teorileri bu bakımdan belli bir rezervle yaklaşılması en kolay olan komplo teorilerindendir.
 
İdeolojik klişelerin doğrulanması maksadıyla olay ve olgular tercih edilen klişeye uygun hale getirilmek üzere eğilip bükülür ya da belki “olay ve olguları eğip bükme” gibi bir ölçüde zihinsel çaba sarf etmeyi gerektirmeyecek şekilde “olay ve olgular” imal edilir. Genellikle daha kolay olan ikinci yolun tercihi komplo teorilerinin yaşanan süreci ideolojik anlamını koruyacak şekilde açıklayıcı ve ikna edici gücünü zayıflatsa da ideolojik bağımlılıkları koyu militanların zaten ikna edilmeye teşne zihinsel ataletleri sebebiyle kolayca benimsenir. 
 
Sözgelimi Filistin’de HAMAS ve El Fetih arasında yaşanan tartışma sebebiyle sol ve sosyalist çevrelerin 1990’lı yıllarda ürettikleri HAMAS’ı İsrail’in FKÖ’yü bölmek için kurduğu bir örgüt olarak düşünmeleri bu türden bir komplo teorisidir. Ciddi her devletin kendine ait saydığı topraklar üzerinde yer alan ve kendisine muhalif olarak teşhis ettiği bu tür örgütsel yapılar içinde belli ölçülerde de olsa nüfuzunun bulunduğu gerçeğinden hareketle HAMAS’ı İsrail’in kurduğu bir yapı olarak lanse eden komplo teorilerinin kaçırdığı nokta aslında tam da dile getirdikleri gerçekte yatar. Sözde “ciddi bir devlet” olan İsrail’in, aynı ciddiyeti FKÖ’ye nüfuzu için gözetilmez, ancak söz HAMAS’a gelince HAMAS İsrail’in kurduğu bir örgüt olarak düşünülmeye çalışılır. FKÖ içindeki sol ve sosyalist tandanslı örgütlerle HAMAS arasında yaşanan ideolojik kavgada bu örgütlere Türkiyeli solcu ve sosyalistlerin yaptığı ideolojik bir yardım ve PR çalışmasına dönüşür böylelikle söz konusu komplo teorisi. Hem İsrail devletinin kuruluş sürecini, 1947-48’de Filistin’de yaşanan çatışmaları, hem HAMAS’ın tarihsel gelişimini, Mısırlı Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın HAMAS’ın kuruluşundaki etkin rolünü araştırma zahmetinden de kurtulur solcularımız.
 
Süper özneler icad etmek
 
Dünyada yaşanan tüm siyasi gelişmeleri neredeyse kadir-i mutlak, her istediğini kolayca kurgulayabilen ve yapabilen birtakım süper özneler icat ederek açıklamayı tercih eden komplo teorileri de en az ideolojik klişelere yaslı komplo teorileri kadar kolayca keşfedilebilen komplo teorilerindendir. Onların da güncel olay ve süreçleri açıklayıcı gücü ideolojik komplo teorileri kadar ikna gücünden yoksun ve mantıksal tutarsızlıklar, ispatlanması gerekenin öncül olarak kabul edildiği mantıksal tutarsızlıklarla maluldür. Bu tür büyük komplo teorisi yığınları arasında en gözdesi elbette Yahudilerin ve Yahudiliğin kadiri mutlaklaştırıldığı teoriler setidir. Yaşadığımız bütün olumsuzlukların, ekonomik ve siyasi kötü gidişatın, işsizliğin, enflasyonun, gelir adaletsizliğinin, orada burada yaşanan tüm çatışmaların, siyasi kavgaların ardında hep “Yahudiler”in parmağı aranır. Özellikle Türkiye’de Cevat Rıfat Atilhan’ın kitapları bu komplo teorilerinin klasikleşmiş biçimlerini yansıtan güzide eserlerdendir.
 
Bu tür görece basit komplo teorilerinden farklı olarak keşfedilmeleri daha güç, mantıksal tutarsızlıkları daha gizli, gündelik hayatımızda gerçekliğine şahit olduğumuz olgu ve olayları baz alan, siyasi ve sosyal açıdan yer yer son derece sağlıklı analizler içeren, psikolojik olarak kolayca ıskartaya çıkartamayacağımız komplo teorileri de vardır. Savunulan teorinin haklı çıkarılması için olgu ve olayları inceden inceye analiz eden, yorumlayan, bir araya getirilmesi son derece güç ve hatta imkansız birtakım ayrıntıları birbirine ulamada gösterilen tuhaf becerilerin sergilendiği muazzam bir alandır belki de teşhis etmeye çabaladığımız türden teoriler. Güncel olgu ve olayların üzerindeki “esrar perdesi”ni indirmeye çalışan, neredeyse çözülmesi zor bir cinayetin soruşturmasını yürüten dedektiflere has bir serinkanlılık ve titizlikle ipuçlarını tespit eden, bu ipuçlarını ilk anda makul gelecek şekilde yorumlayan ve bir diğeriyle ilişkilendiren, üzerimizde oluşturdukları etki bakımından da karşı çıkılamaz bir “hakikat”miş gibi duran bu teorilerin de çeşitli tipleri olduğunu söylemek mümkün.
 
Bu tip komplo teorilerinin hemen hepsinde olmasa bile büyük bir bölümünde benimsenen “sonuçlara dayalı açıklama modeli” bu tip teorilerin ilk göze çarpan kusurudur. Yaşadığımız olaylardaki “maijeur arcana”yı (sırr-ul ekberi) açığa vurmak üzere benimsenen rasyonellik tarzları ve “muhasebeci”lere özgü bir kâr-zarar çizelgesi eşliğinde olgu ve olayları yorumlayan bu tür teoriler gündelik hayatımızda aşina olduğumuz türden bir hesapçılıkla hareket eder: “Olayların böyle gelişmesinden kim kârlı çıkıyorsa bu olayların böyle gelişmesini tezgahlayan da odur.” Esasen bu bilgelikte de “kadir-i mutlak” birtakım özneler varsayılır, komplo teorisinin dile getirilişi boyunca varlığı bize duyurulan, analiz öncesinde de kimliğinin sarih olduğunu, ama analizin içerdiği retorik yapı gereği telaffuz edilmediğini düşündüğümüz bu “özneler”i ifşa etmek üzere geliştirilmiştir bu teoriler. Sonuca dayalı bu açıklama modeliyle siyasi ve sosyal gelişmelerdeki olumsallıkları hemence devre dışı bırakan bu komplo teorileri büyük ölçüde yaşadığımız olaylardan duyduğumuz dehşet duygusunun rehabilitasyonuna da yardımcı olurlar. Bu olayları bizim için normalleştirir, zaten varlıklarını bildiğimiz “olağan zanlıları” bizim için neredeyse “suçlulukları inkar edilemez” bir hale dönüştürürler. Arap Baharı esnasında Arap Baharı’nı oluşturan isyan dalgalarının arka planında ABD, AB vb. büyük devletleri gören komplo teorileri ya da 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırıları bizzat ABD’nin tezgahladığını varsayan teoriler bu türün en güzel örnekleridir.
 
Bu teorilerin sonuca dayalı açıklama modellerindeki aksaklık Yahudiler için üretilen komplo teorilerindeki “çaresizlik” duygusunu bize tekar yaşatır. Ne yapılırsa yapılsın, kişinin kendisinin değil “gizli, belirlenemez, düşman” bir figürün bütün bu yapılanları yönlendirdiği düşünülür. Eylemenin ve özne olmanın imkansızlaştırıldığı, anlamsızlaştırıldığı bir kertedir bu. Sonuçları sebeplere göre değil, sebepleri sonuçlara göre tespit eden bakış açılarıyla komplo teorilerinin bize sunduğu derin bir endişe, karamsarlık ve nihilizmdir eni sonu. Bu noktadan sonra komplo teorilerinde içerilen zihin yapılarının bir tür seküler mistisizmle yoğrulduğu bile düşünülebilir. Bu mistisizm içinde düşünme yetisinin uzlete çekildiği, komplo teorilerinin gerektirdiği meditasyondan ötesine asla geçilemeyen, sebep ve sonuç ilişkilerini kısa devreye uğratmadan zahmetlice de olsa çözümlemeyi öneren bakış açılarına kapıları büsbütün kapatan bir mistisizm. Peki bu seküler mistisizme karşı nasıl bir tavır almalı?
 
Korkularımızın besini
 
“Kağıt olan yerde üçkağıt da vardır.” Teşhis İsmet Özel’e ait. Hayatın olağan akışı içinde rastlanabilecek, belki de sadece hayret duygumuzu harekete geçirmekle yetinsek yerinde bir tavır sergileyeceğimiz olumsuzlukları ve tuhaflıkları bile bizim için sıradışılaştıran, bu olumsuzlukların arkaplanına birtakım “ecinniler”i yerleştirerek düşünme gücümüzü dumura uğratan, bizi yaşadığımız hayatlara sahip çıkmaktan alakoyan komplo teorileri belki de en çok eyleme ve özne olmaya dair taşıdığımız korkudan beslenir. Kurulan tuzakları belirlemeye çalışmak başkadır, bütün bu tuzakları gayrışahsileştirip tuzak kuranları neredeyse kadir-i mutlak, olaylardaki tüm akışa hakim bir konuma getiren birer teori haline dönüştürmek başka. Çünkü biliyoruz ki eğer bir tuzak varsa kurulan tuzaklardan daha hayırlısı bizzat tuzakçılara kurulur. Çünkü “Allah tuzakların en hayırlısını kurar.”

Modern düşünceye yön verenler

Yeni Kantçılık 19. yüzyılın ortalarında başlayıp günümüze kadar devam etmiş bir felsefe akımıdır. Eduard Von Hartmann ile Helmholtz’un Kant’a yönelik yürüttükleri çalışmalar, Otto Liebmann’ın “Kant’a dönelim” (zurückzu Kant!) çağrısı, Friedrich Albert Lange’nin Kant’ın bilgi teorisini değerlendiren çalışması, Yeni Kantçılığın doğuşunda etkili ve belirleyici olmuştur.
Özellikle pozitivist düşüncelerin ve Hegelci idealizmin yaygınlaşmaya başlamasıyla birlikte bu akım Kant’ın numen-fenomen ayrımını koruyarak hem pozitivizme hem de Hegecliğin olumsuz etkilerine karşı direnmeye çalışırlar.
Doğa bilimlerinin yüceltilmesine karşı kültür/tin bilimleri ya da beşeri bilimlerin kendilerine özgü yöntem ve yaklaşımlarının olabileceğini öne süren Yeni Kantçılar doğa bilimleri eleştirisine paralel olarak da bir tür kültür bilimleri epistemolojisi geliştirmeye çaba sarf ederler. Günümüzde etkin birçok fikri eğilimin, birçok yöntemin Yeni Kantçı çabalarla yolu bir yerde kesişir bu yüzden.
Yeni Kantçılığın Margburg okuluna mensup bir filozof olan Ernst Cassirer’i Türk kültür dünyası Takiyettin Mengüşoğlu’nun felsefi antropoloji yazı ve tercümeleriyle ve Doğan Özlem’in Cassirer’den çevirdiği Kant incelemeleri sayesinde tanıdı. Cassirer’in Kant biyografisine bir katkı olarak değerlendirilebilecek, Kant’la ilgili makalelerinden oluşan Rousseau, Kant, Goethe adlı kitapta Cassirer, Kant’ı iki farklı açıdan ele alıyor: Rousseau’nun Kant üzerindeki etkileri ve Kant’ın Goethe üzerindeki etkileri. Düşünür, yaşam tarzları ve karakterleri bakımından olduğu kadar üslupları bakımından da taban tabana zıt görünen Rousseau ve Kant arasında nasıl derin bir akrabalık olduğunu ortaya koyuyor. Rousseau’nun “doğa durumu” ve “toplum sözleşmesi” kavramlarını Kant’ın “düzenleyici ilke” ve “ide” kavramıyla, Goethe’nin metamorfoz öğretisini Kant’ın üçüncü eleştirisiyle ilişkilendiriyor.